1249/03

WyrokETPCz2008-09-18ECLI:CE:ECHR:2008:0918JUD000124903

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy niewystarczająca reakcja władz krajowych na złe traktowanie przez policję, w tym nieproporcjonalnie łagodne kary i ich zawieszenie, naruszyła materialny i proceduralny aspekt art. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżący został poddany złemu traktowaniu przez policję, które osiągnęło minimalny poziom dotkliwości wymagany przez art. 3 Konwencji, co potwierdziły raporty medyczne i wyrok sądu krajowego. Kluczowe dla rozstrzygnięcia było stwierdzenie, że krajowy system prawny nie zapewnił skutecznego odstraszania ani odpowiedniego zadośćuczynienia za to złe traktowanie. Trybunał uznał, że obniżenie kary dla policjanta z powodu rzekomej „prowokacji” ze strony skarżącego jest niezgodne z absolutnym charakterem zakazu złego traktowania. Ponadto, zawieszenie kar dla dwóch policjantów i ogólna łagodność wyroków były nieproporcjonalne do wagi czynu, co osłabiło odstraszający efekt systemu prawnego i jego zdolność do zapobiegania naruszeniom art. 3.
Stan faktyczny
Skarżący, Yunus Atalay, został pobity przez policjantów w Stambule w sierpniu 1995 roku, po tym jak odmówił usunięcia graffiti z muru, które, jak twierdził, nie należało do niego. Pobicie kontynuowano na posterunku policji. Raporty medyczne potwierdziły liczne obrażenia. Skarżący złożył skargę, co doprowadziło do skazania trzech policjantów za złe traktowanie. Jednak kary były łagodne, obniżone z powodu rzekomej „prowokacji” skarżącego, a dla dwóch policjantów postępowanie zostało zawieszone na mocy ustawy amnestyjnej.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę w zakresie art. 3 Konwencji za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji. 3. Zasądza na rzecz skarżącego 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 2 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, powiększone o odsetki za zwłokę. 4. Oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ATALAY – TÜRKĐYE   (Baꢀvuru no. 1249/03)   KARAR   STRAZBURG   Eylül 2008   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1249/03 baꢀvuru numaralı davanın nedeni T.C.   vatandaꢀı Yunus Atalay’ın (“baꢀvuran”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 18 Eylül 2002   tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesinin (“Sözleꢀme”) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ   olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuran, Đstanbul Barosu avukatlarından ꢁeref Turgut tarafından temsil edilmiꢀtir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Baꢀvuran 1956 doğumludur ve Đstanbul’da ikamet etmektedir.   Ağustos 1995 tarihinde, saat 23:00 civarında, Đstanbul Beyoğlu ilçesinde baꢀvuran   tarafından iꢀletilen dükkanın dıꢀında bir polis arabası durmuꢀtur. Üç polis memuru arabadan   inmiꢀ ve baꢀvurandan kendi dükkanının iki dükkan aꢀağısında duvara yazılı “DHKP/C”   (yasadıꢀı örgüt Devrimci Halk Kurtuluꢀ Partisi/Cephesi’nin kısaltması) harflerini silmesini   istemiꢀlerdir.   Baꢀvuran bu isteğe karꢀı çıkıp polis memurlarına duvarın kendine ait olmadığını ve   dolayısıyla temizleme yükümlülüğü olmadığını söyleyince polis memurları onu dövmeye   baꢀlamıꢀtır. Bölgede dolaꢀmakta olan baꢀka polis memurları da durmuꢀ ve dayak olayına   katılmıꢀtır. Polis memurları daha sonra baꢀvuranı gözaltına almıꢀ ve görev sırasında polise   engel olmak suçunu itiraf eden ifadeleri zorla imzalattırmak için gözaltında onu dövmeye   devam etmiꢀtir.   Baꢀvuranı döven üç polis memuru tarafından düzenlenen olay raporuna göre,   “DHKP/C” harfleri baꢀvuranın dükkanının duvarında yazılıdır ve baꢀvuran “onları sileceğine   ölmeyi tercih edeceğini” söylemiꢀ ve daha sonra kaçmıꢀtır. Polis memurları onun peꢀine   düꢀünce baꢀvuran onlara taꢀ fırlatmıꢀ, onları tekmelemiꢀ, yumruklamıꢀ ve bu sırada polis   memurlarından bir tanesini yaralamıꢀtır. Sonuç olarak, polis memurları baꢀvuranı polis   karakoluna götürmüꢀtür.   Ertesi gün, baꢀvuran, Đstanbul Taksim Đlk Yardım Hastanesi’ne götürülmüꢀ ve burada   bir sağlık raporu düzenlenmiꢀtir. Bu rapora göre, baꢀvuranın bedeninde birtakım ekimoz ve   lakerasyonlara rastlanmıꢀtır.   Baꢀvuran daha sonra Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı’na getirilmiꢀ ve burada Savcıya   polis memurlarının kendisine iꢀkence uyguladıklarını belirtmiꢀtir.   Aynı tarihte, Savcı, baꢀvuranı, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu ꢁubesi’ne göndermiꢀ ve   burada baꢀvuran bir doktor tarafından muayene edilmiꢀtir. Söz konusu muayene sonunda   düzenlenen sağlık raporunda aꢀağıda belirtilen yaralar kaydedilmiꢀtir: arka paryetal bölgenin   sol tarafında 1 cm uzunluğunda bir abrazyon; sol omzun arkasından sağ skapular bölgeye   uzanan 30 cm uzunluğunda ekimozlu bölge; sol skapular bölgenin aꢀağısında 15x3 cm   boyutunda ekimozlu bölge; sol lumbarda 15x5 cm boyutunda ekimozlu bölge; sağ göğüste   7x3 cm ve 7x14 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sol kolun iç tarafında 1 cm uzunluğunda   dört kanayan sıyrık ve her ikisi de 3 cm çapında olan iki ekimozlu bölge; sol yanakta her ikisi   de 2 cm boyutunda iki ekimozlu bölge; sağ tibial bölgede ekimozlu bölge. Rapor, baꢀvuranın,   on gün süreyle çalıꢀamayacak durumda olduğunu tespit etmiꢀtir.   Aynı tarihte, Savcı, baꢀvuranın serbest bırakılması kararını vermiꢀtir.   Ekim 1995 tarihinde, baꢀvuran, kötü muameleden sorumlu üç polis memurunun   yargılanması talebiyle Beyoğlu Savcılığı’na resmi ꢀikayette bulunmuꢀtur.   Ertesi gün, Beyoğlu Savcısı, Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun   uyarınca, görevsizlik kararı vermiꢀ ve dava dosyasını “gerekli önlemin alınması için”   Valililiğe havale etmiꢀtir.   Temmuz 1997 tarihinde, Beyoğlu Kaymakamı’nın baꢀkanlık ettiği Beyoğlu Đlçe   Đdare Kurulu, üç polis memurunun yargılanması için yetki vermiꢀtir.   Beyoğlu Asliye Ceza Mahkemesi (bundan sonra “ilk derece mahkemesi” olarak   anılacaktır), 29 ꢁubat 2000 tarihli kararında, Ceza Kanunu’nun 245. maddesine aykırı kötü   muamele suçundan üç polis memurunu mahkum etmiꢀ ve her birini üç ay hapis cezasına   çarptırmıꢀtır. Đlk derece mahkemesi, ayrıca, üç ay süreyle görevden uzaklaꢀtırılmalarına karar   vermiꢀtir. Đlk derece mahkemesi, baꢀvuranın “duvardaki yazıyı silmeyi reddetmesi ve polis   memurlarına saldırmasının” “provokasyon” oluꢀturduğunu göz önüne alarak, Ceza   Kanunu’nun 51/1 maddesi anlamı dahilinde, hapis cezalarını 1/4 oranında düꢀürmüꢀ ve polis   memurlarının her birini iki ay yedi gün hapis cezasına çarptırmıꢀtır. Olayın gerçekleꢀme   ꢀeklini ve polis memurlarının suç iꢀleme ihtimalinin zayıflığını dikkate alan ilk derece   mahkemesi, söz konusu memurların cezalarının ertelenmesi halinde tekrar suç   iꢀlemeyecekleri görüꢀünde olduğundan, 647 sayılı Kanun’un 6. maddesi uyarınca cezalarının   ertelenmesi kararını vermiꢀtir.   Üç polis memurundan ikisi bu kararı temyiz etmiꢀtir. Karar, temyiz baꢀvurusunda   bulunmayan üçüncü polis memuru açısından kesinleꢀmiꢀtir.   Ocak 2002 tarihinde, karar, temyiz baꢀvurusunda bulunan iki polis memuru   açısından Yargıtay tarafından bozulmuꢀtur. Yargıtay, 4616 sayılı Kanun hükümlerinin onlara   uygulanması gerektiği kararını vermiꢀtir.   Nisan 2002 tarihinde, ilk derece mahkemesi, 22 Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe   giren ve 23 Nisan 1999 tarihinden önce iꢀlenen belirli suçlara iliꢀkin olarak ceza davalarının   ertelenmesini öngören 4616 sayılı Kanun uyarınca, iki polis memuru hakkındaki yargılamanın   ertelenmesi kararını vermiꢀtir.   Baꢀvuran, Yargıtay’ın kararını vermek için iki yıl beklediğini ve kararı 4616 sayılı   Kanun’un yürürlüğe girmesinin ardından bozduğunu belirterek ilk derece mahkemesinin   kararına karꢀı Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi’ne temyiz baꢀvurusunda bulunmuꢀtur. Her   halükarda, iꢀkence suçuna iliꢀkin cezai yargılama söz konusu Kanun kapsamında değildir ve   bu nedenle ertelenemez. Türk kanunlarına göre, kötü muamele, ancak, mağdur konumda olan   kiꢀiden bilgi almak amacıyla uygulandığı takdirde iꢀkence olarak sınıflandırılabileceği için   (Ceza Kanunu’nun 243. maddesinde tanımlanan suç), ilk derece mahkemesinin somut davada   Ceza Kanunu’nun 245. maddesini uygulamaktan baꢀka seçimi olmamıꢀtır. Bununla beraber,   baꢀvuranın maruz kaldığı kötü muamelenin “Đꢀkence ve Diğer Zalimane, Đnsanlık Dıꢀı veya   Onur Kırıcı Muamele veya Cezaya Karꢀı Birleꢀmiꢀ Milletler Sözleꢀmesi” uyarınca “iꢀkence”   oluꢀturduğu gerçeği bakidir.   Mayıs 2002 tarihinde, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, baꢀvuranın itirazını   reddetmiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuran, AĐHS’nin 3 ve 13. maddeleri uyarınca, polis memurları tarafından   iꢀkenceye varan kötü muameleye maruz bırakıldığı ancak polis memurlarının   cezalandırılmadığı konusunda ꢀikayetçi olmuꢀtur.   AĐHM, bu ꢀikayetlerin sadece AĐHS’nin 3. maddesi açısından incelenmesi gerektiğini   değerlendirmiꢀtir. Söz konusu madde ꢀöyledir:   “Hiç kimse iꢀkenceye, insanlık dıꢀı ya da onur kırıcı ceza veya iꢀlemlere tabi tutulamaz.”   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Hükümet, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca baꢀvuranın mevcut olan iç hukuk yollarını   tüketmediğini ileri sürmüꢀtür. Bu bağlamda, gözaltında kötü muameleden mağdur olduklarını   iddia eden kiꢀilere yönelik olarak iç hukukun sunduğu muhtelif medeni ve idari hukuk   yollarının mevcut olduğunu ve baꢀvuranın gördüğünü iddia ettiği zarara karꢀı telafi   arayabileceğini ifade etmiꢀtir.   AĐHM, benzer davalarda Hükümet’in ön itirazlarını incelemiꢀ ve reddetmiꢀ olduğunu   yinelemiꢀtir (bkz., bilhassa, Nevruz Koç – Türkiye, no. 18207/03, 12 Haziran 2007 ve burada   anılan davalar). AĐHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan hukuk yollarının, sorumluların   teꢀhisi ve cezalandırılmasından ziyade tazminat ödenmesine yönelik olması sebebiyle,   Sözleꢀmeci Devletlerin AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan yükümlülükleri açısından yeterli   olarak kabul edilemeyeceğini yinelemiꢀtir.   AĐHM, somut davada, yukarıda belirtilen davadaki kararlarından sapmasını   gerektirecek özel bir durum görmemiꢀtir. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını reddetmiꢀtir.   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde ꢀikayetin dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca, baꢀvurunun baꢀka açılardan bakıldığında da   kabuledilemezlik unsuru taꢀımadığını tespit etmiꢀtir. Bu nedenle baꢀvuru kabuledilebilir   niteliktedir.   B. Esas   Hükümet, baꢀvurana, AĐHS’nin 3. maddesi anlamı dahilinde, usule iliꢀkin gerekli   güvencelerin sunulduğunu belirtmiꢀtir. Polis memurlarının eylemlerine yönelik soruꢀturma   yürütülmüꢀ ve akabinde polis memurları duruꢀmaya çıkarılmıꢀtır. Söz konusu duruꢀmanın   sonunda, polis memurlarından bir tanesi mahkum edilmiꢀ ve diğer iki polis memuru   hakkındaki yargılama ertelenmiꢀtir. Hükümet, 4616 sayılı Kanun’un genel af kanunu olarak   değerlendirilemeyeceği ve iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin   beraat ettikleri anlamına gelmediği görüꢀündedir.   Hükümet, Hatton ve Diğerleri – Đngiltere [BD] (no. 36022/97) ve Handyside –   Đngiltere (7 Aralık 1976 tarihli karar) davalarındaki kararlara atıfta bulunmuꢀ ve yerel   ihtiyaçları ve koꢀulları değerlendirmek için ulusal makamların uluslararası mahkemelerden   daha iyi konumda olduğunu ileri sürmüꢀtür. Ayrıca, Ashingdane – Đngiltere (28 Mayıs 1985   tarihli karar) davasındaki karara atıfta bulunan Hükümet, “bu alanda izlenecek en iyi   politikanın ne olabileceğine iliꢀkin ulusal makamların yaptığı değerlendirmenin yerine baꢀka   bir değerlendirme yapmanın AĐHM’nin görevinin bir parçası olmadığını” belirtmiꢀtir.   Baꢀvuran, idare mahkemelerinde dava açarak tazminat talebinde bulunmadığı için   iddiaları dayanaktan yoksundur ve Hükümet AĐHS’nin 1. maddesi uyarınca yükümlülüklerini   yerine getirmiꢀtir.   AĐHM, baꢀlangıç olarak, Hükümet’in, baꢀvuranın kötü muamele iddialarının   doğruluğunu sorgulamadığını gözlemlemiꢀtir. Her halükarda, Beyoğlu Asliye Ceza   Mahkemesi’nin, diğer delillerin yanı sıra, yukarıda belirtilen sağlık raporlarına dayanarak üç   polis memurunu baꢀvurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulduğunu kaydetmiꢀtir. Bu   koꢀullarda, AĐHM, baꢀvuranın polis memurları tarafından kötü muamele gördüğünü ve bunun   sonucunda sağlık raporlarında ayrıntıyla sunulan yaraları aldığını kabul etmiꢀtir.   Dolayısıyla, AĐHM tarafından karar bağlanması gereken ikinci husus, kötü   muamelenin, AĐHS’nin 3. maddesi kapsamına dahil olacak asgari ꢀiddet düzeyinde olup   olmadığıdır (bkz., Đrlanda – Đngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar). Bu amaçla, AĐHM,   yukarıda belirtilen sağlık raporlarına iꢀaret etmiꢀtir. Đlk rapordan, baꢀvuranın, tutuklandığı   günün ertesi gününde, doğrudan polis karakolundan yerel hastaneye götürülmek zorunda   kaldığı anlaꢀılmaktadır. Ayrıca, Adli Tıp Kurumu’nda aynı tarihte düzenlenen ikinci rapora   göre, baꢀvuranın bedeninde on günlük iyileꢀme süreci gerektiren on beꢀ ayrı yara mevcuttur.   Yukarıda belirtilenler ıꢀığında, AĐHM, baꢀvuranın yaralarının, AĐHS’nin 3. maddesi   anlamı dahilinde kötü muamele oluꢀturacak ölçüde ciddi olduğu görüꢀündedir. Ayrıca,   Beyoğlu Đlk Derece Mahkemesi tarafından 29 ꢁubat 2000 tarihinde verilen ve üç polis   memurundan bir tanesi hakkında kesinleꢀen kararın, baꢀvurana yapılan kötü muamelenin   AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olduğunun kabulünü oluꢀturduğu görüꢀündedir (bkz., üzerinde   gerekli değiꢀiklikler yapıldıktan, Nikolova ve Velichkova – Bulgaristan, no. 7888/03, 20   Aralık 2007).   AĐHM tarafından karara bağlanması gereken bir sonraki konu, söz konusu ihlalin   ulusal makamlar tarafından yeterli olarak telafi edilip edilmediğidir. Bu bağlamda, AĐHM,   ikincillik ilkesi uyarınca, iddia konusu herhangi bir AĐHS ihlalini telafi etmenin ilk olarak   ulusal makamların görevi olduğunu yinelemiꢀtir. Ancak, yerinde hizmet ilkesi, iç hukuk   yollarıyla elde edilen sonuç üzerinde tüm denetimini reddetmek anlamına gelmemektedir.   Aksi halde, AĐHS tarafından güvence altına alınan haklar anlamsız hale gelirdi. Bu bağlamda,   AĐHS’nin teorik ve etkisiz hakları değil; uygulanabilir ve etkili hakları güvence altına almayı   amaçladığı yinelenmelidir.   AĐHM, Hükümet’in, baꢀvuranın kötü muameleye iliꢀkin olarak tazminat talebinde   bulunmadığı yönündeki iddiasına iliꢀkin olarak ve bunun tazminat ödenmesinin yeterli   olacağı yönünde bir iddia olduğu farz edilse dahi, yetkililerin, polisin uyguladığı kasıtlı kötü   muamele olaylarına karꢀı sorumluların yargılanması ve cezalandırılması için gerekeni   yapmayıp muamelelerini sadece tazminat ödenmesiyle sınırlı tutması halinde, temel önemine   rağmen, iꢀkence ve insanlık dıꢀı ve onur kırıcı muamele ve cezaya iliꢀkin genel kanuni yasak,   uygulamada etkisiz olur ve bazı durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla   kontrolü altındaki kiꢀilerin haklarını kötüye kullanmaları mümkün olurdu (bkz., Assenov ve   Diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).   Bu nedenle, AĐHM tarafından incelenmesi gereken önemli konu, ulusal makamların   baꢀvuranın kötü muamele görmesinden sorumlu polis memurlarının yargılanması ve   cezalandırılması için yetkileri dahilinde olan her ꢀeyi yapıp yapmadıkları veya ne ölçüde   yaptıkları ve söz konusu polis memurları üzerinde yeterli ve caydırıcı yaptırımlar uygulayıp   uygulamadıklarıdır. Bu noktada, ulusal mahkemelerin, yerel ceza hukukunu doğru ꢀekilde   uygulayıp uygulamadığını kontrol etmenin AĐHM’nin görevi olmadığı belirtilmelidir. Somut   yargılamada söz konusu olan polis memurlarının ꢀahsi ceza hukuku sorumluluğu değil;   Devlet’in AĐHS yükümlülüğüdür. Bu nedenle, her ne kadar AĐHM’nin Devlet görevlileri   tarafından uygulanan kötü muameleye karꢀılık uygun yaptırımların seçiminde ulusal   mahkemelere önemli ölçüde saygı göstermesi gerekse de belli bir inceleme yetkisine sahip   olmalı ve eylemin ciddiyeti ile verilen ceza arasında açıkça oransızlık olması durumunda   müdahale etmelidir (bkz., yukarıda anılan Nikolova ve Velichkova).   Somut davada, kötü muamele suçundan üç polis memuru mahkum edilmiꢀtir. Ancak,   temyiz üzerine memurlardan iki tanesinin mahkumiyeti bozulmuꢀ ve müteakiben haklarındaki   cezai yargılama 4616 sayılı Kanun uyarınca ertelenmiꢀtir. Kalan polis memurunun   mahkumiyeti temyiz baꢀvurusunda bulunmadığı için kesinleꢀmiꢀtir.   Đlk derece mahkemesi, baꢀvurana kötü muamele uygulamaktan suçlu bulunan polis   memuruna azami beꢀ yıl hapis cezası verebilecekken, üç aylık ceza vermeyi uygun bulmuꢀtur.   Ayrıca, söz konusu ceza çeyrek oranında düꢀürülmüꢀ; zira, ilk derece mahkemesi, baꢀvuranın   polis memurlarını tahrik ettiğini değerlendirmiꢀtir.   AĐHM, iꢀkence, insanlık dıꢀı ya da onur kırıcı muameleye iliꢀkin yasağın kesin   niteliğini mağdur konumda olan kiꢀinin tutumundan bağımsız olarak yinelemiꢀtir (bkz., diğer   kararların yanı sıra, Saadi – Đtalya [BD], no. 37201/06) Buna göre, tahrik, hiçbir zaman,   AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olarak kiꢀiye ağır kötü muamele uygulanmasını haklı çıkarmaz.   Ayrıca, somut dava koꢀullarında, AĐHM, sokakta gerçekleꢀen olayların son bulmasından   sonra tahrik unsurunun savunulmasının anlamını görmemektedir; zira, baꢀvurana yapılan   saldırı polis karakolunda devam etmiꢀtir. AĐHM’ye göre, polis memuruna verilen hapis   cezasının tahrik nedeniyle düꢀürülmesi, kötü muameleden koruma ꢀeklindeki AĐHS   standardını karꢀılamamaktadır. Son olarak, söz konusu polis memurunun, cezasının infazının   ertelenmesi nedeniyle hapis cezası çekmek zorunda kalmadığı kaydedilmelidir.   Yukarıda belirtilenler ıꢀığında, AĐHM, polis memuruna uygulanan hafif hapis   cezasının ve cezanın ertelenmesinin, söz konusu suçun ciddiyeti ile açıkça orantısız olarak   değerlendirilmesi gerektiği görüꢀündedir (bkz., Ali ve Ayꢀe Duran – Türkiye, no. 42942/02, 8   Nisan 2008).   Diğer iki polis memuru hakkındaki cezai yargılamanın ertelenmesinin, ceza hukuku   sistemini katı olmaktan uzak kıldığını ve baꢀvuranın ꢀikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dıꢀı   fillerin etkili bir ꢀekilde önlenmesini sağlayabilecek caydırıcı bir etkisinin olmadığını   değerlendirmiꢀtir (bkz., yukarıda anılan, Nevruz Koç).   Yukarıda belirtilenler ıꢀığında, AĐHM, bu davada uygulandığı gibi cezai hukuk   sisteminin, ne baꢀvuranın ꢀikayetçi olduğu fiiller gibi yasa dıꢀı fillerin etkili bir ꢀekilde   önlenmesini sağlayabilecek yeterli bir caydırıcı etkisinin olduğu (bkz., yukarıda anılan Ali ve   Ayꢀe Duran) ne baꢀvuranın maruz kaldığı kötü muameleye karꢀılık yeterli telafi sunduğu   kararına varmıꢀtır. Yukarıda vurgulanan kusurlar yürürlükte olan yargı sisteminin caydırıcı   etkisini ve kötü muamele yasağına iliꢀkin ihlallerin önlenmesinde oynaması gereken rolün   önemi zayıflatmıꢀtır (bkz., Okkalı – Türkiye, no. 52067/99).   Dolayısıyla, AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği kararını vermiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuran, görüꢀlerinde, ayrıca, nasıl veya neden olduğunu açıklamadan AĐHS’nin 6.   maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiꢀtir.   AĐHM, bu ꢀikayetin, ancak, somut baꢀvurunun sorumlu Hükümet’e bildirilmesinden   sonra yapıldığını kaydetmiꢀtir. AĐHM, bu bağlamda, polis memurları hakkındaki cezai   yargılamanın 28 Mayıs 2002 tarihinde sona erdiğini ve baꢀvuranın 6. madde uyarıca olan   ꢀikayetini Hükümet’in 11 Ocak 2008 tarihinde AĐHM’ye sunduğu görüꢀlere yanıt olarak   sunduğu görüꢀlerinde, yani altı aydan uzun bir süre sonra, yaptığını gözlemlemiꢀtir.   AĐHM, bu ꢀikayetin, AĐHS’nin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına   uymadığı gerekçesiyle kabuledilemez olduğu kararını vermiꢀtir.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesi ꢀöyledir:   “Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleꢀmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Baꢀvuran 20.000 Euro maddi tazminat ve 30.000 Euro manevi tazminat talebinde   bulunmuꢀtur.   Hükümet, baꢀvuranın maddi tazminat talebini herhangi bir delille kanıtlamadığını   belirtmiꢀ ve AĐHM’den bu baꢀlık altında tazminat ödenmemesi talebinde bulunmuꢀtur.   Hükümet, baꢀvuranın manevi tazminat talebinin aꢀırı olduğunu ve ihlal tespitinin baꢀvuranın   iddia konusu zararlarını karꢀılayacağını belirtmiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuranın maddi tazminat talebini doğrulamadığını gözlemlemiꢀtir.   Dolayısıyla, bu talebi reddetmiꢀtir. Ancak, AĐHM, baꢀvuranın, tek baꢀına ihlal tespitiyle   yeterli olarak tazmin edilemeyecek ölçüde acı ve sıkıntı yaꢀamıꢀ olduğunu değerlendirmiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuranın polis memurları tarafından sebep olunan yaralarının derecesi ve ciddiyetini   dikkate alarak, baꢀvurana 10.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuran, AĐHM’de yapılan yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık 2.588 Euro talep   etmiꢀtir.   Hükümet, AĐHM’den, baꢀvuranın talebini destekleyici fatura, makbuz veya diğer   belgeler sunmadığı gerekçesiyle yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık tazminat hükmünde   bulunmamasını talep etmiꢀtir.   Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, baꢀvuran, ancak mahkeme   masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı   durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu   bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, baꢀvurana bu baꢀlık   altında 2.000 Euro ödenmesine karar vermiꢀtir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı   orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐ ĐLE   1. AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan ꢀikayetin kabuledilebilir; baꢀvurunun kalanının   kabuledilemez olduğuna;   2. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç   ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na çevrilmek üzere   Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana aꢀağıdaki miktarların ödenmesine;   (i) Manevi tazminat olarak 10.000 Euro (on bin Euro) ile birlikte bu miktara tabi   olabilecek her türlü vergi;   (ii) Yargılama masraf ve giderleri olarak 2.000 Euro (iki bin Euro) ile birlikte bu   miktara tabi olabilecek her türlü vergi;   b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa   Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç   puan fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;   4. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve   3. paragrafları gereğince 18 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   Sally Dollé   Zabıt Katibi   Françoise Tulkens   Baꢀkan   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło