1444/02
WyrokETPCz2006-04-27ECLI:CE:ECHR:2006:0427JUD000144402
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy rozwiązanie partii politycznej Fazilet Partisi naruszyło prawa skarżących wynikające z art. 9, 10, 11, 14, 17 i 18 Konwencji oraz art. 3 Protokołu nr 1, a także czy istnieją szczególne okoliczności uzasadniające kontynuowanie rozpatrywania skargi pomimo jej wycofania przez skarżących?Ratio decidendi
Trybunał zdecydował o skreśleniu skargi z listy spraw na podstawie art. 37 § 1 lit. a) Konwencji, ponieważ skarżący jednoznacznie wyrazili zamiar jej wycofania. Ponadto, Trybunał nie znalazł żadnych szczególnych okoliczności, które wymagałyby kontynuowania rozpatrywania skargi z urzędu, zgodnie z art. 37 § 1 in fine Konwencji, zwłaszcza w świetle przedstawionych przez skarżących powodów wycofania, które dotyczyły ich ogólnej oceny orzecznictwa Trybunału.Stan faktyczny
Skarżącymi w sprawie są Mehmet Recai Kutan, obywatel Turcji, oraz rozwiązana partia Fazilet Partisi. Skarga została złożona 18 grudnia 2001 r. i dotyczyła rozwiązania Fazilet Partisi przez Trybunał Konstytucyjny, co skarżący uznali za naruszenie ich praw wynikających z Konwencji. Skarżący zarzucali naruszenie art. 9, 10, 11, 14, 17 i 18 Konwencji oraz art. 3 Protokołu nr 1.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie postanowił skreślić skargę z listy spraw.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
FAZİLET PARTİSİ VE KUTAN- TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:1444/02)
KARAR ÇEVİRİSİ
(Kayıttan düşme)
STRAZBURG Nisan 2006
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
__________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Haklan Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme'yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın
adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı'na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Fazilet Partisi ve Kutan-Türkiye davasında,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Üçüncü Daire),
B.M. ZUPANCIC, başkan,
J. HEDİGAN,
R.TÜRMEN,
C.BİRSAN,
M. TSATSA-NIKOLOVSKA,
A.GYULUMYAN, yargıçlar,
ve Bölüm Sekreteri V.BERGER'in katılımı ile
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Heyeti olarak toplanmış, Mart 2006 tarihinde yapılan özel görüşmeler sonucunda, yukarıda son anılan tarihte
benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:
USULİ İŞLEMLER
1.Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (1444/02) başvuru no’lu davanın
nedeni, bu ülke vatandaşı Mehmet Recai Kutan’ın ve kapatılan Fazilet Partisi’nin
(başvuranlar) 18 Aralık 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34.
maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapmış oldukları başvurudur.
2.Başvuranlar, AİHM önünde Ankara Barosu avukatlarından Y.Gürkan tarafından
temsil edilmektedirler.
3.Başvuranlar, Fazilet Partisi’nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış
olmasının, AİHS’nin 9, 10, 11, 14, 17 ve 18. maddelerini ve Ek 1 No’lu Protokol’ün 3.
maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler.
4.Başvuru, AİHM’nin Üçüncü Dairesi’ne gönderilmiştir (AİHM İç Tüzüğü’nün 52 §
1. maddesi). İç Tüzüğün 26 § 1. maddesi uyarınca bu Daire bünyesinde davayı incelemekle
yetkili bir Daire (AİHS’nin 27 § 1. maddesi) oluşturulmuştur.
5.AİHM, 6 Nisan 2004 tarihinde AİHS’nin 9, 10, 11, 14, 17 ve 18. maddeleri ve Ek 1
No’lu Protokol’ün 3. maddesine ilişkin olarak ileri sürülen şikayetlerin incelenmesini
ertelemiş ve başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.
6.AİHM, 30 Haziran 2005 tarihli bir kararla başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir
olduğuna kanaat getirmiş ve tarafları, davanın esası hakkındaki görüşlerini gerçekleştirilecek
bir duruşma sırasında sözlü olarak sunmaya davet etmiştir.
7.Duruşma, 13 Ekim 2005 tarihinde Strazburg’da bulunan Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nde halka açık olarak gerçekleştirilmiştir (AİHM İç Tüzüğü’nün 59 § 3.
maddesi).
Duruşmaya,
-Hükümet adına,
Sayın M. ÖZMEN, ortak Hükümet ajanı,
ISCAN,
EMÜLER,
BATMAZ KEREMOĞLU,
KARAKUL,
SIRMEN,
PALA,
ÇİÇEK,
KARACA, uzman hukukçular,
-Başvuranlar adına,
Fazilet Partisi eski milletvekili Sayın AKGÖNENÇ, avukat, katılmış ve
AİHM, Sayın Akgönenç ve M. Özmen’in beyanlarını dinlemiştir.
OLAYLAR
8.Dava koşulları ve ilgili iç hukuk işbu başvurunun 30 Haziran 2005 tarihli
kabuledilebilirlik kararında yer almaktadır.
HUKUK AÇISINDAN
9.Recai Kutan, 2 Aralık 2005 tarihli bir yazıyla AİHM’ye, başvuranların aşağıda yer
alan gerekçelerden dolayı başvurularını geri çekmek niyetinde olduklarını bildirmiştir.
“(…) Sovyetler Birliğiyle ittifak halindeki Doğu Avrupa devletlerinin baskıcı uygulamaya
devam etmeleri karşısında, Batı Avrupa devletleri “Rusya ve Rusya’nın güdümündeki devletler,
evrensel Beyanname’de tarif edilen gerçek insan haklarına riayet etmiyor, engeller çıkartıyor. Bu
nedenle biz Beyanname’deki hakları uygulayamadığımız gibi, bu Beyanname’deki hakları dahi yeterli
bulmuyoruz” diyerek demokrasi ve insan hakları konusunda daha ileri adımlar atmak gayesiyle 5
Mayıs 1949’da Avrupa Konseyi’ni kurdular. 20 Mart 1950 tarihinde de Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi’ni kabul ve ilan ettiler. Konsey üyesi devletler, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nde yer
alan özgürlüklerin üye devletler tarafından ihlali halinde kişi ve kuruluşların haklarını müeyyidesiz
bırakmamak için de 21 Haziran 1959’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ni kurdular. Gerçekten
insan haklarını temin etmek iddiasıyla kurulmuş olan bu Mahkeme, uzun süre kendilerine yapılan
müracaatları hep hürriyetten yana, hep insan haklarından yana, hep demokrasiden yana gözüktü.
Avrupa Konseyi’nin kurucu üyesi olan Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 20 Mart
1950’de imzaladı ve bu sözleşme, Eylül 1952 tarihinde Meclis tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.
Ne var ki Türkiye özgürlüklerin ihlali halinde kişi ve kuruluşların Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını ancak 28 Ocak 1987 tarihinde tanıdı. yılından itibaren Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular
genellikle terör sebebiyle maruz kalınan zararların tazmini ve Türkiye’de istimlak edilen taşınmazların
istimlak bedelinin düşük olması ve geç ödenmesi şikayetleriyle ilgiliydi. yılından sonra, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan bazı partiler de
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruda bulundular. Bu partilerden terör olaylarını
destekleyenler dahi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haklı görülür ve Türkiye aleyhine
karar verilirken, Türkiye’nin kalkınması, Türkiye’de insan haklarının kamil manada uygulanmasının
öncülüğünü yapmış olduğu halde kapatılan Refah Partisi’nin başvurusu, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin akla hayale gelmedik farazi yorumları ve Sözleşme hükümlerine tamamen aykırı
varsayımlarıyla hakla, hukukla ilgisi olmayan bir şekilde reddedildi.
Biz Fazilet Partisi olarak, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurumuzu Refah Partisi
hakkındaki Büyük Daire kararı açıklanmadan önce ve Anayasa Mahkemesi tarafından hakkımızda
verilen kararın düzeltileceği umuduyla yapmıştık.
Türkiye’den Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan diğer bir başvuru konusu da
inançları gereği başlarını örterek üniversite eğitimine devam etmek isteyen genç kızlarımıza karşı
Türkiye’deki üniversitelerde uygulanan kanunsuz başörtüsü yasağıyla ilgili şikayetlerdi. Bu açıdan
yapılan başvurular da –en son örnek olarak Leyla Şahin davasında olduğu gibi- AİHM tarafından
başörtüsünün İslami simge ve de ayrımcılık nedeni sayılacağı gerekçesiyle reddedilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde gerek Refah Partisi davasından gerek Başörtüsü ile
ilgili davalarda dilekçe sahiplerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesinin ihlaliyle ilgili
şikayetler (…) AİHM tarafından dosya üzerinde yapılan ilk incelemede hiçbir gerekçe gösterilmeden
reddedilmiştir.
Terörist başı Abdullah Öcalan hakkında, Türkiye’de bir Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından verilen mahkumiyet kararıyla ilgili başvuruda, AİHM bir ay içinde “yürütmenin
durdurulması” daha sonra da “davanın yeniden görülmesi gerektiği” kararlarını verirken; bir diğer
Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından Refah Partisi Genel Başkanı Erbakan hakkında verilen
mahkumiyet kararıyla ilgili yürütmenin durdurulması talebini bir ay içinde reddetmiş ve başvuru
tarihinin üzerinden 5 yıl geçmiş olmasına rağmen, esas hakkında hala daha duruşma yapmamış ve
duruşma yapmak için bir karar dahi almamıştır. AİHM’nin bu çelişkili ve çifte standartlı uygulaması,
bizzat Mahkeme’nin Sözleşme’nin 14. maddesini nasıl ihlal ettiğinin bir diğer açık örneğidir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesinde yer alan ve yine Sözleşme’nin [15]
maddesine göre savaş halinde bile kısıtlanamayacağı öngörülen din hürriyetinin, Türk Mahkemeleri
tarafından ihlal edildiğinden bahisle AİHM’ye yapılan kişisel başvurular da, Mahkeme’nin “sosyal
ihtiyaç” ve “kanunen öngörülebilirlik” ilkelerine rağmen, bu ilkeler yok farzedilerek reddedilmiştir.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 14. maddesinde “Bu Sözleşme’de öne sürülmüş olan
hak ve özgürlüklerden yararlanma; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş ayrım
gözetilmeksizin herkes için sağlanır” denildiği halde, Mahkeme İngiltere ile ilgili bir davada İngiliz
Polis Teşkilatı’nda çalışan Hintli bir Sih’in inancı gereği sarığıyla görev yapmasının devlet tarafından
engellenmesini insan hakları ihlali olarak kabul ederken, Türkiye’den aynı maddeye dayanılarak,
inancı gereği üniversitelere başörtüsü ile devam etmek isteyen kız öğrencilerin engellenmesi
karşısında açılan davalarda bir öncekinin tam tersine başörtüsü üzerindeki baskı ve engelleri
meşrulaştıracak şekilde bir uygulamayla başvuran öğrencileri haksız, Türkiye’yi haklı görerek
Sözleşmesi’nin 14. maddesini açıkça ihlal etmiştir.
AİHM’nin, Sözleşme’nin 10. maddesinde yer alan ifade hürriyetlerinin ihlali hususunda,
Avrupa ülkelerinden başvuran kişilerle, Türkiye’den şiddet olaylarına destek veren bazı kişiler
tarafından açılan davalarda “Şok edici, toplumu sarsıcı nitelikte olan konuşmalar dahi 10. maddenin
korunması altındadır” diyerek başvuranları haklı, Türkiye’yi haksız görürken; 15 yıllık faaliyet
döneminde şiddet olayına karışmamış ve Türkiye’de insan haklarını tek başına savunagelmiş Refah
Partisi davasından, 11. maddenin uygulanması bakımından her zaman en önemli kriter olarak
benimsediği “Yakın tehlike olma” faktörünü terk ederek, hayali faraziyelerle Refah Partisi’ni haksız,
Devlet’i haklı görmesi Mahkeme’nin bir diğer çifte standart uygulama yoluna gitmiştir.
Hemen hemen tüm kararlarında çoğulculuk ilkesini hararetle savunan AİHM, Refah davasında
Refah Partisi lideri Necmettin Erbakan’ın bir konuşmasında dile getirdiği “özel hukuk içinde çok
hukuklu çoğulculuktan bahsetmesini hem kendisinin yasaklanması, hem de partisinin kapatılması
açısından haklı görmüş ve çoğulculuk ilkesini savunma hususundaki hassasiyetiyle çelişkili bir
duruma düşmüştür.
Yine AİHM, Sözleşme’nin 14. maddesinde yer alan “yargıda eşitlik” kuralını hiçe sayarak,
Türkiye’de kapatılan diğer partiler hakkında öngördüğü geniş özgürlük içtihatlarını Refah Partisi
davasında tam tersine çevirerek daraltma yoluna gitmiş ve böylece yargıda eşitlik kuralını göz göre
göre ihlal etmiştir.
AİHM, gerek Refah Partisi, gerekse başörtüsü davalarında, 1 No’lu Protokol’ün 2. maddesine
göre hiçbir şekilde engellenemeyecek olan eğitim hakkı prensiplerini, yine Sözleşme’nin 14.
maddesindeki eşitlik prensiplerini hiçe sayarak, İslam dini gerekleri arasında yer alan bir hususun
Devlet tarafından ihlalini keyfi yorumlarla haklı göstermeye çalışmıştır. Bir diğer ifadeyle AİHM,
Avrupa kültürünün ürünü olan faşist ve aşırı sosyalist kişi ve kurumların en kırıcı söz ve davranışlarını
daima höşgörür ve tasvip ederken, Avrupa’da yaşayan Müslümanların, inançlarından dolayı maruz
kaldıkları haksızlıklarla ilgili başvurular karşısında Sözleşme’nin 14. maddesindeki koruma
güvencesine rağmen çifte standart uygulamak suretiyle sözleşme hükümlerini açıkça ihlal etmiştir.
Yukarıdaki misalleri çoğaltmamız elbette mümkündür. Ancak buraya kadar verdiğimiz
misaller dahi şu gerekçeleri ortaya koymaktadır.
1. Avrupa Konseyi ülkelerde –bu arada Türkiye üzerinde- sıkı kontrol mekanizmasıyla Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesinde bahse konu olan insan haklarını korumak ve adaleti tesis etmek için
kurulan Mahkeme, yukarıda örnek gösterdiğimiz uygulamalarıyla adaleti hiçe saymakta ve keyfe göre
karar vermektedir.
2. AİHM, gerek yargı adaleti, gerek Sözleşme hükümleri açısından Müslümanlar tarafından
yapılan başvuruları devamlı reddetmekte ve çifte standart uygulamalarıyla adil bir Mahkeme
olmadığını ortaya koymaktadır.
3. AİHM, Avrupa’daki toplumların Sözleşme’den doğan inanç ve ibadet hakkını serbestçe
kullanmalarına yardımcı olacağı yerde, bu hakların kullanılmasını bizzat kendisi engellemektedir.
4. AİHM, evrensel bir din olan İslam’a karşı önyargılıdır. O kadar ki, Sözleşme ile kendisine
tanınan takdir yetkilerini fahiş şekilde ihlal ederek, evrensel bir din hakkında hiçbir bilgisi olmadığı
halde eleştiride bulunmuş ve hatta işi İslam dinini yargılamaya cür’et noktasına kadar vardırmıştır.
Yukarıdan beri verdiğimiz örnekler bunu açıkça ispat etmektedir.
5. AİHM, insan hakları bakımından ancak Avrupa kültürü olanlara yandaş, ‘İnsanı,
yaratılanların en şereflisi” sayan İslam kültürüne göre yaşamak isteyenlere ise, Sözleşme hükümlerine
göre tarafsız davranmak mecburiyetine rağmen tam anlamıyla muhalif bir tavır içine girmiştir.
6. AİHM’nin gerek refah davasında ve gerekse Leyla Şahin’in başörtüsü davasında
çoğunluğun kararına muhalif üyelerin muhalefet şerhlerindeki hukuki açıklamalar dahi AİHM’nin ne
derece yanlı bir tutum içine düştüğünün açık delilidir.
7. AİHM’nin Türkiye’de Güneydoğu’daki bazı vatandaşların mağduriyetleriyle ilgili kararları
Sözleşme’de yer alan adalet ilkesinin gözetilmesinden değil, Avrupa Birliği ülkelerinin ülkemizi
suçlama ve dışlama alışkanlığından kaynaklanmaktadır.
8. Bu haliyle AİHM, tün insanlığın adalet ihtiyacını karşılamaktan, insanların ihlal edilen
haklarını tarafsız bir tutumla korumaktan ve insanlığın sorunlarını çözmekten tamamen uzak bir
konuma düşmüştür.
Bütün bu nedenlerle,
Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış olan Fazilet Partisi adına Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne intikal ettirdiğimiz ve 13 Ekim 2005 tarihinde sözlü duruşması yapılmış olan davamızı,
Mahkeme’nin gerek Refah Partisi ve gerekse son olarak Leyla Şahin davasında verdiği yanlı kararla
Müslüman toplumlar hakkında önyargılı olduğunun açıkça ortaya çıktığı ve bu Mahkeme’nin
adaletine güvenilemeyeceği inancıyla gerçi çektiğimizi üzülerek bildiriyorum.
Ümidim odur ki bu tavır ve kararımız, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi üyelerinin bundan
böyle tüm Avrupa’da yaşayan bireylerin açacakları davalarda insan haklarının korunması bakımından
Sözleşme hükümlerine daha bağlı, uygulamada daha titiz ve daha adil davranmalarına vesile olur.”
10.Dava koşullarını dikkate alan AİHM, başvurunun AİHS’nin 37 § 1 a) maddesi
bakımından incelenmesine devam etmeyi haklı gösterecek bir neden görmemektedir. Ayrıca
yukarıda yer alan yazıdan da anlaşıldığı üzere başvuranların tutumları da dikkate alındığında,
AİHS ile güvence altına alınan hakları ihlal eden özel hiçbir gerekçe, başvurunun AİHS’nin § 1. in fine maddesi uyarınca incelenmesini gerekli kılmamaktadır.
11.Bu nedenle başvurunun kayıttan düşürülmesi uygun olacaktır.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,
Başvurunun kayıttan düşürülmesine karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3 maddesi
gereğince 27 Nisan 2006 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
6
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło