11798/03
WyrokETPCz2006-10-10ECLI:CE:ECHR:2006:1010JUD001179803
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość aresztu tymczasowego trwającego około dwunastu lat oraz długość postępowania karnego, które wciąż toczyło się w pierwszej instancji po dwunastu latach, naruszyły prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie i prawo do wolności z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że areszt tymczasowy skarżącego, trwający dwanaście lat i wciąż trwający, przekroczył rozsądny termin wymagany przez art. 5 ust. 3 Konwencji. Stwierdził, że krajowe sądy, choć regularnie badały zasadność aresztu, opierały się na "identycznych i stereotypowych sformułowaniach" dotyczących charakteru przestępstwa i stanu dowodów, co samo w sobie nie mogło uzasadniać tak długiego pozbawienia wolności. Podobnie, dwunastoletni okres postępowania karnego w pierwszej instancji, również wciąż trwający, został uznany za nadmierny i naruszający prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji, zwłaszcza w świetle wcześniejszego orzecznictwa Trybunału w podobnych sprawach.Stan faktyczny
Skarżący, İskender Tutar, obywatel turecki urodzony w 1975 roku, został aresztowany 10 września 1994 roku w Diyarbakır pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji Hizbullah. 4 października 1994 roku został postawiony przed prokuratorem i sędzią śledczym, który nakazał jego areszt tymczasowy. W 1994 roku oskarżono go o przynależność do zbrojnej organizacji, a w 2002 roku o próbę obalenia porządku konstytucyjnego. Jego sprawa, początkowo prowadzona przez Państwowy Sąd Bezpieczeństwa, a następnie przez Sąd Karny w Diyarbakır, nadal toczyła się w pierwszej instancji w momencie wydania wyroku, a skarżący pozostawał w areszcie tymczasowym przez około dwanaście lat.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Uznał skargę za dopuszczalną.
2. Stwierdził naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji.
3. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji.
4. Zasądził od pozwanego państwa na rzecz skarżącego kwotę 18 000 euro tytułem odszkodowania za szkody majątkowe i niemajątkowe, powiększoną o wszelkie należne podatki, płatną w tureckich lirach po kursie obowiązującym w dniu płatności, w terminie trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku.
5. Zasądził odsetki za zwłokę równe krańcowej stopie oprocentowania Europejskiego Banku Centralnego plus trzy punkty procentowe, od upływu trzymiesięcznego terminu do dnia zapłaty.
6. Oddalił pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE
TUTAR – TÜRKİYE
(Başvuru no. 11798/03)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Ekim 2006
İşbu karar AİHS’nin 44 § 2. Maddesi’nde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup,
şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Davanın nedeni, Türk vatandaşı İskender Tutar’ın (“başvuran”), İnsan Haklarının ve
Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“AİHS”) 34. Maddesi uyarınca,
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 21 Ocak 2003 tarihinde
yapmış olduğu 11798/03 no’lu başvurudur.
AİHM, 7 Eylül 2005 tarihinde, başvuruyu Hükümet’e bildirme kararı almıştır. AİHS’nin § 3. Maddesi’nin hükümleri uyarınca, başvurunun esasları ile kabuledilebilirliğini beraber
incelemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI doğumlu başvuran, halen Diyarbakır cezaevinde tutuklu olarak yargılanmaktadır.
Başvuran, 10 Eylül 1994 tarihinde yakalanmış ve yasadışı Hizbullah örgütü mensubu
olduğu gerekçesiyle Diyarbakır’da gözaltına alınmıştır. Ekim 1994 tarihinde, önce Cumhuriyet Savcısı daha sonra ise tetkik hakimi huzuruna
çıkarılmıştır. Tetkik hakimi, aynı tarihte, başvuranın tutuklu olarak yargılanmasına karar
vermiştir. Ekim 1994 tarihli iddianamede, Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve diğer yirmi yedi
sanığı, diğer hususlar meyanında, yasadışı silahlı örgüt mensubu olmak ve bu örgütün
eylemlerinde yer almakla suçlamış ve haklarında, Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde cezai takibat başlatmıştır. İddia makamı, başvuranın, Türk Ceza Kanunu’nun
125. Maddesi uyarınca cezalandırılmasını talep etmiştir.
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, 21 Mart 2002 tarihinde,
başvuran ve diğer bazı sanıklar hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 146. Maddesi uyarınca,
anayasal düzeni bozmaya teşebbüs etmekle suçlayan yeni bir iddianame hazırlamıştır. 26
Mart 2002 tarihinde iki dava birleştirilmiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 7 Mayıs 2004 tarihinde gerçekleştirilen anayasal
değişikliklerle kaldırılmıştır. Bunu müteakiben, başvuranın davası, Diyarbakır Ağır Ceza
Mahkemesi’nde yeniden başlamıştır ve yargılama halen karara bağlanmamıştır.
İlk derece mahkemesi, 4 Kasım 1994 ile 23 Aralık 2005 tarihleri arasında seksen duruşma
yapmıştır. Yargılama süresince, mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanmasını resen ya da
başvuranın talebi üzerine düzenli olarak gündemine almış ve suçun niteliğini, kanıt durumunu
ve dava dosyasının içeriğini gözönünde tutarak, her seferinde, başvuranın tutuklu
yargılanmasının devamına karar vermiştir.
HUKUK
I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZI
Hükümet, başvuranın, aleyhindeki cezai takibat halen beklemedeyken, iç hukuk yollarını
tüketmediğini ileri sürmüştür.
AİHM, iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün, yalnız, başvuranın, dava konusu
durumu çözüme ulaştırabilecek etkili ve yeterli başvuru yollarından normal biçimde
yararlanmasını gerektirdiğini yineler (bkz. Karassev – Finlandiya, 31414/96).
AİHM, başvuran aleyhindeki cezai takibatın, başvuranın AİHS mağduriyetine çare teşkil
etmediği için, Hükümet’in iddia ettiği gibi etkili bir çözüm olarak addedilemeyeceğini
kaydeder.
Buna göre, AİHM, Hükümet’in ön itirazlarını reddeder.
AİHM, başvurunun, AİHS’nin 35 § 3. Maddesi kapsamında dayanaktan yoksun
olmadığını, ayrıca diğer bakımlardan da kabuledilmez olmadığını kaydeder. Bu nedenle,
başvuru, kabuledilebilir olarak beyan edilmelidir.
II. AİHS’NİN 5 § 3. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, yaklaşık on iki yıl süren tutuklu yargılanmasının, AİHS’nin 5 § 3. Maddesi’nde
belirtilen “makul süre” kuralını aştığından şikayetçi olmuştur. Bu Madde’ye göre:
“Bu maddenin 1 (c) fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan
herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır;
kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı
vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasını sağlayacak bir teminata bağlanabilir.”
Hükümet, başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma talebi ile ilgili olarak,
ulusal makamların titizlik sergilediğini iddia etmiştir. Ayrıca, suçun ciddiyeti ve davanın özel
koşullarının, başvuranın tutuklu yargılanmasının sürmesini mazur gösterdiğini öne sürmüştür.
AİHM, başvuranın duruşma öncesindeki tutukluluğunun 10 Eylül 1994 tarihinde
başladığını ve durumunun halen karara bağlanmadığını kaydeder. Böylelikle tutukluluğu on
iki yıl sürmüştür.
AİHM, dava dosyasında bulunan belgelere dayanarak, ilk derece mahkemesinin,
başvuranın tutuklu yargılanmasını, resen ya da başvuranın talebi üzerine en az seksen kez
gündemine aldığını kaydeder. Her defasında, “suçun niteliği, kanıt durumu ve dava
dosyasının içeriği gözönünde tutularak”, gibi birbirinin aynı ve kalıplaşmak deyimlerle,
tutukluluğun devamına karar vermiştir. Genel olarak “kanıt durumu” ifadesi, ortada suça
ilişkin ciddi belirtilerin var olması ve bunların devam etmesi için ilgili bir etken olabilmesine
karşın, yine de, tek başına, bu davada, on iki yıllık tutuklu yargılanma süresini haklı
çıkaramaz (bkz. Letellier – Fransa, Tomasi – Fransa, Mansur – Türkiye, Demirel – Türkiye,
39324/98).
Sonuç olarak, AİHS’nin 5 § 3. Maddesi ihlal edilmiştir.
III. AİHS’NİN 6 § 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, yargılama süresinin uzunluğunun, AİHS’nin 6 § 1. Maddesi’nde belirtilen
“makul süre” kuralı ile uyuşmadığından şikayetçi olmuştur. Bu Madde’ye göre:
“Herkes, … medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar … konusunda karar verecek olan … [bir]
mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde … görülmesini istemek hakkına sahiptir…”
AİHM, takibatın 10 Eylül 1994 tarihinde, başvuranın yakalanmasıyla başladığını ve halen
ilk derece mahkemesinde beklemekte olduğunu gözlemlemektedir. O tarihten bu yana on iki
yıl geçmiştir.
AİHM, bu davadakilere benzer meselelerin ele alındığı davalarda, AİHS’nin 6 § 1.
Maddesi’nin sıklıkla ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. Pélissier ve Sassi – Fransa, 25444/94
ve Ertürk – Türkiye, 15259/02).
AİHM, kendisine sunulan tüm belgeleri incelemiş ve Hükümet’in, bu davada farklı bir
sonuca varmasını önleyebilecek hiçbir delil ya da savunma sunmadığı kanısına varmıştır.
Konuyla ilgili içtihadını göz önünde tutarak, AİHM, bu davada, yargılama süresinin “makul
süre”yi aşıp, bu kuralı yerine getiremediği sonucuna varmıştır.
Buna göre, AİHS’nin 6 § 1. Maddesi ihlal edilmiştir.
IV. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. Maddesi’ne göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuran, 60.000 Euro (EUR) maddi tazminat talep etmiştir. Ayrıca, maruz kaldığı
manevi zararın karşılanması için de talepte bulunmuş ancak ödenmesini istediği meblağı
AİHM’nin takdir yetkisine bırakmıştır.
Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.
Davanın koşullarını göz önünde bulundurup, tarafsızlık esasıyla değerlendirme yaparak,
AİHM, maddi ve manevi zararları için, başvurana, toplam 18.000 Euro ödenmesine karar
vermiştir.
Ayrıca, AİHM, AİHS’nin açıkça ihlal edilmeye devam edildiğini kaydeder. Durum
böyleyken, Hükümet, ihlalleri en kısa zamanda sona erdirmelidir.
B. Mahkeme masrafları
Başvuran, AİHM’de husule gelen işlemlerle ilgili mahkeme masraflarının geri ödenmesini
istememektedir ve bu, AİHM’nin resen incelemesi gereken bir mesele değildir (Mehdi Zana –
Türkiye, 29851/96).
C. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı
marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar
vermiştir.
BU NEDENLERLE, AİHM OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AİHS’nin 5 § 3. Maddesi’nin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6 § 1. Maddesi’nin ihlal edildiğine;
4. (a) Sorumlu Devlet’in, mahkeme masrafları için 18.000 Euro (on sekiz bin Euro) tazminatı, § 2. Maddesi’ne göre nihai kararın verildiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme
tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk lirasına çevirip, ek olarak bu miktarlara tabi olacak
her türlü vergiyi başvurana ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden, ödeme gününe kadar geçen süre
için, yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranların adil tazmin taleplerinin geri kalanının reddine
KARAR VERİR.
İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve
3. fıkraları uyarınca 10 Ekim 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
S. DOLLÉ
Zabıt katibi
J.-P. COSTA
Başkan
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło