14352/05;38484/05;38513/05

WyrokETPCz2010-07-13ECLI:CE:ECHR:2010:0713JUD001435205

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżący doświadczyli nieludzkiego lub poniżającego traktowania (tortur) podczas zatrzymania przez policję, a także czy mieli dostęp do skutecznych środków odwoławczych w związku z tymi zarzutami, w świetle art. 3 i 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia stwierdzone u skarżących w raportach medycznych, w połączeniu z ich zeznaniami o biciu, molestowaniu seksualnym, 'wieszaniu palestyńskim' i innych formach maltretowania, były wynikiem celowego działania funkcjonariuszy policji mającego na celu wymuszenie zeznań. Ze względu na dotkliwość i celowość tych działań, Trybunał zaklasyfikował je jako tortury, naruszając art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. W aspekcie proceduralnym, Trybunał stwierdził, że krajowe postępowania karne przeciwko funkcjonariuszom policji były nieskuteczne, ponieważ ich nadmierna długość doprowadziła do przedawnienia spraw, uniemożliwiając skuteczne ukaranie winnych i zapewnienie odstraszającego efektu. Brak skutecznych postępowań karnych oraz uznanie, że cywilne środki odwoławcze nie byłyby skuteczne w takich okolicznościach, doprowadziły do stwierdzenia naruszenia art. 13 Konwencji dla jednego ze skarżących.
Stan faktyczny
Trzech skarżących, Gönül Karagöz, Haydar Ballıkaya i Bekir Çadırcı, zostało zatrzymanych przez turecką policję w 1997 roku pod zarzutem terroryzmu. Wszyscy skarżący twierdzili, że byli poddawani torturom i nieludzkiemu traktowaniu podczas aresztu, w tym biciu, molestowaniu seksualnemu i 'wieszaniu palestyńskim'. Raporty medyczne potwierdziły obecność obrażeń u skarżących. Wszczęto postępowania karne przeciwko funkcjonariuszom policji, jednak z powodu ich przewlekłości, sprawy uległy przedawnieniu, a wyroki skazujące były uchylane z przyczyn proceduralnych, co uniemożliwiło skuteczne ukaranie winnych.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Postanowił połączyć skargi. 2. Uznał skargi za dopuszczalne. 3. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym we wszystkich trzech skargach. 4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji w skardze nr 38513/05. 5. Uznał, że nie ma potrzeby osobnego badania skarg dotyczących art. 6 Konwencji. 6. Zasądził zadośćuczynienie pieniężne za szkody niemajątkowe dla wszystkich skarżących oraz zwrot kosztów dla dwóch skarżących. 7. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KARAGÖZ VE DİĞERLERİ – TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 14352/05, 38484/05 ve 38513/05)   KARAR   STRAZBURG   Temmuz 2010   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 14352/05, 38484/05 ve 38513/05 no’lu davanın   nedeni, Gönül Karagöz, Haydar Ballıkaya ve Bekir Çadırcı isimli üç Türk vatandaşının   (“başvuranlar”), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne, 4 Nisan, 12 Ekim ve 7 Ekim 2005   tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme’nin   (“AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurulardır.   Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”) önünde, İstanbul Barosu   avukatlarından E. Kanar, F. Karakaş Doğan, Bay ve Bayan Kırdök ve M. Hanbayat tarafından   temsil edilmişlerdir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   A. Gönül Karagöz / Türkiye (14352/05)   Başvuran, 1974 doğumludur ve İstanbul’da ikamet etmektedir.   Başvuran, 21-22 Şubat 1997 tarihlerinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle   Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurları tarafından bir grup şüpheliyle beraber   yakalanmıştır. Başvuran ile diğer şüpheliler 6 Mart 1997 tarihine kadar burada tutulmuşlar ve   polis memurları tarafından kötü muameleye maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir.   Başvuran, dövüldüğünü, cinsel tacize maruz bırakıldığını ve Filistin askısına asıldığını ifade   etmiştir.   Şubat 1997 tarihinde, başvuran muayene edilmek üzere devlet hastanesine   götürülmüştür. Doktor tarafından hazırlanan raporda, başvuranın vücudunda herhangi bir kötü   muamele izi bulunmadığı belirtilmiştir.   Mart 1997 tarihinde, başvuran, adli tıp uzmanına götürülmüştür. Raporda,   başvuranın sol omzunda morluk, bacaklarının alt bölümlerinde değişik boyutlarda eski   yaralar, baş ve işaret parmaklarında hassasiyet ve kollarda ağrı tespit edildiği belirtilmiştir.   Daha sonra yapılan yargılama sırasında, 15 Ekim 1999 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu,   başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların üç gün mutat iştigaline engel teşkil edeceğini   tespit etmiştir.   Başvuran, 6 Mart 1997 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı önüne çıkartılmıştır.   Aleyhindeki bütün suçlamaları reddeden ve maruz kaldığı kötü muameleden bahseden   başvuran tutuklanmıştır.   Başvuran ile diğer on dört tutuklu tarafından kötü muamele iddiasıyla şikayette   bulunulmasının ardından, olay sırasında görevli sekiz polis memuru hakkında soruşturma   açılmıştır. 8 Mayıs 1997 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı ilgili polis memurlarının   ifadesini almış ve 23 Haziran 1997 tarihinde, İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde on beş   şikayetçiyi sorgulayan sekiz polis memurunun eski TCK’nın 243. maddesi uyarınca işkence   yapma suçundan yargılanmasını öngören bir fezleke hazırlamıştır.   Temmuz 1997 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, başvuranlar hakkında   iddianame hazırlamıştır.   Temmuz 1998 tarihinde, İstanbul İl Polis Disiplin Kurulu, polis memurlarının iddia   konusu suçu işlediklerine dair yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle herhangi bir disiplin   yaptırımı uygulanmamasına karar vermiştir.   Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran, ceza davasına müdahil olmuştur. 29 Nisan 1999   tarihinde yapılan duruşma sırasında, başvuran, duruşma salonunda kötü muamele yaptığını   iddia ettiği polislerden birini teşhis etmiştir. 25 Ekim 2000 tarihinde, bu polis memuru   aleyhine ek iddianame düzenlenmiştir.   Temmuz 2002 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, polis memurlarının itham edildikleri   suçlardan mahkum edilmelerini talep etmiştir.   Aralık 2002 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliğinden dolayı   beş polis memurunun beraatına, diğer dördünün on bir ay yirmi gün hapis cezasına   çarptırılmasına ve iki ay yirmi yedi gün kamu hizmetlerinden men edilmesine karar vermiştir.   Polis memurlarının sabıka kayıtlarının bulunmadığını kaydeden ilk derece mahkemesi   hakimlerinin takdir yetkisi ile söz konusu cezalar ertelenmiştir. Hakimlerden birisi muhalefet   şerhi koymuştur.   Başvuran kararı temyiz etmiştir. 1 Nisan 2004 tarihinde, Yargıtay, duruşma sırasında   başvuran tarafından teşhis edilen polis memuru hakkındaki beraat kararını onamıştır. Ayrıca,   Yargıtay, davanın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle beraat eden diğer polis memurları   hakkındaki kararı bozmuştur. Bunun ardından, Yargıtay, ceza davasının reddine karar   vermiştir. Yargıtay, son olarak, verilen cezada birçok mağdurun bulunduğu hususunun göz   önünde bulundurulmadığını öne sürerek mahkum edilen dört polis memuru hakkındaki kararı   usuli sebeplerle bozmuştur. Yargıtay, davayı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade etmiştir.   Kasım 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğradığı   gerekçesiyle kalan dört polis memuru hakkındaki ceza davasının ortadan kaldırılmasına karar   vermiştir.   Başvuran kararı temyiz etmiştir. 29 Kasım 2006 tarihinde, Yargıtay, söz konusu kararı   onamıştır.   B. Haydar Ballıkaya / Türkiye (38484/05) ve Bekir Çadırcı / Türkiye (38513/05)   Başvuranlar, sırasıyla 1965 ve 1974 doğumludurlar ve İstanbul’da ikamet   etmektedirler.   Başvuranlar, 25 Kasım 1997 tarihinde, terör örgütü üyesi oldukları şüphesiyle İstanbul   Emniyet Genel Müdürlüğü'nde görevli polis memurlarınca gözaltına alınmışlar ve 2 Aralık   tarihine kadar burada tutulmuşlardır.   Aralık 1997 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcılığı ve Devlet Güvenlik Mahkemesi   önüne çıkarılan birinci başvuran, gözaltında bulunduğu sırada polis memurları tarafından kötü   muameleye maruz bırakıldığı konusunda şikayetçi olmuştur.   Aralık 1997 tarihinde, başvuranlar ile birlikte diğer sekiz tutuklu adli tıp doktoru   tarafından muayene edilmiş ve birinci başvuranın iki elinde, özellikle bilek çevresinde 3 cm   boyutunda eski yaralar, sol koltukaltında 2 cm boyutunda iyileşmekte olan bir lezyon ve sağ   ayak tırnağı çevresinde hematom ve sarı lekeler tespit edilmiştir. İkinci başvuranın sol koltuk   altından başlayarak koltukaltının dışına doğru uzanan bölgede 1x6 cm boyutunda hiperemi ve   sıyrık tespit edilmiştir.   Mart 1998 tarihinde Fatih Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanan iki başvuran,   sorgu süresince gözlerinin bağlandığını, dövüldüklerini, testislerinin sıkıldığını, kollarından   asıldıklarını ve psikolojik baskıya maruz bırakıldıklarını ifade etmişlerdir. İkinci başvuran,   ayrıca, sıcak ve soğuk tazyikli suya maruz bırakıldığını iddia etmiştir.   Nisan 1998 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından, başvuranlar ile   birlikte diğer iki tutukluya kötü muamelede bulundukları gerekçesiyle, dört polis memuru   (S.A., M.C., E.M. ve N.C.) hakkında iddianame düzenlenmiştir.   Haziran 1998 tarihinde, ikinci başvuran davaya müdahil olmuştur.   Nisan 1999 tarihinde ikinci başvuran, 24 Haziran 1999 tarihinde ise birinci   başvuran mahkeme önünde şikayetlerini yinelemişlerdir. Birinci başvuran, ayrıca, kendisine   kötü muamelede bulunan E.M. ve S.A. isimli iki polis memurunu teşhis etmiş ve önceki   şikayetlerini yineleyerek üzerine tazyikli su tutulduğunu ifade etmiştir.   Yargılama sırasında, sanık polis memurları, başvuranların yakalanmaları sırasında   direndiklerini, vücutlarında görülen izlerin de bu nedenle oluştuğunu iddia etmişlerdir. Sonuç   olarak, 29 Haziran 2000 tarihinde yapılan duruşmada, başvuranlar, vücutlarındaki izlerin   sebebinin belirlenmesi için Adli Tıp Kurumu’na danışılmasını talep etmişlerdir.   Adli Tıp Kurumu, 19 Aralık 2001 tarihinde ilgili raporu çıkarmıştır. Raporun birinci   başvuranla ilgili herhangi bir bulgu içermemesi nedeniyle, mahkeme, Adli Tıp Kurumu’ndan   birinci başvuranla ilgili rapor hazırlamasını istemiştir.   Adli Tıp Kurumu, 19 Şubat 2003 tarihli raporunda, birinci başvuranın ellerinde ve   bileklerinde görülen eski yaraların, adli tıp doktoru tarafından yapılan muayene tarihi   itibariyle (2 Aralık 1997) yaklaşık yedi günlük olduğu, ancak sol koltuk altında tespit edilen   lezyon ile sağ ayak parmağında görülen sarı izin beş veya yedi gün önce oluşmuş olabileceği   sonucuna varmıştır. Raporda, sağ ayak tırnağında görülen hematomun iki ya da üç haftalık   olduğu belirtilmiştir. Son olarak, koltukaltında görülen lezyonlarla ayak tırnağındaki sarı   lekenin sert bir cismin bu alana doğrudan temas ettirilmesi veya birinin vücudun bu   bölgelerine vurması veya bu bölgeleri sert ve çıkıntılı bir yüzeye doğru bastırması sonucu   oluşmuş olabileceği kaydedilmiştir. Raporda, ayrıca, bulguların bu üç sebebin hangisi sonucu   oluştuğunu belirlemenin tıbbi olarak mümkün olmadığı belirtilmiştir.   Haziran 2003 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasındaki   delillere dayanarak, Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca üç başvuranın kötü muameleye   maruz bırakıldığını tespit etmiştir. Buna göre, polis memurları başvuranların itirafta   bulunmaları için kötü muamelede bulunmuşlardır. Birinci başvuran, duruşmalardan birinde   M.C. ve S.A.’yı teşhis etmiştir. Mahkeme, diğer hususlar meyanında, sağlık raporlarındaki   bulgulara atıfta bulunarak, M.C. ve S.A.’yı aleyhlerindeki suçlamalardan mahkum ederek bir   yıl hapis cezasına çarptırılmalarına ve üç ay süreyle kamu hizmetlerinden men edilmelerine   karar vermiştir. Mahkeme, delil yetersizliği nedeniyle, N.C.’nin birinci başvuranın yaptığı   suçlamalardan, S.A. ve E.M.’nin ise ikinci başvuranın yaptığı suçlamalardan beraatına karar   vermiştir. Mahkeme, bu sonuca varırken ikinci başvuranın failleri teşhis edememesi hususunu   göz önünde bulundurmuştur.   Her iki taraf da kararı temyiz etmiştir. 29 Mart 2005 tarihinde, Yargıtay,   soruşturmanın yetersiz olduğu gerekçesiyle N.C., M.C. ve S.A. hakkındaki kararı bozmuştur.   Yargıtay, özellikle, gözaltına alındıklarında başvuranlarla ilgili olarak çıkarılan sağlık   raporlarının ve gözaltı sırasında alınan ifadelerin dava dosyasında bulunmadığını   kaydetmiştir. S.A. ve E.M.’nin ikinci başvuranın yaptığı suçlamalardan beraat etmesiyle ilgili   olarak, Yargıtay, kararı önce bozmuş, daha sonra ise zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle   davanın ortadan kaldırılmasına karar vermiştir.   Dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’ne iade edilmiştir. İstanbul Ağır Ceza   Mahkemesi, 24 Haziran 2005 tarihinde, zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle M.C. ve S.A.   hakkındaki davanın ortadan kaldırılmasına karar vermiştir.   Temmuz 2005 tarihinde, ikinci başvuran kararı temyiz etmiştir. 18 Nisan 2007   tarihinde, Yargıtay, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararını onamıştır.   HUKUK   I.   DAVALARIN BİRLEŞTİRİLMESİ   Olaylar ve hukuk kısımları bakımından benzer olmaları nedeniyle, AİHM, davaların   birleştirilmesine karar vermiştir.   II.   AİHS’NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuranlar, gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıkları konusunda şikayetçi   olmuşlar ve bu şikayetlerini AİHS’nin 3. maddesine dayandırmışlardır. Başvuranlar, bu   bağlamda, AİHS’nin 13. maddesine de atıfta bulunarak, polis memurları hakkında yapılan   yargılamanın uzun sürdüğü ve bu nedenle zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle kötü muamele   şikayetleriyle ilgili olarak etkili bir iç hukuk yolunun bulunmadığını iddia etmişlerdir.   38513/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, söz konusu şikayeti AİHS’nin 6. maddesine de   dayandırmıştır.   38513/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, ayrıca, polis memurları hakkındaki ceza   davasının zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle tazminat davası açamadığı konusunda   şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS’nin 13. maddesine dayandırmıştır.   AİHM, söz konusu şikayetlerin yalnızca AİHS’nin 3. ve 13. maddesi bağlamında   incelenmesi gerektiği kanaatindedir.   A. Kabuledilebilirlik   Hükümet, AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca başvuranların iç hukuk yollarını   tüketmediklerini iddia etmiştir. Hükümet, bu bağlamda, başvuranların iddia ettikleri zararın   karşılanmasını sağlayabilecek medeni ve idari hukuk yollarına başvurmadıklarını belirtmiştir.   Ayrıca, üçüncü başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin 24 Haziran 2005 tarihli kararını   da temyiz etmemiştir.   AİHM, Hükümet’in ön itirazını inceleyip reddettiğini hatırlatır (Müdet Kömürcü /   Türkiye (no. 2), no. 40160/05). AİHM, söz konusu davada, daha önceki tespitlerinden   ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul bulunmadığı kanaatindedir. Bu nedenle,   AİHM, Hükümet’in ön itirazını reddeder.   AİHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetlerin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını   kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayetler kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   1. AİHS’nin 3. maddesinin esası ışığında Savunmacı Hükümet’in sorumluluğu   Hükümet, birinci başvuranla ilgili olarak, polis memurlarının muamelesinin 3.   maddede belirtilen şiddet sınırına ulaşmadığını, ancak ikinci ve üçüncü başvuranların   vücutlarında görülen izlerden yakalanmaları sırasında polis memurlarına direndiklerinin   anlaşıldığını ileri sürmüştür. Bu bakımdan, Hükümet, sağlık raporlarının, özellikle de Adli   Tıp Kurumu tarafından hazırlanan son raporun, makul şüphenin ötesinde, ikinci ve üçüncü   başvuranların vücutlarında tespit edilen bulguların polis memurlarının uyguladığı işkence   nedeniyle oluştuğu sonucuna götürmeyeceğini belirtmiştir.   AİHM, AİHS’nin 3. Maddesi ile ilgili kararlarında belirlediği temel ilkeleri hatırlatır   (IvanVasilev / Bulgaristan, no. 48130/99; Yavuz / Türkiye, no. 67137/01; Emirhan Yıldız ve   Diğerleri / Türkiye, no. 61898/00; Diri / Türkiye, no. 68351/01; Çolak ve Filizer / Türkiye, no.   32578/96 ). AİHM, söz konusu davaları bu ilkeler ışığında inceleyecektir.   a.   Gönül Karagöz / Türkiye (14352/05)   AİHM, başvuranın 21 Şubat – 6 Mart 1997 tarihleri arasında gözaltında tutulduğunu   kaydeder. Gözaltında tutulduğu sırada, 26 Şubat ve 4 Mart 1997 tarihlerinde, başvuran   hakkında iki sağlık raporu düzenlenmiştir. Başvuranın yakalanmasından beş gün sonra   hazırlanan ilk raporda, başvuranın vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmadığı   belirtilirken, gözaltının sona ermesinden iki gün önce hazırlanan ikinci raporda başvuranın sol   omzunda morluk, bacaklarının alt bölümlerinde değişik boyutlarda eski yaralar, baş ve işaret   parmaklarında hassasiyet ve kollarda ağrı tespit edildiği belirtilmiştir. Daha sonra, İstanbul   Adli Tıp Kurumu, başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların üç gün mutat iştigaline engel   teşkil edeceğini tespit etmiştir. İlk sağlık raporunda herhangi bir bulgu tespit edilmediğinden,   AİHM, ikinci raporda belirtilen izlerin başvuranın gözaltı sürecinin sonraki günlerinde   oluşmuş olabileceği kanaatindedir. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın dövüldüğü ve Filistin   askısına asıldığına dair iddialarının ikinci raporda kaydedilen bulgularla örtüştüğünü   kaydeder.   Bu koşullar altında, AİHM, başvuranda tespit edilen yaraların İstanbul Emniyet   Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli polis memurlarının kötü muamelede   bulunması sonucu oluştuğunu tespit eder.   AİHM, ayrıca, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin, delilleri edindikten ve dava   olaylarını inceledikten sonra, dört polis memurunu mahkum ettiği kararını göz önünde   bulundurmaktadır. Ancak, AİHM, söz konusu kararın Yargıtay tarafından bozulduğu   hususunu da dikkate almaktadır.   Söz konusu muamelenin ciddiyetiyle ilgili olarak, AİHM, konuya ilişkin içtihadı   uyarınca (Selmouni / Fransa, no. 25803/94), bir muamele türünün işkence olarak   sınıflandırılması için 3. maddede ifade edilen işkence kavramı ile insanlık dışı veya alçaltıcı   muamele arasındaki farkın mutlaka ortaya konulması gerektiğini hatırlatır. Bu ayrımın   yapılmasındaki amaç, insafsızca ve ciddi bir şekilde acı çekilmesine yol açan kasıtlı ve   insanlık dışı muamelenin AİHS tarafından hiçbir şekilde kabul görmemesidir.   Bu bağlamda, AİHM, şikayet konusu muamelenin, başvuranın gözaltındayken suçunu   itiraf etmesi için polis memurları tarafından kasıtlı olarak uygulandığı kanaatine varır. Bu   koşullar altında, AİHM, bu muamelenin ciddi ve zalimane olduğu ve büyük oranda manevi   zarara sebep olabileceği tespit eder. Bu nedenle, AİHM, söz konusu kötü muamelenin   AİHS’nin 3. maddesi uyarınca işkence kapsamına girdiği sonucuna varır.   Buna göre, AİHS’nin 3. maddesi esas bakımından ihlal edilmiştir.   b. Haydar Ballıkaya / Türkiye (38484/05) ve Bekir Çadırcı / Türkiye (38513/05)   AİHM, söz konusu davada olduğu gibi polis memurları aleyhindeki ceza davasına   taraf olan bir başvuranın kötü muamele iddialarını incelediği Müdet Kömürcü kararında,   başvuranın maruz kaldığı muamelenin AİHS’nin 3. maddesinin ihlalini oluşturduğu yönünde   tespitte bulunduğunu gözlemlemektedir.   Taraflarca sunulan belgeleri inceleyen AİHM, yukarıda adı geçen dava ile söz konusu   davalar arasında herhangi bir fark bulunmadığı kanaatindedir. Bu bağlamda, AİHM, delilleri   inceledikten, tanıkları dinledikten ve ifadelerin doğruluğunu değerlendirdikten sonra, İstanbul   Ağır Ceza Mahkemesi’nin, 20 Haziran 2003 tarihli kararında, söz konusu davadaki   başvuranlar dahil olmak üzere bütün müştekilerin İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde görevli   polis memurlarından kötü muamele gördüklerini tespit ettiğini gözlemlemektedir. Mahkeme,   TCK’nın 243. maddesi uyarınca polis memurları hakkında mahkumiyet kararı verirken,   ayrıca, başvuranların suçlarını itiraf etmelerini sağlamak için polis memurlarının kasıtlı olarak   kötü muamelede bulunduklarını tespit etmiştir. Bununla birlikte, zamanaşımına uğradığı   gerekçesiyle davanın ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir. Söz konusu davada, AİHM’nin,   ilk derece mahkemesinin konuya ilişkin tespitlerinden ayrılmasını sağlayacak herhangi bir   geçerli delil sunulmamıştır. Bu nedenle, AİHM, başvuranlara uygulanan kötü muamelenin   AİHS’nin 3. maddesi uyarınca işkence kapsamına girdiği sonucuna varır.   Buna göre, söz konusu davalarda, AİHS’nin 3. maddesi esas bakımından ihlal   edilmiştir.   2. AİHS’nin 3. maddesinin usul kısmı ışığında Savunmacı Hükümet’in sorumluluğu   AİHM, uzun yargılama sonucu davaların zamanaşımına uğradığı birçok davada, ceza   hukuku sisteminin yeterince titiz olmadığı ve başvuranların şikayetçi olduğu kanuna aykırı   fiillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlayacak caydırıcı etkiye sahip olmadığını   kaydettiğini hatırlatır (Müdet Kömürcü; Salmanoğlu ve Polattaş / Türkiye, no. 15828/03;   Erdoğan Yılmaz ve Diğerleri / Türkiye, no. 19374/03).   Taraflarca sunulan yazılı delilleri inceleyen AİHM, Türk ceza hukuku sisteminin söz   konusu davalarda aynı şekilde uygulandığını gözlemlemektedir. Bu nedenle, AİHM, üç   davada da, sanık polis memurları aleyhinde yapılan ceza yargılamasının yetersiz olduğu   sonucuna varır.   Buna göre, AİHS’nin 3. maddesi usul bakımından ihlal edilmiştir.   3.   AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği iddiası   38513/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, ayrıca, zamanaşımına uğradığı   gerekçesiyle polis memurları aleyhindeki ceza davasının ortadan kaldırılması sonucu tazminat   davası açamadığını iddia etmiş ve AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiği konusunda   şikayetçi olmuştur.   Hükümet, bu iddiaya itiraz ederek başvuranın etkili medeni hukuk yollarına sahip   olduğunu ileri sürmüştür.   Yukarıdaki tespitlerine atıfta bulunan AİHM, daha önceki bazı davalarda,   başvuranlara iddia konusu ihlaller karşılığında tazminat sağlamadıkları gerekçesiyle medeni   hukuk yollarının benzer durumlarda geçerli olmadığı sonucuna vardığını hatırlatır (Batı ve   Diğerleri). AİHM, söz konusu davada, daha önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek   herhangi bir koşul bulunmadığı sonucuna varır.   Buna göre, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   III.   İHLAL EDİLDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS MADDELERİ   Son olarak, 14352/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, polis memurları aleyhindeki   ceza yargılamasının uzun sürmesi nedeniyle davanın zamanaşımına uğradığını iddia ederek   AİHS’nin 6. Maddesinin ihlal edildiği konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuran, ayrıca, aynı   madde uyarınca, yargılanan dokuz polis memurunun amirleri aleyhinde ceza yargılaması   yapmayan yerel mahkemenin bağımsızlığını ve tarafsızlığını sorgulamıştır.   AİHM, söz konusu şikayetlerin yukarıda incelenenlerle bağlantılı olması nedeniyle   aynı şekilde kabuledilebilir nitelikte olduğunu kaydeder.   Bununla birlikte, davanın koşulları ile AİHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal   edildiği yönündeki tespitini göz önünde bulunduran AİHM, söz konusu başvurularda ortaya   konan temel hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Bu nedenle AİHM, bu şikayetlerle ilgili   olarak ayrıca karar vermesine gerek olmadığı sonucuna varır.   IV.   AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun   bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat, yargılama masraf ve giderleri   14352/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, 100,000 TL (yaklaşık 48,000 Euro)   maddi tazminat, 100,000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Başvuran, İstanbul Barolar   Birliği’nin ücret cetveline atıfta bulunarak, telefon görüşmesi, posta, çeviri ve seyahat   ücretleri dahil olmak üzere yerel mahkemeler ve AİHM önündeki yargılama masraf ve   giderleri karşılığında 20,725 TL talep etmiştir.   38484/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, 10,000 Euro maddi tazminat, 40,000 Euro   manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuran, yargılama masraf ve giderleri karşılığında   7,000 Euro talep etmiştir. Başvuran, bu bağlamda, 10,500 TL için imzalanan (yaklaşık 9,600   Euro) avukatlık sözleşmesini, İstanbul Barolar Birliği’nin ücret cetvelini ve bir posta   makbuzunu sunmuştur. Başvuran, son olarak, % 4.26 oranındaki faiz karşılığında ek ödeme   talebinde bulunmuştur.   38513/05 no.lu başvurunun sahibi başvuran, maddi tazminat talebinde bulunmamış,   ancak 30,000 Euro tutarında manevi tazminat talep etmiştir. Yargılama masraf ve giderleriyle   ilgili olarak, başvuran, avukatlık ücreti için 5,000 Euro, çeviri, ulaşım ve posta masrafları için   Euro talep etmiştir. Başvuran, taleplerini desteklemek üzere, avukatlık sözleşmesi,   avukatının söz konusu dava için elli üç saat çalıştığını gösteren bir gider cetveli ve iddia   konusu masrafların bir listesini sunmuştur.   Hükümet, bu taleplere itiraz ederek yalnızca gerçekliği kanıtlanan yargı giderlerinin   elde edilebileceğini kaydetmiştir.   Başvuranların maddi tazminat taleplerini desteklemek üzere herhangi bir belge   sunmadıklarını gözlemleyen AİHM, söz konusu maddi tazminat taleplerini reddeder. Bununla   birlikte, AİHM, başvuranların tek başına tespit edilen ihlallerle telafi edilemeyecek düzeyde   manevi zarar görmüş olabilecekleri kanaatindedir. Tespit edilen ihlallerin önemini göz önünde   bulunduran AİHM, adil temellere dayanarak, bu başlık altında talep edilen miktarların   tamamının başvuranlara ödenmesine karar verir.   14352/05 no.lu başvurunun sahibi başvuranın yargılama masraf ve giderlerine ilişkin   talepleriyle ilgili olarak, AİHM, bir başvuranın gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebileceğini kaydeder. Bu bağlamda, AİHM, destekleyici   ek belgeler olmadan sunulan barolar birliği ücret cetvelinin bu başlık altında yapılan talebi   desteklemek için yeterli olmadığını kaydeder (Güngil / Türkiye, no. 28388/03). Buna göre,   AİHM, bu başlık altında başvurana herhangi bir ödeme yapılmamasına karar verir. Diğer iki   başvuranın talepleriyle ilgili olarak AİHM, elindeki bilgi ve belgelere ve yukarıdaki ölçütlere   dayanarak, söz konusu başvuranların her birine 3,500 Euro ödenmesine karar verir.   B. Gecikme faizi   AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvuruların birleştirilmesine;   2. Başvuruların kabuledilebilir olduğuna;   3. Her üç başvuruda da AİHS’nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal   edildiğine;   4. 38513/05 no.lu başvuru ile ilgili olarak AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   5. AİHS’nin 6. maddesi uyarınca yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek   olmadığına;   6. (a)AİHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’na   çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet   tarafından, manevi tazminat olarak, Gönül Karagöz’e 48,000 Euro (kırk sekiz bin   Euro), Haydar Ballıkaya’ya 40,000 Euro (kırk bin Euro) ve Bekir Çadırcı’ya 30,000   Euro (otuz bin Euro) ödenmesine;   (b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin   yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal   kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   7. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları gereğince 13 Temmuz 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 18.07.2026. · Źródło