10301/03
WyrokETPCz2008-07-22ECLI:CE:ECHR:2008:0722JUD001030103
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany złemu traktowaniu w areszcie, a dochodzenie w tej sprawie było skuteczne? Czy długość tymczasowego aresztowania była uzasadniona i czy skarżący miał skuteczny środek odwoławczy? Czy prawo do milczenia i zakaz samooskarżania zostały naruszone poprzez wykorzystanie odmowy składania zeznań jako dowodu winy?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego odniesione w areszcie, niezauważone przy przyjęciu, a odnotowane kilka dni później, nie zostały w sposób przekonujący wyjaśnione przez rząd, co stanowi naruszenie art. 3 materialnie. Dochodzenie krajowe w sprawie złego traktowania było nieskuteczne, ponieważ sąd krajowy nie wyjaśnił sprzeczności w zeznaniach policjantów, nie zbadał w pełni dowodów medycznych i nie zawiesił funkcjonariuszy, co naruszyło art. 3 proceduralnie. Długość aresztu tymczasowego (3 lata i 6 miesięcy) była nieuzasadniona, ponieważ sądy krajowe stosowały stereotypowe uzasadnienia i nie rozważyły alternatywnych środków, co naruszyło art. 5 ust. 3. Brak skutecznego środka odwoławczego do kwestionowania aresztu tymczasowego naruszył art. 5 ust. 4. Wykorzystanie odmowy składania zeznań przez skarżącego jako dowodu jego winy, w kontekście wcześniejszego złego traktowania i braku wartości prawnej dokumentu, naruszyło prawo do rzetelnego procesu i zakaz samooskarżania z art. 6 ust. 1.Stan faktyczny
Skarżący, Neytullah Getiren, został zatrzymany 14 marca 1999 r. w związku z operacją antyterrorystyczną. Twierdził, że był źle traktowany w areszcie, co potwierdziły raporty medyczne z 21 marca 1999 r., wskazujące na liczne obrażenia, w tym perforację błony bębenkowej. Policja i media publicznie ogłosiły go winnym. Wszczęto postępowanie karne przeciwko dwóm funkcjonariuszom policji, które zakończyło się ich uniewinnieniem, a także postępowanie przeciwko skarżącemu, w którym został skazany na 12 lat i 6 miesięcy więzienia za członkostwo w PKK. Skarżący zmarł 23 stycznia 2003 r., a jego brat kontynuował skargę.Rozstrzygnięcie
Sedreddin Getiren ma prawo kontynuować sprawę w imieniu skarżącego. Skarga jest dopuszczalna w zakresie zarzutów złego traktowania w areszcie, braku skutecznego dochodzenia w tej sprawie, długości aresztu tymczasowego, niesprawiedliwego aresztowania oraz braku środka odwoławczego w kwestii prawa do milczenia i zakazu samooskarżania. Pozostała część skargi jest niedopuszczalna. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. Nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania pozostałych zarzutów na podstawie art. 6 Konwencji. Zasądza na rzecz brata skarżącego, Sedreddina Getirena, kwotę 11 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
GETİREN – TÜRKİYE
(Başvuru no. 10301/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Temmuz 2008
İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.
Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 10301/03 no’lu davanın nedeni T.C.
vatandaşı Neytullah Getiren’in (“başvuran”) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (“AİHM”) Ocak 2003 tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin
Sözleşme’nin (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İstanbul Barosu avukatlarından G. Tuncer tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI doğumlu başvuran Neytullah Getiren Türk vatandaşı olup Bursa’da ikamet
etmektedir. Başvuranın avukatı, 20 Aralık 2004 tarihli bir mektupla, AİHM’yi, başvuranın 23
Ocak 2003 tarihinde vefat ettiği ve kardeşi Sedreddin Getiren’in başvuruyu devam ettirmek
istediği konusunda bilgilendirmiştir.
A. Başvuranın yakalanması, gözaltında tutulması ve kötü muamele iddialarına ilişkin
sağlık raporları
Başvuran, İstanbul’da Mavi Çarşı adındaki alışveriş merkezinin bombalanması ve on üç
kişinin ölmesi üzerine, PKK’ye (Kürdistan İşçi Partisi) karşı yürütülen bir operasyon
sırasında, 14 Mart 1999 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde
görevli polis memurları tarafından gözaltına alınmıştır.
Sekiz polis memuru ve başvuran da dahil yakalanan yedi kişinin imzaladığı ev araması,
yakalama ve el koyma tutanaklarına göre, şahıslar, polisin baskın yaptığı bir apartman
dairesinde yakalanmışlardır. Yakalama sırasında polis memurları ve başvuran arasında,
başvuranın kaçmaya çalışması üzerine arbede yaşanmıştır.
Başvuran, aynı gün akşam saat 6’da doktor muayenesinden geçirilmiş, doktor, başvuranın
vücudunda fiziksel şiddet emaresine rastlanmadığını kaydetmiştir.
Başvuran gözaltındayken çeşitli biçimlerde kötü muameleye uğradığını iddia etmiştir.
Özellikle, dövülmüş, aşağılanmış ve ölümle tehdit edilmiştir. Mart 1999 tarihinde, iki polis memuru tarafından imzalanan bir tutanak düzenlenmiş,
tutanakta, başvuranın, polise ve Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerine ifade vermeyeceğini,
yalnızca PKK’ye karşı sorumlu olduğunu öne sürerek ifade vermeyi reddettiği kaydedilmiştir.
Başvuran bu tutanağı imzalamayı reddetmiştir.
Başvuran, 21 Mart 1999 tarihinde, ikisi İstanbul Adli Tıp Enstitüsü’nde, ikisi Haseki
Devlet Hastanesi’nde dört muayeneden geçmiştir. Muayenelerin ilki İstanbul Adli Tıp
Enstitüsü’nde sabah 10.45’te gerçekleşmiştir. Uzman Dr. F.D., başvuranın sağ kürek kemiği
üzerinde 1 x 1 ve 1 x 2 cm ebatlarında iki ekimoz, sağ kulak zarında santral delinme, sağ
kürek kemiği üzerinde 1 x 3 ve 1 x 2 cm ebatlarında yatay seyirli kurut kaplı ciddi sıyrık ve
omurgası üzerinde 0,5 x 1 cm ebadında kurut kaplı sıyrık saptamıştır. Haseki Devlet
Hastanesi’ndeki muayenelerde kafatasının sağında 1 x 1 ve 1 x 2 çapında iki yanık ve sağ
kulak zarında yırtık tespit edilmiştir. Son muayenenin yapıldığı Adli Tıp Enstitüsü’nde
doktor, başvuranın, Adli Tıp Enstitüsü’nden bir bilirkişi kurulu tarafından muayene edilmesi
gerektiği kanısına varmıştır.
Başvuran aynı gün İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde Cumhuriyet Savcısı’na ifade
vermiştir. Aleyhindeki suçlamaları reddetmiş, diğer hususlar meyanında, gözaltındayken
dövüldüğünü öne sürmüştür. Başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki tek hakim
huzurunda bir kez daha aleyhindeki suçlamaları reddetmiş, polise ifade vermeyi reddettiğini
belirtmiştir. Hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.
Başvuran aynı gün Ümraniye Cezaevi’ne konmuştur.
Başvuran, 22 Mart 1999 tarihinde öğleden sonra saat 15.15’te cezaevi doktoru tarafından
muayene edilmiş, doktor başvuranın sağ kürekkemiğinde kahverengi iki ekimoz, bel
bölgesinde kurut kaplı sıyrık gözlemlemiştir. Doktor ayrıca başvuranın belinin alt
bölgesindeki ağrılardan şikayet ettiğini kaydetmiştir.
B. Başvuranın Emniyet Genel Müdürü hakkındaki şikayetleri ve izleyen gelişmeler Mart 1999 ve 28 Mart 1999 tarihlerinde, değişik gazetelerde, alışveriş merkezinin
bombalanmasının ardından gerçekleştirilen polis operasyonlarıyla ilgili makaleler
yayınlanmıştır. Makaleler, başvuranı, bombalamayı organize eden PKK mensubu kişi olarak
göstermiştir. İstanbul Emniyet Müdürü de başvuranın sözkonusu suçu işlediğini itiraf ettiğini
belirtmiştir.
Başvuranın avukatı 2 Ağustos 1999 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na, Ankara
Cumhuriyet Savcılığı’na sevkedilmek üzere Emniyet Genel Müdürü N.B. hakkında şikayette
bulunmuş, Emniyet Genel Müdürü N.B.’nin açıklamalarının, başvuranın, suçlu olduğu
kanıtlanana kadar masum sayılması hakkını ihlal ettiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatı, Mart 1999 tarihinde Emniyet Genel Müdürü’nün bir basın toplantısı düzenlediğini, burada,
başvuranın Mavi Çarşı’nın bombalaması olayının düzenleyicisi olduğunu ilan ettiğini
belirtmiştir.
N.B. şikayet konusu açıklamaları görevini yerine getirerek bir basın toplantısında,
yaptığından, Ankara Cumhuriyet Savcısı, 30 Eylül 1999 tarihinde görevsizlik kararı vermiş,
soruşturmayı İçişleri Bakanlığı’na sevk etmiştir.
Belirlenemeyen bir tarihte soruşturmayı yürütmesi için bir kişi atanmış, bu kişi,
başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır.
Soruşturmayı yürüten kişi, 28 Aralık 1999 tarihinde, başvuranın iddialarına ilişkin bir
karar vermiştir. Soruşturmayı yürüten kişi, emniyet amirliğinin, kendisini, N.B.’nin 23 Mart tarihinde yaptığı açıklamaların yazılı bir suretinin olmadığı konusunda bilgilendirdiğini
kaydetmiştir. Basın toplantısının video veya kaset kayıtları da bulunmamaktadır. Öte yandan,
emniyet amirliği, soruşturmayı yürüten kişiye, kaset kayıtlarının çözümlemelerini ve değişik
gazetelerde çıkan makalelerin kopyalarını sunmuştur. Soruşturmayı yürüten kişi, bazı
makalelerde, başvurandan, bombalama olayını organize eden kişi olarak bahsedildiğini
gözlemlemiştir. Kaset kaydı çözümlemelerinde, eski Emniyet Genel Müdürü’nün,
başvurandan (ismiyle), bombalama olayını organize eden kişi olarak bahsettiğini gösteren bir
emare olmadığı sonucuna varmıştır. Soruşturmayı yürüten kişi, başvuranın ifadesini almış,
başvuran, iddialarını yinelemiştir. Emniyet Müdürlüğü Basın Protokol Şube Müdürü olan bir
tanıkla yüzleştirilmiş, bu tanık, N.B.’nin herhangi bir isim zikredip etmediğini hatırlamadığını
ve N.B.’nin başvuranın ismini vermesinin mümkün olmadığını belirtmiştir. Soruşturmayı
yürüten kişi, N.B.’nin sözkonusu basın toplantısını düzenleyerek görevini yaptığı ve
başvuranın adını bombalama olayını organize eden kişi olarak verdiğine dair kanıt
bulunmadığı kanısına varmıştır. Son olarak, gazetelerin, başvuranın adını, emniyet
müdürlüğünde görevli bazı yeni memurlarla olan özel ilişkileri sayesinde aldıkları sonucuna
varmış ve N.B. hakkında işlem yapılmamasına karar vermiştir.
C. Polis memurları aleyhindeki cezai işlemler
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 12 Nisan 1999 tarihinde, Fatih
Cumhuriyet Savcısı’nı, başvuranın gözaltında kötü muameleye uğradığını iddia ettiği ve bir
soruşturma başlatılmasını talep ettiği konusunda bilgilendirmiştir.
Fatih Cumhuriyet Savcısı, belirlenemeyen bir tarihte, başvuranın kötü muamele
iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır. Soruşturma esnasında, Cumhuriyet Savcısı, 8
Haziran 1999 tarihinde, başvuranı gözaltındayken sorgulayan İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları H.G. ve M.K.’nin ifadelerini almıştır.
Polis memurları, başvuranın, yakalanmasının ardından, olay yerinde inceleme için evine
götürüldüğünde kaçmaya çalıştığını, bunun üzerine aralarında arbede yaşandığını
belirtmişlerdir. Başvuranın vücudundaki yaraların bu arbede sırasında meydana geldiğini
iddia etmişlerdir.
Fatih Cumhuriyet Savcısı, belirlenemeyen bir tarihte, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne
bir iddianame sunmuş, H.G. ve M.K.’yi Ceza Kanunu’nun 243. maddesine muhalefet etmekle
suçlamıştır.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi davanın esasına ilişkin ilk duruşmasını 23 Eylül 1999
tarihinde görmüştür. Aynı gün, sanık polis memurları mahkeme önünde ifade vermişlerdir.
H.G. başvuranın yakalandığı sırada orada bulunmadığını belirtmiştir. Ayrıca yakalayan
memurlarla başvuran arasında arbede yaşandığını başvuranın yakalanmasından sonra
öğrendiğini iddia etmiştir. Son olarak sorgulanması sırasında başvurana kötü muamelede
bulunmadığını ileri sürmüştür. M.K., polis memurlarıyla başvuran arasında, başvuranın
yakalanmasını takiben, olay yeri incelemesi sırasında arbede yaşandığını ifade etmiştir.
Başvuran duruşmaya katılmamıştır.
Başvuran 18 Eylül 2000 tarihinde polis memurlarına karşı açılan davaya müdahil olarak
katılmıştır. Eylül 1999 ile 19 Eylül 2000 tarihleri arasında, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi,
Cumhuriyet Savcılığı’ndan, başvuranın duruşmalara katılımı için gerekli düzenlemeleri
yapmasını talep etmiştir. Öte yandan, mahkeme, emirlerine karşılık alamamış, başvuran 27
Kasım 2000 tarihine kadar duruşmalara getirilmemiştir.
Başvuran, 27 Kasım 2000 tarihindeki duruşma sırasında ağır ceza mahkemesinde ifade
vermiştir. Diğer hususlar meyanında, çeşitli işkence türlerine maruz tutulduğunu ve kendisine
kötü muamelede bulunan memurları teşhis edebileceğini ileri sürmüştür.
Bu esnada başvuran, 8 Kasım 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne, cezaevi
görevlileri ile güvenlik güçlerinin, polis memurları aleyhinde açılan davanın duruşmalarına
katılmasını engelledikleri hususunda şikayette bulunmuştur. Başvuran, ilk derece mahkemesi
huzurunda ifade verme olanağının tanınmasını talep etmiştir.
Başvuranın avukatı, 23 Kasım 2000 tarihinde, Adalet Bakanlığı’na, İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi heyetindeki hakimlerle Fatih Cumhuriyet Savcısı hakkında, Fatih Cumhuriyet
Savcısı’nın başvuranın duruşmalara katılması talebinde bulunmadığını, sanık kişilerin
ifadelerini başvuranın yokluğunda aldığını ve başvuranın duruşmalara katılmasının önlendiği
yolundaki şikayetlerini dikkate almadığını iddia ederek, şikayet dilekçesi sunmuştur. Adalet
Bakanlığı 29 Ağustos 2001 tarihinde başvuranın avukatına bir yazı yollamış, yazıda, İstanbul
Ağır Ceza Mahkemesi heyetindeki hakimler ve Fatih Cumhuriyet Savcısı’nın eylemleriyle
ilgili soruşturma yürütülmeyeceğini ifade etmiştir.
Başvuranın avukatı, 23 Kasım 2001 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı’na, cezaevi
görevlileri ve tutukluların ulaşımından sorumlu jandarma görevlileri hakkında başka bir
şikayet sunmuş, jandarma görevlilerinin başvuranı duruşmalara götürmeyerek görevlerini
kötüye kullandıklarını iddia etmiştir.
Üsküdar Cumhuriyet Savcısı, 30 Ocak 2001 tarihinde, başvuranın sözlü olarak
duruşmalara katılmak istemediğini ifade etmesi üzerine, o zamanlar cezaevlerinde yaşanan
huzursuzluklar yüzünden başvuranın ifadelerini içeren tutanak düzenlenmesi mümkün
olmadığından, cezaevi ve jandarma görevlileri hakkında işlem başlatılmamasına karar
vermiştir.
Başvuran 30 Nisan 2001 tarihinde bu karara itiraz etmiştir. Haziran 2001 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi itirazı reddetmiştir.
Başvuran, 3 Mayıs 2001 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşma
sırasında, sanık polis memurlarından H.G.’yi kendisine işkence yapanlardan biri olarak teşhis
etmiştir. H.G.’nin avukatı, başvuranın, H.G.’yi, beraber olay yeri incelemesinde bulundukları
için tanıdığını belirtmiştir. Başvuran buna yanıt olarak, aslında 13 Mart 1999 tarihinde evinde
yakalandığını, ancak yakalama tutanağının 14 Mart 1999 tarihinde düzenlendiğini belirtmiştir.
İkinci bir olay yeri incelemesinin hiç gerçekleşmediğini ve evin yalnızca yakalandığı sırada
arandığını ileri sürmüştür. Aynı gün, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı yakalayan iki
memuru da dinlemiştir. Memurlar yakalama sırasında başvuranın kaçmaya yeltenmesi üzerine
aralarında arbede yaşandığını belirtmişlerdir.
Bu esnada, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 2 Mart 2001 tarihinde, Adli Tıp
Enstitüsü’nden, başvuranın, sağ kulak zarının delinmesinin travma sonucu olup olmadığının
belirlenmesi amacıyla tıbbi muayeneden geçirilmesini talep etmiştir.
Adli Tıp Enstitüsü Müdürü, 25 Nisan 2001 tarihinde, başvuranın gözaltında tutulduktan
sonra muayenesini gerçekleştiren doktorun, delinmenin travma sonucu oluşup oluşmadığına
ilişkin bir rapor düzenlemesini talep etmiştir.
Delinmeyi ilk gözlemleyen Haseki Hastanesi’nden doktor B.T., 27 Temmuz 2001
tarihinde, başvuranın kulak zarının travmaya bağlı delinmesinin taze oluşmadığını ifade eden
bir rapor düzenlemiştir.
Bu raporun İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunulması üzerine, başvuran, 28 Şubat tarihinde, ağır ceza mahkemesinden, 27 Temmuz 2001 tarihli rapora ilişkin Adli Tıp
Enstitüsü’nün görüşünü almasını talep etmiştir. Aynı gün, mahkeme, davanın üç yıldır
görülmeye devam edildiği ve başvuranın talebinin davanın uzun sürmesini sağlamak
amacında olduğu gerekçesiyle başvuranın talebini reddetmiştir. Mahkeme, ayrıca, 27
Temmuz 2001 tarihli raporun, aslında, Adli Tıp Enstitüsü tarafından istendiğini kaydetmiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2002 tarihinde, sanık polis memurlarının
beraatine karar vermiştir. Mahkeme, kararında, tıbbi raporların, başvuranın yaralandığını ifade
ettiğini kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranın, bu yaralara nerede, ne zaman ve hangi koşullar
altında maruz kaldığı belirlenememiştir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın olay yeri incelemesi
sırasında kaçmaya çalıştığında darbe aldığını kaydetmiş ve sanık polis memurlarının suç
işlemek niyetinde olmadıkları sonucuna varmıştır.
Başvuran itiraz etmiştir.
Yargıtay 2 Aralık 2004 tarihinde 25 Nisan 2002 tarihli kararı onamıştır.
D. Başvuran aleyhindeki cezai işlemler
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 13 Nisan 1999 tarihinde
başvuran ve diğer iki kişi aleyhinde iddianame sunmuştur. Başvuran Eski Türk Ceza
Kanunu’nun 168/2. maddesi uyarınca PKK’ye mensup olmakla suçlanmıştır. İddianame
başvuran aleyhinde Mavi Çarşı bombalamasına ilişkin bir suçlama içermemiştir. No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, belirlenemeyen bir tarihte, davanın
esaslarına ilişkin ilk duruşmasını görmüştür. Mahkeme, cezaevinden getirilmedikleri için
başvuran ve diğer sanığın ifadesini almamıştır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi 28 Haziran 1999 tarihinde Anayasa’nın 143. maddesinde
değişiklik yapmış, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nden askeri üyeleri çıkarmıştır. Devlet
Güvenlik Mahkemeleri Kanunu’nda 22 Haziran 1999 tarihinde yapılan benzer değişiklikleri
takiben, başvuranı yargılayan 4 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetindeki
askeri hakim, sivil hakimle değiştirilmiştir. No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 22 Eylül 1999 tarihinde, başvuran ve diğer
sanıkları dinlemiş, sanıklar, evin aranmasına, yakalanmalarına ve el koyma tutanağına itiraz
etmişlerdir. Mahkeme yakalama ve ev arama işlemlerini gerçekleştiren polis memurlarının
ifadelerinin alınmasına karar vermiş, duruşmayı 8 Aralık 1999 tarihine ertelemiştir.
İlk derece mahkemesi, 8 Aralık 1999 ile 12 Haziran 2000 tarihleri arasında iki duruşma
daha görmüş, başvuranı yakalayan polis memurlarının tebligatlara uymamaları nedeniyle
duruşmayı ertelemiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 12 Haziran 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi’nden, M.K. ve H.G. aleyhindeki, başvurana kötü muamelede bulunulduğu
suçlamasıyla ilgili davaya ilişkin bilgi vermesini talep etmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi, 12 Haziran 2000 ve 4 Eylül 2000 tarihleri arasında dört
duruşma daha gerçekleştirmiş, başvuranı yakalayan memurların duruşmalara katılmamaları
nedeniyle duruşmayı ertelemiştir. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi ise talep edilen bilgiyi
göndermemiştir.
Başvuranı yakalayan memurlardan biri 4 Eylül 2000 tarihinde mahkemeye çıkmış ve ifade
vermiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi bir kez daha duruşmayı ertelemiştir.
İlk derece mahkemesi 19 Mart 2001 tarihinde başvuranı yakalayan memurları
dinlemekten vazgeçmiş, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nden bir kez daha davaya ilişkin bilgi
vermesini talep etmiştir.
Cumhuriyet Savcısı 18 Haziran 2001 tarihinde davanın esasına ilişkin görüşlerini
sunmuştur. No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, H.G. ve M.K. aleyhindeki cezai
yargılamanın akıbetine ilişkin bilgi alamaması nedeniyle ve başvuran ve diğer sanıkların
savunmalarını almak için duruşmaları 18 Haziran 2001 tarihinden 10 Nisan 20002 tarihine
ertelemiştir.
Başvuran ve diğer sanıklar 10 Nisan 2002 tarihinde savunmalarını sunmuşlardır.
İlk derece mahkemesi, duruşmaları, 10 Nisan 2002 ve 18 Eylül 2002 tarihleri arasında,
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen yargılamanın akıbetiyle ilgili bilgi kendisine
ulaştırılmadığı için ertelemiştir.
İlk derece mahkemesi, yargılamanın başından sonuna dek, resen veyahut başvuran ya da
avukatının talebi üzerine, başvuranın devam eden tutukluluk halini değerlendirmiştir.
Mahkeme, delil durumu, tutuklu olarak yargılandığı toplam süre, işlemekle suçlandığı suçun
niteliği ve bu suç için öngörülen en yüksek cezayı göz önünde tutarak, başvuranın tutukluluk
halinin devamına karar vermiştir. Başvuran iki kez ilk derece mahkemesinin18 Haziran 2001
ve 26 Eylül 2001 tarihli tutukluluğunun uzatılması kararlarına itiraz etmiştir. Bu itirazlar
sırasıyla 26 Haziran 2001 ve 5 Ekim 2001 tarihlerinde 5 No’lu İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. No’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 18 Eylül 2001 tarihinde, başvuranı PKK’ye
üye olmaktan mahkum etmiş, on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. İlk derece
mahkemesi, kararında, diğer hususular meyanında, 20 Mart 1999 tarihli belgeyi göz önünde
bulundurmuştur. Mahkeme, başvuranın, kimlik bilgileri dışında polise bilgi vermeyi, ifade
vermeyi veyahut polis memurlarının düzenlediği belgeleri imzalamayı reddederek, yasadışı
örgüt üyesi gibi davrandığını değerlendirmiştir. Mahkeme ayrıca başvuranın PKK’yi
destekleyen birkaç gösteriye katılmasını ve 24 Şubat 1999 tarihinde bir süpermarkete atılan
iki molotof kokteylini sarmakta kullanılan kağıdın üzerinde parmakizlerinin bulunmasını
dikkate almıştır. İlk derece mahkemesi, ayrıca, sanıklardan V.İ’nin polise verdiği ifade
ışığında, başvuranın V.İ’ye bir ev kiralamasını söylediğini tespit etmiştir. Bu evde polis
başvuran tarafından konmuş çok sayıda patlayıcı bulmuştur. İlk derece mahkemesi,
başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresini ve sabit adresi olan bir öğrenci olduğunu göz
önüne alarak, serbest bırakılmasına karar vermiştir.
Yargıtay, 21 Ocak 2004 tarihinde, başvuranla ilgili 18 Eylül 2002 tarihli kararı onamıştır.
Öte yandan, bu esnada, başvuran 23 Ocak 2003 tarihinde vefat etmiştir.
HUKUK
I. DAVADA BULUNMA HAKKI (LOCUS STANDI)
Hükümet, 8 Ocak 2008 tarihli görüşünde, başvuranın ağabeyinin AİHS’nin 34. maddesi
çerçevesinde mağdur olduğunu iddia edemeyeceğini belirtmiştir.
AİHM, başvuranın 23 Ocak 2003 tarihinde vefat ettiğini, ağabeyi Sedreddin Getiren’in
başvuruyu devam ettirmek istediğini bildirdiğini kaydetmiştir. Ayrıca AİHM, yargılama
sırasında başvuranın vefat ettiği bazı davalarda, başvuranın varisleri veya yakın aile
üyelerinin AİHM huzurunda görülen yargılamaya devam etmeyi istedikleri yönündeki
ifadelerini dikkate aldığını yineler (diğerlerinin yanısıra bkz. Dalban – Romanya [BD],
28114/95; Latif Fuat Öztürk – Türkiye, 54673/00; Mutlu – Türkiye, 8006/02 ve Hanbayat –
Türkiye, 18378/02).
Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın ağabeyinin, başvuranın yerine mevcut
davayı sürdüreceği sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Hükümet’in başvurusu reddedilmiştir.
Öte yandan, Neytullah Getiren’e başvuran olarak atıfta bulunulmaya devam edilecektir.
II. AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, gözaltındayken işkenceye maruz kaldığından ve iddialarına ilişkin etkili
soruşturma yapılmadığından dolayı 3. ve 13. maddelerin ihlal edilmesinden şikayetçi
olmuştur.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, AİHS’nin 35/1 maddesi çerçevesinde başvuranın iç hukuk yollarını
tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda, gözaltında kötü muameleye uğradıklarını iddia
eden kimselerle ilgili iç hukukun sağladığı hukuki ve idari başvuru yolları bulunduğunu ve
başvuranın maruz kaldığını iddia ettiği zarar için telafi arayabileceğini belirtmiştir.
Başvuran Hükümet’in savına itiraz etmiştir.
AİHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazını incelediğini ve reddettiğini yineler (bkz.
özellikle, Karayiğit – Türkiye, 63181/00). AİHM bu davada, Karayiğit – Türkiye davasında
vardığı kararlardan sapmasını gerektirecek özel koşullar tespit etmemiştir. Bu nedenle AİHM
Hükümet’in ön itirazını reddeder.
AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını
kaydeder. AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını
tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Savunmacı Devletin AİHS’nin 3. maddesinin esası açısından yükümlülüğü
a. Tarafların görüşleri
Başvuran, gözaltındayken çeşitli biçimlerde kötü muameleye maruz kaldığını iddia
etmiştir. Özellikle, dövüldüğünü, kollarından askıya alındığını ve soğuk suya sokulduğunu
belirtmiştir. Polis memurları başvuranı yere yatırıp, sırtının üzerinde yürümüş ve
zıplamışlardır. Başvuran kafasına darbe almış, bunun üzerine kulak zarı delinmiştir.
Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaksız olduğunu belirtmiştir. Hükümet, tıbbi
raporlarda kötü muamele iddialarına ilişkin ciddi bir bulgu tespit edilmediğini ve 21 Mart tarihli tıbbi raporlarda belirtilen yaralanmanın başvuran ve polis memurları arasında
meydana gelen arbedede oluştuğunu belirtmiştir. Hükümet, sonunda, 27 Temmuz 2001 tarihli
rapora göre, 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kulak zarındaki yırtılmanın yakın zamanda
meydana gelmediğinin gözlemlendiğini iddia etmiştir.
b. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, istisnaya izin verilmeyen 3. maddenin, demokratik toplumların en temel
değerlerinden birini içermekte olduğunu, ve 15/2 madde çerçevesinde ihlaline izin
verilmediğini yineler (bkz. Selmouni – Fransa [BD], 25803/94).
Ayrıca kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp, serbest bırakıldığında yaralı olduğu tespit
edilirse, bu yaraların nasıl meydana geldiği hususunda makul bir açıklama yapmanın ve
mağdurun iddialarının, özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla destekleniyorsa, doğruluğu
üzerinde şüphe uyandıracak kanıt sağlamanın devlete düştüğünü yineler. Devlet bunu
yapmayı başaramazsa, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca ortaya ciddi bir sorun çıkar (diğerlerinin
yanı sıra bkz. Selmouni; Çelik ve İmret – Türkiye, 44093/98 ).
Mevcut davada, AİHM, 21 Mart 1999 tarihinde düzenlenen raporların başvuranın sağ
kürek kemiği, omurgası ve bel bölgesinde yaralar bulunduğunu gösterdiğini gözlemler.
Ayrıca raporlar, başvuranın sağ kulağının kulak zarının delindiği göstermiştir. AİHM,
tarafların 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlardaki bulgulara itiraz etmediklerini, ancak nasıl
meydana geldiği konusunda farklı açıklamaları olduğunu kaydeder.
Başvuranın kürek kemiği, omurgası ve bel bölgesindeki sıyrık ve eziklere ilişkin olarak,
başvuran, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiş ancak Hükümet,
yaraların yakalama sırasında meydana geldiğini öne sürmüştür.
AİHM, yakalama raporunda, başvuran kaçmaya çalıştığı için, polis memurları ve başvuran
arasında arbede yaşandığının belirtildiğini gözlemler. Ancak başvuran, yakalanmasından
sonra Haseki Hastanesi’ne götürülmüş, burada kendisini muayene eden doktor, başvuranda
fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını kaydetmiştir. AİHM, Hükümet’in öne sürdüğü gibi,
başvuranın vücudunda 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kaydedilen yaralanmalar
mevcutsa, bu yaraların başvuranın yakalandığı tarih olan 14 Mart 1999 tarihinde düzenlenen
raporda da görünmesi gerektiği kanısındadır. AİHM ayrıca tıbbi raporda tespit edilen
bulguların, başvuranın dövüldüğü ve polis memurlarının sırtındaki yaralara sebep oldukları
iddialarıyla örtüştüğünü kaydeder. Bu nedenle AİHM, Hükümet’in, başvuranın vücudundaki
sıyrık ve eziklerin nasıl oluştuğuna ilişkin açıklamalarından tatmin olmamıştır.
Başvuranın sağ kulağında gözlemlenen kulak zarı delinmesinin nedenine ilişkin olarak ise,
başvuran, gözaltında tutulduğu sırada kafasına darbe aldığını iddia etmiş, Hükümet ise
başvuranın bu yaralanmaya “son zamanlarda” maruz kalmadığını belirtmiştir.
Hükümet, ilk kez 21 Mart 1999 tarihinde başvuranın vücudundaki bu yaralanmayı
gözlemleyen B.T. adlı doktorun, 27 Temmuz 2001 tarihinde düzenlediği tıbbi rapor uyarınca
başvuranın kulak zarının travmaya bağlı delinmesinin “taze” oluşmadığını gözlemler. Bu
bağlamda, AİHM, B.T.’nin raporundaki “taze” teriminin anlamına ilişkin herhangi bir
açıklama vermediğini kaydeder. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi de, tıbbi raporda oluştuğu
kaydedilen yaralanmaların nerede, ne zaman ve hangi koşullar altında oluştuklarına karar
vermeden önce doktordan böyle bir açıklama yapmasını istememiştir.
AİHM’ye göre, Hükümet ayrıca, bu yaralanmanın nasıl oluştuğuna ilişkin tatmin edici bir
açıklama sağlamayı başaramamıştır. Hükümet yalnızca, 27 Temmuz 2001 tarihli tıbbi rapora
dayanarak, kulak zarındaki delinmenin “yakın zamanda” oluşmadığını, bu ifadenin anlamını
açıklamadan ve başvuranın olaylara ilişkin görüşüne alternatif sunmadan, kaydetmiştir.
Özellikle, başvuranın yakalanma tarihinde vücudunda yara bulunmamasına ve başvuranın,
başına yaralanmaya neden olacak darbe aldığı iddialarına ilişkin olarak, AİHM, başvuranın
sağ kulak zarında meydana gelen delinmenin, 14 Mart 1999 ile 21 Mart 1999 tarihleri
arasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde tutulduğu sırada
meydana geldiği kanısına varmıştır.
AİHM, Devletlerin savunmasız konumdayken tutulu bulundurulan herkesten yükümlü
olduğunu ve makamların böyle bir kişiyi koruma görevlerinin bulunduğunu yineler. Devlet
makamlarının, gözaltında denetimlerinde bulunan kişilerin maruz kaldığı yaralanmalara
açıklama getirme yükümlülüğünü göz önünde bulundurarak, AİHM, kötü muamele
uyguladıklarından şüphelenilen polis memurlarının beraatinin, devleti AİHM kapsamındaki
yükümlülüğünden kurtarmayacağı kanısına varır (bkz. Çolak ve Filizer – Türkiye, 32578/96
ve 32579/96 ve Yavuz – Türkiye, 67137/01).
Kısaca, davanın koşulları ve Savunmacı Devletin makul açıklama vermediği bütün olarak
göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, 21 Mart 1999 tarihli tıbbi raporlarda kaydedilen tüm
yaralanmaların, başvuranın, Devletin yükümlülüğünü taşıdığı bir işlem olan gözaltında
tutulduğu sırada uygulanan kötü muamelenin sonucu olduğu kanısına varır.
Buna göre AİHS’nin 3. maddesi, esastan ihlal edilmiştir.
2. AİHS’nin 3. maddesinin usul yönü ışığında Savunmacı Devlet’in sorumluluğu
a. Tarafların görüşleri
Başvuran İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin sanık polis memurlarını, dava dosyasındaki
kanıta rağmen ve soruşturma yürütmeden beraat ettirdiğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran
ayrıca haklarında açılan dava sırasında polis memurlarıyla ilgili hiçbir disiplin tedbiri
alınmadığından şikayetçi olmuştur.
Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin hemen etkili bir soruşturma
yapıldığını, bunun sonucunda da iki polis memuru aleyhinde cezai kovuşturma başlatıldığını
belirtmiştir.
b. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis tarafından ciddi bir kötü muameleye tabi
tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, sözkonusu hükmün,
AİHS’nin 1. maddesinde yer alan devletin “kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS’de
yer alan hak ve özgürlükleri tanıması” genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir
resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların
belirlenmesini ve cezalandırılmasını, ayrıca davacının soruşturma işlemlerine etkili bir şekilde
erişimini sağlar nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan; Aksoy – Türkiye;
ve Labita / İtalya [BD], no. 26772/95).
AİHM, ayrıca, bir devlet memurunun işkence veya kötü muameleyle suçlandığı
durumlarda, soruşturması veya davası süren görevlinin görevinin askıya alınmasının, hüküm
giymesi durumunda ise mesleğinden men edilmesinin önemine dikkat çekmektedir (bkz.
Abdülsamet Yaman - Türkiye, no. 32446/96).
AİHM, sözkonusu davada, başvuranın kötü muamele iddiasını yerel makamlar önünde
dile getirdiğini kaydetmektedir. Daha sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine, Fatih Cumhuriyet Savcısı soruşturma başlatmış ve
emniyet amirliğinde başvuranın ifadesini alan iki polis memuru aleyhinde cezai kovuşturma
yürütmüştür.
Dolayısıyla, AİHM’ye göre, değerlendirilmesi gereken konu, Hükümet tarafından ileri
sürüldüğü gibi usul şartlarına uygun bir hazırlık soruşturmasının yapılıp yapılmadığının
incelenmesi değil, adli makamların sorumluları tespit etmeye kararlı olup olmadıklarıdır
(Türkmen - Türkiye, no. 43124/98).
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yargılama sırasında, sanık memurları, başvuranı ve
başvuranı yakalayan iki memuru dinlemiş ve kimlik tespiti yapmıştır. Başvuran, sanık
memurlardan birinin kendisine kötü muamelede bulunan kişilerden birisi olduğunu teşhis
etmiştir. İlk derece mahkemesi, B.T. adlı doktordan tıbbi görüş sunmasını talep etmiştir.
Doktor, 21 Mart 1999 tarihinde, başvuranda kulak zarı yırtığı gözlemlemiştir.
Bununla birlikte, AİHM, yargılamada ciddi eksiklikler bulunduğunu gözlemlemektedir.
İlk olarak, B.T., yaranın “taze” olmadığını belirtmiş, ancak bu konuda herhangi bir
açıklamada bulunmamıştır. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yaralanmaların ne zaman ve
hangi koşullarda oluştuğunun belirlenemeyeceği yönünde karar vermeden önce, doktordan
herhangi bir açıklama yapmasını istememiştir.
Ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, sanık polis memurları H.G. ile M.K.’nin
başvuranda görülen yaraların neden kaynaklandığına ilişkin vermiş oldukları çelişkili ifadeleri
dikkate almamıştır. 8 Haziran 1999’da, iki polis memuru, Fatih Cumhuriyet Savcısı’na vermiş
oldukları ifadede, başvuranın vücudundaki yaraların, başvuranın yakalanmasından sonra
yapılan olay yeri incelemesi sırasında kaçmaya çalışması üzerine, başvuranla aralarında
yaşanan arbede sırasında oluştuğunu belirtmişlerdir. Ancak, H.G., duruşma sırasında,
başvuran yakalandığı sırada olay yerinde bulunmadığını, başvuran yakalandıktan sonra ise
başvuran ile kendisini yakalayan memurlar arasında arbede yaşandığını duyduğunu ifade
etmiştir. M.K., başvuranın yakalanmasından sonra yapılan olay yeri incelemesi sırasında
başvuran ile polis memurları arasında arbede yaşandığını belirtmiştir.
İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin polis memurlarıyla ilgili beraat kararını verirken, dava
dosyasında olay yeri incelemesinin gerçekten yapıldığını gösteren herhangi bir belge
bulunmamasına rağmen, başvuranın olay yeri incelemesi sırasında başına darbeler aldığını
kaydetmesi AİHM’yi şaşırtmıştır.
Özetle, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, maddi şartları belirleyememiş ve gözaltı süresinin
sonunda başvuranın vücudunda görülen yaraların neden kaynaklandığını tespit edememiştir.
Ayrıca, sanık polis memurları, aleyhlerinde devam eden kovuşturma sona erinceye kadar
mesleklerini icra etmeye devam etmişlerdir. AİHM’ye göre, yerel makamların soruşturmaları
ve davaları süren bu memurların görevlerini askıya almaması, AİHM içtihadında yer alan
ilkelere ters düşmektedir (bkz, Abdülsamet Yaman, yukarıda kaydedilen ve Zeynep Özcan -
Türkiye, no. 45906/99).
Yukarıda kaydedilenler ışığında, AİHM, H.G. ile M. K. aleyhinde yürütülen cezai
kovuşturmanın yeterli olmadığı, dolayısıyla bunun AİHS’nin 3. maddesi uyarınca devletlerin
usul yönünden yükümlülüklerine aykırı olduğu sonucuna varmıştır.
AİHM, 3. maddenin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
AİHM, başvuranın iddiasının AİHS’nin 13. maddesi uyarınca ayrıca incelenmesine gerek
olmadığı kanısındadır (bkz, Timur - Türkiye, no. 29100/03; Onay - Türkiye, no. 31553/02).
III. BAŞVURANIN GÖZALTINDA TUTULMASIYLA İLGİLİ OLARAK AİHS’NİN
5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, yakalanmasının herhangi bir makul şüpheye dayanmadığı, yakalanmasının
gerekçeleri konusunda kendisine bilgi verilmediği ve yakalanmasının ardından hemen bir
hakim veya yargılama yetkisi olan bir başka memur huzuruna çıkartılmadığı konusunda
şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS’nin 5. maddesinin 1., 2. ve 3. paragraflarına ve 13.
ve 14. maddelerine dayandırmıştır.
AİHM, bu şikayetlerin AİHS’nin 5. maddesinin 1., 2. ve 3. paragrafları yönünden
incelenmesi gerektiğini belirterek, AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca, nihai karardan itibaren
altı aylık süre içerisinde davayla ilgilenebileceğini hatırlatmaktadır.
AİHM, başvuranın gözaltı süresinin 14 Mart 1999 tarihinde başlayıp, hakimin tutuklu
yargılanması yönünde karar verdiği 21 Mart 1999 tarihinde sona erdiğini gözlemlemektedir.
Başvuran, altı aydan fazla bir süre sonra, 23 Ocak 2003 tarihinde AİHM’ye başvurmuştur
(bkz, Sacettin Yıldız - Türkiye, no. 38419/02).
AİHM, başvurunun bu kısmının altı aylık süre zarfının dışında yapıldığını belirterek,
AİHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna
varmıştır.
IV. BAŞVURANIN TUTUKLU YARGILANMASIYLA İLGİLİ OLARAK AİHS’NİN
5. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
A. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiği iddiası
Başvuran, çok uzun bir süre boyunca tutuklu yargılandığı konusunda şikayetçi olmuş ve
bu şikayetini AİHS’nin 5/3 maddesine dayandırmıştır.
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
2. Esas
a. Tarafların iddiaları
Başvuran, devam etmekte olan tutukluluğu için İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından sunulan gerekçelerin yetersiz olduğunu iddia etmiştir.
Hükümet, başvuranın tutukluluğunun, suç işlemiş olması nedeniyle makul şüphe
gerekçelerine dayandığını ve yetkili makam tarafından gözaltı tedbirinin periyodik olarak
gözden geçirildiğini ifade etmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın ciddi bir suçla itham
edildiğini ve başvuranın devam eden tutukluluğunun suçun önlenmesi, kamu düzeninin
korunması ve başvuranın kaçma riskinin ortadan kalkması için gerekli olduğunu belirtmiştir.
b. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, sözkonusu davada gözönünde bulundurulması gereken sürenin, başvuranın
gözaltına alındığı 14 Mart 1999 tarihinde başlayıp başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından suçlu bulunduğu 18 Eylül 2002 tarihinde sona erdiğini kaydetmektedir.
Dolayısıyla, bu süre üç yıl altı aydır.
AİHM, ayrıca, dava dosyasındaki belgelere bakarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin her
duruşma sonrasında başvuranın tutukluluğunu göz önünde bulundurduğunu kaydetmektedir.
Mahkeme, her seferinde “kanıtların durumu, toplam tutukluluk süresi, sanığın itham edildiği
suçun niteliği ve bu suç için verilecek cezanın üst sınırı” gibi birbirinin aynı ve kalıplaşmış
terimler kullanarak tutukluluk süresini uzatmıştır.
AİHM, genel olarak, “kanıtların durumu” ifadesinin, ciddi suç emarelerinin varlığı ve
devamlılığı açısından alakalı bir unsur olabileceği kanısındadır. AİHM, ayrıca, isnat edilen
suçun ciddiyetini ve suçlu bulunması durumunda başvurana verilecek olan cezanın ağırlığını
kabul etmektedir. Bu bakımdan, AİHM, verilen cezanın ağırlığının, başvuranın kaçma
riskinin değerlendirilmesi bağlamında alakalı bir unsur olduğu görüşüne katılmaktadır (bkz,
Michta - Polonya, no. 13425/02). Ancak, AİHM’ye göre, ne kanıtların durumu, ne de
suçlamaların ciddiyeti yalnız başına üç yıl altı aydan fazla olan ihtiyati tutukluluk süresini
haklı çıkarabilir (Çetin Ağdaş - Türkiye, no. 77331/01; Mehmet Yavuz - Türkiye, no.
47043/99).
AİHM, bu bağlamda, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, özellikle
kovuşturmanın son safhalarında, başvuranın serbest bırakılmasının ne ölçüde bir risk
taşıyacağını belirtmediğini gözlemlemektedir (bkz, Demirel - Türkiye, no. 39324/98). Ayrıca,
ilk derece mahkemesi, başvuranın devam eden tutukluluğu yerine, ülkeden ayrılma yasağı
veya kefaletle tahliye gibi önleyici tedbirlerin uygulanması konusunu hiçbir zaman
gözönünde bulundurmamıştır (bkz, Mehmet Yavuz, yukarıda kaydedilen).
İlk derece mahkemesinin kalıplaşmış muhakemesi gözönünde bulundurulduğunda,
yukarıda yer alan bilgiler, AİHM’nin, başvuranın üç yıl altı aydan fazla süren tutukluluğunun
haklı çıkarılamayacağı sonucuna varması için yeterlidir (Çetin Ağdaş, yukarıda kaydedilen).
Buna göre, AİHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.
B. AİHS’nin 5/4 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği iddiası
Başvuran, ilk derece mahkemesinin tutukluluğunun devamına ilişkin vermiş olduğu
kararlara itirazda bulunabilmek için etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi
olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 5/4 ve 13. maddelerine dayandırmıştır.
AİHM, bu şikayetin yalnızca AİHS’nin 5/4 maddesi açısından incelenmesi gerektiği
kanısındadır.
1. Kabuledilebilirlik
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
2. Esas
a. Tarafların iddiaları
Başvuran, karara karşı itirazda bulunma usulünün, özgürlük kısıtlamasının yasaya uygun
olmamasına karşı etkili bir kontrol mekanizması sağlamadığını ileri sürmüştür.
Hükümet, başvuranın tutukluluğunun devamına ilişkin verilen kararlara itirazda
bulunabilmesi için bir hukuk yolunun mevcut olduğunu ifade etmiştir. Hükümet, başvuranın
eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 297-304 maddelerinde öngörülen bu hukuk
yolundan yararlanmadığını ileri sürmüştür.
b. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, başvuranın 4 No’lu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin önünde birçok kez serbest
bırakılma talebinde bulunduğunu, ancak mahkemenin bütün bu talepleri reddettiğini
gözlemlemektedir. Dolayısıyla, mahkeme, başvuranın uzun süren tutukluluğunu sona
erdirerek iddia edilen AİHS ihlalini önleme veya telafi etme imkanına sahipti (bkz, Mehmet
Şah Çelik - Türkiye, no. 48545/99).
AİHM, Hükümet tarafından önerilen hukuk yoluyla ilgili olarak, uygulamada bu hukuk
yolunun başarı olasılığının çok düşük olduğunu ve sanık açısından gerçek anlamda çekişmeli
bir usul sağlamadığını kaydetmektedir (bkz, Koşti ve Diğerleri - Türkiye, no. 74321/01;
Bağrıyanık - Türkiye, no. 43256/04; Doğan Yalçın - Türkiye, no. 15041/03).
AİHM, Hükümet’in, daha önceki saptamalarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir
kanıt ya da iddia ortaya koymadığı görüşündedir.
Buna göre, AİHS’nin 5/4 maddesi ihlal edilmiştir.
V. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1., 2. VE 3. PARAGRAFLARININ İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI
A. AİHS’nin 6/3 maddesi uyarınca başvuranın sessiz kalma ve kendini suçlamaya
karşı korunma hakkına ilişkin iddia
Başvuran, kötü muameleye maruz bırakıldığı gözaltı sürecinde kendini suçlayan ifadeler
kullanmaya zorlandığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/3 maddesine
dayandırmıştır.
AİHM, bu şikayetin AİHS’nin 6/1 maddesi uyarınca incelenmesi gerektiği kanısındadır.
1. Kabuledilebilirliğe ilişkin
AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden
AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit
eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
2. Esas
a. Tarafların iddiaları
Başvuran, gözaltında bulunduğu sırada, kendisini suçlayan ifadeler içeren bir belgeyi
imzalamaya zorlandığını iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin kararını verirken bu belgeyi gözönünde bulundurduğunu ileri sürmüştür.
Hükümet, bu iddiaya cevaben, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi kararının yalnızca
başvuranın ifadelerine dayanmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuran aleyhinde başka
kanıtların bulunduğunu ifade etmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranın polise ifade vermek
istemediğini belirtmiştir.
b. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, 20 Mart 1999 tarihinde, başvuranın yalnızca PKK’ya karşı sorumlu olduğu için
polise veya Türkiye Cumhuriyeti mahkemesine ifade veremeyeceğini belirttiği bir belgeyi iki
polis memurunun imzaladığını gözlemlemektedir. Ancak, başvuran bu belgeyi imzalamayı
reddetmiştir. Bu da AİHM’yi başvuranın gözaltı süresince sessiz kalmak istediği sonucuna
götürmektedir.
AİHM, bu bağlamda, sessiz kalma ve kendini suçlamaya karşı korunma haklarının, genel
olarak, AİHS’nin 6. maddesi kapsamında adil yargılanma kavramının esasını oluşturan
uluslararası standartlar olarak algılandığını hatırlatmaktadır. Bu hakların gerekçeleri, diğer
hususlar meyanında, sanıkları makamların zorlamalarına karşı korumak ve böylece adli
hataların önlenmesine ve 6. maddenin amaçlarının yerine getirilmesine katkıda bulunmaktır.
Özellikle bir kişinin kendini suçlamasının önlenmesi hakkı, bir ceza davasındaki adli
kovuşturmanın, başvuranın iradesine karşı gelerek zorlama ve baskı yoluyla alınan ifadelere
başvurmadan sanık aleyhindeki davayı kanıtlama amacında olduğunu varsaymaktadır (bkz,
Jalloh - Almanya, no. 54810/00).
AİHM’nin görevi, davanın koşulları ışığında, iddia makamının başvuranın ifade vermeyi
reddetmiş olmasını, sessiz kalma hakkının gerekçesiz bir şekilde ihlalini oluşturacak şekilde
istismar edip etmediğini incelemektir. Özellikle, başvuranın ifade vermeye zorlanıp
zorlanmadığı, yargılama sırasında başvuranın gözaltından verdiği ifadenin veya sessiz kalma
hakkının dikkate alınmasının 6/1 maddesinde öngörülen adil yargılanma hakkının temel
ilkelerine aykırı bir durum teşkil edip etmediğinin belirlenmesi gerekmektedir (bkz, Macko ve
Kozubal / Slovakya, no. 64054/00 ve Saunders / Birleşik Krallık, Raporlar 1996-VI).
AİHM, bu bağlamda, başvuranın gözaltında bulunduğu sırada polis memurlarından
görmüş olduğu kötü muamele nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği yönünde bir
karara vardığını hatırlatır. AİHM, ayrıca, on üç kişinin ölümüne sebebiyet veren bir terör
eylemi nedeniyle başvuranın yakalanıp tutuklandığını kaydetmektedir. AİHM, özellikle
başvuranın ilgisi olduğu düşünülen Mavi Çarşı’nın bombalanması olayına ilişkin bilgi almak
amacıyla başvuranın kötü muamele gördüğüne dair güçlü çıkarımlara varılabileceği
kanısındadır. Bu nedenle, AİHM, başvuranın kendini suçlayan ifadeler vermeye zorlandığı
sonucuna varmaktadır.
AİHM, bir sonraki aşamada, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranın
sessiz kalmasının dikkate alınmasının AİHS’nin 6/1 maddesinin hükümlerini ihlal edip
etmediği sorununa eğilecektir. AİHM, bu bağlamda, mahkemenin vermiş olduğu kararda,
başvuranın yasadışı bir örgüt mensubu olması nedeniyle polise ifade vermeyi reddettiğini ve
aynı sebeple sessiz kalma gerekçelerinin belirtildiği 20 Mart 1999 tarihli belgeyi imzalamak
istemediğini belirttiğini gözlemlemektedir.
AİHM, 20 Mart 1999 tarihli belgenin, başvuranın sessiz kalmasının gerekçeleri adı altında
kendini suçlayan ifadeler barındırdığını kaydetmektedir. AİHM’ye göre, İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi, başvuranın kötü muamele iddialarını kaale almadan sözkonusu belgeyi
imzalamadığı için yasadışı örgüt mensubu olarak hareket ettiği sonucuna varmakla,
başvuranın sessiz kalmasını suçluluğunun bir göstergesi olarak algılamıştır. Bu da adil
yargılanma hakkının özüne aykırı bir durum teşkil etmektedir (John Murray - Birleşik
Krallık).
Ayrıca, AİHM’ye göre, başvuranın imzası olmadan 20 Mart 1999 tarihli belgenin
başvuranın polise ifade vermeyi reddetme gerekçelerini gösterdiği düşünülemez. Ayrıca,
sözkonusu zamanda yürürlükte olan eski Ceza Kanunu’nun 135. maddesine göre, tutuklu
kişinin imzası olmadan bu tür belgelerin hiçbir yasal değeri yoktur. Ancak, İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi, sanki başvuranın kendi isteğiyle vermiş olduğu bir ifadeymiş gibi, 20
Mart 1999 tarihli belgenin içeriğini dikkate almıştır. Dolayısıyla, mahkeme hiçbir yasal değeri
olmayan bir kanıtı başvuran aleyhine kullanmıştır.
Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, 20 Mart 1999 tarihli belgenin başvuran aleyhinde
delil olarak kabul edilmesinin, başvuranın hüküm giymesinde sonuca götüren bir kanıt
olmamasına rağmen, başvuranın sessiz kalma ve kendini suçlamaya karşı korunma hakkını
tehlikeye düşürdüğü sonucuna varmaktadır.
Buna göre, AİHS’nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.
B. Mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı, başvurana gözaltındayken avukat
yardımı sağlanmaması ve suçsuz sayılma hakkıyla ilgili olarak AİHS’nin 6.
maddesinin 1., 2. ve 3. paragraflarının ihlal edildiği iddiaları
Başvuran, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil bir şekilde yargılanmadığı
konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/1 maddesine dayandırmıştır.
Başvuran, konuyla ilgili olarak, Haziran 1999’a kadar İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nin yargıçlar kurulunda bir askeri hakimin bulunduğunu ve Devlet Güvenlik
Mahkemesi hakimlerinin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na bağlı olduğunu belirtmiştir.
Başvuran, ayrıca, AİHS’nin 6/2 maddesi uyarınca, yakalanmasının ardından İstanbul Emniyet
Müdürü ile Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından basına suçlu olarak duyurulduğunu ileri
sürmüştür. Başvuran, son olarak, gözaltında bulunduğu sırada avukat yardımı almadığı
konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 6/3 maddesine dayandırmıştır.
AİHM, dava olaylarını, tarafların iddialarını ve 6/1 maddesinin ihlaline ilişkin tespitini
gözönünde bulundurduğunda, AİHS’nin 6. maddesi uyarınca ortaya atılan asıl hukuki sorunu
incelemiş olduğu kanısına varmıştır. Bu nedenle, AİHM, başvuranın bu madde uyarınca
yapmış olduğu diğer şikayetlerle ilgili olarak ayrı bir hükme varmaya gerek olmadığı
sonucuna varmıştır (bkz, Yalçın Küçük - Türkiye (no. 3), no. 71353/01 ve Kamil Uzun -
Türkiye, no. 37410/97).
VI. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılaması yapılan suçların cezai
kovuşturmalarının diğer mahkemelerce yargılaması yürütülen suçlarınkinden farklı olması
nedeniyle, kendisine karşı ayrımcılık uygulandığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini
AİHS’nin 14. maddesine dayandırmıştır.
AİHM, daha önce bu tür şikayetleri reddettiğini kaydetmektedir (bkz, Halis -Türkiye, no.
30007/96 ve Abidin Doğan -Türkiye, no. 67214/01). AİHM, bu davada, daha önceki
kararlarından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe olmadığı görüşündedir.
AİHM, AİHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca bu şikayetin dayanaktan
yoksun olduğunu belirterek reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.
VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuranın kardeşi, manevi tazminat olarak 80,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.
AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin, 5. maddesinin 3. ve 4. paragraflarının ve 6/1 maddesinin
ihlallerini saptadığını kaydetmektedir. AİHM, AİHS’nin 5/4 ve 6/1 maddelerinin ihlallerinin
tespitinin, tek başlarına başvuranın görmüş olduğu manevi zarar için yeterli adil tatmin
oluşturdukları kanaatindedir. AİHM, diğer yandan, AİHS’nin 3. ve 5/3 maddelerinin ihlalleri
nedeniyle başvuranın görmüş olduğu manevi zararın yalnızca bu ihlallerin tespiti ile telafi
edilemeyeceğini de kabul etmektedir. AİHM, ayrıca, sözkonusu yargılamada başvuranın
kardeşinin AİHM tarafından başvuranın halefi olarak kabul edildiği için, başvurana ödenecek
olan manevi tazminatı almaya hakkı olduğunu belirtmektedir. AİHM, hakkaniyete uygun
temellere dayanarak, manevi tazminat olarak başvuranın kardeşine 11,500 Euro ödenmesine
karar verir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca, AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 3,000
Euro talep etmiştir.
Hükümet, başvuranın kardeşinin bu masraflara dair herhangi bir belge sunmadığı
gerekçesiyle, bu talebe karşı çıkmıştır.
AİHM’nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul
miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. Sözkonusu davada, başvuranın kardeşi, bu
masrafların gerçekten yapıldığını kanıtlamamıştır. Bu nedenle, AİHM, bu başlık altında
herhangi bir ödeme yapılmamasına karar vermiştir.
A. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE
1. Sedreddin Getiren’in sözkonusu davayı başvuranın yerine devam ettirme hakkı
olduğuna;
2. Başvuranın gözaltında bulunduğu sırada kötü muamele gördüğü, kötü muamele
gördüğüne dair etkili bir soruşturma yapılmadığı, tutukluluk süresinin uzunluğu, tutuklu
yargılanmasının haksızlığı ile sessiz kalma hakkının ve kendini suçlamaktan imtina etme
hakkının ihlaline itiraz edebileceği bir hukuk yolu bulunmadığı iddialarının kabuledilebilir
olduğuna;
3. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
4. AİHS’nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;
5. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;
6. AİHS’nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;
7. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
8. Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi uyarınca yapmış olduğu diğer şikayetlerle ilgili olarak
ayrı bir hükme varmaya gerek olmadığına;
9. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren
üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek
üzere, miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, Savunmacı Hükümet tarafından
başvuranın kardeşi Sedreddin Getiren’e manevi tazminat olarak 11,500 Euro (on bir bin
beş yüz Euro) ödenmesine;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin
yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi
kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
10. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.
İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragrafları gereğince 22 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
Sally Dollé
Françoise Tulkens
Zabıt Katibi
Başkan
18
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło