12336/03

WyrokETPCz2010-05-20ECLI:CE:ECHR:2010:0520JUD001233603

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nadmierne użycie siły przez funkcjonariuszy państwowych podczas operacji w więzieniu, skutkujące śmiercią i poważnymi obrażeniami, naruszyło prawo do życia (art. 2) i zakaz nieludzkiego traktowania (art. 3), a także czy postępowanie krajowe w tej sprawie było skuteczne i zgodne z wymogami Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że użycie siły przez siły bezpieczeństwa podczas operacji w więzieniu nie było „bezwzględnie konieczne” w rozumieniu art. 2 ust. 2 lit. c) Konwencji, co doprowadziło do śmierci ośmiu więźniów i obrażeń zagrażających życiu sześciu innym. Trybunał podkreślił brak odpowiedniego szkolenia żandarmerii, nieproporcjonalny charakter użytej siły (bicie pałkami i innymi przedmiotami, zwłaszcza w głowę) oraz brak wiarygodnych dowodów na to, że więźniowie byli ciężko uzbrojeni. Stwierdzono również naruszenie art. 3 w odniesieniu do pozostałych sześciu rannych skarżących, uznając, że dotkliwość ich obrażeń i kontekst przypadkowej przemocy stanowiły nieludzkie traktowanie. Co więcej, Trybunał orzekł, że krajowe postępowanie karne było nieskuteczne i nadmiernie przewlekłe, nie spełniając wymogów proceduralnych art. 2 i 3, co przyczyniło się do bezkarności sprawców. Trybunał odrzucił argument rządu, że toczące się postępowanie krajowe uniemożliwiało jego kontrolę, podkreślając swoją rolę w ocenie zgodności z zobowiązaniami Konwencji niezależnie od wyniku spraw krajowych.
Stan faktyczny
24 września 1996 roku w więzieniu w Diyarbakır doszło do incydentu, który rozpoczął się od sprzeczki między więźniami a strażnikami podczas widzeń. Władze więzienne wezwały siły bezpieczeństwa (policję i żandarmerię), które przeprowadziły operację mającą na celu stłumienie rzekomego buntu. W wyniku tej operacji ośmiu więźniów zmarło z powodu ciężkich obrażeń, a wielu innych zostało rannych. Skarżący to krewni zmarłych oraz ranni więźniowie.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza dopuszczalność skargi. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym w odniesieniu do 8 zmarłych więźniów i 6 więźniów, którzy odnieśli obrażenia zagrażające życiu. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym w odniesieniu do 6 więźniów, którzy odnieśli obrażenia. Stwierdza naruszenie art. 2 i 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym w odniesieniu do wszystkich skarżących. Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji w odniesieniu do 34 skarżących, bliskich zmarłych więźniów, w zakresie ich własnego cierpienia. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego badania pozostałych skarg dotyczących art. 8 i 14 Konwencji. Zasądza zadośćuczynienie pieniężne za szkodę niemajątkową w wysokości 60 000 EUR dla spadkobierców każdego z 8 zmarłych więźniów (z zastrzeżeniem potrącenia dla spadkobierców Cemala Çama), 36 000 EUR dla każdego z 6 więźniów z obrażeniami zagrażającymi życiu, 21 000 EUR dla każdego z 2 więźniów oraz 12 000 EUR dla każdego z 4 więźniów. Zasądza 12 000 EUR łącznie na pokrycie kosztów i wydatków. Odrzuca pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   PERĐꢀAN VE DĐĞERLERĐ -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢁvuru no: 12336/03)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Mayıs 2010   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (12336/03) no’lu davanın nedeni 46 T.C.   vatandaꢀının (baꢀvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Mart 2003, 21 Mayıs   ve 24 Mart 2005 tarihlerinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin   Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ   olduğu baꢀvurudur.   Adları ek I’de yer alan 34 baꢀvuran kendileri için olduğu kadar, 24 Eylül 1996 tarihinde   Diyarbakır Cezaevine yapılan operasyon sırasında hayatını kaybeden Erkan Hakan Periꢀan,   Cemal Çam, hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet   Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan adına da mevcut baꢀvuruyu yapmaktadır. Ek II’de isimleri   yer alan 12 baꢀvuran sözü edilen operasyonda yaralanan ve kendi adlarına baꢀvuruda bulunan   kiꢀilerdir.   Baꢀvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Diyarbakır Barosu   avukatlarından M. S. Tanrıkulu tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢀULLARI   A. Davanın geliꢁimi   1. Baꢀvuranlar tarafından sunulduğu ꢀekliyle olaylar   Eylül 1996 günü saat 11 sıralarında, ikinci bir grup oluꢀturan otuz kadar hükümlü ana   koridorda kendi sıralarının gelmesini beklerken, 18 ve 29 numaralı koğuꢀlarda kalan 30   hükümlü yakınlarıyla konuꢀmak üzere ziyaret odasına çağırılmıꢀtır. Bay Rıdvan Bulut ve   Cemal Çam (ek I) ile – ikinci grupta bulunan – Đ.U. koridora bakan 35 ve 36 numaralı   koğuꢀların gözetleme penceresini açmıꢀlar ve ziyaretçilerin vereceği yiyecekleri koymak için   hapishane arkadaꢀlarından plastik kutu vermelerini istemiꢀlerdir. Olay yerine çağırılan   baꢀgardiyan F.A.O. aꢀağılayıcı bir tonla bu üç kiꢀinin susmasını emretmiꢀ ve gözetleme   pencerelerini kapatmaya çalıꢀmıꢀtır. Đki hükümlü ile baꢀgardiyan arasında bir arbede   yaꢀanmıꢀtır. Koğuꢀ sorumlularının araya girmesi üzerine F.A.O. hükümlülerin bulunduğu   gruba tehditler yağdırarak oradan uzaklaꢀmıꢀtır. Beklemeye tahammül edemeyen hükümlüler   ya ziyaret odasına götürülmelerini ya da koğuꢀlarına geri dönmelerini istemiꢀ, ancak infaz   koruma memurları onların bu talebine hiçbir tepki göstermemiꢀtir.   Hapishane müdürleri, baꢀgardiyan ve emrindeki infaz koruma memurları olaydan bir   müddet sonra koridora geri dönmüꢀler ve hükümlülere hakaret ederek beklemeye devam   etmelerini emretmiꢀlerdir.   Saat 15 sıralarında, ellerinde çelik cop ve sopa bulunan çevik kuvvet polisleri ve   jandarmalar koridorun iki tarafından baskın yapmıꢀlardır. Subaylardan biri huzur bozanların   ortaya çıkmasını emretmiꢀ, yetkililerle iꢀbirliği yapmadıkları takdirde kötü ꢀeylerin olacağını   söyleyerek onları tehdit etmiꢀtir. A.Đ. ile birlikte kendini ihbar eden diğer bir hükümlü gruptan   dıꢀarı çıkarılmıꢀtır.   Daha sonra, koğuꢀ sorumluları ortalığı sakinleꢀtirmeye çalıꢀırken, – bazılarının elinde çivili   sopalar bulunan – polis, asker ve infaz koruma memurları aniden ve ikaz etmeden   hükümlülerin üzerine atılmıꢀlardır. Bu ilk saldırıdan sonra, subaylar infaz koruma memurları   ile piꢀmanlık duyan iki hükümlünün önlerine gelmesini emretmiꢀtir. Bu iki hükümlü,   parmaklarıyla kalabalık içerisinde cop ve sopalarla öldüresiye dövülen ve yerde savunmasız   bir ꢀekilde yattıkları halde dayak yemeye devam eden bazı arkadaꢀlarını göstermiꢀlerdir.   2. Yetkililer tarafından sunulduğu ꢀekliyle olaylar   FA.O. ile iki hükümlü arasında yaꢀanan bu arbededen önce, 35 numaralı koğuꢀun   gözetleme penceresini açmak isteyen bir hükümlü T.E. isimli infaz koruma memurunu   tokatlamıꢀ ve F.A.O. bu nedenle olay yerine çağırılmıꢀtır. Adı geçen infaz koruma memuru   ayrıca, koğuꢀtaki arkadaꢀlarını ayaklanmaya çağıran diğer bir hükümlünün gözetleme   penceresinin arkasından salladığı bir yumruğu daha yemiꢀtir. Hükümlüler, orada bulunan beꢀ   infaz koruma memuruyla birlikte ꢀeflerine saldırmıꢀtır. Olaya müdahale etmek isteyen   hapishanenin müdür yardımcısı H.U. da dövülmüꢀtür. Hapishanenin diğer görevlileri   arkadaꢀlarının imdadına koꢀmuꢀ ve direniꢀçileri 4 ve 5 no’lu odaların parmaklıkları arasına   kapatmayı baꢀarmıꢀlardır. Bu direniꢀçiler, diğer hükümlülerin alkıꢀları arasında PKK yanlısı   sloganlar atmaya baꢀlamıꢀlar, demir kapıların asma kilitlerini kırmıꢀlar ve 35 numaralı   koğuꢀta kalan hükümlülerin gözetleme penceresinden kendilerine uzattığı tahta ve demir   parçalarını alarak, yürüyüꢀ alanlarında kendilerini savunmaya baꢀlamıꢀlardır.   Bu bağlamda Hükümet, AĐHM’ne bildirilmeyen ve direniꢀçilerin ellerinde « demir bloklar,   çelik musluklar, sac parçaları, ꢀiꢀler, radyatör boruları ve kurꢀun tüpler » bulunduğunu   belirten 29 Eylül 1996 tarihli bir tutanağa dayanmaktadır.   Cezaevi personelinin isyanı bastırmak için yetersiz kaldığını tespit eden ve 17 ile 23   numaralı koğuꢀların bulunduğu sektörde yangınların çıkarıldığını gören cezaevi savcısı,   Adalet Bakanlığı’nı arayarak güvenlik güçlerinin müdahale etmesini istemiꢀtir.   Bu olay için görevlendirilen güvenlik güçleri, jandarmalar ( üç subay, dokuz astsubay ve   asker) ile çevik kuvvet polislerinden (dört komiser ve 36 polis) oluꢀmuꢀtur. Diğerleri olay   yerini güvenlik altına alırken, cop, miğfer ve kalkanla donanmıꢀ 55 görevli sıcak temas   kurmak üzere hükümlülerin bulunduğu bölgeye gönderilmiꢀtir.   3. Operasyonun sonu   Operasyon sonrasında, hükümlüler arasından 33, jandarma saflarından ise 27 kiꢀi   yaralanmıꢀtır. Polisler hiçbir zayiat vermemiꢀtir. Baꢀvuranlar Batuge, Đzra, Nazlıer, Alevcan,   Sever, Yelboğa, Eflatun, Bozkuꢀ ve Eken (ek II), ve yine Bay Periꢀan, Çam, Tekin, Çelik,   Çakmak, Bulut, Aslan ve Gümüꢀ’ün (ek I) de aralarında bulunduğu 19 yaralı hükümlü cezaevi   minibüsüyle Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmüꢀtür. Ağır yaralı olan Bay Periꢀan,   Çelik, Çam, Tekin, Çakmak ve Bulut yolda hayatlarını kaybetmiꢀtir. Yaralıların (Bay Bozkuꢀ   hariç) ölme tehlikesi olduğunu gören hastane yetkilileri, sözkonusu kiꢀileri yoğun bakım   ünitesinde tedavi altına almıꢀtır. Bununla birlikte, Bay Gümüꢀ aynı gün akꢀam saatlerinde ve   Bay Aslan ise ertesi gün hayatını kaybetmiꢀtir (ek I).   Aralarında baꢀvuranlar Sever ve Altun (ek II) ve ayrıca K.D.’nin bulunduğu diğer on dört   yaralı hükümlü, ilk muayenelerini gerçekleꢀtiren cezaevi doktoru S.G.’nin izniyle Gaziantep   cezaevine sevk edilmiꢀtir. K.D. yolda beyin kanaması geçirerek hayatını kaybetmiꢀtir. Bay   Sever ve Altun ise Gaziantep Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altına   alınmıꢀtır.   B. Olayla ilgili tıbbi unsurlar   Yaralı baꢀvuranların (ek II) geçirmiꢀ olduğu çeꢀitli doktor muayenelerinin tarih ve   sonuçları ile herbiri için öngörülen iyileꢀme süresi aꢀağıda sunulan listede belirtilmiꢀtir.   Eylül 1996 tarihinde Adli Tıp Kurumu tarafından gerçekleꢀtirilen muayeneler:   – Hakkı Bozkuꢀ : hayati tehlike yoktur (iyileꢀme süresi 15 gün) ;   – Mehmet Batuge : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileꢀme süresi 15 gün ) ;   – Abdullah Eflatun : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileꢀme süresi 45 gün);   – Ramazan Nazlıer : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur;   – Yasin Alevcan : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileꢀme süresi 45 gün).   Eylül 1996 tarihinde cezaevi doktoru S.G. tarafından gerçekleꢀtirilen muayeneler   (yukarıdaki ilgili paragraf) :   – Muhlis Altun : hayati tehlike yoktur;   – Ahmet Sever : hayati tehlike yoktur;   – Abdulhavap Uyanık : hayati tehlike yoktur;   – Nusrettin Yelboğa : hayati tehlike yoktur;   – Muharrem Doğan : hayati tehlike yoktur;   – Yavuz Eken : hayati tehlike yoktur.   Aralık 1996 tarihinde gerçekleꢀtirilen ek muayeneler:   – Abdulhavap Uyanık : iyileꢀme süresi 10 gün ;   – Nusrettin Yelboğa : iyileꢀme süresi 15 gün ;   – Yavuz Eken : iyileꢀme süresi 10 gün .   Ekim1997 tarihinde gerçekleꢀtirilen ek muayeneler:   – Ahmet Sever : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileꢀme süresi 45 gün).   Belirtilmeyen bir tarihte gerçekleꢀtirilen ek muayene :   – Muharrem Doğan : hayati tehlike yoktur (iyileꢀme süresi 10 gün ).   Eylül 2000 tarihinde gerçekleꢀtirilen ek muayene :   – Mehmet Emin Đzra : hayati tehlike ihtimali saklı tutulur (iyileꢀme süresi 25 gün).   Eylül 1996 tarihinde, iki adli tabip, iki savcının da hazır bulunduğu bir ortamda Bay   Periꢀan, Çam, Tekin, Çelik, Çakmak, Bulut ve Gümüꢀ’ün cesetlerini muayene etmiꢀtir. Ertesi   gün Mehmet Aslan’ın naaꢀı üzerinde otopsi yapılmıꢀtır.   Öldürücü olmayan çeꢀitli ekimoz ve yaralar haricinde bu muayenelerde elde edilen diğer   klinik bulgular aꢀağıdaki gibi özetlenebilir:   – Bay Periꢀan : sol kulağın beꢀ santimetre üstü ile kalvaryal kemik arasında yer alan bir   noktada açık bir kafatası kırığı ; çenede bir kırık ;   – Bay Çam: sol kulağın arka kısmında beynin görüleceği ꢀekilde 2x5 santimetre   boyutunda bir açık yara ; kafada beꢀ derin yarık ; alt çeneden baꢀlayan ve sol kulak memesine   kadar uzanan bir kemik lezyonu ;   – Bay Tekin : sol kaꢀ yayının beꢀ santimetre üstü ile kafanın arka kısmı arasında yer alan   bir noktada kemik dokusunun görüleceği ꢀekilde birçok açık yara ; sol kulak arkasında   kesintisiz dört santimetre boyunda bir yarık; oksipital kemik bölgesinde beꢀ santimetrelik açık   bir yara ;   – Bay Çelik : sol kulak altında bir kemik çöküntüsü ; dört açık yara ; oksipital kemik   bölgesinde içeri çökük bir kırık ; alın ve sağ kaꢀ üzerinde birçok açık yara; burunda bir kırık ;   – Bay Çakmak : oksipital kemik bölgesinde kırıkla birlikte 8x10 santimetre boyutunda   açık bir yara ; suratta üç açık yara ; alın bölgesinde kesintisiz beꢀ santimetre boyunda iki   yırtık ;   – Bay Bulut : alnın solundan arka tarafına doğru uzanan 4x8 santimetre boyutunda « L »   ꢀeklinde bir açık yara ; bu yaranın altında içeri çökük bir kırık ; kalvaryal kemik bölgesinde   4x7 santimetre boyutunda kesintili bir yırtık ; sol kulak arkasında bir açık yara ; üst diꢀlerde   çeꢀitli kırıklar ; ensede üç açık yara ; sağ kaꢀ yayı üzerinde bir yara ;   – Bay Gümüꢀ : üç noktada kafatası kırığıyla birlikte sol paryetalde üç yırtık ; sağ   paryetalde 3x7 santimetre boyutunda bir açık yara ve oksipital kemikte çökük kırıklar   eꢀliğinde 3x7 santimetre boyutunda bir yara ; sol kaꢀ yayı üzerinde bir yarık ;   – Bay Aslan : kafada ve vücudun üst bölümünde yirmi kadar lezyon ; 9, 10 ve 11 nolu sol   alt kaburgalarda kırıklar ; 4, 5, 6 ve 7 nolu sol üst kaburgalarda kırıklar ; 4 nolu kaburgadan   itibaren akciğer lezyonları eꢀliğinde tüm sol üst kaburgalarda kırıklar.   Doktorların gözlemlerine göre, ilk yedi mağdurun ölümü beyin dokusunun imha olması   sonucu gerçekleꢀmiꢀtir. Bu tespit kesin olduğundan, ilgili ꢀahısların ölü bedenleri üzerinde   ayrıca klasik otopsi yapılmasına gerek duyulmamıꢀtır.   Buna karꢀın, Bay Aslan’ın cesedi üzerinde otopsi yapılmıꢀ ve bu sayede kesin ölüm   sebebinin hemato-pnömotoraks olduğu anlaꢀılmıꢀtır.   Yaralı 27 jandarmadan ikisi 15 gün, yine bunların içerisinden 10 jandarma 10 gün, diğer   yedisi yedi gün, diğer altı jandarma beꢀ gün ve son ikisi de üç gün iꢀ göremez raporu almıꢀtır.   Dosyadan anlaꢀıldığına göre, bu jandarmaların yaraları sıyrıklardan ve el, ayak parmakları ile   dirseklerin yumuꢀak dokusu üzerindeki lezyonlardan oluꢀmaktadır.   Cezaevi personeliyle ilgili olarak ise, müdür yardımcısı H.U. 25 gün, yedi infaz koruma   memuru da bir ila yedi gün arasında değiꢀen iꢀ göremez raporu almıꢀlardır.   C. Soruꢁturmanın ilk adımları   Eylül 1996 tarihinde, savcılığın inisiyatifiyle baꢀlatılan soruꢀturma çerçevesinde,   Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı (« savcı ») ihtilaflı olaylara katılan altı infaz koruma   memurunun ifadelerini almıꢀtır. Đçlerinden üçü – P.Y., A.G. ve M.Ö. – ifadelerinde 4. ve 5.   koridorlar arasındaki ziyaret odası için sırasını bekleyen hükümlülerin 34 ve 35 nolu   hücrelerdeki hükümlülerinden kendilerine keskin cisim ve demir çubuklar temin ettiklerini ve   bunlarla 5. koridorun kapısını açarak, orada bulunan hücrelerin kapılarını zorladıklarını ileri   sürmüꢀtür.   ve 30 Eylül 1996 tarihlerinde, savcı olaylara karıꢀan hükümlülerden 11’ini dinlemiꢀtir.   Bunların içerisinden üçü ifadelerinde, infaz koruma memurlarıyla çıkan tartıꢀma sırasında   hiçbir hükümlünün elinde böyle cisimlerin bulunmadığını ileri sürmüꢀtür.   Piꢀmanlık duyarak güvenlik güçlerinin müdahalesinden önce infaz koruma memurlarına   teslim olan tutuklu A.Đ., aꢀağıdaki ifadeyi vermiꢀtir :   D. TBMM Đnsan Hakları Alt Komisyonu soruꢁturması   Ekim 1996 tarihinde, TBMM Đnsan Hakları Komisyonu Diyarbakır cezaevinde meydana   gelen olayları incelemesi için parlamenterlerden oluꢀan bir alt komisyonu görevlendirmiꢀtir.   Bunu takip eden 24 Ekim günü Diyarbakır’a giden alt komisyon üyeleri, bilhassa – bu   arada görevlerinden alınmıꢀ olan – Cumhuriyet savcısını, cezaevi savcısını, cezaevi   müdürünü, müdür yardımcılarını ve baꢀgardiyanı, ayrıca birçok doktor ve hükümlüyü   dinlemiꢀtir.   E. Hükümlüler hakkında açılan ceza davası   Kasım 1996 tarihinde, savcı 24 hükümlüyü ayaklanma baꢀlattıkları ve kamu otoritesi   temsilcilerine saldırdıkları gerekçesiyle ceza mahkemesine sevk etmiꢀtir.   Bununla birlikte, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren 4616 sayılı yasa, 23 Nisan 1999   tarihinden önce iꢀlenen bazı suçlarla ilgili kovuꢀturmanın askıya alınmasını ve bu suçlar için   verilen cezaların infazının ertelenmesini öngörmektedir.   ꢁubat 2001 tarihinde, sanıklara isnad edilen suçların bahsi geçen kanun kapsamına   girdiğine kanaat getiren ceza mahkemesi, davanın beꢀ yıl süreyle ertelenmesine karar   vermiꢀtir.   F. Cezaevi personeli ve güvenlik güçleri mensupları hakkında açılan ceza davası   Ekim 1996 tarihinde, savcı Diyarbakır Đl Yönetim Kurulu’na (« il yönetim kurulu »)   baꢀvurmuꢀ ve devlet görevlileri hakkında yürütülen kovuꢀturmalarla ilgili yasaya uygun   olarak, suçlanan görevlilerin kovuꢀturulmasına gerek olup olmadığı hususunda karar   vermesini istemiꢀtir.   Aralık 1996 tarihinde, yukarıda bahsi geçen kurul kararı beklenirken, baꢀvuranların   avukatları savcılığa giderek 24 Eylül operasyonuna katılan cezaevi personeli, jandarma ve   polis memurları hakkında resmi suç duyurusunda bulunmuꢀlardır.   Savcı, 10 Aralık 1996 tarihinde Diyarbakır cezaevi müdürünü, iki müdür yardımcısını,   baꢀgardiyanı ve iki infaz koruma memurunu eski Türk Ceza Kanunu’nun 456. maddesinde   öngörülen bir kimseyi bedensel ve/veya psikolojik hasara yol açacak ꢀekilde dövmekle   suçlamıꢀtır (dosya no 1996/3442).   Aralık 1996 tarihinde, hükümlülerin Gaziantep cezaevine naklinde görevli olan beꢀ   jandarmanın ifadesi alınmıꢀtır. Bu jandarmalar nakil iꢀleminin kelepçe takılmıꢀ hükümlülerin   üçer dörder kiꢀilik gruplar halinde yerleꢀtirildiği bölmelere ayrılmıꢀ bir araçla   gerçekleꢀtirildiğini, bu bölmelerin kilitli olduğunu ve kilitlerin ancak Gaziantep cezaevine   varıldığı zaman açıldığını bildirmiꢀtir. Aynı jandarmalar hiçbir imdat çağrısı duymadıklarını   savunmuꢀtur.   Aralık 1996 tarihinde, il yönetim kurulu suçlanan devlet memurları hakkında   kovuꢀturma açılmasına izin vermiꢀtir.   Aralık 1996 tarihinde, savcı dokuz cezaevi personelini eski Türk Ceza Kanunu’nun 230.   maddesinde öngörülen görevi kötüye kullanmak (dosya no 1996/3635), 65 jandarma ve polisi   ise haksız yere aꢀırı güç kullanımı sonucu ölüme sebebiyet vermekle (eski Türk Ceza   Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrası) suçlamıꢀtır.   Đddianamede adı geçen devlet görevlileri ꢀunlardır: Vedat Çolak, Erol Demir, Burhan   Altaꢀ, Hazma Görgülü, Mehmet Oğraꢀ, Solmaz Karaoğlan, Muammer Kaya, Harun Dırama,   Adem Çadır, Muhammet Özdil, Erdinç Bostan, Mehmet Evingentürk, Bayram Ali Koca,   Mahir Öztürk, Refik Günan, Đrfan Çalo, Tuğrul Lak, Muharrem Yeni, Mehmet Çakmak,   Mehmet Hanca, Erdal Güneꢀ, Üzeyir Bozan, Zafer Kardeꢀ, Kartal Filikal, Abdullah Altın,   Yaꢀar Can, Bahir Keser, Halil Kılavuz, Muhittin ꢁahin, Hasan Aral, Ali Kütük, Sami   Bozdemir, Sedat Orakçı, Cavit Er, Mehmet Karpuz, Oktay Acun, Bülent Özcan, Murat Ateꢀ,   Đbrahim Ergün, Seyfullah Türkmen, Metin Kutlu, Mesut Dağlı, Seydi Ünlü, Mehmet   Güngörmez, Coꢀkun Ekinci, Ayhan Gül, Ünver Avcı, Ahmet Yılmaz, Cemil Ünsal, Ömer   Sömer, A. Duran Çoban, Đsa Özdemir, Alper Özdemir, A. Osman Yitmez, Ahmet Özavcı,   Yunus Demir, Murat Tutal, Nail Yılmaz, Salim ꢁahin, Nurettin Avcı, Çetin ꢁahin ve Namık   Bozalan.   Bu iki dava (dosya no 1996/3635 ve 1996/3442) Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi (« ağır   ceza mahkemesi ») önüne götürülmüꢀ ve 1997/125 dosya numarası altında birleꢀtirilmiꢀtir.   1. Karar aꢀaması   Ocak 1997 tarihinde, ağır ceza mahkemesi, isyan bastırma eyleminin bir « idari eylem »   olarak incelenmesi gerektiğine kanaat getirmiꢀ ve bu bakımdan devlet görevlilerinin   sözkonusu eylemdeki sorumluluğu hususunun il yönetim kurulu kararına rağmen idare   mahkemeleri tarafından görülmesinin daha doğru olacağı düꢀüncesiyle kendisini konu   bakımından yetkisiz ilan etmiꢀtir.   Mart 1997 tarihinde, Yargıtay, ceza mahkemelerinin davaya bakmaya yetkili olduğuna   hükmetmiꢀtir.   Nisan 1997 tarihinde, dava ağır ceza mahkemesi önünde görülmeye baꢀlamıꢀtır.   Duruꢀmalarda öne çıkan temel olgular aꢀağıdaki gibi özetlenebilir.   Haziran 1997 tarihli duruꢀmada, ağır ceza mahkemesi merhumların yakınlarının – Bay   Talhat Periꢀan, Bekir Çam, Necmettin Tekin, Siriye Tekin, Raziye Çelik, Mehmet Ali Çelik,   Güli Gümüꢀ ve Hülya Gümüꢀ (ek I) – ve tüm yaralı baꢀvuranların (ek II) davaya müdahil   olma taleplerini kabul etmiꢀtir.   Öte yandan, mahkeme 12 sanığın ifadelerini almıꢀ ve bu sorgulamada içlerinden dokuzu   sadece hiyerarꢀik üslerinin talimatlarına uygun bir ꢀekilde davrandıklarını ve hükümlülerin   kafasına vuran bir kimse görmediklerini ileri sürerek, haklarındaki suçlamaları inkâr   etmiꢀlerdir.   Yüzbaꢀı Çolak, ellerinde demir çubuk ve kırık cam parçacıkları bulunan isyancıların   direndiğini eklemiꢀtir. Yüzbaꢀıya göre, isyancılar bu ayaklanmayı planlamıꢀlardı.   Eylül 1997 tarihli duruꢀmada, ağır ceza mahkemesi diğer sanıkları ve davacı sıfatıyla   hakim önüne çıkan baꢀvuran Sever’i dinlemiꢀtir. Olayları ailelerinin getirdiği yiyecekleri   koğuꢀlarına götürebilmek için plastik kutu almak isteyen bazı hükümlülere haksız yere engel   olan bir infaz koruma memurunun baꢀlattığını ifade eden Sever ayrıca, bu infaz koruma   memurunun hükümlülere hakaretler yağdırdığını, ziyaret odasındaki görüꢀmeleri iptal ettiğini,   bunun üzerine aniden binaya giren polis ve jandarmaların kalabalığı dağıtmak için   hükümlülere vurduğunu belirtmiꢀtir.   Ekim 1997 tarihinde, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen çevik kuvvet mensubu   polisler olaya müdahale ettikleri sırada sadece miğfer, kalkan ve copla donanmıꢀ olduklarını   ve polis eğitiminde aldıkları talimatlara uygun olarak davrandıklarını ifade etmiꢀlerdir.   Mahkeme onların sorumlusunu – komiser Kaya – polislere cop ve kalkanlarını nasıl   kullanacakları konusunda verilen talimatların amaç ve içeriği hakkında sorgulamıꢀtır.   Komiser ayrıca operasyon seyrinin Cumhuriyet savcısı, cezaevi savcısı ve cezaevi   yöneticileri ile iꢀbirliği içerisinde planlandığını belirtmiꢀtir.   Müdahil tarafların avukatları, ihtilaflı operasyon koꢀullarını soruꢀturmakla   görevlendirilmiꢀ olan TBMM Đnsan Hakları Alt Komisyonu tarafından hazırlanan bir raporu   dosyaya eklemiꢀtir.   Kasım 1997 tarihinde, savcı cezaevi doktoru S.G.’yi hükümlü K.D.’nin naklini   geciktirmek ve bu kararı alırken ilgili ꢀahsın bu ameliyatı kaldırabilme kapasitesi üzerinde   ciddi bir teꢀhis koymamakla suçlamıꢀ ve yetki ve görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle ağır   ceza mahkemesine sevk etmiꢀtir (eski Türk Ceza Kanunu’nun 240. maddesi). Bu dava (no   1997/4288) soruꢀturma aꢀamasındaki davayla (no 1997/125) birleꢀtirilmiꢀtir.   Aralık’ta görülen bir sonraki oturumda, müdahil tarafların avukatlarından biri, cezaevi   binasında gerçekleꢀtirilen aramalar sırasında düzenlenen tutanakların hükümlülerin sopa ve   demir çubuklarla donanımlı olup olmadıklarını ve gerçekten bir ayaklanmanın baꢀlayıp   baꢀlamadığını belirlemek için adalete sunulması gereken yegâne kanıt belgeleri olduğunu   belirterek, bu tutanakların ortaya çıkarılmasını talep etmiꢀtir.   ꢁubat 1998 tarihli duruꢀma sırasında, 26 Ağustos ve 21 Eylül 1996 tarihlerinde   gerçekleꢀtirilen aramaların tutanakları dava dosyasına eklenmiꢀtir. Bu tutanaklara   bakıldığında, koğuꢀlarda hiçbir yasaklanmıꢀ cismin bulunamadığı anlaꢀılmıꢀtır.   Öte yandan, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen baꢀvuran Yelboğa, polis, jandarma   ve infaz koruma memurlarından oluꢀan bir grup tarafından copla dövüldüğünü ifade etmiꢀtir.   Yelboğa ayrıca, diğer birçok hükümlüyle birlikte ziyaret odasına götürüldüğünü ve yüzüstü   yere yatırılmaya zorlandığını ve daha sonra kafasına copla vurulduğunu belirtmiꢀtir.   Mart 1998 tarihinde, ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenen cezaevi müdürü yaralı   hükümlülerin olduğunu gördüğünü kabul etmiꢀ, ancak bu yaralanmaların nasıl meydana   geldiğini bilmediğini savunmuꢀtur. Daha sonra mahkeme, ölen 10 kiꢀiye ait cesetlerin   fotoğrafları ile çekilen iki video kaydını not almıꢀtır.   Nisan günü, ağır ceza mahkemesi sözkonusu belgelerin bilirkiꢀi tarafından   incelenmesini istemiꢀtir.   Haziran günü, mahkeme istediği bilirkiꢀi raporunu teslim almıꢀtır. Müdahil tarafların   avukatlarından biri, bu bilirkiꢀi raporu sonuçları ile otopsi raporlarına dayanarak darbelerin   kasıtlı olarak ölümcül bir noktaya, yani kafanın arkasına vurulduğunu savunmuꢀ ve güvenlik   güçlerinin bir ayaklanmayı bastırmaya çalıꢀtıkları ꢀeklindeki tezlerin inandırıcı olmadığı   sonucunu çıkarmıꢀtır.   Ekim 1998 tarihinde, ziyaret odasında meydana gelen arbedeye karıꢀan beꢀ infaz   koruma memuru ağır ceza mahkemesi önünde ifade vermiꢀ ve hükümlülerin kendilerine   saldırdığını iddia etmiꢀtir. Đnfaz koruma memuru B. iꢀ arkadaꢀlarının yumrukla dayak   yediklerini, ancak hiçbir hükümlünün elinde sopa ya da demir çubuk bulunmadığını ifade   etmiꢀtir. Đnfaz koruma memuru Ç. de aynı yönde ifade vermiꢀtir.   Ocak ve 12 Mart 1999 tarihlerinde, mahkeme diğer infaz koruma memurlarını   dinlemiꢀtir. B.O. ziyaret odasında meydana gelen arbede sırasında hükümlülerin elinde hiçbir   cisim görmediğini ifade etmiꢀtir. B.O. ayrıca, müdahale sonrasında, yaralı ya da cansız yatan   hükümlülerin olduğunu gördüğünü ve içlerinden bazılarının hastaneye sevk edildiğini   eklemiꢀ, koğuꢀların her on beꢀ günde bir arandığını, ancak hiçbir yasak cisim ve silah   bulunmadığını belirtmiꢀtir.   E.Ç. ve A.E., yaꢀanan arbede sırasında hükümlülerin ellerinde hiçbir ꢀey olmadığını   doğrulamıꢀtır. ꢁ., baꢀından yaralanan hatta kafatası kırılmıꢀ olan hükümlülerin hastaneye   nakline katıldığını belirtmiꢀtir.   Temmuz 1999 tarihinde, müdahil tarafların avukatlarından biri bu zamana kadar   yürütülen yargılamanın AĐHS tarafından istenen adil ve çabuk yargılama gereksinimini   karꢀılamadığını savunmuꢀtur.   Yukarıdaki ilgili paragrafta daha önce de belirtildiği gibi, 4616 sayılı af yasası 21 Aralık   tarihinde yürürlüğe girmiꢀtir. Savcılık makamının baꢀlattığı kovuꢀturmaların dayanağı   olan olaylar a priori bu yasanın uygulama alanına girmektedir.   AĐHM’nin elinde daha sonraki altı yılda görülen duruꢀmalarla ilgili herhangi bir belge   bulunmamaktadır.   2. Ağır ceza mahkemesi kararı   ꢁubat 2006 tarihinde, ağır ceza mahkemesi kararını açıklamıꢀtır. Mahkeme, ihtilaflı   operasyona katılmadıkları gerekçesiyle sanık Hamza Altıntaꢀ, Mahmut Kızıꢀar ve A. Nesim   Özbaꢀ’ın beraatına karar vermiꢀtir.   Mahkeme, darp ve yaralamayla (eski Türk Ceza Kanunu’nun 456. maddesinin 1. fıkrası)   suçlanan baꢀgardiyan F.A.O. ve infaz koruma memurları R.A., A.G., H.U., M.Ç. ve ꢁ.T.   hakkında yürütülen tahkikatların ve yine görevi kötüye kullanmakla (eski Türk Ceza   Kanunu’nun 240. maddesi) suçlanan cezaevi doktoru S.G. hakkında yürütülen tahkikatın   zamanaꢀımına uğradığını ilan etmiꢀtir.   Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nu dikkate alan ve adam   öldürme suçuyla (eski Türk Ceza Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrası) ilgili kararını   vermeden önce, hangi yasanın sanıklar için daha merhametli olacağını belirlemek durumunda   kalan mahkeme, eski yasa hükümlerinin sanıklar için daha elveriꢀli olduğu kanaatine   varmıꢀtır.   Bu seçimden sonra mahkeme, 62 jandarma ve polisi kendilerine yöneltilen gereksiz yere   aꢀırı güç kullanmak suretiyle ölüme sebebiyet verme yönündeki ithamlar bakımından suçlu   bulmuꢀtur. Özellikle Strazburg’taki adli organların içtihatlarına atıfta bulunan mahkeme,   hükümlülerin sayı olarak azlığını, toplandıkları yerin küçüklüğünü ve güvenlik güçlerine   kıyasla saldırı imkânlarının zayıflığını dikkate alarak, sanıkların ayaklanan hükümlüleri   bastırmak için – gerekirse teker teker uğraꢀmak suretiyle – sadece uygun imkânları   kullanmaları gerektiğinin kaydetmiꢀtir. Mahkeme, sanıkların aksine orantısız bir güç   kullanarak 10 kiꢀinin ölümüne sebebiyet verdiklerini tespit etmiꢀ ve sanıkların üslerinin   emirleriyle hareket ettikleri hususunu dikkate almamıꢀtır.   Mahkeme, her bir sanığı 18 yıl hapis cezasına mahkûm etmiꢀ, ancak hafifletici nedenleri   ve ilgili ꢀahısların iyi hallerini dikkate alarak, cezalarını beꢀ yıl hapis cezasına indirmiꢀtir.   Mahkeme ayrıca sanıkları üç yıl süreyle kamu görevinden men etmiꢀtir.   Mahkeme heyetinin kararla kısmen uyuꢀan görüꢀ bildiren bir üyesi, yaralı jandarmalarla   ilgili tıbbi raporlara dayanarak, el ve ayak parmakları ile dirseklerinde tespit edilen sıyrık ve   lezyonların attıkları yumruk, tekme ve kullandıkları yaralayıcı cisimler yüzünden meydana   geldiği kanaatine varmıꢀtır.   Temyize götürülen karar, Yargıtay tarafından 15 Mayıs 2007 tarihinde iptal edilmiꢀtir.   Yüksek mahkeme, sanık Vedat Çolak, Erol Demir, Burhan Altaꢀ, Hazma Görgülü,   Mehmet Oğraꢀ, Solmaz Karaoğlan, Muammer Kaya ve Harun Dırama hakkında eski Türk   Ceza Kanunu’nun 452. maddesinin 1. fıkrasına dayalı olarak verilen cezaların savcılığın eski   Türk Ceza Kanunu’nun 230. maddesine dayalı talepleriyle uyuꢀmadığı kanaatine varmıꢀtır.   Yüksek mahkeme öte yandan, ağır ceza mahkemesinin doktor S.G.’nin suçluluğu hakkında   karar vermeden önce, hükümlü K.D.’nin öldürülmesiyle ilgili dava dosyasını istemesi ve   incelemesi gerektiğini belirtmiꢀtir.   Son olarak yüksek mahkeme, önce o dönemde görevde olan Cumhuriyet savcısı ile cezaevi   savcısını dinlemeden karar vermek suretiyle ağır ceza mahkemesinin yasa ihlali yaptığına   hükmetmiꢀtir.   Davanın geri gönderildiği ağır ceza mahkemesi, 29 Eylül ve 22 Aralık 2009 tarihlerinde   birer duruꢀma gerçekleꢀtirmiꢀtir.   G. Merhum Cemal Çam’ın mirasçılarının idari itiraz baꢁvurusu   Nisan 2008 tarihinde Hükümet, Bay Cemal Çam’ın mirasçılarının operasyon   sorumluları hakkında tam yargı davası açtığını ve Diyarbakır Đdare Mahkemesi’nin   kendilerine tazminat olarak 49 925,23 Türk Lirası (TRL) ödenmesine hükmettiği bilgisini   AĐHM’ye iletmiꢀtir.   AĐHM’nin elinde bu yargılamayla ilgili herhangi bir belge bulunmamaktadır.   HUKUK   I. ĐHTĐLAF KONUSU   AĐHS’nin 2. ve 3. maddelerine atıfta bulunan baꢀvuranlar, 24 Eylül 1996 tarihinde   gerçekleꢀtirilen operasyonda yaralanmıꢀ olmalarını ꢀikâyet etmekte ve bu operasyonun yol   açtığı ölüm vakaları için üzüntü duyduklarını belirtmektedir. Baꢀvuranlar, abartılı bir ꢀekilde   isyan diye adlandırılan bir olay karꢀısında infaz koruma memurları ile polis ve jandarmanın   gereksiz yere aꢀırı güç kullandıklarını ileri sürmektedir.   Ölen hükümlülerin yakınları, kiꢀisel olarak söz konusu ölüm koꢀulları dolayısıyla   duydukları acının, kendileri açısından 3. maddenin ayrı bir ihlali olarak kabul edilmesi   gerektiğini savunmaktadır.   Ayrıca 2. ve 3. maddelerden doğan yükümlülüklere uyulmadığını iddia eden ilgili ꢀahıslar,   gereği gibi yürütülmeyen ön soruꢀturma ile Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi’nin geciktirici     tutumunun, suçlanan Devlet görevlileri hakkında yürütülen yargılamanın etkinliğini   zayıflattığını ve onların bir nevi cezasız kalmalarını sağladığını ileri sürmekte ve AĐHS’nin 6.   ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini savunmaktadır. Bu ꢀartlarda, baꢀvuranlar ꢀikâyetlerini dile   getirebilecekleri etkili bir itiraz yolundan mahrum oldukları kanaatindedir.   Ölen sekiz hükümlünün (ek I) yakını olan baꢀvuranlar, ayrıca AĐHS’nin 8. maddesinde   teminat altına alınan özel hayat ve aile yaꢀamlarına saygı gösterilmesi haklarının ihlal   edildiğini savunmaktadır.   AĐHS’nin 6. maddesi kapsamında ise ilgili ꢀahıslar, sorumlular hakkında açılan ve halen   devam etmekte olan – kendilerinin de aꢀırı buldukları – ceza yargılamasının süresinden   ꢀikâyetçi olmaktadır. Bu yargılama ayrıca, birçok tanık ve sanığın istinabe yoluyla dinlenmesi   ve mahkeme heyetinde yapılan değiꢀiklikler nedeniyle dosyanın tamamının defalarca   okunmak zorunda kalınması dolayısıyla adil olmayan bir niteliğe bürünmüꢀtür.   Son olarak, AĐHS’nin 14. maddesi bağlamında ilgili ꢀahıslar, etnik kökenleri ve siyasi   görüꢀleri nedeniyle Devlet görevlilerinin kendilerine ayrımcılık uyguladıklarını ileri   sürmektedir.   AĐHM, öncelikle AĐHS’nin 6. maddesine dayalı ve 2. ve/veya 3. maddenin usule iliꢀkin   hükümleri bakımından değerlendirilmesi istenen ꢀikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek   olmadığına hükmetmektedir. AĐHM, ayrıca baꢀvuranların 2. veya 3. maddeyle bağlantılı   olarak 13. madde hükümlerine uygun bir maddi tazminat yolunun yokluğundan   yakınmamaları dolayısıyla, söz konusu ꢀikâyetlerin AĐHS’nin 13. maddesi bakımından da   incelenmesine gerek olmadığı kanaatine varmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine   Fahriye Çalıꢀkan davası, no 40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007, ve Türkiye aleyhine Ölmez   davası, no 39464/98, prg. 67, 20 ꢁubat 2007; ve Türkiye aleyhine Öneryıldız davası [GC], no   48939/99, prg. 147, CEDH 2004-XII).   II. KABULEDĐLEBĐLĐRLĐK HAKKINDA   A. Tarafların argümanları   1. Hükümetin argümanı   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmekte ve AĐHM’nin yerleꢀik   içtihadına gönderme yapmaktadır (Belçika aleyhine De Wilde, Ooms ve Versyp davası, 18   Haziran 1971, prg. 50, seri A no 12 ; ve Đsviçre aleyhine Ankerl davası, 23 Ekim 1996, prg.   34, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-V). Hükümet, baꢀvuranların suçlanan Devlet   görevlileri hakkında yürütülen ceza davasının sonucunu beklemeden 23 Eylül 2000 tarihinde   AĐHM’ye baꢀvurduklarını hatırlatmaktadır. Bu yargılama henüz sonuçlanmadığı için, mevcut   baꢀvuru erken yapılmıꢀtır ve dolayısıyla kabuledilemez ilan edilmesi gerekir.   Öte yandan Hükümet, baꢀvuranları ilgili idari davaları açmamakla suçlamaktadır.   2. Baꢀvuranların argümanı   Ceza hukukunun üstünlüğü konusunda AĐHM’nin içtihadına atıfta bulunan ilgili ꢀahıslar,   ne diğer idari ve/veya hukuki itiraz yollarını kullanmak ve ne de zaten 13 yıldır devam eden   ve bu sürede somut herhangi bir sonuca ulaꢀamayan ceza davasının karara bağlanmasını   beklemek zorunda olmadıklarını savunmaktadır.     B. AĐHM’nin takdiri   Baꢀvuranların ꢀikâyet ettikleri olgulara baktığında AĐHM, ceza davasının etkili ve yeterli   bir itiraz yolu oluꢀturduğu kanaatine varmaktadır. Bu yolu usulüne uygun olarak kullandıkları   takdirde, ilgili ꢀahısların Hükümetin «idari» olarak nitelendirdiği ve baꢀka bir açıklama   getirmediği diğer hukuki iꢀlemlere baꢀvurmak zorunluluğu bulunmamaktaydı (bakınız diğer   birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Sevgi Erdoğan davası (karar), no 28492/95, 21 Eylül   ; ve Türkiye aleyhine Halit Dinç davası (karar), no 32597/96, 7 Haziran 2005).   Ön itirazın, suçlanan Devlet memurları hakkında yürütülen davanın hâlâ devam etmesi   dolayısıyla baꢀvurunun erken sunulduğu yönündeki ikinci bölümüyle ilgili olarak AĐHM,   buradaki sorunun doğrudan sözkonusu davanın etkinliğine bağlı olduğunu (bakınız Türkiye   aleyhine Keser ve Kömürcü davası, no 5981/03, prg. 55, 23 Haziran 2009 ; Türkiye aleyhine   Rohe Harman davası (karar), no 30950/96, 1 Mart 2005 ; ve Türkiye aleyhine Ceyhan Demir   ve diğerleri davası (karar), no 34491/97, 22 Kasım 2001), bu nedenle AĐHS’nin 2. ve 3.   maddelerinin yetkililere zorunlu kıldığı usule iliꢀkin yükümlülüklerde ortaya çıkan   zafiyetlerle ilgili ꢀikâyetlerin temelini teꢀkil ettiğini kaydetmektedir (bakınız, örneğin, Birleꢀik   Krallık aleyhine McKerr davası, no 28883/95, prg. 111, CEDH 2001-III ; Türkiye aleyhine   Đlhan davası [GC], no 22277/93, prg. 91-93, CEDH 2000-VII ; ve Fransa aleyhine Selmouni   davası [GC], no 25803/94, prg. 79, 28 Temmuz 1999, CEDH 1999-V).   Bu itibarla AĐHM, Hükümetin ön itirazının ikinci bölümünü esasla birleꢀtirmektedir.   ꢁikâyetin AĐHS’nin 35. maddesinde öngörülen baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi   bulunmadığını tespit eden AĐHM, mevcut baꢀvuruyu kabuledilebilir ilan etmektedir.   III. ESASA ĐLĐꢀKĐN   A. AĐHS’nin 29. maddesinin 3. paragrafının uygulanmasıyla ilgili baꢁlangıç sorusu   Yazılı görüꢀlerinde Hükümet, iç hukukta henüz kesin bir karar olmadığı durumlarda,   AĐHM’nin davanın esası hakkında kendisine sorduğu sorulara cevap veremeyeceğini, zira   kendisinin ulusal mahkemelerin yerine geçemeyeceğini kaydetmektedir. Hükümete göre,   AĐHS tarafından oluꢀturulan koruma mekanizmasının ikame ya da ikincil niteliği nedeniyle   AĐHM de aynı yaklaꢀımı benimsemelidir (bakınız Birleꢀik Krallık aleyhine Handyside davası,   Aralık 1976, prg. 48, seri A no 24; Yunanistan aleyhine Ahmet Sadık davası, 15 Kasım   1996, prg. 30, Derleme 1996-V ; ve Đspanya aleyhine Brualla Gómez de la Torre davası, 19   Aralık 1997, prg. 31, Derleme 1997-VIII).   Bu nedenle Hükümet «AĐHM’den baꢀvurunun esasa iliꢀkin bölümünün incelenmesinin   askıya alınmasını rica etmekte » ve buna rağmen AĐHM incelemesini devam ettirme kararı   alırsa «daha ileriki tarihlerde ek belge ve layihalarını sunma hakkını» saklı tuttuğunu   bildirmektedir.   AĐHM, 18 Mayıs 2007 tarihinde ikinci daire baꢀkanının AĐHS’nin 29. maddesinin 3.   paragrafında öngörüldüğü gibi mevcut baꢀvurunun hem kabuledilebilirliği ve hem de esası   hakkında aynı zamanda karar vereceğine hükmettiğini hatırlatmaktadır. Dolayısıyla,   Hükümetin verilen süre içerisinde bu iki husus hakkındaki layihalarını sunması gerekirdi.   Aslında AĐHM, örneğin olaya karıꢀan davacı ve sanıkların sayısını, büyük bir   karmaꢀıklığın mevcudiyetini, iç hukukta devam eden davaların sayısını ve görüꢀlerini     bildirmesi istenen Savunmacı Devlet’e iletilen dosyanın kabarıklığını göz önüne alarak, bazı   durumlarda usule iliꢀkin bu kuralların uygulanmasında taraflardan birine biraz daha esnek   davrandığını kabul etmektedir (bakınız, en son olarak, Türkiye aleyhine Kavaklıoğlu ve diğer   davası (karar), no 15397/02, prg. 45-47, 5 Ocak 2010). Bununla birlikte, AĐHM mevcut   davada buna benzer bir durum görememektedir.   Buna rağmen, Hükümetin yukarıdaki ilgili paragrafta savunduğu argümana cevap olarak   AĐHM, iç hukukta görülen ceza davasının sonuçlanmaması durumunun, bu davayla ilgili   olarak Türkiye’ye yöneltilen ꢀikâyetler hakkında karar verilmesini engelleyecek nitelikte   olmadığını kaydetmektedir (bakınız Gürcistan ve Rusya aleyhine Chamaïev ve diğerleri   davası, no 36378/02, prg. 277, CEDH 2005-III). Baꢀvurunun iletilmesi sırasında Hükümete   yöneltilen soruların ilgili bölümleri olgu ve hakların AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddeleri   bakımından oluꢀturulması temeline dayanmaktadır. Oysa, iç hukuktaki davanın sonucu   Hükümetten beklenen cevap için belirleyici değildir, zira dava nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın   –Devlet görevlileri ister mahkûm ister beraat etsin – Devlet, AĐHS’nin 2. ve/veya 3.   maddelerinde kendisine zorunlu kılınan yükümlülüklere uymak durumundadır. Her iki   durumda da, Hükümetin bir yandan mevcut davada yaralanma ve ölümlerin neden ve nasıl   meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmesi (Türkiye aleyhine Berktay davası, no   22493/93, prg. 168, 1 Mart 2001 ; mutatis mutandis, Selmouni, ilgili bölüm, prg. 87 ; ve   Avusturya aleyhine Ribitsch davası, 4 Aralık 1995, prg. 34, seri A no 336) ve diğer yandan da   ulusal makamların sorumluların tespit edilmesi, kovuꢀturulması ve gerektiğinde   cezalandırılması için yeterli çabayı gösterdiklerini kanıtlaması gerekmektedir (Türkiye   aleyhine Aksoy davası, 18 Aralık 1996, prg. 98, Derleme 1996-VI ; Selmouni, ilgili bölüm,   prg. 79 ; ve Öneryıldız, ilgili bölüm, prg. 94-96).   Hükümetten özellikle bu amaç için görüꢀlerini sunması istendiğinden, yargılamanın bu   aꢀamasında, adaletin doğru tecelli etmesi adına savunmasını hazırlama kapasitesinin kendi   zararına olacak ꢀekilde etkilendiğini ya da bu hakkının ihlal edildiğini iddia etmesinin hiç bir   dayanağı bulunmamaktadır.   AĐHM, Hükümetin ikame ya da ikincil ilke olmasına dayalı itirazını da kabul edemez.   Mevcut davada, AĐHM’nin görevi, atıfta bulunulan hükümlerden doğan zorunluluklara   uyulup uyulmadığını ya da hangi ölçülerde uyulduğunu araꢀtırmaktan ibarettir. Bunu   yaparken AĐHM, dördüncü derece yargı makamının yerine geçme ya da görevinin sınırlarını   aꢀma gibi bir niyeti olmadığını (bakınız, mutatis mutandis, Fransa aleyhine Kemmache davası   (nº 3), 24 Kasım 1994, prg. 44, seri A nº 296-C; ve Yunanistan aleyhine Tsasnik ve Kaounis   davası, no 3142/08, prg. 36, 14 Ocak 2010), değerlendirmesinin sadece ikame ya da ikincil   olma ilkesi uyarınca ulusal düzeyde sağlanan korumayı, hiç bir ꢀekilde sınırlandırmaksızın,   güçlendirme amacını taꢀıdığını hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Türkiye Birleꢀik Komünist   Partisi ve diğerleri davası, 30 Ocak 1998, prg. 28, Derleme 1998-I).   Sonuç olarak, Hükümetin baꢀvurunun esas üzerinden incelenmesinin ertelenmesi talebinin   meꢀru bir dayanağı bulunmamaktadır. Aynı ꢀekilde, Hükümetin 18 Mayıs 2007 tarihli   baꢀkanlık kararını farklı yorumlayarak layihalarını daha sonraki tarihlerde sunmasının tek   taraflı bir hak olduğunu iddia etmesi mümkün değildir.   Yukarıdaki unsurları göz önüne alan AĐHM, 29. maddenin 3. paragrafında öngörülen usul   gereğince incelemesine devam edecektir.     B. AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddesinin esas yönünden ihlali hakkında   1. Tarafların argümanları   Ön soruꢀturma sırasında ve sürmekte olan yargılamada alınan ana önlemleri özetleyen   Hükümet, resmi belgelerden ortaya çıkan olaylara dayalı unsurların AĐHS’nin 2. ve 3.   maddeleri bakımından bir sorun yaratmadığını savunmaktadır. Halen sürmekte olan davanın   sonucu hakkında ön yargılı davranmaksızın Hükümet, ulusal makamların yasalarda ve   AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) ve c) paragraflarında öngörülen ꢀartlara uygun bir ꢀekilde güç   kullandıklarını ve 3. maddede dile getirilen yasakları çiğnemediklerini ileri sürmektedir.   Baꢀvuranlar ise buna cevap olarak, saldırıya uğradıklarını ve dayak yediklerini ve yakınları   olan sekiz hükümlünün sadece arkadaꢀlarını ihbar etmedikleri için cop ve demir çubuklarla   öldüresiye dövüldüğünü belirtmektedir. Baꢀvuranlar, aslında kelime anlamında asla isyan   olarak nitelenemeyecek bir arbedeyi bastırmak için güvenlik güçlerinin karꢀısındaki silahsız   insanlara karꢀı sadece göz yaꢀartıcı gaz ve orantılı güç kullanmalarının yeterli olacağını   savunmaktadır.   Bu ꢀartlar altında, ilgili ꢀahıslar isyan bastırma olduğu iddia edilen ve daha sonra katliama   dönüꢀen bir operasyon sırasında yaralandıklarını ve yakınlarının da kasten öldürüldüğünü   ifade etmektedir.   2. AĐHM’nin takdiri   a) AĐHS’nin 2. maddesi   i. Merhum Bay Erkan Hakan Periꢀan, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet   Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan ile ilgili olarak   AĐHM, öncelikle 2. madde açısından ortaya çıkan sorunları içtihadındaki genel ilkeler   ıꢀığında (bakınız, örneğin, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 59 ve 60 ; Ceyhan Demir ve   diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97 ; Türkiye aleyhine Gömi ve diğerleri davası, no 35962/97, prg.   51’den 55’e kadar, 21 Aralık 2006 ; ve Türkiye aleyhine Mansuroğlu davası, no 43443/98,   prg. 77-78, 26 ꢁubat 2008, ve atıfta bulunulan referanslar) ve özellikle mevcut dava hakkında   yürütülen adli soruꢀturmalar ile meclis soruꢀturmasına iliꢀkin belgeleri ve ayrıca elindeki tıbbi   delilleri dikkate alarak incelemenin daha uygun olacağına hükmetmektedir.   Diyarbakır cezaevindeki otuz kadar hükümlünün 24 Eylül 1996 tarihinde meydana gelen   bir arbede sırasında güvenlik güçleri ile karꢀı karꢀıya geldiklerine kimse itiraz etmemektedir.   Güvenlik güçleri tarafından yürütülen ve « isyan bastırma » diye adlandırılan operasyonda   Bay Erkan Hakan Periꢀan, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak,   Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan’ın ölümcül yaralar aldığına ve   içlerinden bazılarının hastaneye kaldırılırken ya da hastanede öldüğüne de yine kimse itiraz   etmemektedir.   Davadaki olguları göz önüne alan AĐHM, dosyada AĐHS’nin 2. maddesinin 2 a) paragrafı   alanına giren hiçbir unsur bulamamaktadır. Bu bağlamda, AĐHM yetkililerin sadece ziyaret   odasına bakan ana koridorda çıkan kavgada birkaç hükümlü tarafından tartaklanan müdür   yardımcısı H.U. ve yedi infaz koruma memurunun « korunmasını sağlamak » amacıyla   yaklaꢀık iki yüz polis ve jandarmayı olay yerine çağırdığını düꢀünmenin mantıksız olacağı   kanısındadır. AĐHM, hükümlülerin saat 10:45 sıralarında 4 ve 5 no’lu odaların parmaklıkları     arasına kapatılmasıyla son bulan bu ilk olay ile saat 15:30 sıralarında baꢀlatılan ihtilaflı   operasyon arasında birkaç saatlik bir sürenin geçtiğini gözlemlemektedir.   AĐHM’ne göre, hükümlülerin bu ilk olaya neden olan tutumu bir itaatsizlik olarak kabul   edilmelidir. Bununla birlikte, AĐHM cezaevi ortamında ꢀiddetin potansiyel olarak ortaya   çıkabilme olasılığını ve basit bir itaatsizliğin hızla güvelik güçlerinin müdahalesini   gerektirecek bir baꢀkaldırıya dönüꢀebileceğini inkâr etmemektedir (Gömi ve diğerleri, ilgili   bölüm, prg. 57). AĐHM, öte yandan güvenlik güçlerinin muhbirlerin iꢀaret ettiği bazı   hükümlülerin üzerine saldırmasından önce huzur bozanların ortaya çıkmasını istediği   yönündeki iddiaların doğruluğunun, 2. maddenin 2. paragrafında öngörülen istisnaları ortadan   kaldırmaya yetecek kadar kesin olmadığını gözlemlemektedir.   Yukarıdaki olgular doğrultusunda AĐHM, hükümlülerin saat 13.20’den itibaren takındıkları   tavırların giderek ayaklanma giriꢀimine dönüꢀtüğünün kabul edilmesi gerektiği kanaatindedir.   AĐHM ayrıca, güvenlik güçlerinin müdahalesinin AĐHS’nin 2. maddesinin 2 c) paragrafı   anlamında «bir isyan ya da baꢀkaldırı»’yı bastırmak amacını taꢀıdığının kabul edilmesi   gerektiği sonucuna varmaktadır (ibidem, prg. 50; mutatis mutandis, Ceyhan Demir ve   diğerleri, ilgili bölüm, prg. 97).   Bu hüküm bakımından sorulacak ilk soru ihtilaflı operasyonun «yasaya uygun olarak»   yapılıp yapılmadığıdır.   Mevcut davada, güvenlik güçleri isyancı oldukları düꢀünülen hükümlüleri bastırmak için   hiçbir zaman göz yaꢀartıcı gaz ya da onları etkisiz hale getirecek baꢀka bir yöntem kullanma   giriꢀiminde bulunmamıꢀtır. Güvenlik güçleri onlara cop ve sopalarla vurmuꢀlardır (bu konuda   uygulanabilen ilkeler için, bakınız, örneğin, Kıbrıs aleyhine Andronicou ve Constantinou   davası, 9 Ekim 1997, prg. 192, Derleme 1997-VI; karꢀılaꢀtırınız, örneğin, Gömi ve diğerleri,   ilgili bölüm, prg. 55 ve 57).   TBMM Alt Komisyonu bu ꢀekilde davranmanın yönetmeliğe « aykırı » olduğu yönünde   görüꢀ bildirmiꢀtir. Bununla birlikte, ulusal mevzuatta yeralan cezaevi ortamında güvenliğin   sağlanmasıyla ilgili bazı hükümlerin (ibidem, prg. 45, 54 ; Ceyhan Demir, ilgili bölüm, prg.   80) Diyarbakır cezaevine müdahale için çağırılan polis ve askerlere mutlaka bu sırayla olmasa   da « göz yaꢀartıcı gaz, sopa ve cop » kullanmaları için tam yetki verdiği anlaꢀılmaktadır   (karꢀılaꢀtırınız, ibidem, prg. 98). A priori, güvenlik güçlerinin Türkiye Cumhuriyeti   yasalarınca yasaklanan yöntemler kullandıklarını kesin olarak ortaya koyan herhangi bir unsur   bulunmamaktadır.   Ancak, bu tespit, ikinci soru yani, mevcut davada kullanılan gücün Devlet’in pozitif   yükümlülüklerinden « kanunla » yaꢀam hakkını koruma yükümlülüğü ile bağdaꢀıp   bağdaꢀmadığı ve « mutlak gerekli » olup olmadığı sorusu üzerinde hiçbir etkiye sahip değildir   (bakınız, örneğin, Yunanistan aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99, prg. 56-60,   CEDH 2004-XI)   Bu bağlamda AĐHM, operasyona katılan polis ekipleri ve infaz koruma memurlarının bu   tip olaylara karꢀı durabilecek ꢀekilde eğitildiklerini varsaymaktadır. Buna karꢀın AĐHM, olaya   karıꢀan ve sadece zorunlu askerlik hizmetini yapan erlerden oluꢀan 136 jandarmanın da aynı   eğitimi aldığını düꢀünmemektedir. Bununla birlikte polislerin mi, infaz koruma memurlarının   mı, yoksa askerlerin mi ölümcül darbeleri vurduğunun belirlenmesi mümkün olmadığından bu     nokta üzerinde daha fazla vakit kaybetmenin de bir gereği kalmamıꢀtır. Ayrıca, dosya   içeriğinde bu konuyla ilgili hiçbir açıklama yer almamaktadır.   Buna karꢀın, birilerinin kendilerini, istenmeyen inisiyatifleri almalarını mümkün kılan ve   sıkı bir denetimin yapılamayacağı bir ortamın içerisinde bulup bulmadıklarının araꢀtırılması   önem arz etmektedir.   Bu konuda, Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi önüne çıkarılan bazı sanıkların ifadelerini   hatırlamak yeterli olacaktır.   Polis ekiplerinden sorumlu Bay Kaya’ya göre, polisler cop ve kalkan kullanma hususunda   « kesin bir emir » almamıꢀlardır, zira « aldıkları eğitimde bu tip olaylar karꢀısında nasıl   davranmaları gerektiği » kendilerine öğretilmiꢀtir.   Jandarmalardan   sorumlu   subaylar   Altaꢀ   ve   Oğraꢀ,   direniꢀçileri   « silahsızlandırmak » için adamlarına sadece « ayakları » ve « kolları » niꢀan almalarının   emredildiğini belirtmiꢀtir. Bir jandarma ve bir baꢀçavuꢀ sınırlı müdahale etmeleri ve ne   pahasına olursa olsun hükümlülerin kafalarına vurmamaları yönünde kesin emir aldıklarını   doğrulamıꢀtır. Bununla birlikte, cezaevi jandarma karakolu görevli subayı Oğraꢀ kullanılan   gücün etkisini tahmin etmenin mümkün olmadığını, zira bunun tamamen karꢀıdaki insanın   « sağlamlığına » ya da « zayıflığına » bağlı olduğunu belirtmiꢀtir.   Đhtilaflı operasyonun ağır bilançosu, müdahalenin hükümlülerin ölümcül darbe alma riskini   asgari düzeye indirmek amacıyla organize edildiği yönündeki bu açıklamalarla çeliꢀmektedir.   Oysa tamamen Devlet otoritesi ve sorumluluğu altında bulunan sekiz kiꢀi özellikle kafatası ve   kaburgaları üzerine cop ve diğer yaralayıcı cisimlerle vurulması sonucu aldığı çok sayıda yara   ve kırıklar nedeniyle ölmüꢀtür.   Böylesi bir bilançoyu, eğitim, bilgi ya da uygun talimat yetersizliğinin güvenlik güçlerini   « muallâkta » bıraktığına bağlayarak geçiꢀtiremeyiz (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Perk   ve diğerleri davası, no 50739/99, prg. 60, 28 Mart 2006). Bu bilanço ancak, özellikle mevcut   davada olduğu gibi, potansiyel olarak ölümcül güç kullanıldığı durumlarda vatandaꢀlara   gerekli korumayı sağlamak amacıyla bazı katı kuralların konulmamıꢀ olmasıyla izah edilebilir   (bakınız, örneğin, Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 60 ve 71).   Hükümet, operasyon sırasında isyancı oldukları iddia edilen hükümlülerin polis ve   askerlere « demir bloklar, çelik musluklar, sac parçaları, ꢀiꢀler, radyatör boruları ve kurꢀun   tüpler » ile saldırdığını savunmaktadır. Halbuki daha önce düzenli olarak yapılan koğuꢀ   aramalarında bu vasıfları taꢀıyan hiçbir cisim bulunamamıꢀtır. Buna rağmen, duruꢀmalarda   sekiz sanık ve bir aleyhte tanığın ifade ettiği gibi bu cisimlerin 35 ve 36 numaralı koğuꢀlarda   kalan hükümlüler tarafından verildiği varsayılmaktadır. Ancak, hükümlülerin güvenlik   güçlerine bu tip silahlarla saldırdığı kesin olarak belirlenememiꢀtir. Sadece jandarmaların   üzerinde görülen (ilgili paragraf in supra ve yukarıdaki paragraf) bu yaralanmaların tür ve   sayısı da bu savı desteklememektedir. Ağır ceza mahkemesinin muhalif yargıcına rağmen,   AĐHM çok bölgesel ve hafif olan bu yaralanmaların hükümlülerin « demir bloklar, çelik   musluklar, sac parçaları, ꢀiꢀler, radyatör boruları ve kurꢀun tüpler» kullanarak saldırmaları   sonucu oluꢀmasının mümkün olmadığı kanaatindedir.   Her halükarda, dosyada merhumların ve hayatta kalan baꢀvuranların ya da aralarından   sadece bazılarının bu «isyana» aktif olarak katıldıklarını veya polis ve askerlere saldırdıklarını   gösteren kanıtlanabilir herhangi bir unsur bulunmamaktadır.     Önce AĐHS’nin 2. maddesinin 1. paragrafından kaynaklanan ve Savunmacı Devlet’e uygun   bir idari ve hukuki çerçeve hazırlama zorunluluğu getiren pozitif yükümlülükle ilgili olarak   AĐHM, mevcut davada güç kullanımında keyfi davranıꢀ ve istismarlara karꢀı uygun ve etkili   bir garanti sisteminin olmadığı sonucuna varmaktadır (yukarıdaki ilgili paragraf – Makaratzis,   ilgili bölüm, prg. 58).   Yukarıda dile getirilen olayların bütününü göz önüne alan AĐHM, hükümlülere karꢀı   kullanılan ve baꢀvuranların sekiz arkadaꢀının ölümüne neden olan gücün AĐHS’nin 2.   maddesinin 2 c) paragrafı anlamında « mutlak gerekli » olmadığına hükmetmektedir (Ceyhan   Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 101).   Bu iki gerekçe AĐHM’nin mevcut davada merhum Erkan Hakan Periꢀan, Cemal Çam,   Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve   Mehmet Aslan için AĐHS’nin 2. maddesinin esasa iliꢀkin bölümünün ihlal edildiği sonucuna   varmasına neden olmaktadır.   ii. Baꢀvuranlar Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan   Nazlıer ile ilgili olarak   Varılan bu sonuç, Diyarbakır Devlet Hastanesi yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan   baꢀvuranlar Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve   Ramazan Nazlıer (ek II) için ve yine hayati tehlikesi olduğu tespit edildiği halde Gaziantep   Devlet Hastanesi’ne sevk edilen Ahmet Sever için de geçerlidir.   Gerçekten de, bu kiꢀilerle ilgili kesin tıbbi raporlar yetersiz kaldığı halde, dosyadan   anlaꢀıldığına göre ilgili ꢀahıslar uzun süren bir nekahet döneminden sonra hayatta   kalabilmiꢀlerdir.   Bu tahminleri ve kullanılan gücün ꢀiddeti ve türü, kasıtlı olup olmadığı veya güç   kullanımının altında yatan esas niyetin ne olduğu konusunda yukarıda belirtilen   değerlendirmeleri dikkate alan AĐHM (mutatis mutandis, Makaratzis, ilgili bölüm, prg. 51),   bu altı baꢀvuranın sonunda hayatta kalmıꢀ olsalar bile yaꢀamlarını tehlikeye atan bir ꢀiddete   maruz kaldıklarına inanmaktadır.   Bunun sonucunda AĐHM, 2. maddenin mevcut davada uygulanabileceğine (bakınız,   Türkiye aleyhine Yaꢀa davası, 2 Eylül 1998, prg. 92-108, Derleme 1998-VI ; Makaratzis,   ilgili bölüm, prg. 55 – karꢀılaꢀtırınız Đlhan, ilgili bölüm, prg. 77, 78) ve daha önce dile   getirdiği gerekçelerle, Bay Ahmet Sever, Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin   Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer için bu hükmün de ihlal edildiğine karar   vermektedir.   b) AĐHS’nin 3. maddesi   i. Baꢀvuranlar Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozkuꢀ, Nusrettin Yelboğa   ve Muhlis Altun ile ilgili olarak   AĐHM, Bay Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozkuꢀ, Nusrettin   Yelboğa ve Muhlis Altun’un (ek II) durumlarının AĐHS’nin 3. maddesinin alanına girdiği   kanaatindedir, zira yukarıda belirtilen istisnai durumlar hariç, Devlet görevlilerinin eylemleri   sonucu meydana gelen yaralanmalar ölüme sebebiyet vermese de normal olarak bu hüküm   açısından incelenmelidir (Đlhan, ilgili bölüm, prg. 76).     Bu bağlamda AĐHM, özgürlüğünden mahrum edilen bir kimseye karꢀı, fiziki güç kullanımı   gerektirmeyen bir davranıꢀı sonucunda fiziki güç kullanılmasının insanlık onuruna karꢀı   yapılmıꢀ bir saldırı olduğunu ve ilke olarak terörizmle ya da organize suçla mücadele gibi en   zor koꢀullarda ve hatta toplum hayatını tehdit eden kamusal tehlike oluꢀtuğu durumlarda dahi   AĐHS’nin 3. maddesiyle mutlak bir ꢀekilde güvence altına alınmıꢀ hakkın ihlalini teꢀkil   ettiğini hatırlatmaktadır.   Özellikle Devletin yetkililerinin ve görevlilerin ki bunlar a fortiori olayların tam olarak   nasıl meydana geldiğini bilen ve gerekli tüm bilgilere eriꢀebilen yegâne kiꢀilerdir, tamamıyla   kontrolü altındaki kiꢀilerin – örneğin polis veya askeri operasyonlar sırasında - yaralanması   halinde baꢀvuran tarafın öne sürdüğü iddiaları uygun ve ikna edici araçlarla doğrulamak veya   çürütmek savunmacı Hükümetin görevidir (bakınız Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg 59 ve   60, ayrıca metinde yer alan referanslar ve daha genel nitelikli ilkeler için, Đtalya aleyhine   Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 120, CEDH 2000-IV; Romanya aleyhine Pantea   davası, no 33343/96, prg. 180, 3 Haziran 2003, CEDH 2003; ve Berktay, ilgili bölüm, prg. 62-   65).   Mevcut davada, yukarıda adı geçen baꢀvuranların Devlet otoritesi ve sorumluluğu   altındayken ihtilaflı operasyon sırasında ya da hemen sonrasında yaralandıklarına kimse itiraz   etmemektedir. Đlgili ꢀahıslar, doktorların yazdığı iyileꢀme sürelerinden anlaꢀılacağı üzere   ciddi yaralanmalara maruz kalmıꢀlardır; örneğin Bay Doğan, Uyanık ve Eken için bu nekahet   süresi 10 gün, Bay Bozkuꢀ ve Yelboğa için ise 15 gündür. Bay Altun, ölüm tehlikesi   göstermese bile, Gaziantep Devlet Hastanesi’nin yoğun bakım ünitesinde tedavi altına alınan   hükümlüler arasında olmuꢀtur; bu itibarla, kendisi için iyileꢀme süresinin bilinmemesi fazla   bir önem taꢀımamaktadır.   Bu baꢀvuranların fiziki acı çektikleri ve hangi türden olursa olsun maruz kaldıkları   uygulamanın 3. maddede dile getirilen ciddiyet düzeyine eriꢀtiği inkâr edilemez (bakınız,   örneğin, Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 76). Ayrıca, yine bu baꢀvuranlar olaylar   sırasında kullanılan geliꢀigüzel ꢀiddet karꢀısında ve böylesi bir kargaꢀadan sağ çıkıp   çıkamayacaklarını bilememeleri dolayısıyla yoğun bir kaygı içerisine girebilecekleri de   tartıꢀma götürmez. AĐHM, böyle bir tehdidin mağdurlar üzerinde korku, endiꢀe ve aꢀağılık   duyguları uyandıracak ꢀekilde aꢀağılamaya ve küçük düꢀürmeye yönelik bir muamele olduğu   (bakınız, örneğin, Polonya aleyhine Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 92), ayrıca yeteri   kadar gerçek ve yakın olması nedeniyle « insanlık dıꢀı bir muamele » olarak nitelenmesi   gerektiği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Birleꢀik Krallık aleyhine Campbell ve   Cosans davası, 25 ꢁubat 1982, prg. 26, seri A no 48, CEDH 2000-XI).   Bu ꢀartlar altında, mağdurların fiziki ve manevi acılarının kaynağı hakkında makul bir   açıklama getirmek ve mağdurların iddialarını çürütecek kanıt belgelerini sunmak – sadece ve   sadece – Savunmacı Hükümete düꢀmektedir (bakınız, diğer birçoğu arasından, Selmouni, ilgili   bölüm, prg. 87; Türkiye aleyhine Altay davası, no 22279/93, prg. 50, 22 Mayıs 2001; ve   Türkiye aleyhine Esen davası, no 29484/95, prg. 25, 22 Temmuz 2003) ; bunu yaparken   Hükümet olaylar sırasında mağdurların ortaya koyduğu « davranıꢀları » (bakınız, diğer   birçoğu arasından, Birleꢀik Krallık aleyhine V. davası [GC], no 24888/94, prg. 69, CEDH   1999-IX ; Labita, ilgili bölüm, prg. 119; ve Kudła, ilgili bölüm, prg. 90) ya da tutumlarını   meꢀru bir argüman olarak kullanmamalıdır (yukarıdaki ilgili paragraf in fine) zira, AĐHM’nin   daha önce belirttiği gibi, dosyada ilgili ꢀahısların yada aralarından bazılarının sözkonusu   olaylarda aktif olarak katıldıklarını ya da güvenlik güçlerine saldırdıklarını gösteren herhangi   bir unsur bulunmamaktadır (bakınız, örneğin, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 61).     Hükümet, istenen kanıt ve belgeleri sunmadığı için AĐHM, çok ciddi insanlık dıꢀı muamele   görmeleri nedeniyle Bay Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken, Hakkı Bozkuꢀ,   Nusrettin Yelboğa ve Muhlis Altun’la ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği   sonucuna varmaktadır.   ii. Ölen hükümlülerin yakınları olan 34 baꢀvuranla ilgili olarak   Ölen hükümlülerin (ek I) yakınları olan 34 baꢀvuran, adı geçen hükümlülerin ölüm   koꢀulları dolayısıyla kendilerinin de doğrudan doğruya 3. madde ihlalinin mağduru oldukları   kanaatini taꢀımaktadır (yukarıdaki ilgili paragraf in fine).   Hükümet bu sava karꢀı çıkmaktadır.   Yerleꢀik içtihadında ortaya çıkan kıstasları (Türkiye aleyhine Kurt davası, 25 Mayıs 1998,   prg. 130-134, Derleme 1998-III; Türkiye aleyhine Çakıcı davası [GC], no 23657/94, prg. 98-   99, CEDH 1999-IV; ve Berktay, ilgili bölüm, prg. 171-176) göz önüne alan AĐHM, mevcut   davada ailelerin insan hakları ciddi bir ꢀekilde ihlal edilen bir mağdurun yakınları için   kaçınılmaz kabul edilebilecek boyut ve nitelikte duygusal sıkıntı çektiklerine dair inandırıcı   ve yeterli özel faktörlerin bulunmadığı kanaatine varmaktadır.   Bunun sonucu olarak, ilgili ꢀahıslar hakkında AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği   kanaatine varmak için yeterli kanıt bulunmamaktadır.   C. AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddelerinin usul yönünden ihlali hakkında   Özellikle ağır ceza mahkemesi önünde görülen ve – kendilerinin aꢀırı buldukları –   yargılama süresinden ꢀikâyetçi olan baꢀvuranlar, ön soruꢀturmanın etkin olmaması ve   zamanaꢀımına doğru giden yargılamanın yavaꢀ seyri nedeniyle uygulanan ꢀiddetin sorumlusu   olan Devlet görevlilerinin cezasız kaldığını iddia etmektedir.   Resmi soruꢀturmanın açılmasından itibaren alınan tedbirleri sıralayan Hükümet, ulusal   mahkemelerin herhangi bir özensizlik ya da isteksizliğinin söz konusu olmadığını   savunmaktadır.   Bu bağlamda AĐHM, 3. madde kapsamında savunulabilir olan kötü muamele iddiaları   karꢀısında (bakınız, diğer birçoğu arasından, Keser ve Kömürcü, ilgili bölüm, prg. 69 ; Fransa   aleyhine Slimani davası, no 57671/00, prg. 30 ve 31, CEDH 2004-IX, Bulgaristan aleyhine   Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 102, Derleme 1998-VIII ; ve Aksoy, ilgili   bölüm, prg. 95-98) ya da ꢀiddet kullanımı sonucunda 2. madde çiğnenerek ölüme sebebiyet   verildiği durumlarda (bakınız, diğerleri arasından, Gömi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 62,   ; Ceyhan Demir ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 106, 107 ; Birleꢀik Krallık aleyhine   McCann ve diğerleri davası, 27 Eylül 1995, prg. 161, seri A no 324 ; Türkiye aleyhine Oğur   davası [GC], no 21594/93, prg. 88, CEDH 1999-III; ve Yaꢀa, ilgili bölüm, prg. 98),   sorumluların tespiti ve cezalandırılması amacıyla Devlet yetkililerinin « resmi ve etkili bir   soruꢀturma» yürütmeleri gerektiğini vurgulayan pozitif yükümlülüklerle ilgili yerleꢀik   içtihadına gönderme yapmaktadır.   Mevcut davada ihtilaflı operasyon sonrasında baꢀlatılan ön soruꢀturmadan sorumlu   yetkililerin ve yargılama sırasında da esas hakimlerinin attığı olumlu adımlar, tartıꢀma   götürmez. Bununla birlikte, sözkonusu pozitif yükümlülükler bağlamında öngörülen makul     çabukluk ve özen zorunluluğu göz önüne alındığında (bakınız, diğerleri arasından, McKerr,   ilgili bölüm, prg. 113-114 ; ve, mutatis mutandis, Yaꢀa, ilgili bölüm, prg. 101-103), bugün –   yani olaylardan 13 yıl yedi aydan fazla bir süre sonra - itham edilen Devlet görevlileri   hakkında yürütülen ceza davasının ilk derece mahkemesi önünde hâlâ devam ettiğini ve   sorumluların belirlenmesinde elle tutulur ve güvenilir herhangi bir ilerleme görülmediğini   gözlemlemek yerinde olacaktır (benzer bir durum için, bakınız Ceyhan Demir ve diğerleri,   ilgili bölüm, prg. 10 ve 111).   Bu gözlem, her ne kadar ağır ceza mahkemesinin cezaevi personeli hakkında yürütülen   kovuꢀturmanın zamanaꢀımına uğradığını ilan etmesi dolayısıyla AĐHM’nin daha fazla   incelemesini gereksiz kılsa da, böyle bir sonucun kabuledilemez olduğunu ve bunun ancak   yukarıda dile getirilen çabukluk ve özen zorunluluğu ile bağdaꢀmayan bazı adli gecikmelerle   açıklanabileceğini vurgulamak gerekir (bu sorunla ilgili olarak, bakınız Türkiye aleyhine   Okkalı davası, no 52067/99, prg. 76, CEDH 2006-XII (alıntılar) ; Türkiye aleyhine Türkmen   davası, no 43124/98, prg. 53, 19 Aralık 2006; ve Türkiye aleyhine Hüseyin ꢁimꢀek davası,   no 68881/01, prg. 67 ve 68, 20 Mayıs 2008).   Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında, eleꢀtirilen yargılamanın AĐHS’nin 2. ve 3.   maddelerindeki gereksinimleri karꢀıladığı söylenemez. Bu nedenle, AĐHM Hükümetin ön   itirazının ikinci bölümünü reddetmekte ve sözkonusu iki hükmün usul yönünden ihlal edildiği   sonucuna varmaktadır.   D. Đddia edilen diğer ihlaller hakkında   Đlgili ꢀahıslar, ayrıca AĐHS’nin 14. maddesine atıfta bulunmaktadır. Bunlar arasından ölen   sekiz hükümlünün (ek I) yakınları olan baꢀvuranlar aynı zamanda 8. maddenin ihlal edildiğini   savunmaktadır.   Dava koꢀullarının tamamını göz önüne alan AĐHM, mevcut baꢀvuruda AĐHS’nin 2. ve 3.   maddelerine dayalı temel hukuki sorunları karara bağladığı kanaatini taꢀımakta ve diğer   ꢀikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı sonucuna varmaktadır (bakınız, diğer   birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs   2007).   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   1. Baꢀvuranların talepleri   a) Ölen hükümlülerin yakınları olan baꢁvuranlar   Ölen sekiz hükümlünün (ek I) yakınları olan baꢀvuranlar, yakınlarının ölümünden dolayı   ortaya çıkan gelir kaybı nedeniyle uğradıkları maddi zarar karꢀılığında her bir merhumun –   Erkan Hakan Periꢀan, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet Çakmak,   Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan – ailesine 90 000 Euro ödenmesini   talep etmektedir. Bununla birlikte, ilgili ꢀahıslar bu taleplerini destekleyen doğrulanabilir   herhangi bir hesap dökümü sunmamaktadır.     Đlgili ꢀahıslar, 40 000 Euro’luk kısmı AĐHS’nin 2. maddesinin ihlalini oluꢀturan olayların   telafisi karꢀılığında olmak üzere, manevi tazminat baꢀlığı altında her bir merhum ailesi için   000 Euro talep etmektedir.   b) Diğer baꢁvuranlar   Operasyon sırasında yaralanan diğer baꢀvuranlar (ek II) ise, 40 000 Euro’luk kısmı Devlet   görevlileri tarafından uygulanan kötü muamelelerin telafisi karꢀılığında olmak üzere, manevi   tazminat baꢀlığı altında her biri için 70 000 Euro talep etmektedir.   2. Hükümetin pozisyonu   Baꢀvurunun erken sunulduğunu iddia eden Hükümet, baꢀvuranların hiçbir tazminatı hak   etmedikleri kanaatindedir. Hükümet, bu taleplerin önce Türk idare mahkemeleri önüne   götürülmesi gerektiğini ve bu mahkemelerin gerektiğinde uygun telafiyi yapabileceklerini   hatırlatmakta ve dolayısıyla AĐHM’nin bu konuda hüküm vermemesi gerektiğini   savunmaktadır.   Öte yandan adil tatminin sebepsiz zenginleꢀme yolu olmadığını hatırlatan Hükümet, ilgili   ꢀahısların ölen hükümlülerin sağ iken getirdikleri gelir desteğinin ortadan kalkmasıyla   uğradıkları maddi kayıplarla ilgili herhangi bir kanıt belgesi sunmamaları dolayısıyla, iddia   edilen maddi zarar ile dava koꢀulları arasında bir nedensellik bağının belirlenemediğini   savunmaktadır. Her halükarda, AĐHM bu bağın mevcudiyetini doğrulama imkânına sahip   değildir.   Devlet görevlilerinin sorumluluğu hakkında henüz kesin bir ulusal mahkeme kararı   olmaması dolayısıyla, Hükümete göre, AĐHM’nin manevi tazminat baꢀlığı altında yapılan ve   bugün itibariyle dayanaktan yoksun olan talepleri kabul etmemesi gerekmektedir.   3. AĐHM’nin takdiri   Hükümetin maddi destek kaybı iddiaları konusunda savunduğu tezle ilgili olarak AĐHM,   adil tatmin hakkının doğması için mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma geri getirecek   telafi yollarının iç hukukta bulunmaması gerektiğini hatırlatmaktadır (bakınız Hollanda   aleyhine Camp ve Bourimi davası, no 28369/95, prg. 44, CEDH 2000-X; ve Yunanistan   aleyhine Eski Yunan Kralı ve diğerleri davası [GC] (adil tatmin), no 25701/94, prg. 72, 28   Kasım 2002) ; tabii ki ulusal platformda elde edilen ya da edilecek olan telafi önemli bir unsur   teꢀkil edebildiği gibi, AĐHM’nin bu telafinin AĐHS’nin 41. maddesi anlamında adil olup   olmadığını değerlendirmesi gerektiğinde belirleyici bir unsur olarak dikkate alınabilir   (bakınız, mutatis mutandis, Austurya aleyhine Neumeister davası (madde 50), 7 Mayıs 1974,   prg. 33, seri A no 17).   Bununla birlikte, yukarıda bahsi geçen değerlendirmeler sadece operasyondan sorumlu   yetkililer hakkında baꢀarılı bir tam yargı davası açan ve Diyarbakır Đdare Mahkemesi   tarafından kendilerine 49.925,23 TRL (yaklaꢀık 24.000 Euro) tazminat ödenmesine karar   verilen merhum Cemal Çam’ın mirasçılarıyla ilgili olarak – o da sadece bir ölçüde – dikkate   alınabilmiꢀtir. AĐHM, ilgili ꢀahıslar tarafından itiraz edilmeyen bu hususa tekrar geri   dönecektir.   Buna karꢀın, diğer baꢀvuranlarla ilgili olarak AĐHM, iç hukuk yollarını sonuç alamadan   tüketmelerinin ardından AĐHM’ne baꢀvurmadan önce, ilgili ꢀahısların AĐHM’nden adil tatmin   elde edebilmek için Hükümetin atıfta bulunduğu idari telafi yollarını da tüketmek zorunda     olmadığı ilkesine uymamak için herhangi bir neden görememektedir (Türkiye aleyhine Oğur   davası [GC], no 21594/93, prg. 98, CEDH 1999-III; Đspanya aleyhine Barberà, Messegué ve   Jabardo davası (madde 50), 13 Haziran 1994, prg. 17, seri A no 285-C ; Belçika aleyhine De   Wilde, Ooms ve Versyp davası (madde 50), 10 Mart 1972, prg. 16, seri A no 14 ; ve Đtalya   aleyhine Guzzardi davası, 6 Kasım 1980, prg. 113, seri A no 39).   AĐHM, vardığı sonuçların 2. maddeye uygun olduğunu ve olayların üzerinden 10 yıldan   daha fazla bir süre geçtiğini de göz önünde tutarak (Oğur, ilgili bölüm, ibidem), sözkonusu   sonuçlar ile merhumların sağ iken sağlayabilecekleri mali destek arasında nedensellik bağının   kurulduğu kanaatine varmakta ve baꢀvuranların maddi tazminat talebi hakkında karar   verilmesi gerektiğine hükmetmektedir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine   Abdurrahman Orak davası, no 31889/96, prg. 105, 14 ꢁubat 2002; ve Ceyhan Demir ve   diğerleri, ilgili bölüm, prg. 126).   Bununla birlikte, ilgili ꢀahıslar taleplerini destekleyen ve özellikle merhumların cezaevine   konulmadan önce kazandıkları meblağ ile ilgili objektif delil belgelerini AĐHM’ye   sunamamıꢀlardır. Öte yandan, cezalarını tamamen çekmeden önce ailelerine herhangi bir mali   yardımda bulunamayacakları da gözden kaçırılmamalıdır.   Dolayısıyla AĐHM, mali destek kaybı baꢀlığı altında dile getirilen talepleri kabul edemez   (bakınız, diğer birçoğu arasından, Rusya aleyhine Elmourzaïev ve diğerleri davası, no   3019/04, prg. 156, 12 Haziran 2008).   Manevi tazminatla ilgili olarak AĐHM, mevcut davada tespit ettiği 2. ve 3. madde   ihlallerinin ya bir yakınını kaybeden ya da – bazı durumlarda potansiyel olarak ölümcül   olabilecek ölçüde – ciddi bir ꢀiddete maruz kalan ve üstelik bugün itibariyle bu üzüntü verici   olayların sorumlularını belirleyemeyen yargı sürecine çaresizce seyirci kalan baꢀvuranların   her birine büyük bir acı çektirdiği kanaatine varmaktadır.   Hakkaniyete uygun bir karar vermek arzusunda olan AĐHM, manevi tazminat baꢀlığı   altında,   – Ölen sekiz hükümlünün ailelerine ayrı ayrı 60.000 Euro, baꢀka bir deyiꢀle sırasıyla   merhumların hak sahiplerine ortaklaꢀa toplam 480.000 Euro (dört yüz seksen bin euro) ;   – Baꢀvuranlar Sever, Alevcan, Eflatun, Đzra, Batuge ve Nazlıer’in her biri için 36 000   Euro;   – Baꢀvuranlar Bozkuꢀ ve Yelboğa’nın herbiri için 21.000 Euro;   – Baꢀvuranlar Doğan, Uyanık, Eken ve Altun’un her biri için 12.000 Euro ödenmesine   hükmetmektedir.   *Bay Cemal Çam’ın mirasçılarının özel durumuyla ilgili olarak AĐHM, kendilerine   ödenmesini uygun gördüğü 60.000 Euro tutarının hak sahiplerinin iç hukukta manevi tazminat   baꢀlığı altında daha önce elde etmiꢀ olabilecekleri olası bir tutara bağlı olarak verildiğini   hatırlatmaktadır. Böylece, mevcut davada uygun görülen adil tatmin, ancak ulusal   mahkemelerin ödenmesine karar verdiği 49 925,23 Türk Lirası ödenmediği ya da manevi   tazminata dahil edilmediği durumlarda tamamen ödenecektir. Aksi takdirde, iꢀbu karar   gereğince Hükümet, 60.000 Euro’luk tutardan mirasçılara manevi tazminat baꢀlığı altında   gerçekten ödenen meblağı düꢀtükten sonra geriye kalan miktarı ödeyecektir.     B. Yargılama gider ve masrafları   Baꢀvuranlar, ulusal mahkemeler önünde görülen yargılamalar için 174 saatlik ve AĐHM   önünde görülen yargılama için 45 saatlik çalıꢀma karꢀılığında avukatlara verilen ücret baꢀlığı   altında 34 397 Euro talep etmektedir. Bu taleplerine destek olarak, baꢀvuranlar avukatlarının   çalıꢀma saatlerini gösteren bir dekontu – burada saat ücreti 300 TL den hesaplanmıꢀtır – ve   Diyarbakır barosunun ücret baremini sunmuꢀlardır. Ayrıca Tekin, Çam, Periꢀan ve Gümüꢀ (ek   I) aileleri ve yine baꢀvuran Đzra (ek II), avukat Tanrıkulu’na hiçbir peꢀin borçları olmadığını   belirten, buna karꢀın AĐHM’nin adil tatmin baꢀlığı altında takdir edeceği tutarın % 10’unun   avukata tahsis edilmesini öngören ücret sözleꢀmeleri sunmuꢀlardır. Avukat Tanrıkulu tüm   baꢀvuranlarla buna benzer sözleꢀmeler yapıldığını ve bu baꢀlık altındaki toplam tutarın   228.000 Euro’ya ulaꢀtığını belirtmektedir.   Baꢀvuranlar, yargı gider ve masrafları için toplam 262 397 Euro talep etmektedir.   Hükümet, ilgili ꢀahısların hem fahiꢀ ve hem de dayanaktan yoksun bulduğu böylesi bir   rakamı gerçekten ödediklerini iddia ederken ciddi olamayacakları kanaatindedir.   AĐHM, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca gerçekliği, gerekliliği ispat edilen makul   miktarlardaki yargı gider ve masrafların ödenmesine hükmettiğini hatırlatmaktadır (bakınız,   diğerleri arasından, Bulgaristan aleyhine Nikolova davası [GC], no 31195/96, prg. 79, CEDH   1999-II). Üstelik, içtüzüğün 60. maddesinin 2. paragrafı AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca   sunulan her iddianın, hesap dökümü yapılarak ve gerekli açıklamalarla beraber rakamla   belirtilmesi gerektiğini öngörmektedir. Aksi takdirde AĐHM, talebi kısmen veya tamamen   reddedebilir (Đtalya aleyhine Zubani davası (adil tatmin), no 14025/88, prg. 23, 16 Haziran   1999).   Sözkonusu ilkeler, yukarıda belirtilen ve baꢀvuranlardan hiçbirinin bugüne kadar peꢀin ya   da sonradan herhangi bir ödeme yapmadıklarını gösteren ücret sözleꢀmelerinin dikkate   alınmasını öngörmemektedir. Bununla birlikte, ilgili ꢀahsıların sunduğu çalıꢀma saatleri   dekontunu ve mevcut yargılamada taraf olan baꢀvuranların sayısını dikkate alan AĐHM, ilgili   ꢀahsılara ortaklaꢀa olarak 12 000 Euro ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatine   varmaktadır.   C. Gecikme faizi   AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı orana üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini kaydetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 2. maddesinin müteveffa Erkan Hakan Periꢀan, Cemal Çam, Hakkı Tekin, Ahmet   Çelik, Mehmet Nimet Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan (Ek-   I),Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra, Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer   (Ek-II) açısından esas bakımından ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 3. maddesinin baꢀvuranlar Muharrem Doğan, Abdulhavap Uyanık, Yavuz Eken,   Hakkı Bozkuꢀ, Nusrettin Yelboğa ve Muhlis Altun (Ek II) açısından esas bakımından ihlal   edildiğine;     4. AĐHS’nin 2. ve 3. maddesinin bütün baꢀvuranlar (Ek I ve II) açısından usul bakımından   ihlal edildiğine;   5. AĐHS’nin 3. maddesinin vefat eden sekiz tutuklunun yakını otuz dört baꢀvuran (Ek   I) açısından ihlal edilmediğine;   6. AĐHS’nin 8. ve 14. maddesine iliꢀkin kalan diğer ꢀikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek   olmadığına;   7. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru   üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından baꢀvuranlara:   i. Manevi tazminat olarak:   – müteveffa Erkan Hakan Periꢀan, Hakkı Tekin, Ahmet Çelik, Mehmet Nimet   Çakmak, Rıdvan Bulut, Mehmet Kadri Gümüꢀ ve Mehmet Aslan’ın her birinin hak   sahiplerine 60.000 (altmıꢀ bin) Euro olmak üzere toplam 420.000 (dört yüz yirmi bin)   Euro ödenmesine;   – müteveffa Cemal Çam’ın hak sahiplerine (*mevcut kararda AĐHS’nin 41.   maddesinin uygulanması baꢀlığı altında belirtilen koꢀullar çerçevesinde) 60.000 (altmıꢀ   bin) Euro’nun ödenmesine;   – baꢀvuranlar Ahmet Sever, Yasin Alevcan, Abdullah Eflatun, Mehmet Emin Đzra,   Mehmet Batuge ve Ramazan Nazlıer’in her birine 36.000 (otuz altı bin) Euro olmak üzere   toplam 216.000 (iki yüz on altı bin) Euro’nun ödenmesine;   – baꢀvuranlar Hakkı Bozkuꢀ ve Nusrettin Yelboğa’nın her birine 21.000 (yirmi bin)   Euro olmak üzere toplam 42.000 (kırk iki bin) Euro’nun ödenmesine;   – baꢀvuranlar Muharrem Doğan, Abdulvahap Uyanık, Yavuz Eken ve Muhlis   Altun’un her birine 12.000 (on iki bin) Euro olmak üzere toplamda 48.000 (kırk sekiz bin)   Euro’nun ödenmesine;   ii. Yargılama masraf ve giderleri için :   – baꢀvuranlara ortaklaꢀa 12.000 (on iki bin) Euro’nun ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;   8. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢀTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 20 Mayıs 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.     Ek I   Diyarbakır Cezaevinde 24 Eylül 1996 tarihinde Müteveffaların yakınlarının adları   meydana gelen olaylarda yaꢁamını yitirenler   Erkan Hakan PERĐꢁAN, 1974 doğumlu.   Cemal ÇAM, 1961 doğumlu.   1. Talhat PERĐꢁAN, 1940 doğumlu.   1. Bekir ÇAM, 1933 doğumlu;   2. Piruze ÇAM, 1933 doğumlu;   3. Aydın ÇAM;   4. Mehmet ÇAM;   5. Erdal ÇAM, 1984 doğumlu;   6. Sidar ÇAM, 1987 doğumlu;   7. Serdar ÇAM, 1982 doğumlu;   8. Ayten ÇAM, 1966 doğumlu;   9. Jiyan ÇAM,1993 doğumlu.   1. Necmettin TEKĐN, 1941 doğumlu;   2. Siriye TEKĐN, 1939 doğumlu.   1. Cihan ÇELĐK;   Hakkı TEKĐN, 1970 doğumlu.   Ahmet ÇELĐK, 1959 doğumlu.   2. Mehmet Ali ÇELĐK, 1930 doğumlu;   3. Raziye ÇELĐK, 1933 doğumlu.   1. Arif ÇAKMAK, 1933 doğumlu;   2. Nizamettin ÇAKMAK, 1988 doğumlu;   3. Emrah ÇAKMAK, 1990 doğumlu;   4. Ferhat ÇAKMAK, 1992 doğumlu;   5. Hanım ꢁah ÇAKMAK, 1989 doğumlu;   6. Azize ÇAKMAK.   Mehmet Nimet ÇAKMAK, 1955 doğumlu.   M. Rıdvan BULUT, 1966 doğumlu.   1. Baran BULUT, 1988 doğumlu;   2. Rozerin BULUT, 1994 doğumlu;   3. Sevim BULUT, 1962 doğumlu.   1. Ömer GÜMÜꢁ, 1989 doğumlu;   2. Güli GÜMÜꢁ, 1927 doğumlu;   3. Hülya GÜMÜꢁ, 1969 doğumlu;   4. Gülꢀirin GÜMÜꢁ, 1992 doğumlu;   5. Hatice GÜMÜꢁ, 1986 doğumlu;   6. Hacer GÜMÜꢁ, 1987 doğumlu.   1. Emine ASLAN, 1964 doğumlu;   2. Fırat ASLAN, 1990 doğumlu;   3. Vasfi ASLAN, 1992 doğumlu;   4. Sevda ASLAN, en 1994 doğumlu.   M. Mehmet Kadri GÜMÜꢁ, 1960 doğumlu.   M. Mehmet ASLAN, 1961 doğumlu.   Ek II   Olayların meydana geldiği dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde bulunan hükümlülerin adları:   1. Mehmet BATUGE, 1954 doğumlu;   2. Mehmet Emin ĐZRA, 1977 doğumlu;   3. Ramazan NAZLIER;   4. Hakkı BOZKUꢁ, 1964 doğumlu;     5. Abdulhavap UYANIK, 1958 doğumlu;   6. Muharrem DOĞAN, 1975 doğumlu;   7. Muhlis ALTUN;   8. Yasin ALEVCAN, 1973 doğumlu;   9. Ahmet SEVER, 1971 doğumlu;   10. Nusrettin YELBOĞA, 1978 doğumlu;   11. Abdullah EFLATUN, 1966 doğumlu;   12. Yavuz EKEN, 1970 doğumlu.   26

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło