10250/02

WyrokETPCz2009-09-22ECLI:CE:ECHR:2009:0922JUD001025002

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy pozbawienie skarżącego własności gruntu, który został sklasyfikowany jako las i znacjonalizowany bez wypłaty odszkodowania, stanowiło naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził, że pozbawienie skarżącego własności nieruchomości, choć służyło uzasadnionemu celowi publicznemu ochrony przyrody i lasów, było nieproporcjonalne, ponieważ skarżącemu nie wypłacono żadnego odszkodowania. Trybunał podkreślił, że pozbawienie własności bez odszkodowania jest dopuszczalne jedynie w wyjątkowych okolicznościach, a w niniejszej sprawie rząd nie przedstawił przekonujących argumentów uzasadniających brak jakiejkolwiek rekompensaty. W konsekwencji, brak odszkodowania za znacjonalizowaną nieruchomość naruszył równowagę między wymogami interesu ogólnego a ochroną praw jednostki.
Stan faktyczny
Skarżący Ali Taş nabył w 1979 roku działkę o powierzchni 700 m². W 1982 roku, w wyniku prac katastralnych, działka ta została sklasyfikowana jako grunt leśny i znacjonalizowana. Skarżący bezskutecznie kwestionował tę klasyfikację przed sądami krajowymi, które ostatecznie potwierdziły, że grunt jest własnością państwa i nie może być przedmiotem własności prywatnej. Następnie skarżący złożył pozew o odszkodowanie, który również został oddalony, ponieważ sądy krajowe uznały, że nie przysługuje mu odszkodowanie od państwa, a ewentualnie mógłby pozwać poprzedniego właściciela.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1. 3. Zasądza skarżącemu 30 000 EUR tytułem szkody majątkowej, powiększone o wszelkie podatki, do zapłaty w ciągu trzech miesięcy. 4. Zasądza odsetki za zwłokę. 5. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ALĐ TAꢀ -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢁvuru no: 10250/02)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Eylül 2009   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (10250/02) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaꢀı   Ali Taꢀ’ın (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 7 Aralık 2001 tarihinde Đnsan   Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları   Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Hatay Barosu avukatlarından A.   Đ. Köseoğlu tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢀULLARI   Baꢀvuran 1940 doğumlu olup Berlin’de ikamet etmektedir.   Baꢀvuran, 19 Ekim 1979 tarihinde Đskenderun’un Belen ilçesinde yüzölçümü 700 m² olan   bir araziyi satın almıꢀtır. Bu edinim aynı tarihte tapu siciline kaydedilmiꢀtir.   A. Baꢁvuranın arazisinin ormanlık alan olarak vasıflandırılmasıyla ilgili hukuki   süreç   Kadastro idaresinin 1982 yılında yürüttüğü orman kadastro çalıꢀmaları sırasında orman   alanı içine alınmıꢀ ve devletleꢀtirilmiꢀtir.   yılında, Orman Kadastro Komisyonu (« komisyon ») 1982 yılında yapılan   çalıꢀmadan bu yana orman vasfını kaybetmiꢀ arazileri belirlemek üzere bir aplikasyon   çalıꢀması yapmıꢀtır. Komisyon, 19 Nisan 1988 tarihinde yayınlanan raporunda, ihtilaflı   arazinin orman vasfını muhafaza ettiğini ve kamuya ait orman alanı olduğunu açıklamıꢀtır.   Baꢀvuran, 21 Eylül 1988 tarihinde Đskenderun Kadastro Mahkemesi’nde (« kadastro   mahkemesi ») ihtilaflı arazinin orman kadastro tespitine karꢀı dava açmıꢀ ve Komisyon’un 19   Nisan 1988 tarihli rapor sonuçlarına itiraz etmiꢀtir.   Aralık 1990 tarihinde kadastro mahkemesi, baꢀvuranın bu talebini olumlu karꢀılamıꢀ ve   ihtilaflı arazinin ormanlık alan sınırlarının dıꢀına çıkarılmasına hükmetmiꢀtir. Mahkeme bu   kararını, özellikle söz konusu arazinin ormanla bağlantısı bulunmadığını, özel mülkiyet   konumunda olduğunu, toprak ve bitki örtüsü bakımından ormanlık vasfını kaybettiğini ve   yerleꢀim alanı içerisinde yer aldığını belirten bilirkiꢀi raporlarına dayanarak vermiꢀtir.   Haziran 1992 tarihinde Yargıtay « taꢀınmazın bulunduğu yerde 1982 yılında   sınırlandırma yapılıp, taꢀınmazın tahdit içinde kaldığı, 1988 yılında ise 2/B uygulaması   yapıldığı, buna rağmen dıꢀarı çıkarılmadığı anlaꢀılmıꢀtır. 4785 sayılı Yasa ile tüm ormanlar   Devletleꢀtirilmiꢀ, tapu ve zilyetlik yoluyla ormandan yer kazandıran 3402 sayılı Yasanın 45.   Maddesinin ilgili fıkraları Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiꢀtir. Bu yollarla ormandan   toprak kazanılamayacağı gibi 6831 sayılı Yasa’nın değiꢀik 2/B maddesine göre nitelik kaybı   nedeniyle dıꢀarı çıkarılan tanıꢀmazların hazine adına çıkarılması zorunlu olup, gerçek kiꢀilerin   hukuki yararı ve aktif dava ehliyetinden söz edilemez.» gerekçeleri ile ilk derece   mahkemesinin kararını bozmuꢀtur.   Aralık 1992 tarihinde kadastro mahkemesi, Yargıtay’ın yukarıda belirtilen kararındaki   gerekçeleri aynen benimseyerek baꢀvuranın taleplerini reddetmiꢀtir.   ꢁubat 1994 tarihinde Yargıtay, temyiz edilen kararı onamıꢀtır.   B. Baꢁvuranın tazminat talebiyle ilgili hukuki süreç   Baꢀvuran, devlet orman alanı olduğu gerekçesiyle arazisinin herhangi bir tazminat   ödenmeksizin hazineye devredilmesinin mülkiyet hakkını ihlâl ettiğini ileri sürerek, 30 Ekim   tarihinde Orman Bakanlığı (« Bakanlık») ve Orman Genel Müdürlüğü (« Müdürlük »)   aleyhine Đskenderun Asliye Hukuk Mahkemesi (« asliye hukuk mahkemesi ») önünde   tazminat davası açmıꢀtır.   Haziran 1998 tarihinde, üç uzmandan oluꢀan bilirkiꢀi heyeti mahkeme tarafından   istenen bilirkiꢀi raporunu dava dosyasına eklemiꢀtir. Bu raporda bilirkiꢀiler, söz konusu   arazinin davanın açıldığı 1996 yılındaki değerini 4 200 000 000 Türk Lirası (TRL) (olayın   meydana geldiği dönemdeki karꢀılığı yaklaꢀık 43 830 Amerikan Doları (USD)) olarak   belirlemiꢀlerdir. Bilirkiꢀiler, arazinin 28 ꢁubat 1983 tarihli Bakanlar Kurulu kararı gereğince   imara açık bir arazi olduğunu ve yukarıda belirtilen değerin % 35 düzenleme ortaklık payı   düꢀüldükten sonra hesaplanan yüzölçümüne tekabül ettiğini kaydetmiꢀlerdir.   Asliye hukuk mahkemesi, 1 Haziran 1999 tarihli kararında ihtilaflı arazinin devlet orman   arazisi olması dolayısıyla özel mülkiyete konu olamayacağını, ihtilaflı araziyle ilgili tapu   kayıtlarının geçersiz ve hükümsüz kabul edileceğini ve son olarak baꢀvuranın Medeni   Kanun’un iyi niyetle edinimle ilgili 931. maddesinden yararlanamayacağını kaydederek,   baꢀvuranın talebini reddetmiꢀtir. Mahkeme ayrıca, baꢀvuranın arazinin eski sahibi hakkında   Medeni Kanun’un « sebepsiz zenginleꢀme » ile ilgili hükümleri çerçevesinde dava   açabileceğini hatırlatarak, tapu kayıtlarının orman idaresinin taraf olduğu bir dava sonucu   oluꢀturulmadığından orman tahdit çalıꢀmalarını yapan Bakanlık ve Müdürlükten tazminat   istemekte haklı olmadığını bildirmiꢀtir.   Yargıtay, 28 Mart 2000 tarihinde temyiz edilen kararı onamıꢀtır.   Yargıtay ayrıca, 27 Eylül 2001 tarihinde baꢀvuranın karar düzeltme talebini reddetmiꢀtir.   HUKUK   I. 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Baꢀvuran, tapusunun herhangi bir tazminat ödenmeksizin iptal edilmesi sonucunda mülk   dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkının 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesi anlamında   orantısız bir ꢀekilde çiğnendiğini ileri sürmektedir:   Hükümet bu iddiaya karꢀı çıkmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢁkin   1. AĐHM’nin zaman bakımından yetkisi   Hükümet, söz konusu müdahalenin orman kadastro çalıꢀmaları sırasında ihtilaflı arazinin   devlet orman arazisi olarak vasıflandırılması suretiyle 1982 yılında yani Türkiye’nin   AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini kabul ettiği 22 Ocak 1990 tarihinden önce   gerçekleꢀtirdiğini, bu nedenle baꢀvuranın ꢀikâyetinin zaman bakımından AĐHS’nin   hükümleriyle bağdaꢀmadığını ileri sürmektedir.   Baꢀvurana göre, her ne kadar kadastro komisyonunun sınırlama çalıꢀmaları 22 Ocak 1990   tarihinden önce yapılmıꢀ olsa da, tapu senedinin iptal edilmesi ve tazminat talebi davaları   sırasıyla 1996 ve 2001 yıllarında yani Türkiye’nin AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanıdığı   tarihten çok sonra sonuçlanmıꢀtır.   AĐHM, baꢀvuranın mülkiyet hakkının elinden alınmasıyla ilgili yargılamanın 1996 yılında   tamamlandığını ve tazminat talebi davasının ise 2001 yılında sonuçlandığını tespit etmektedir.   AĐHM’nin kanaatine göre, baꢀvuranın mülkiyet hakkının elinden alınması ve tazminat   talebinin reddedilmesi Türkiye’nin AĐHM’nin zorunlu yargı yetkisini tanımasından çok sonra   vuku bulmuꢀtur.   AĐHM, daha önceki kararlarında buna benzer bir iddiayı reddettiğini hatırlatmaktadır   (bakınız, son örnek olarak, Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 69-   75). Sonuç olarak AĐHM, Hükümetin zaman bakımından yetkisizlikle ilgili iddiasını   reddetmektedir.   2. Đç hukuk yollarının tüketilmemesi hakkında   Hükümet ayrıca, baꢀvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir. Bir   taraftan, kadastro komisyonunun arazinin orman vasıflı olduğu yönündeki kararı, baꢀvuranın   itiraz etmemesi sonucu, 1982 yılında kesinleꢀtiği için AĐHM’den baꢀvurunun kabuledilemez   ilan edilmesini talep eden Hükümet, diğer taraftan baꢀvuranın kendisine araziyi satan eski   mülk sahibine Medeni Kanun’un sebepsiz zenginleꢀme hükümleri çerçevesinde tazminat   davası açabileceğini savunmaktadır.   Baꢀvuran, bu argümanlara karꢀı çıkmakta ve 1982 yılında Almanya’da ikâmet ettiğini ve   kadastro komisyonu sonuçlarının ilanının, 3402 sayılı Kadastro Kanunu’nun 12. maddesi   gereğince, resmi bir tebligat sonrası geçerlilik kazanacağını ileri sürmektedir. Baꢀvuran, aynı   hükmün sözkonusu komisyon sonuçlarına itiraz etmek için altı yıllık bir süre öngördüğünü ve   kendisinin bu hüküm çerçevesinde itiraz hakkını kullandığını savunmaktadır.   Eski mülk sahibi aleyhine dava açma konusunda ise baꢀvuran, ilgili ꢀahsın araziyi iyi   niyetle 1947 yılından beri elinde bulundurduğunu ve tapu senedinin baꢀka birinin hatası   yüzünden değil, kamuya ait orman alanlarıyla ilgili kanun hükümleri gereğince iptal edildiğini   iddia etmektedir. Baꢀvuran, tapu kayıtlarının tutulmasından devlet bizzat sorumlu olduğundan   davayı Hazine aleyhine açtığını savunmaktadır.   AĐHM, 35. maddenin 1. paragrafından ileri gelen yükümlülüğün etkili, yeterli ve   ulaꢀılabilir iç hukuk yollarını makul ꢀekilde kullanmakla sınırlı olduğunu hatırlatmaktadır   (Đtalya aleyhine Sofri ve diğerleri davası (karar), no 37235/97, CEDH 2003-VIII) Özellikle,   AĐHS, iꢀlenen ihlâle karꢀı uygun ve müsait baꢀvuru yollarının tüketilmesini öngörmektedir.   Bu baꢀvuru yolları sadece teoride değil uygulamada da yeterli düzeyde emniyeti hasıl   olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililik ve ulaꢀılabilirlikten uzak kalırlar (Türkiye   aleyhine Akdivar ve diğerleri davası, 16 Eylül 1996, prg. 66, Karar ve hükümlerin derlemesi   1996-IV).   Bu durumda, AĐHM, Hükümetin bu tür iç hukuk yollarının nasıl etkili, yeterli ve   eriꢀilebilir olacağını açıklamadığı kanaatine varmaktadır.   Baꢀvuranın 1982 yılına ait kadastro komisyon sonuçlarının askıda ilanından sonra itiraz   etmemesiyle ilgili olarak AĐHM, kadastro komisyonu sonuçlarının baꢀvurana doğru ve   gerektiği tarzda tebliğ edildiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını hatırlatmakta ve   baꢀvuranın iç hukukta öngörülen süre içerisinde iptal davası açtığı ve talebinin zamanaꢀımı   nedeniyle reddedilmediği hususunda Hükümetin bir itirazı olmadığını kaydetmektedir.   Eski mülk sahibi aleyhine dava açma konusunda ise AĐHM, baꢀvuranla aynı fikirde   olduğunu ve tapu senedinin eski mülk sahibinin hatası yüzünden değil, ormanlık alanlarda   geçerli bir tapu senedi olmasına rağmen özel kiꢀilerin mülk sahibi olamayacaklarını öngören   iç hukuk hükümlerine dayanarak iptal edildiğini kaydetmektedir.   Öte yandan AĐHM, bu davada, sözkonusu taꢀınmazın niteliği hakkındaki kararı yıllardır   bekleyen baꢀvurana, tazminat elde edebilmek için yeniden dava açmasını istemenin uygun   olmadığı kanaatindedir (bakınız Türkiye aleyhine Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm,   prg. 80).   Bu durumda AĐHM, sözkonusu itirazı da reddetmektedir.   3. Sonuç   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında baꢀvurunun dayanaktan yoksun olmadığını   kaydeden AĐHM, ayrıca, baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit eder. Bu   itibarla, ꢀikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa iliꢁkin   Bu durumda AĐHM, baꢀvuranın mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesi hakkına   yapılan müdahalenin, 1 Nolu Ek Protokolün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi   anlamında mülkiyetten «mahrum bırakma» kapsamında analiz edilmesi gerektiğini   kaydetmektedir.   Ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçeleri göz önünde bulunduran AĐHM,   baꢀvuranın mülkünden mahrum bırakılmasına gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların   korunması amacının 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi   anlamında kamu yararı kapsamına girdiği kanaatini taꢀımaktadır (bakınız, diğerleri arasından,   Türkiye aleyhine ꢁatır davası, no 36192/03, prg. 33, 10 Mart 2009).   Bununla beraber AĐHM, daha önce baꢀvuranın ꢀikâyetine benzer bir davaya baktığını ve   bu davada 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlâl edildiğine hükmettiğini   hatırlatmaktadır. AĐHM bu hükmünde, mülkün değerine karꢀılık gelen makul bir meblağın   ödenmemesi durumunda mülkten mahrum etmenin aꢀırı bir müdahale teꢀkil edeceğini ve   hiçbir tazminat ödenmemesi durumunun ise 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi anlamında   ancak istisnai koꢀullarda meꢀruiyet kazanabileceğini ifade etmiꢀtir (bakınız Türkiye aleyhine   Turgut ve diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 86-93 ve bilhassa Türkiye aleyhine ꢁatır davası,   ilgili bölüm, prg. 34). Mevcut davada, mülkün Hazine’ye devredilmesi nedeniyle baꢀvurana   hiçbir tazminat ödenmemiꢀtir. AĐHM, Hükümetin farklı bir sonuca varmak için inandırıcı   herhangi bir argüman veya delil sunmadığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine Turgut ve   diğerleri davası, ilgili bölüm, prg. 92 ve Türkiye aleyhine ꢁatır davası, ilgili bölüm, prg. 34).   Bu durumda, 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Maddi tazminat   Baꢀvuran maddi olduğu kadar manevi bakımdan da zarara uğradığını ileri sürmektedir.   Baꢀvuran maddi tazminat olarak 44.191 ABD Doları talep etmektedir. Bu meblağ 30 Ekim   tarihinde açılan tazminat davasında bilirkiꢀi heyetinin Đskenderun Asliye Hukuk   Mahkemesi’nin talebiyle belirlemiꢀ olduğu 4.200.000.000 TL’ye karꢀılık gelmektedir.   Hükümet AĐHM’yi tazminat taleplerini reddetmeye davet etmektedir. Hükümete göre, adil   tatmin AĐHS’nin denetim mekanizmasının temel amacını teꢀkil etmemekte ve baꢀvuran talep   ettiği rakamlarda ülkenin ekonomik ve sosyal gerçeklerini hesaba katmamaktadır.   AĐHM, ihlalin tespit edildiği bir baꢀvuruda Savunmacı Hükümetin ihlali gidermek ve   ihlalden önceki duruma mümkün olduğunca dönülmesini sağlayacak ꢀekilde ihlalin   sonuçlarını ortadan kaldırmak yükümlüğünün bulunduğunu hatırlatmaktadır (Yunanistan   aleyhine Iatridis davası (adil tatmin) [GC], no 31107/96, prg. 32, CEDH 2000-XI). Bir davaya   taraf sözleꢀmeci devletlerin, prensip olarak, ihlale hükmeden bir kararın gereklerini yerine   getirmek için baꢀvuracakları yolları seçme serbestliği bulunmaktadır. Bir kararın nasıl icra   edileceğine iliꢀkin takdir yetkisi ile sözleꢀmeci devletlerin, AĐHS’nin temel yükümlülüğü olan   “güvence altına alınan hak ve özgürlüklere saygı duyulmasını sağlama” (1. madde)   yükümlülüğü ile uyumlu bir seçme hakkı kastedilmektedir. Đhlalin niteliği bir restitutio in   integrum’a müsaitse, bunu yerine getirmek Savunmacı Devlete düꢀer, zira AĐHM’nin bunu   bizzat yapmaya ne yetkisi ne imkânı bulunmaktadır. Buna karꢀılık ulusal hukuk ihlalin   sonuçlarını ortadan kaldırmaya olanak tanımıyor veya ancak kısmen giderebiliyorsa, bu   durumda AĐHS’nin 41. maddesi AĐHM’ye, mağdura uygun göreceği bir telafiyi sağlama   yetkisi vermektedir (Romanya aleyhine Brumărescu davası (adil tatmin) [GC], no 28342/95,   prg. 20, CEDH 2001-I).   Bununla birlikte AĐHM, herhangi bir tazminatın ödenmemesinedeniyle Ek 1 No’lu   Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıꢀtır. AĐHM, mevcut davada tespit   edilen ihlalin niteliğinin, restitutio in integrum ilkesiyle hareket etmeye olanak tanımadığı   kanaatindedir. Böylesi bir mülkten mahrum bırakmanın yasal niteliği, zorunlu olarak   Savunmacı Devletin uygun gördüğü tazminat tutarının belirlenmesinde kullanılan kıstaslara   yansımaktadır. Dolayısıyla, yasal bir el koymanın doğurduğu parasal sonuçlar ile hukuk dıꢀı   yollarla gerçekleꢀtirilen bir mülkten mahrum bırakmanın doğurduğu sonuçlar bir tutulamaz   (Đtalya aleyhine Scordino davası (no 1) [GC], no 36813/97, prg. 249-250, CEDH 2006-V, ve   Yunanistan aleyhine Eski Yunan Kralı ve diğerleri davası [GC] (adil tatmin), no 25701/94,   prg. 75, 28 Kasım 2002).   AĐHM ayrıca bu konudaki benzer kararlarda aꢀağıdaki açıklamaları yaptığını   hatırlatmaktadır (Bkz. sözü edilen Turgut vd.-Türkiye ve ꢁatır-Türkiye)   « Tabiatın ve ormanların ve daha genel olarak da çevrenin korunması, kamuoyunda ve dolayısıyla   kamu makamları nezdinde sürekli ve desteklenen bir ilgiyle savunulan bir değerdir. Çevrenin   korunmasına iliꢀkin mülahazalar sözkonusu olduğunda, bilhassa da devlet konuyla ilgili olarak bir   yasal düzenlemeye gitmiꢀse, ekonomik zorunluluklar ve hatta mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklar   öncelik arz etmemelidir (…)».   AĐHM’in yerleꢀik içtihadına göre, değeriyle orantılı bir meblağ ödenmeksizin mülke el   konulması, genelde orantısız bir müdahale oluꢀturmaktadır. Bununla birlikte, Ek 1 No’lu   Protokolün 1. maddesi her zaman bedelin tamamının tazmin edileceği yönünde bir teminat   sağlamamaktadır. Ayrıca, “kamu yararının” meꢀru amaçları da el konulan taꢀınmazın rayiç   bedelinden daha azının tazmin edilmesini gerektirebilir (bakınız, mutatis mutandis, Birleꢀik   Krallık aleyhine Lithgow ve diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 121, seri A no 102,   Polonya aleyhine Broniowski davası [GC], no 31443/96, prg. 182, CEDH 2004-V, ve   Scordino, ilgili bölüm, prg. 95).   Bu değerlendirmeler ıꢀığında uygun bir tazminat tutarı belirlemek için AĐHM, tarafların   dava dosyası kapsamında sunduğu belgeleri ve aynı zamanda konuyla ilgili edindiği tüm   bilgileri dikkate alacaktır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine N.A. ve diğerleri   davası (adil tatmin), no 37451/97, prg. 18, 9 Ocak 2007). Daha doğrusu AĐHM, baꢀvurana   ödenmesine karar verilecek tazminatı belirlemek için, ulusal yargılama sırasında oluꢀturulan   bilirkiꢀi raporlarının belirlediği meblağın kendisi üzerinde herhangi bir bağlayıcılığı olmadığı   kanısında olsa bile anılan raporlarda varılan sonuçlara dayanılarak karar vermeninuygun   olacağını değerlendirmektedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Kozacıoğlu davası   [GC], no 2334/03, prg. 85, CEDH 2009-...).   AĐHM bu bağlamda, baꢀvuranın mahkemenin tayin ettiği bilirkiꢀilerin hazırladığı bir   bilirkiꢀi raporunu sunduğunu not etmektedir. Bu rapora göre, 30 Ekim 1996 tarihinde   taꢀınmazın değeri 4.200.000.000 TL (yaklaꢀık 34.530 Euro) olarak belirlenmiꢀtir.   Đhtilaflı müdahalenin gözettiği kamu yararının meꢀru amacı da dahil tüm bu unsurları göz   önüne alan ve hakkaniyete uygun olarak karar vermeye özen gösteren AĐHM, maddi   zararlarının karꢀılığı olarak baꢀvurana 30.000 Euro tutarında bir tazminat verilmesinin ve bu   meblağa uygulanabilecek her tür verginin bu tutar üzerine ilave edilmesinin makul olacağı   sonucuna varmaktadır.   B. Manevi tazminat   Baꢀvuran 6.000 ABD Doları manevi tazminat talep etmektedir.   Hükümet bu miktarın ödenmemesi gerektiğini savunmaktadır.   Mevcut davanın koꢀulları göz önüne alındığında AĐHM, ihlal tespitinin uygun bir tazmin   oluꢀturduğuna itibar etmektedir (Bkz, a contrario, Belvedere Alberghiera S.r.l.-Đtalya (adil   tatmin), baꢀvuru no: 31524/96, 30 Ekim 2003).   C. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı   orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz   kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana maddi   tazminat için 30.000 (otuz bin) Euro ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;   4. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢀTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 22 Eylül 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło