11841/02

WyrokETPCz2007-05-03ECLI:CE:ECHR:2007:0503JUD001184102

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy pozbawienie skarżącego własności nieruchomości, która została sklasyfikowana jako grunt leśny, naruszyło jego prawo do poszanowania mienia zgodnie z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji? 2. Czy długość postępowania sądowego dotyczącego sporu o własność gruntu w Turcji naruszyła prawo skarżącego do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 1 Protokołu nr 1, Trybunał uznał, że skarżący nie mógł mieć „uzasadnionego oczekiwania” na prawo własności do spornego gruntu, ponieważ już w 1968 roku, przed jego zakupem, cały obszar został sklasyfikowany jako grunt leśny, a prawo tureckie zabrania prywatnej własności lasów. Decyzje sądów krajowych, które początkowo były korzystne dla skarżącego, zostały później uchylone i nie miały charakteru ostatecznego ani wiążącego. Trybunał nie znalazł podstaw do podważenia interpretacji prawa krajowego przez sądy tureckie. W kwestii art. 6 ust. 1, Trybunał stwierdził, że postępowanie, trwające około 14 lat i 3 miesiące, było nadmiernie długie. Zauważył znaczne okresy bezczynności między instancjami sądowymi i brak wyjaśnień ze strony rządu, przypisując opóźnienia władzom sądowym.
Stan faktyczny
Skarżący, İzzet Cahit Özden, nabył w 1989 roku działkę na wyspie Maden. Wcześniej, w 1968 roku, cała wyspa została sklasyfikowana jako grunt leśny, co zgodnie z prawem tureckim wykluczało prywatną własność. W 1986 roku Dyrekcja Leśnictwa wszczęła postępowanie o unieważnienie aktu własności, w którym skarżący interweniował. Równolegle, w 1988 roku, poprzedni właściciel gruntu, C.Ç., wszczął postępowanie kwestionujące klasyfikację gruntu jako leśnego. Oba postępowania toczyły się przez wiele lat przed różnymi sądami krajowymi, w tym Sądem Kasacyjnym, i ostatecznie zakończyły się potwierdzeniem leśnego charakteru gruntu i unieważnieniem aktu własności skarżącego.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę dotyczącą art. 1 Protokołu nr 1 za niedopuszczalną, a pozostałą część skargi za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 6 Konwencji. 3. Zasądził od pozwanego państwa na rzecz skarżącego kwotę 7 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, wraz z odsetkami. 4. Oddalił pozostałą część roszczeń skarżącego o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL OF   EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   DÖRDÜNCÜ DAİRE   ÖZDEN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 11841/02)   KARAR   STRAZBURG   Mayıs 2007   Bu karar, AİHS’nin 44 § 2 Maddesi’nde belirtilen şartlarla kesinlik kazanacaktır, ancak şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   __________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULİ İŞLEMLER   Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan İzzet Cahit Özden’in (“başvuran”), İnsan   Haklarını ve Temel Hakları Korumaya Dair Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. Maddesi   uyarınca, 18 Şubat 2002 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne yaptığı başvurudur (başvuru no:11841/02).   OLAYLAR   DAVA OLAYLARI   Başvuran 1929 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.   yılında, 4753 sayılı çiftçiyi topraklandırma hakkındaki kanun uyarınca, Balıkesir   İli Ayvalık İlçesine bağlı Maden Adası’ndaki yaklaşık 165,000 m2lik bir arsa, Devlet   makamları tarafından C.Ç.’ye satılmış ve bu kişi adına kaydedilmiştir.   yılında, Orman Kadastro Komisyonu, 6831 sayılı Kanun uyarınca, Maden   Adası’nda bir tahdit çalışması yürütmüştür. Bu uygulamanın amacı, kadastro haritasına dahil   edilmeyen ormanlık alanları tespit etmektir. Değerlendirmenin sonucu kamuya duyurulmuş ve   hiçbir itirazda bulunulmadığı için, bu karar 1970 yılında kesinlik kazanmıştır. Maden   Adası’nın tamamının orman özelliğine sahip olduğu ve bu nedenle özel mülkiyete tabi   olamayacağı sonucuna varılmıştır. Bu sonuç, 1978 yılında tapu kaydında şerh edilmiştir.   yılında, C.Ç., sözkonusu araziyi satma taahhüdünde bulunarak başvuranla bir   sözleşme imzalamıştır.   1985-1987 yılları arasında, Orman Kadastro Komisyonu, orman özelliğini kaybeden   arazileri tespit etmek ve bu arazilerin ormanlık statüsünü kaldırmak için bölgede bir   aplikasyon çalışması yapmıştır. Karar, 27 Ocak 1988 tarihinde duyurulmuştur. 4785 sayılı   Kanun’un 2. Maddesi’ne göre, sözkonusu arsanın orman özelliğini kaybetmediği sonucuna   varılmıştır.   Başvuran, 20 Eylül 1989 tarihinde, sözkonusu arsayı satın almış ve kendi adına   kaydettirmiştir.   C.Ç. tarafından Orman Müdürlüğü aleyhinde başlatılan takibat   C.Ç., 10 Haziran 1988 tarihinde, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’ne, Orman   Müdürlüğü ile Orman Bakanlığı aleyhinde, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27 Ocak 1988   tarihli kararına itiraz niteliğinde bir dava açmıştır.   Haziran 1989’da, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi, davaya bakma yetkisinin   olmadığı gerekçesiyle dava dosyasını Ayvalık Kadastro Mahkemesi’ne göndermiştir. Orman   Müdürlüğü, bu karara itirazda bulunmuştur. 15 Aralık 1989’da, Yargıtay, usul hukuku   gerekçesiyle ilk derece mahkemesinin kararını bozmuştur. Dava, Ayvalık Asliye Hukuk   Mahkemesi’ne iade edilmiştir. 30 Mayıs 1990’da, mahkeme davaya bakma yetkisinin   olmadığı gerekçesiyle dava dosyasını Ayvalık Kadastro Mahkemesi’ne göndermiştir.   Kovuşturma, 15 Kasım 1991 tarihinde Kadastro Mahkemesi’nde yeniden başlatılmıştır.   Ayvalık Kadastro Mahkemesi, 9 Aralık 1992’de, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27   Ocak 1988 tarihli kararının iptaline ve arazinin orman statüsünün kaldırılmasına karar   vermiştir. Mahkeme ayrıca, arsanın Hazine adına kaydedilmesi talimatını vermiştir.   Her iki taraf da karara itiraz etmiştir. 15 Şubat 1994’te, Yargıtay, ilk derece   mahkemesinin kararını bozmuştur. Yargıtay, ormanların özel mülkiyete tabi olamayacağı, bu   nedenle de zirai amaçlarla arazisi olmayan çiftçilere verilemeyeceği kanısındadır. Bu nedenle,   bir orman üzerindeki herhangi bir mülkiyet talebi yasal olarak geçersizdir. Mahkeme,   C.Ç.’nin arazinin orman statüsünün kaldırılmasını talep etmeye yetkili olmadığı görüşüne   varmıştır.   Dava, Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nde yeniden başlamıştır. 3 Nisan 1995’te,   Kadastro Mahkemesi, 9 Aralık 1992 tarihinde vermiş olduğu ilk kararı sürdürmüştür.   Orman Müdürlüğü ile Orman Bakanlığı temyize başvurmuştur. 3 Nisan 1996’da,   Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, Yargıtay’ın ilgili kurulunun muhakemesini desteklemiş ve   Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin kararını bozmuştur. Dava dosyası yeniden Kadastro   Mahkemesi’ne gönderilmiştir.   Kasım 1998’de, Ayvalık Kadastro Mahkemesi, Yargıtay Genel Kurulu’nun   kararına uymaya karar vermiştir. Mahkeme, sonuç olarak C.Ç.’nin davasını reddetmiş ve özel   kişilerin orman statüsünün iptaline ilişkin davalarda davacı olarak yer almalarının hiçbir   kanuni menfaat getirmeyeceği yönünde hüküm vermiştir.   Mayıs 2001’de, Yargıtay, Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin kararını onaylamıştır.   Bu karar, 21 Ağustos 2001 tarihinde başvurana bildirilmiştir.   Tapu kaydının iptali için Orman Müdürlüğü tarafından başlatılan takibat   Ağustos 1986’da, Orman Müdürlüğü, tapu kaydının iptali ve arsanın C.Ç.   tarafından daha fazla kullanılmasını engelleme emri için Ayvalık Sulh Hukuk Mahkemesi   huzurunda C.Ç. aleyhinde takibat başlatmıştır. 23 Şubat 1987’de, başvuran takibata   müdahalede bulunmuştur. 25 Haziran 1987’de, Ayvalık Sulh Hukuk Mahkemesi, davayı   inceleme yetkisi olmadığına karar vermiş ve dava dosyasını Ayvalık Asliye Hukuk   Mahkemesi’ne göndermiştir.   yılında, mahkeme, davanın karara bağlanmasının Ayvalık Kadastro Mahkemesi   huzurunda beklemede olan dava sonucuna bağlı olması nedeniyle takibatı durdurmaya karar   vermiştir.   Yargıtay Genel Kurulu’nun kararının ardından, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi   huzurundaki takibat yeniden başlamıştır. 5 Haziran 1998’de, ilk derece mahkemesi, Yargıtay   Genel Kurulu’nun kararını gözönünde tutarak, dava konusu arsanın ormanlık alanın bir   bölümü olarak gösterildiğini belirtmiş ve özel mülkiyete tabi olamayacağı yönünde karar   vermiştir. Mahkeme, bu nedenle, başvuranın tapusunun iptaline ve sözkonusu arazinin Hazine   adına kaydedilmesine karar vermiştir. Başvuran itirazda bulunmuştur.   Mayıs 2001’de, Yargıtay, başvuranın temyiz gerekçelerinin asılsız olduğuna karar   vermiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onaylamıştır. Bu karar, 23 Ağustos 2001   tarihinde başvurana bildirilmiştir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 1 NO.LU PROTOKOLÜ’NÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ   İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. Maddesi’nde öngörülen şartlara uygun   olmayan koşullarda arsasından mahrum bırakıldığından şikayetçi olmuştur.   Hükümet, C.Ç.’nin arsasının ormanlık alanın bir parçası olarak gösterildiği 1968   yılında, arsasının mülkiyetini kaybettiğini ileri sürmüştür. Dolayısıyla, başvuran ile C.Ç   arasındaki işlemin geçersiz olduğunu iddia etmiştir.   AİHM, mülkiyetin korunması hakkını güvence altına alan 1 No.lu Protokol’ün 1.   Maddesi’nin üç ayrı kuralı kapsadığını tekrarlamaktadır: “birinci paragrafın birinci   cümlesinde belirtilen ilk kural, genel niteliktedir ve mal mülk dokunulmazlığına saygı   gösterilmesi ilkesinden bahsetmektedir; ilk paragrafın ikinci cümlesinde yer alan ikinci kural,   mal mülkten yoksun bırakılmaktan bahsetmekte ve bunu belli kurallara bağlamaktadır; ikinci   paragrafta yer alan üçüncü kural, Taraf Devletlerin, diğer şeylerin yanı sıra, mülkiyetin kamu   yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemeye yetkili olduğunu tanımaktadır. Bununla   beraber, bu üç kural, bağlantısız anlamında “ayrı” değildir. İkinci ve üçüncü kural, mal mülk   dokunulmazlığı hakkına belirli durumlarda müdahale edilmesiyle ilgilidir; bu nedenle de ilk   kuralda telaffuz edilen genel ilke ışığında yorumlanmalıdır” (bkz, Anheuser-Busch Inc. /   Portekiz [GC], no. 73049/01, § 62, 11 Ocak 2007).   AİHM, ayrıca, 1 No.lu Protokol’ün 1. Maddesi’nin, yalnızca bir kişinin mevcut   mallarına uygulanabilir olduğunu hatırlatmaktadır. Bu nedenle, uzun bir dönem boyunca   kaldırılan mülkiyet hakkının tekrar elde edilebileceği ümidi veya şart yerine getirilmediği   gerekçesiyle zamanaşımına uğrayan bir şartlı talep, “mülkiyet” olarak görülemez (bkz,   Kopecký / Slovakya [GC], no. 44912/98, § 35 (c), ECHR 2004-IX).   Ancak, belli durumlarda, bir “malı” elde etmenin “meşru bir beklentisi”, 1 No.lu   Protokol’ün 1. Maddesi’nin güvencesinden yararlanabilir. Bu nedenle, bir iddiada doğası   gereği mülkiyet faizi yer alıyorsa ve ulusal hukukta faiz için yeterli dayanak bulunuyorsa,   örneğin yerel mahkemelerin bu faizin varlığını onaylayan yerleşik içtihatları varsa, bu hangi   kişinin yetkisindeyse, bu kişinin “meşru beklentisi” olduğu düşünülebilir. Diğer yandan, iç   hukukun doğru bir şekilde yorumlanmasına ve uygulanmasına ilişkin bir uyuşmazlık olması   durumunda, hiçbir meşru beklentinin doğması beklenemez ve başvuranın ifadeleri sonradan   yerel mahkemelerce reddedilir (Anheuser-Busch Inc., yukarıda kaydedilen, § 65 ve Kopecký,   yukarıda kaydedilen, § 50).   Sözkonusu davada, AİHM’den, yukarıdaki ilkeler ışığında, başvuranın sözkonusu   arazinin tasarruf hakkını elde etmek için meşru bir beklentisi olup olmadığını belirlemesi   talep edilmektedir. AİHM, bu bakımdan, 1968 yılında, Orman Kadastro Komisyonu’nun   yaptığı aplikasyon çalışmasının ardından, Maden Adası’nın tamamının ormanlık alan olarak   gösterildiğini belirtmektedir. Hiçbir itirazda bulunulmadığı için, karar 1970 yılında kesinlik   kazanmış ve bu sonuç tapu sicil kaydında şerh edilmiştir. AİHM, ayrıca, başvuranın 1985   yılında C.Ç. ile bir sözleşme imzaladığını ve bu sözleşmeyle C.Ç.’nin sözkonusu araziyi   başvurana satmayı taahhüt ettiğini dikkate almaktadır. Daha sonra, Orman Müdürlüğü, 12   Ağustos 1986’da, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi huzurunda C.Ç. aleyhinde, tapu kaydını   iptal ettirmek üzere takibat başlatmıştır. Başvuran, 23 Şubat 1987 tarihinde, takibata dahil   olmuştur. Ancak 20 Eylül 1989 tarihinde, başvuran sözkonusu araziyi satın almış ve kendi   adına kaydettirmiştir. AİHM, yukarıdaki bilgileri gözönünde bulundurarak, başvuranın   sözkonusu arazinin orman özelliği taşıdığının farkında olduğu sonucuna varmaktadır. Ayrıca,   Türk hukukuna göre, ormanların özel mülkiyete tabi olmasının yasak olduğu tartışılmaz bir   gerçektir.   AİHM, bu noktada, başvuranın temelde yerel mahkemelerin iç hukuku yorumlama ve   uygulama şeklinden şikayetçi olduğunu belirtmektedir. AİHM, yerel mahkemelerce yapıldığı   iddia edilen maddi veya hukuki hataları ele almak için sınırlı yetkiye sahip olduğunu (bkz,   García Ruiz / İspanya [G.C.] no. 30544/96, § 28, ECHR 1999-I ve Kopp / İsviçre, 25 Mart   tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-II, s. 540, § 59) ve sözkonusu arazinin   fiziki özelliklerini belirleyen yerel makamların görüşü yerine kendininkini koyamayacağını   yinelemektedir. İlk olarak dava hakkında karar veren Ayvalık Kadastro Mahkemesi’nin,   sırasıyla 9 Aralık 1992 ve 3 Nisan 1995 tarihlerinde, Orman Kadastro Komisyonu’nun 27   Ocak 1988 tarihli kararının iptali ve arazinin orman statüsünün kaldırılması talimatını vererek   ihtilaf konusu arazinin Hazine adına kaydedilmesi emrini verdiği doğrudur. Ancak, bu   kararlar daha sonra bozulmuştur, ve bu nedenle de kararların nihai ve bağlayıcı bir etkisi   olmamıştır. Dolayısıyla, Kadastro Mahkemesi’nce verilen kararlar, başvurana araziyi elde   edebilmesi için icra yoluyla alınması mümkün bir hak vermemiştir.   Sonuç olarak, AİHM, yerel makamlarca uygulanan ve yorumlanan ilgili kanun   uyarınca, başvuranın, AİHM’nin içtihadına göre, sözkonusu arazinin tapusunu elde etmek için   meşru bir beklentisi olduğunu iddia edemeyeceği görüşündedir.   AİHM, bu şikayetin, AİHS’nin 35 §§ 3 ve 4. Maddeleri uyarınca asılsız olması   sebebiyle kabuledilmez olduğunu belirtmektedir.   II. AİHS’NİN 6. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, AİHS’nin 6. Maddesi uyarınca, mahkemece yapılan takibatın çok uzun   sürmesinden şikayetçi olmuştur.   Hükümet, yerel mahkemelerin makul süre şartına uyduklarını iddia etmiştir.   A. Kabuledilebilirlik   AİHM, başvuranın takibatın süresine ilişkin şikayetinin, AİHS’nin 35 § 3 Maddesi   uyarınca asılsız olmadığını belirtmektedir. AİHM, bu şikayetin kabuledilmez olması için   hiçbir gerekçe bulunmadığı görüşündedir. Bu nedenle, kabuledilebilir olduğu yönünde karar   verilmelidir.   B. Esaslar   Gözönünde bulundurulması gereken süre   AİHM, sözkonusu davada, birbiriyle yakından ilişkili iki dizi takibat olduğunu   belirtmektedir. C.Ç.’ye ait tapunun iptaline ilişkin takibat, 12 Ağustos 1986 tarihinde başlamış   ve başvuran 23 Şubat 1987 tarihinde bu takibata dahil olmuştur. Ancak, 1988 yılında, Ayvalık   Asliye Hukuk Mahkemesi, davanın karara bağlanmasının Ayvalık Kadastro Mahkemesi   huzurunda beklemede olan dava sonucuna bağlı olması nedeniyle takibatı durdurmaya karar   vermiştir. Kadastro Mahkemesi huzurunda 10 Haziran 1988 yılında başlatılan takibat,   Yargıtay’ın 22 Ekim 2001 tarihli kararıyla durdurulmuştur.   Bu süre içerisinde, Yargıtay Genel Kurulu’nun 3 Nisan 1996 tarihli kararının   ardından, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’nce yapılan takibat yeniden başlatılmıştır ve bu   takibata ilişkin nihai karar 22 Mayıs 2001 tarihinde verilmiştir.   AİHM, ilk olarak yapılan takibatın, ikinci kez başlatılan takibat sonlanana kadar   beklemede kalması nedeniyle, takibat süresini hesaplarken bu iki takibatın bir bütün olarak   düşünülmesi gerektiği görüşündedir. Ayrıca, 23 Şubat 1987 tarihinde başvuran takibata dahil   olduğu için, gözönüne alınması gereken süre bu tarihten itibaren başlatılmalıdır.   AİHM, yukarıdaki bilgileri değerlendirerek, gözönünde bulundurulması gereken   sürenin 23 Şubat 1987 tarihinde başlayıp, Yargıtay’ın karar tarihi olan 22 Mayıs 2001’de sona   erdiği sonucuna varmıştır. Böylece, iki aşamada yapılan takibat, yaklaşık 14 yıl 3 ay   sürmüştür.   Takibat süresinin makul olup olmaması   AİHM, takibat süresinin makul olup olmadığının, dava koşulları ışığında ve şu   kriterlere göre değerlendirilmesi gerektiğini yinelemektedir: davanın karmaşıklığı, başvuran   ile ilgili makamların tavrı ve anlaşmazlıkta başvuran için neyin tehlikede olduğu (bkz, diğer   makamlar arasında, Frydlender / Fransa [GC], no. 30979/96, § 43, ECHR 2000-VII).   AİHM, genellikle, bu başvurudakine benzer sorunlar içeren davalarda, AİHS’nin 6 § 1   Maddesi’nin ihlalini saptamıştır (bkz, örneğin, Frydlender, yukarıda kaydedilen).   AİHM, Hükümet’in takibatın süresinin makul olmadığının düşünülemeyeceği   görüşünde olduğunu belirtmektedir.   AİHM, davanın herhangi bir istisnai yasal veya olaylara dayanan karmaşıklık   içermediğini belirtmektedir. Ancak, AİHM, uzun süren periyotların ilk derece mahkemeleri   ile temyiz mahkemelerinin kararları arasında geçtiğini belirtmektedir. Bu bakımdan, AİHM,   ulusal mahkemelerin, Orman Müdürlüğü aleyhinde açılan davayı hangi mahkemenin   inceleme yetkisi bulunduğuna karar vermelerinin yaklaşık iki yıl sürdüğünü gözönünde   bulundurmaktadır. AİHM, ayrıca, Ayvalık Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 5 Haziran 1998’de,   Yargıtay’ın ise yaklaşık 3 yıl sonra, 22 Mayıs 2001’de karar verdiğini belirtmektedir.   Hükümet, bu durum için herhangi bir açıklama yapmamıştır. Böyle bir açıklama yapılmaması   ve başvuranı suçlu bulmak için herhangi bir kanıt bulunmaması durumunda, gecikmenin yerel   mahkemelerin temyiz işlemlerini ele almasına bağlı olduğu düşünülmelidir.   AİHM, AİHS’nin 6 § 1 Maddesi’nin, Sözleşmeye Taraf Devletlere yasal düzenlerini,   mahkemelerinin davalar konusunda makul bir süre içerisinde karar verme yükümlülüğü dahil   olmak üzere, bu maddenin öngördüğü şartların her birini yerine getirecek şekilde düzenleme   görevini yüklediğini hatırlatarak (bkz, Arvelakis / Yunanistan, no. 41354/98, § 26, 12 Nisan   2001), yerel mahkemenin takibatı hızlandırmak için daha katı önlemler uygulaması gerektiği   görüşüne varmıştır. Bu nedenle, AİHM, ulusal mahkemelerin gerekli itinayı göstermemesi   nedeniyle, sözkonusu davadaki takibatın gereksiz yere uzadığı sonucuna varmıştır.   AİHM, yukarıdaki bilgileri gözönünde bulundurarak, sözkonusu davadaki takibatın   çok uzun sürdüğü ve “makul süre” koşulunun yerine getirilmediği sonucuna varmıştır.   Buna göre, 6 § 1 Maddesi’nin ihlali sözkonusudur.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. Maddesi:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun   bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran, 6. Madde’ye ilişkin şikayetiyle ilgili olarak, maddi tazminat için 10,000   Euro, manevi tazminat için de 10,000 Euro talebinde bulunmuştur.   Hükümeti bu taleplere itirazda bulunmuştur.   AİHM, saptanan ihlalle talep edilen maddi tazminat arasında doğrudan bir bağlantı   görmemektedir; bu nedenle de bu talebi reddetmektedir. Öte yandan, AİHM, yalnızca bir   ihlalin saptanmasıyla karşılanamayacak bir durum olan takibatın uzun sürmesi nedeniyle,   başvuranın sıkıntı ve asabiyet gibi manevi zararlar görmüş olabileceğini kabul etmektedir.   AİHM, dava koşullarını dikkate alarak ve içtihadını gözönünde bulundurarak, başvurana bu   bağlamda toplam 7,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   B. Masraf ve Giderler   Başvuran, masraf ve giderler için belirli bir miktar talebinde bulunmayıp bunu   AİHM’nin takdirine bırakmıştır.   AİHM’nin içtihadına göre, masraf ve giderlerin ancak gerçekten ve gerektiği şekilde   yapıldığının kanıtlanması ve miktar olarak makul olması durumunda, bu miktar başvurana   geri ödenir. Sözkonusu davada, AİHM, başvuranın herhangi bir destekleyici belge   sunmadığını belirtmektedir. Bu nedenle, AİHM, bu bağlamda herhangi bir miktar ödenmesini   uygun görmemektedir.   C.   Gecikme Faizi   AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan   eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. Maddesi’ne ilişkin şikayetin kabuledilmez,   başvurunun geri kalan kısmının ise kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 6. Maddesi’nin ihlal edildiğine;   3. (a) davalı Devlet’in, masraf ve giderler için, başvurana, AİHS’nin 44 § 2 maddesi uyarınca   bu kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, manevi tazminat olarak 7,000   EUR (yedi bin euro) ve bu miktara konulabilecek bütün vergileri ödemesine (bu miktar,   ödeme tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilecek);   (b) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki   miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz oranına   üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin ödenmesine karar   vermiştir.   4. Başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine karar vermiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 3 Mayıs 2007 tarihinde, İçtüzüğün 77.   Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   Fatoş ARACI   Nicolas BRATZA   Sekreter Yardımcısı   Başkan   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło