13767/04

WyrokETPCz2008-07-29ECLI:CE:ECHR:2008:0729JUD001376704

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy długotrwałość postępowania sądowego dotyczącego własności nieruchomości naruszyła prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji? 2. Czy odmowa wpisu nieruchomości do rejestru gruntów na nazwisko skarżących naruszyła prawo własności z art. 1 Protokołu nr 1? 3. Czy skarżący byli dyskryminowani ze względu na przynależność do mniejszości religijnej w kontekście prawa własności (art. 14 w związku z art. 1 Protokołu nr 1)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że postępowanie sądowe, które trwało łącznie 31 lat i 6 miesięcy (z czego 16 lat i 8 miesięcy w okresie objętym jurysdykcją ratione temporis Trybunału), było nadmiernie długie i naruszyło art. 6 ust. 1 Konwencji. Stwierdzono, że choć sprawa była skomplikowana, to nie usprawiedliwiało to tak długiego czasu trwania, a odpowiedzialność za opóźnienia spoczywa na władzach krajowych, które mają obowiązek zorganizować system sądownictwa w sposób zapewniający rozstrzyganie spraw w rozsądnym terminie. Skargi dotyczące art. 1 Protokołu nr 1 i art. 14 zostały uznane za niedopuszczalne, ponieważ skarżący nie posiadali „istniejącego mienia” ani „uzasadnionego oczekiwania” na nabycie własności w rozumieniu Konwencji, a ich roszczenia opierały się na nieformalnych dokumentach, które nie były wystarczające do nabycia własności zgodnie z prawem tureckim. Art. 14 nie mógł być zastosowany autonomicznie, gdy art. 1 Protokołu nr 1 nie miał zastosowania.
Stan faktyczny
Skarżący, İstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan i Nikola Sarı, są obywatelami Turcji i spadkobiercami Panayota Sarrisa. Sprawa dotyczy działek gruntu w Bozcaada, które zostały zarejestrowane na rzecz Skarbu Państwa jako „opuszczone”. Skarżący twierdzili, że działki te należały do ich przodków i zostały nabyte przez ich poprzednika prawnego na podstawie nieformalnych dokumentów. W 1972 roku Panayot Sarris wszczął postępowanie sądowe przeciwko Skarbowi Państwa w celu zapobieżenia ingerencji w posiadanie nieruchomości. Postępowanie to, po wielu odwołaniach i zmianach właściwości sądów, zakończyło się w 2003 roku odmową uznania roszczeń skarżących przez tureckie sądy.
Rozstrzygnięcie
1. Skarga w zakresie długości postępowania uznana za dopuszczalną, pozostałe części za niedopuszczalne. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 3. Zasądza każdemu ze skarżących 13 750 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową. 4. Zasądza skarżącym łącznie 2 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. 5. Odrzuca pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie. 6. Ustala odsetki za zwłokę na poziomie stopy Europejskiego Banku Centralnego plus trzy punkty procentowe.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   SARI vd. -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 13767/04)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Temmuz 2008   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (13767/04) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaꢀları) Đstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarı’nın (baꢀvuranlar) Avrupa Đnsan   Hakları Mahkemesi’ne 9 Mart 2004 tarihinde Temel Đnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence   altına alan Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu   baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, Đstanbul Barosu avukatlarından A. Sakmar tarafından temsil edilmektedirler.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Türk vatandaꢀı olan baꢀvuranlar, Đstifaniya Sarı, Eleni Zarbozan ve Nikola Sarı sırasıyla   1925, 1944 ve 1942 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.   Bozcaada’da (Çanakkale) bulunan bir arazinin bazı parselleri, 22 Aralık 1950 tarihinde   tapu siciline 197 ve 198 kayıt numaralarıyla Türkiye Devlet Hazinesi («Hazine») adına   kaydedilmiꢀtir. Đlgili belgelerede bu arazilerin Hazine adına metruken kaydedildiği   belirtilmektedir. 11 Mayıs 1983 tarihinde, aynı araziler üzerindeki baꢀka bir parsel de yine   aynı sebepten dolayı Hazine adına kaydedilmiꢀtir.   Baꢀvuranların iddialarına göre, bu arazideki parseller baꢀlangıçta Nikola Sarımanol   adındaki bir ꢀahsa aitti ve bu ꢀahıs belirlenemeyen bir tarihte vefat etmiꢀ ve mirasını oğlu   Yorgi Sarımanol’a bırakmıꢀtır. Bu ꢀahıs da babası gibi bilinmeyen bir tarihte vefat etmiꢀ ve   kızı Sultana Korkodilos tek varis olarak gösterilmiꢀtir.   Ağustos 1938 tarihinde, Sultana Korkodilos da vefat etmiꢀ ve mirasını Nikola ve   Paraꢀkevi Korkodilos’a bırakmıꢀtır.   1962’de, veraset ve mülkiyet hakları doğrultusunda Nikola ve Paraꢀkevi Korkodilos,   sözkonusu gayrimenkullerin kendi adlarına tapu siciline kaydedilmesi için dava açmıꢀlardır..   Nikola ve Paraꢀkevi Korkodilos’un davayı takip etmemesi nedeniyle sözkonusu dava, 24   Ekim 1964 tarihinde düꢀmüꢀtür. .   Paraꢀkevi Korkodilos, mülk sahibi olduğunu belirten ancak noter tasdiki olmayan 8   Ağustos 1964 tarihli imzalı bir belge vasıtasıyla, bahis konusu arazi yüzölçümünün yarısına   tekâbül eden miras payını Panayot ve Đstifaniya Sarris’e bırakmıꢀtır. 15 Aralık 1966 tarihinde   Nikola Korkodilos, kendi payına düꢀen miras hakkı için aynı ꢀeyi yapmıꢀtır.   Belli olmayan bir tarihte, bu ihtilaflı araziler devlet tarafından ꢁakir Balcı isimli bir ꢀahsa   kiralanmıꢀtır. Bu ꢀahıs, adı geçen arazilerin üçüncü ꢀahıslar tarafından kullanıldığını görerek,   Mal Müdürlüğü’ne baꢀvurmuꢀtur. Bunun üzerine Mal Müdürlüğü, 20 Aralık 1971 tarihinde   Panayot Sarris’in araziye girmesini engellemek amacıyla Bozcaada Kaymakamlığı’na   baꢀvurmuꢀtur.   Aralık 1971 tarihinde, kaymakamlık bu talebi haklı bularak, Panayot Sarris’in arazilere   girmesini yasaklamıꢀtır.   Panayot ve Đstifaniya Sarris, ihtilaflı parsellerin sekiz senedir zilyetlerinde olduğu   iddiasıyla hazırlanan 29 Mart 1972 tarihli dava dilekçesi vasıtasıyla, Bozcaada Asliye Hukuk   Mahkemesi’nde (« Asliye Hukuk Mahkemesi ») Hazine’nin elatmasının önlenmesine yönelik   bir dava (zilyetlik davası) açmıꢀlardır.   Aralık 1973 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesi kendilerini haklı bularak, Hazine’nin   elatmasının önlenmesine hükmetmiꢀtir.   Temmuz 1974 tarihli kararıyla Yargıtay, dosyanın yeteri kadar incelenmediği   gerekçesiyle asliye hukuk mahkemesinin kararını bozmuꢀtur. Yargıtay, kararında, taraflardan   biri olan Hazine’nin, iddialarını tapu kayıtlarına dayandırdığını, ancak asliye hukuk   mahkemesinin dava dosyasına sunulan belgelerin dava konusuyla ilgisi olup olmadığını   incelemediğini belirtmiꢀtir.   Đtirazı görüꢀen Asliye Hukuk Mahkemesi 16 Eylül 1980 tarihinde Đstifaniya Sarris’in   davasını takip etmediğini vurgulayarak, adıgeçenin talebine iliꢀkin kararın müracaaatta   bırakılmasına hükmetmiꢀ ve Panayot Sarris’i kısmen haklı bulmuꢀtur. Söz konusu arazinin bir   bölümünde, Hazine’nin elatmasının önlenmesine hükmetmiꢀtir.   Mayıs 1981 tarihinde Yargıtay, Asliye Hukuk Mahkemesinin kararını bir kez daha   bozmuꢀtur. Sözkonusu arazilerin mülkiyetlerinin ihtilaflı olduğunu vurgulayarak, elatmanın   önlenmesi yönünde karar vermeden önce mahkemenin, Panayot Sarris’e tescil davası açmak   üzere mehil ve imkan vermesi gerektiğini belirtmiꢀtir.   Aralık 1981 tarihinde Panayot Sarris, ihtilaflı mülklerin kendi adına kaydedilmesi   amacıyla bir dava açmıꢀtır.   Asliye Hukuk Mahkemesi, 15 Nisan 1982 tarihinde biri zilyetlikle iktisap ve diğeri   mülklerin tapu siciline kayıtlarıyla ilgili iki davanın birleꢀtirilmesi yönünde karar almıꢀtır.   Temmuz 1992 tarihinde Asliye Hukuk Mahkemesi, ihtilaflı arazilerin tapu kütüğünde   üçüncü bir ꢀahıs adına kayıtlı olduğunu ve zilyetliğe dayalı kazandırıcı zamanaꢀımı ile mülk   edinilemeyeceğini gerekçe göstererek, Panayot Sarris’in açtığı davayı reddetmiꢀtir.   yılında, bölgede yapılan kadastro çalıꢀmaları sonucunda ihtilaflı araziler birçok   parsele bölünmüꢀ ve bunların her birine yeniden numara verilmiꢀtir. Bununla birlikte, tapu   kütüğündeki mülkiyet durumlarının yazılı olduğu bölümler, maliklerinin belirsiz olması   nedeniyle boꢀ bırakılmıꢀtır.   ꢁubat 1994 tarihinde Yargıtay, kadastro planlarının düzenlenmesi sonunda ortaya çıkan   anlaꢀmazlığın çözümlenmesinde yetkili yargı organının, ilgili yasalardaki hükümler gereği   bundan böyle kadastro mahkemeleri olduğunu vurgulayarak, kararı ratione materiae aykırılık   gerekçesiyle bir kez daha bozmuꢀtur.   Asliye Hukuk Mahkemesi, 8 Aralık 1994 tarihinde ratione materiae görevsizlik kararı   vererek davayı Bozcaada Kadastro Mahkemesi’ne göndermeye karar vermiꢀtir.   yılında, Panayot Sarris vefat etmiꢀ ve arkasında varis olarak Đstifaniya Sarı, Eleni   Sarı (Zarbozan) ve Nikola Sarı’yı (bundan böyle « baꢀvuranlar » olarak anılacaktır)   bırakmıꢀtır. Davayı bu kiꢀiler takip etmektedirler.   Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım 1997, 17 ve 24 Temmuz 1998, 6 Haziran 1999   ve 14 Haziran 2002 tarihlerinde keꢀif yapmıꢀtır. Bozcaada Kadastro Mahkemesi tarafından   ayrıca birçok defa bilirkiꢀi incelemesi emri verilmiꢀtir. Bilirkiꢀiler, 28 Eylül 1998, 7 Temmuz   1999, 20 Haziran 2002, 8 Temmuz 2002 ve 12 Ağustos 2002 tarihlerinde raporlarını   sunmuꢀlardır.   Keꢀif sırasında düzenlenen tespit tutanaklarına, bilirkiꢀi raporlarına, o bölge yakınlarında   oturanların anlattıklarına dayanarak ve bilhassa da nüfus kayıt örnekleri ile birlikte dosyada   sunulan tüm belgelerin incelenmesinden sonra, Bozcaada Kadastro Mahkemesi, 28 Kasım   tarihinde baꢀvuranların taleplerini reddetmiꢀtir. Bozcaada Kadastro Mahkemesi   gerekçesinde ilk olarak, tarafların ihtilaflı arazilerin metruken Hazine’ye intikal etmiꢀ olduğu   konusunda itirazları olmadığını vurgulamıꢀtır. Mahkeme daha sonra, bu nitelikteki arazilerin   ilk baꢀtaki tapu senetleri hukuki değerini yitirmedikçe baꢀka bir mülkiyete konu   olamayacağını belirtmiꢀtir. Sonuç olarak, bu tapu senetleri hukuki niteliklerini kaybetmiꢀ   olsalar dahi, yürürlükteki kanun hükümleri gereğince ve özellikle iki taraf arasında yıllardır   çekiꢀmeli olması nedeniyle, dava konusu taꢀınmazlar üzerinde, baꢀvuranlar yararına   kazandırıcı zamanaꢀımı ile mülk edinme koꢀullarının oluꢀmadığına hükmetmiꢀtir.   Yargıtay, tarafların hazır bulunduğu duruꢀma sonrasında aldığı 22 Nisan 2003 tarihli kararı   ile Bozcaada Kadastro Mahkemesi’nin kararını onamıꢀ ve baꢀvuranların karar düzeltme   talebini 29 Eylül 2003 tarihinde reddetmiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐ ĐLE 1 NO’LU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESĐNĐN AYRI   AYRI VE SÖZLEꢁMENĐN 14. MADDESĐYLE BAĞLANTILI OLARAK ĐHLÂL   EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   A. Hükümet’in itirazları hakkında   Hükümet, AĐHM’nin ratione temporis yetkisizliği, iç hukuktaki itiraz yollarının   tüketilmediği ve baꢀvuranların mağdur sıfatı olmadığı olmak üzere üç yönden   kabuledilemezlik itirazında bulunmaktadır.   AĐHM, Hükümet’in itirazları hakkında bir karar almasının gerekli olmadığı kanaatindedir.   Bu itirazların reddedilmesi gerektiği kabul edilse dahi, mevcut ꢀikâyetler, her halükarda,   aꢀağıda açıklanan gerekçeler nedeniyle kabul edilemez niteliktedirler (bakınız, mutatis   mutandis, Đtalya aleyhine M.D.U.davası (karar), no 58540/00, 28 Ocak 2003).   B. 6/1 maddesine riayet edilip edilmediği hakkında   Baꢀvuranlar, davalarının ulusal mahkemeler tarafından adil bir ꢀekilde görülmediğini iddia   etmektedirler. Baꢀvuranların iddiasına göre, ulusal mahkemeler, arazileri metruken tapu   siciline Hazine adına kaydedilen ve varisi oldukları kimseyi baꢀlangıçtaki malik olarak   saydığı cihetle bu davada hatalı bir görüꢀ üzerinden hareket etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlara göre,   anlaꢀmazlık konusu olan araziler, metruken tapu siciline kaydedilen araziler değil, tapu dıꢀı   belge ile satın aldıkları arazilerdir. Bu konuyla ilgili olarak baꢀvuranlar AĐHS’nin 6/1   maddesine atıfta bulunmaktadırlar.   Hükümet, ulusal yargı organlarının iç hukuku gereği gibi uyguladıklarını ve baꢀvuranların   bu araziler üzerinde herhangi bir tapu senedine sahip olmadıkları cihetle, ilgili iç hukuk   hükümlerinin ihtilaflı mülklerin kazandırıcı zamanaꢀımı yoluyla elde edilmesine imkân   vermediğini ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet, baꢀvuranların ilk mülk sahibi ile Sultana   Korkodilos arasında bir akrabalık bağının olduğunu ve varisler Nikola Korkodilos ve   Paraskevi Kunduracı’nın bu mülkiyeti baꢀvuranların murisine (Panayot Sarris) devrettiğini   hiçbir zaman resmi belgelerle kanıtlayamadıklarını vurgulamaktadır.   AĐHM, Sözleꢀmenin 19. maddesi uyarınca, Sözleꢀmeci Tarafların, AĐHS’den kaynaklanan   taahhütlerini yerine getirmelerini sağlamakla yükümlü olduğunu hatırlatmaktadır. Özellikle,   Sözleꢀme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği durumlar dıꢀında,   AĐHM, bir iç yargı organı tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal veya hukuki hataları   incelemekle yükümlü değildir. Diğer taraftan, Sözleꢀme’nin 6. maddesindeki hükümlerle adil   yargılanma hakkını garanti altına alıyor ise de, öncelikle iç hukukun ve ulusal yargı   organlarının yetki alanına giren kanıtların kabul edilebilirlikleri veya bunların   değerlendirilmesiyle ilgili konularda bir kural koymamaktadır. (Đspanya aleyhine García Ruiz   davası [GC], no 30544/96, § 28, CEDH 1999-I).   AĐHM, dava konusunun, iç hukuk sisteminin neden olduğu olayların değerlendirilmesi ile   iç hukukun uygulama ve yorumlamalarına iliꢀkin bir ꢀikâyet olduğu kanaatindedir. AĐHM,   ulusal yargı organlarının, keꢀif yapılmasından, bilirkiꢀi raporlarının incelenmesinden ve yakın   çevrede oturanların ifadelerinin dinlenmesinden sonra baꢀvuranların talebini reddettiklerini   gözlemlemektedir.   AĐHM ayrıca, baꢀvuranların çekiꢀmeli yargılanma hakkından   yararlandıklarını ve bu yargılama sürecinin çeꢀitli aꢀamalarında iddialarını savunma adına   önemli gördükleri tüm kanıtları sunabildiklerini gözlemlemektedir. Diğer taraftan, AĐHM, ilk   derece mahkemesinin açılan davayı reddetme yönünde verdiği kararın olaylar ve hukuk   yönünden yeterince gerekçelendirilmiꢀ olduğunu saptamaktadır.   Yukarıda ifade olunanlara ve elindeki unsurlara dayanarak AĐHM, ihtilaflı davanın genel   itibariyle, Sözleꢀmenin 6/1 maddesi anlamında adil nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır.   Sonuç olarak, baꢀvuranların bu ꢀikâyeti mesnetsiz olduğundan AĐHS’nin 35. maddesinin   3. ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmelidir.   C. 1 Nolu Protokolün 1. maddesine riayet edilip edilmediği hakkında   Baꢀvuranlar, ulusal mahkemelerin gayrımenkulleri tapu siciline kendi adlarına   kaydetmemek suretiyle, mülkiyet haklarını ihlal ettiklerini öne sürmektedirler.   Baꢀvuranlar, ihtilaflı arazilerin çok uzun zamandan beri kendilerinde olduğunu ve   kendilerinin bu arazileri tapu senetlerini elinde bulunduran ꢀahıslardan satın aldıklarını,   ancak ulusal mahkemelerin bunları tamamen inkâr ettiğini savunmaktadırlar. Bu   çerçevede baꢀvuranlar 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedirler.   1. Tarafların savları   a) Baꢀvuranlar   Baꢀvuranlar, ihtilaflı arazilerin aslında Nikola ve Paraꢀkevi Kunduracı’ya miras kalan   araziler olduğunu ve dedelerinin 1964 ve 1966 yıllarında bu arazileri tapu dıꢀı belge ile satın   aldıklarını iddia etmektedirler. Baꢀvuranlara göre, satın alma tarihinden itibaren ve iç   hukukun hükümleri çerçevesinde, kendilerinin söz konusu arazilerin yasal maliki olarak kabul   edilmeleri ve bu durumun ulusal mahkemeler tarafından da kabul görmesi gerekmekteydi.   Ayrıca, 1971 yılında kaymakamlık tarafından kendileri aleyhine alınan karara kadar, arazileri   bir müdahaleyle karꢀılaꢀmaksızın kullandıklarını ve ulusal mahkemelerin bu gerçeği tamamen   inkâr ettiğini ileri sürmektedirler.   b) Hükümet   Hükümet, ihtilaflı arazilerin ilk maliki tarafından terk edilmiꢀ olduğunu ve herhangi bir   mülkiyet devri yapılmadan önce 1950 yılında metruken Hazine adına kaydedildiğini   vurgulamaktadır. Bu nedenle Hükümet, baꢀvuranların, tapu sicilinde resmi olarak kayıtlı   bulunan bu mülklere geçerli sayılabilecek hukuki bir temelde sahip olamayacakları sonucunu   çıkarmaktadır. Hükümet aynı zamanda, kaymakamın karar verirken, söz konusu arazilerin   kiracısı olduğunu iddia eden üçüncü bir ꢀahsın talebine dayandığını ileri sürmektedir. Son   olarak Hükümet, Türk hukukuna göre, bir mülkiyet devrinin ancak tapu siciline kaydedilmek   suretiyle gerçekleꢀtirilebileceğini vurgulamakta ve dolayısıyla tapu dıꢀı belgenin, kendisine   göre, yalnızca olası bir satın alma iꢀlemine iliꢀkin delil baꢀlangıcı teꢀkil edeceğini   belirtmektedir.   2. AĐHM’nin değerlendirmesi   AĐHM, bir baꢀvuranın ꢀikayetine konu olan kararlar kendi ‘mülkü’ ile iliꢀkili olmadığı   müddetçe 1 No’lu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği iddiasında bulunamayacağını   hatırlatır. “Mülk” kavramı “mevcut malları’’ kapsadığı kadar, istida sahibinin bir mülkiyet   hakkından efektif istifade etme “meꢀru beklentisini’’ ileri sürmesine neden olacak, alacaklar   da dahil olmak üzere, mamelek değerlerini de kapsar. Buna karꢀın, halihazırda bihakkın   kullanılamayan bir mülkiyet hakkının tanınanacağı beklentisi 1 Nolu Protokolün 1. maddesi   anlamında bir « mülk » olarak değerlendirilemez ( Almanya aleyhine Prince Hans-Adam II   de Liechtenstein davası [GC], no 42527/98, §§ 82-83, CEDH 2001-VIII ; Çek Cumhuriyeti   aleyhine Gratzinger et Gratzingerova davası (karar) [GC], no 39794/98, § 69, CEDH   2002-VII; Slovakya aleyhine Kopecký davası [GC], no 44912/98, § 35, CEDH 2004-IX).   Diğer taraftan AĐHM, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin mülk edinme hakkını garanti   etmediğini hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleriyle birlikte, Belçika aleyhine Van der Mussele   davası, 23 Kasım 1983 tarihli karar, seri A no 70, sayfa 23, § 48 ; Kopecký, sözü edilen madde   § 35).   Mevcut davada, baꢀvuranların ihtilaflı arazilerin tapusuna sahip olmadıkları ve yalnızca   kendi zilyetleri altında bulunduğunu iddia ettikleri konusunda hiç kimsenin itirazı   bulunmamaktadır. Bozcaada Kadastro Mahkemesi’nin vardığı sonuçta, sözkonusu araziler   Hazine’ye ait olduğundan baꢀvuranların mülkiyetinde sayılamayacağı ve diğer taraftan,   kazandırıcı zamanaꢀımı ꢀartlarının oluꢀmadığı vurgulanmaktadır.   Bu ꢀartlar altında, AĐHM, baꢀvuranların adı geçen içtihat kapsamında bir « mevcut   mülk »’e sahip olmadıkları kanaatine varmıꢀtır. (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine   Gündüz davası (karar), no 50253/99, 18 Ekim 2007).   Bundan sonra geriye, baꢀvuranların mülkiyet hakkından efektif olarak yararlanmaları için   en azından « meꢀru bir beklenti » leri olduğunu ileri sürebilecekleri bir alacaklarının olup   olmadığının belirlenmesi kalmaktadır. Baꢀka bir deyiꢀle, ihtilaflı mülklerin tapu sicilinde   kendi adlarına kaydedilmesi taleplerinin, 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin korumasından   yararlanması için, iç hukukta yeteri kadar güçlü temellere dayanan bir alacak olarak kabul   edilebilip edilemeyeceğini belirlemek gerekmektedir.   Bu noktada, AĐHM, ilk aꢀamada baꢀvuranların iddialarını mülkiyet devri için düzenlenen   tapu dıꢀı bir belgeye dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Oysa, bilmeleri gerekirdi ki, Türk   hukukunda böyle bir belge mülkiyet hakkının devri için tek baꢀına yeterli olmamaktadır.   Medeni Kanunun taꢀınmaz mallarla ilgili hükümleri uyarınca sözkonusu taꢀınmazların tapu   siciline kaydettirilmesi gerekirdi.   AĐHM daha sonra, mülkiyet hakları olduğunu kanıtlamak için baꢀvuranların iddialarını   zilyetliğe dayandırdıklarını gözlemlemektedir. Ancak burada da yine mülkiyet devrinin   gerçekleꢀtirilmesinde iç hukukta öngörülen ꢀartları karꢀılamayan bir hukuki belge sözkonusu   olduğundan ve ihtilafı yargıya taꢀıdıklarından, baꢀvuranların, kazandırıcı zamanaꢀımı   ꢀartlarının oluꢀup oluꢀmadığı konusunda kararı öncelikle iç hukuku uygulayan ve yorumlayan   adlî mercilerin vereceğini bilmeleri gerekirdi. AĐHM ise, yalnızca Sözleꢀmenin 19. maddesi   kapsamında Sözleꢀme’yi imzalayan Tarafların taahhütlerine uymalarını sağlamakla   yükümlüdür; Özellikle, Sözleꢀme ile koruma altına alınan hak ve özgürlüklerin ihlâl edildiği   durumlar dıꢀında, bir ulusal mahkeme tarafından yapıldığı iddia edilen olgusal ya da hukuki   hataları incelemekle yükümlü değildir (bakınız, örneğin, García Ruiz, adıgeçen, prg. 28).   Dava konusuyla ilgili verilen kararlar ile özellikle 6/1 maddesi kapsamında yukarıda   vardığı sonuçlar çerçevesinde (yukarıdaki 33 ve 34. paragraflar) AĐHM, baꢀvuranların   talepleri konusunda Bozcaada Kadastro Mahkemesi ile Yargıtay’ın karar veriꢀ ꢀekillerinde   hiçbir keyfi durum görmemektedir. Dolayısıyla, ilgililerin iddialarını reddeden ve bu konuda   yasaların öngördüğü ꢀartların oluꢀmadığına karar veren sözkonusu mahkemelerin vardıkları   kararlardan farklı bir karara varmasını gerektirecek hiçbir unsur mevcut değildir. (bakınız,   mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Sarıaslan ve diğerleri davası (karar), no 32554/96, 23   Mart 1999).   Yasal ꢀartların oluꢀması meselesinin baꢀvuranlar tarafından baꢀlatılan adlî süreç   çerçevesinde incelenmesi gerektiğinden AĐHM,,dava dilekçesini verdikleri dönemde   baꢀvuranların alacaklarının bazı ꢀartlara bağlı olduğu, bunun da 1 No’lu Ek Protokolün 1.   maddesi kapsamında koruma altına alınması için yeterli kabul edilebilecek bir mamelek   değeri » olarak değerlendirilemeyeceği kanaatindedir (bakınız, mutatis mutandis, Kopecký,   sözü edilen madde § 58).   Bu ꢀartlarda, AĐHM, baꢀvuranların 1 Nolu Protokolün 1. maddesinin ilk cümlesi anlamında   bir «mülk»’e sahip olmadıkları kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu hükmün getirdiği   teminatlar mevcut davada uygulanamaz.   Dolayısıyla, bu ꢀikâyet 35/3 maddesi anlamında AĐHS hükümleriyle ratione materiae   bağdaꢀmamakta olup 35/4 maddesi uyarınca reddedilmelidir.   D. AĐHS’nin 14. maddesine 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak riayet   edilip edilmediği hakkında   Mülkiyet hakları noktasında ayrımcılığa maruz kaldıklarını düꢀünen baꢀvuranlar, yetkili   makamların ve ulusal mahkemelerin kendilerinin de mensup oldukları dinî azınlığın üyelerine   karꢀı daima dıꢀlayıcı bir tutum benimsediklerini ileri sürmektedirler. Bu konuyla ilgili olarak   Sözleꢀmenin 14. maddesinin 1 Nolu Protokolün 1. maddesiyle bağlantılı olarak ihlâl   edildiğini savunmaktadırlar.   Hükümetin kanaatine göre, 1 Nolu Protokolün 1. maddesi kapsamına giren bir mülke sahip   olmayan baꢀvuranlar, özerk bir niteliği olmadığından ve bu nedenle söz konusu davada   uygulanamayacağından dolayı, Sözleꢀmenin 14. maddesinin ihlâl edildiği ꢀeklinde bir   ꢀikâyette bulunamazlar. Hükümet ayrıca baꢀvuranların ꢀikâyetlerinin dayanaktan yoksun   olduğunu savunmaktadır.   AĐHM 14. maddenin, Sözleꢀme ve Protokolün diğer kural koyucu maddelerini tamamlayıcı   nitelikte olduğunu hatırlatmaktadır. 14. maddenin bağımsız bir niteliği yoktur, zira yalnızca   AĐHS ve Ek Protokolleri’nin garanti altına aldığı «hak ve hürriyetlerin kullanılması» için   geçerlidir (bakınız, örneğin, Birleꢀik Krallık aleyhine Abdulaziz, Cabales ve Balkandali   davası, 28 Mayıs 1985 tarihli karar, seri A no 94, sayfa 35, § 71 ; Avusturya aleyhine Inze   davası, 28 Ekim 1987 tarihli karar, seri A no 126, sayfa 17, § 36 ; Fransa aleyhine Koua   Poirrez davası, no 40892/98, § 36, CEDH 2003-X). Sözleꢀmenin 14. maddesinin özerk   nitelikte olmaması ve 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin uygulanamaz olması sonucuna   varılması nedeniyle, AĐHM, Sözleꢀmenin 14. maddesinin mevcut davada dikkate   alınamayacağı kanaatine varmaktadır (bakınız Çek Cumhuriyeti aleyhine Koliha davası   (karar), no 52863/99, 6 Nisan 2004 ; Fransa aleyhine Prigent davası (karar), no 20817/02,   Haziran 2005).   Daha sonra, AĐHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi   yönünden yapılan ꢀikâyet, yine aynı ꢀekilde AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında   AĐHS hükümleriyle ratione materiae bağdaꢀmamakta olup 35/4 maddesi uyarınca   reddedilmelidir.   IV. AĐHS’NĐN 6/1 MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Baꢀvuranların iddiasına göre, ihtilaf konusu yargılama süresi makul süre ilkesine aykırıdır.   Bu konuyla ilgili olarak baꢀvuranlar, AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini ileri   sürmektedirler.   Hükümet, AĐHM’nin ratione temporis yetkisine istinaden bir kabuledilemezlik itirazında   bulunmaktadır. Hükümet bu konuyla ilgili olarak, baꢀvuranların murisinin Asliye Hukuk   Mahkemesi’nde dava açtığı 29 Mart 1972 tarihi ile Türkiye’nin kiꢀisel baꢀvuru hakkını kabul   ettiği 28 Ocak 1987 tarihleri arasında geçen sürecin AĐHM tarafından incelenemeyeceğini   vurgulamaktadır.   Hükümet’in bu tezini haklı bulan AĐHM, bu davada baꢀvuranlar tarafından ileri sürülen   ꢀikâyet çerçevesinde ratione temporis yetkisinin Türkiye’nin kiꢀisel baꢀvuru hakkını kabul   ettiği 28 Ocak 1987 tarihinden sonra geçerlilik kazanacağı kanaatine varmaktadır (bakınız,   özellikle Türkiye aleyhine Mitap ve Müftüoğlu davası, 25 Mart 1996 tarihli karar , karar ve   hükümlerin derlemesi 1996-II, sayfalar 410-411, §§ 26-28 ; Türkiye aleyhine Cankoçak   davası, no 25182/94 ve 26956/95, § 26, 20 ꢁubat 2001 ; Türkiye aleyhine ꢁahiner davası, no   29279/95, § 21, CEDH 2001-IX).   Bu nedenle, AĐHM’nin kanaatine göre, dikkate alınacak dönem 28 Ocak 1987 tarihinde   baꢀlamaktadır. Bununla birlikte AĐHM,sözkonusu tarihte davanın on dört yıl 10 aydır   sürmekte olduğunu göz önünde bulunduracaktır.   AĐHM diğer taraftan, bu ꢀikâyetin Sözleꢀmenin 35/3 maddesi açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını ve baꢀka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir.   Dolayısıyla, bu ꢀikayeti kabuledilebilir olarak ilan etmek yerinde olacaktır.   1. Esasa iliꢀkin   1. Dikkate alınması gereken dönem   Hükümet, söz konusu yargı sürecinin 29 Mart 1972 tarihinde baꢀlayıp 29 Eylül 2003   tarihinde sona erdiğini vurgulamaktadır. Dolayısıyla, sözkonusu yargı süreci otuz bir yıl altı   ay sürmüꢀtür. Hükümet, AĐHM’nin 28 Ocak 1987 tarihinde baꢀlayan ve yaklaꢀık on altı yıl   sekiz aydan fazla olan bu süreyi dikkate alması gerektiğini yinelemektedir.   Baꢀvuranlar, AĐHM’nin ratione temporis yetkisi konusunda fikir beyan etmemektedirler.   Buna karꢀın, geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin makul bir süre olarak kabul edilemeyeceğini   ve kendilerinden kaynaklanan herhangi bir atalet döneminin sözkonusu olmadığını iddia   etmektedirler.   AĐHM’nin kanaatine göre, söz konusu dönemin sona erdiği tarih, baꢀvuranların karar   düzeltme talebinin Yargıtay tarafından reddedildiği 29 Eylül 2003 tarihi olarak kabul   edilmelidir. AĐHM, 28 Ocak 1987 tarihinde baꢀlayan dikkate alınması gereken bu dönemde   iki dereceden mahkeme tarafından altı karar verildiğini ve ihtilaflı yargılama sürecinin   yaklaꢀık on altı yıl sekiz ay sürdüğünü gözlemlemektedir. Bununla birlikte, söz konusu   sürenin makul nitelikte olup olmadığı hakkında karar verebilmesi için AĐHM’nin,   yargılamanın 28 Ocak 1987 tarihindeki durumunu dikkate alması gerekmektedir .   2. Yargılama süresinin makul nitelikte olup olmadığı hakkında   Hükümet, sözkonusu yargılama süresinin aꢀırı olmadığı görüꢀünü savunarak, AĐHM’den   bu ꢀikâyeti kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir. Hükümet, özellikle ulusal   mahkemelerin on yıllarca öncesine dayanan tapu sicili kayıtlarını gün ıꢀığına çıkarmakta   çektiği güçlükten dolayı davanın son derece karmaꢀık olduğunun altını çizmektedir.   Hükümet, ayrıca,baꢀvuranların sergiledikleri tutumla söz konusu sürenin uzamasına sebep   olduklarını ileri sürmektedir.   Baꢀvuranlar, Hükümetin tezine itiraz etmektedirler. Baꢀvuranlara göre, yargılamanın   uzamasının baꢀlıca nedeni, ilk derece mahkemelerinin kararlarını sırasıyla altı, onbir ve yedi   yıl gibi çok uzun sürelerde açıklamalarıdır. Baꢀvuranlar, iç hukuktaki baꢀvuru yollarını   kullanmalarının yargılama sürecinin uzamasına yol açan bir tutum olarak   değerlendirilemeyeceğini savunmaktadırlar.   AĐHM, bir yargılama süresinin makul olup olmadığının davanın koꢀullarına ve AĐHM   içtihadında belirtilen kıstaslara ve bilhassa da davanın karmaꢀıklığına, baꢀvuranın ve yetkili   mercilerin tutumlarına ve davanın ilgililer açısından önemine bakılarak anlaꢀıldığını anımsatır   (bakınız, diğer birçok örnek arasından, Fransa aleyhine Frydlender davası [GC], no   30979/96, § 43, CEDH 2000-VII).   AĐHM, ulusal mahkemelerin on yıllarca önceye dayanan tapu sicil kayıtlarına bakarak   ihtilaflı arazilerin kime ait olduğu meselesini çözmeleri zarureti nedeniyle ve bu arazilerin   hukuki durumlarının tespiti için bilirkiꢀi incelemesi yapılması gerektiğinden davanın bazı   karmaꢀıklıklar içerdiğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, AĐHM’nin kanaatine göre,   davanın görece karmaꢀık olması yargılamanın bu denli uzun olmasını haklı gösteremez.   Baꢀvuranların davranıꢀları konusunda AĐHM, onların gereken özeni gösterdiklerini   vurgulayarak, yaptıkları haklı baꢀvurular yüzünden suçlanamayacakları görüꢀünü   bildirmektedir (bakınız, Fransa aleyhine Piron davası, no 36436/97, § 55, 14 Kasım 2000).   Ulusal makamların tutumları konusunda ise AĐHM, prosedürün seyrinde kendi   sorumlulukları altında birçok gecikmenin meydana geldiğini gözlemlemektedir. Daha genel   olarak, AĐHM, davanın genel koꢀulları çerçevesinde, mülkiyet anlaꢀmazlığının karara   bağlanması için geçen on altı yıl sekiz aylık sürenin, hatta davanın bütününü ele alındığında   geçen otuz bir yıl altı aylık sürenin, Sözleꢀmenin 6/1 maddesi anlamında makul kabul   edilebilecek bir süreyi aꢀtığını vurgulamaktadır. Öyleyse, yargılama sürecinin yavaꢀ   iꢀlemesinden ulusal makamlar sorumludur.   Mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren çok sayıda davayı inceleyen,   AĐHM AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlâl edildiğini saptamıꢀtır (Frydlender, bahsi geçen bölüm).   AĐHM, özellikle 6/1 maddesinin, Sözleꢀmeci Devletlerin kendi adli sistemlerini yüksek   mahkemeler ile mahkemelerin davaları makul sürelerde sonuçlandırma da dahil olmak üzere,   AĐHS’deki koꢀulların tamamını yerine getirebilecek bir ꢀekilde organize etmekle yükümlü   kıldığını vurgulamaktadır (bakınız, buna benzer diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier   ve Sassi davası [GC], no 25444/94, § 74, CEDH 1999-II ; ꢁahiner, sözü edilen madde, §§ 28-   29).   AĐHM, kendisine sunulan tüm bilgileri inceledikten sonra, Hükümetin, bu davada farklı   bir karara varmasını gerektirecek hiçbir olgu ya da kanıt ortaya koymadığı kanaatindedir. Bu   konudaki içtihadı gereğince AĐHM, mevcut davada ihtilaflı yargılama süresinin aꢀırı olduğu   ve «makul süre» zorunluluğuna cevap vermediği kanaatindedir.   Dolayısıyla, AĐHS’nin 6/1 maddesi ihlâl edilmiꢀtir.   V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Baꢀvuranlar, ihtilaflı taꢀınmazlarının restitutio in integrum’u ile 273.684,21 Euro   maddi tazminat talebinde bulunmaktadırlar. Baꢀvuranlar, ayrıca 200.000 Euro manevi   tazminat talep etmektedirler. ꢁayet, restitutio in integrum’un gerçekleꢀme imkanı bulunmuyor   ise baꢀvuranlar 664.590,98 Euro maddi ve 200.000 Euro manevi tazminat talebinde   bulunmaktadır.     Hükümet, sözkonusu iddialara karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM, iddia edilen ihlalle ileri sürülen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı   bulunmadığını tespit etmektedir ve sözkonusu talebi reddetmektedir. Buna karꢀın, AĐHM,   hakkaniyete uygun olarak, baꢀvuranların her birine, 13.750 Euro tazminat manevi tazminat   ödenmesine hükmetmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuranlar, AĐHM önünde yapmıꢀ oldukları yargılama masraf ve giderleri için   152.000 Euro talep etmektedirler. Baꢀvuranlar, ayrıca, maruz kaldıkları kanaatinde oldukları   maddi zararın % 15’ine tekabül eden miktarı da talep etmektedir. Bu bağlamda baꢀvuranlar,   avukatlık ücret tarifesini belge olarak sunmaktadırlar.   Hükümet, baꢀvuranların iddialarının mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.   AĐHM yerleꢀik içtihadına göre, AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca, masraf ve   harcamaların ödenmesinin, gerçekliğinin, gerekliliğinin ortaya konulmasını ve miktarlarının   makul oranda olmasını öngördüğünü hatırlatmaktadır. Ayrıca, yargılama masrafları, tespit   edilen ihlalle iliꢀkili olduğu sürece geri ödenebilir (Beyeler-Đtalya, (adil tatmin), baꢀvuru no:   33202/96, 28 Mayıs 2002).   Mevcut davada, AĐHM, baꢀvuranların avukatlarına avukatlık ücreti olarak 3.500 Euro   ödediklerini gözlemlemektedir. Đçtihadını ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak   AĐHM, hakkaniyete uygun olarak, yargılama masraf ve giderleri için baꢀvuranlara ortaklaꢀa   olarak 2.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı   orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun, yargılama süresinin uzunluğu kapsamında yapılan ꢀikayete iliꢀkin   kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;   2. AĐHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet   tarafından:   i. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak baꢀvuranların her   birine 13.750 Euro (on üç bin yedi yüz elli Euro) manevi tazminat ödenmesine;   ii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak baꢀvuranlara   ortaklaꢀa olarak yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro (iki bin Euro)   ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;     4. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 29 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   12

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło