1480/03

WyrokETPCz2008-12-16ECLI:CE:ECHR:2008:1216JUD000148003

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy cofnięcie tytułu własności fundacji na podstawie retrospektywnego zastosowania orzecznictwa sądowego, które nie było przewidywalne w momencie nabycia mienia, narusza prawo do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że cofnięcie tytułu własności nieruchomości nabytej przez fundację w 1955 r., na podstawie orzecznictwa Sądu Najwyższego z 1974 r. (które interpretowało deklarację z 1936 r. jako statut fundacji, ograniczający jej zdolność do nabywania nieruchomości przez darowiznę), stanowiło pozbawienie mienia. Trybunał stwierdził, że zastosowanie precedensu przyjętego kilkadziesiąt lat po nabyciu nieruchomości było niezgodne z zasadą przewidywalności prawa i legalności, co doprowadziło do naruszenia prawa własności. Trybunał odwołał się do swojego wcześniejszego orzecznictwa w podobnych sprawach dotyczących fundacji mniejszości religijnych.
Stan faktyczny
Skarżąca, Samatya Surp Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu, jest fundacją założoną w 1832 r. W 1955 r. nabyła w drodze darowizny trzy domy w Stambule, które zostały zarejestrowane na jej nazwisko. W 1998 r. Regionalna Dyrekcja Fundacji wystąpiła o unieważnienie tytułu własności, powołując się na orzeczenie Sądu Najwyższego z 1974 r., które interpretowało deklarację fundacji z 1936 r. jako jej statut, ograniczający zdolność do nabywania nieruchomości. Sąd pierwszej instancji unieważnił tytuł własności w 2000 r., a Sąd Najwyższy podtrzymał tę decyzję w 2001 r.
Rozstrzygnięcie
ETPCz jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji. 3. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego badania skarg dotyczących art. 14 w związku z art. 1 Protokołu nr 1 oraz art. 6 Konwencji. 4. Nakazuje państwu pozwanemu ponowną rejestrację trzech domów w Stambule na nazwisko skarżącej w ciągu trzech miesięcy od uprawomocnienia się wyroku. 5. W przypadku braku ponownej rejestracji, państwo pozwane ma zapłacić skarżącej 600 000 EUR tytułem szkody majątkowej, powiększone o odsetki ustawowe. 6. Odrzuca pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   SAMATYA SURP KEVORK ERMENİ KİLİSESİ, MEKTEBİ VE MEZARLIĞI VAKFI   YÖNETİM KURULU - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 1480/03)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Aralık 2008   İşbu karar Sözleşme’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1480/03 numaralı başvurunun nedeni Samatya Surp   Kevork Ermeni Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı Yönetim Kurulu’nun (başvuran) 17   Ekim 2002 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan   Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul barosu avukatlarından   S. Davuthan ve D. Bakar tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1832 yılında Osmanlı İmparatorluğu döneminde padişah fermanıyla kurulmuş bir   vakıftır. Vakfın statüsü Lozan Antlaşması’nın dini azınlık cemaatleri için kamu hizmeti veren   eski vakıfların korunmasına ilişkin hükümlerine uygundur.   Başvuran 11 Ekim 1955 tarihinde İstanbul Şişli’deki bitişik üç evden oluşan toplam 266 m2   yüzölçümlü bir taşınmazı hibe yoluyla edinmiştir. Sözkonusu bu taşınmazlar tapu sicil   kaydına başvuran adına tescil edilmiştir.   İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Yargıtay Genel Kurulu’nun 8 Mayıs 1974 tarihli   içtihadına atfen başvuran vakfın taşınmazlara ilişkin malik sıfatının iptal edilmesi ve   mülkiyetin tapu siciline eski sahibi adına kaydedilmesi talebiyle 8 Ekim 1998 tarihinde Şişli   Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurmuştur. Bu içtihat gereğince vakfın kuruluş senedi olarak   kabul edilen 1936 tarihli beyannamesinde yer almadığından başvuranın taşınmaz malları   edinme hakkı bulunmamaktaydı.   Başvuran mahkeme önünde Hazine’nin 1936 tarihli beyannamesine atfettiği nitelendirmeye   karşı çıkmıştır.   Asliye Hukuk Mahkemesi 21 Kasım 2000 tarihli bir kararı ile Hazine’nin talebini yerinde   bularak başvuranın tapu senedinin iptaline ve taşınmazın eski maliki adına tesciline karar   vermiştir.   Yargıtay 25 Eylül 2001 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.   Yargıtay 29 Nisan 2002 tarihinde karar düzeltme talebini reddetmiştir.   Hükümet Danıştay’ın 15 Kasım 2005 tarihli hükmünü sunmuştur. Buna göre Danıştay   başvuran tarafından yapılan iptal başvurusunu reddetmiştir. Başvuranın bu başvurusu bir   yanda bir yönetmelik hükmünün iptalini, öte yanda ise Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün   başvuranın tasarrufundaki taşınmazların kendi adına yeniden kaydedilmesini reddeden   kararının iptalini amaçlamaktadır. Danıştay 2002 ve 2003 yıllarında gerçekleştirilen yasa ve   yönetmelik değişikliklerinin vakıfların yalnızca kendi tasarruflarında bulunan taşınmaz   mallarla ilintili olduğunu, tapu sicilinde üçüncü şahıslar adına tescil edilmiş malların   statüsünü yeniden düzenlemediğini değerlendirmiştir. Başvuran bu karara itiraz etmiştir. Bu   süreç halen iç hukukta derdesttir.   HUKUK   I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA   Hükümet AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafına uygun olarak başvuranın iç hukuk yollarını   tüketmediğini savunmaktadır. Hükümet başvuranın Danıştay’a yaptığı iptal başvurusunun 15   Kasım 2005 tarihinde reddedildiğini belirtmektedir. Hükümete göre iç hukuk yollarının   tüketilmemesi nedeniyle başvuru kabuledilemez ilan edilmelidir.   Hükümet öte yandan 15 Mayıs 2008 tarihli yazılı görüşlerinde 5737 sayılı Kanun’un 7.   maddesine atıfta bulunarak yürürlükteki bu Kanun’un öngördüğü şekliyle başvuranın ilgili   tapu kadastro dairesine giderek ihtilaf konusu taşınmazını tapu sicilinde kendi adına   kaydettirme talebinde bulunabileceğini ifade etmektedir.   Başvuran Hükümetin bu savına karşı çıkarak, 5737 sayılı Kanun’un vakıflara AİHS’nin Ek 1   no’lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlaline ilişkin şikayetleri için iç hukukta etkili bir başvuru   yolu sunduğunun kabul edilebileceğini, ancak 5737 sayılı Kanun’un uygulanmasında ciddi   belirsizliklerin bulunduğunu belirtmektedir. Bilhassa yeni kanun hükümlerini uygulamakla   yükümlü makamların uygulamalarına ilişkin şüphelerini dile getirmektedir. Başvuran ayrıca,   Vakıflar Genel Meclisi’nin olumlu görüşüne bağlı olması dolayısıyla taşınmazının otomatik   olarak kendisine iadesinin mümkün olmayacağının altını çizmektedir. Başvuran Vakıflar   Genel Meclisi’nin olumlu görüş vermemesi durumunda uzun yıllar sürme riski olan idari   dava açması gerekeceğini belirtmektedir.   AİHM, iç hukuk yollarının tüketilmesinin normal şartlarda başvurunun AİHM’ye yapıldığı   tarih itibarıyla değerlendirildiğini hatırlatır. Bunun yanı sıra bu kuralın, her davanın özel   koşullarınca meşru hale gelebilen istisnaları bulunmaktadır (Bkz. Baumann-Fransa kararı no:   33592/96, 22 Mayıs 2001; Brusco-İtalya kararı, no: 69789).   AİHM dosyadaki belgeler ışığında, başvuranın AİHM’ye başvurduktan sonra açtığı iptal   davasının bir yandan bir yönetmelik hükmünün, diğer yandan Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün   başvuranın kimi taşınmaz mallarını kendi adına yeniden tescil ettirme girişimini reddeden   kararının iptal edilmesi için açılmış genel nitelikli bir dava olduğunu tespit etmektedir.   Hükümet tarafından sunulan unsurlar bu girişimin akıbetinin mevcut başvuruyu doğrudan   etkileyip etkilemediği konusunda herhangi bir bilgiyi içermemektedir. Yapılan bu başvurunun   ve 2003 yıllarında gerçekleştirilen yasa ve yönetmelik değişikliklerinin yalnızca   vakıfların kendi tasarruflarında bulunan taşınmaz mallar ile ilgili olduğuna ve tapu sicilinde   üçüncü şahıslar adına tescil edilmiş malların statüsünü yeniden düzenlemediğine kanaat   getiren Danıştay tarafından reddedildiğini de ifade etmek gerekir.   AİHM, 5737 sayılı Kanun’un 7. (geçici) maddesine ilişkin başvuranın öngörülen bu başvuru   yolunun taşınmaz mallarının iadesine mahal verecek başvuru yolunu açtığına karşı   çıkmadığını, fakat bu yönde lehte bir kararın elde edilebilmesi için Vakıflar Genel Meclisi’nin   olumlu görüşünün alınması gerekmesini sorguladığını gözlemlemektedir.   Bu başvuruda dava dosyasından başvuranın taşınmaz mallarını kendi adına yeniden   kaydedilmesi talebiyle Tapu Kadastro Müdürlüğü’ne başvurmadığı anlaşılmaktadır. AİHM bu   bağlamda 5737 sayılı Kanun’un, (geçici) 7. maddesinin alenen “hibe yoluyla edinilmiş   taşınmaz mallara” atıfta bulunduğu cihetle, başvurana şikayetlerini makul bir çerçevede   başarıyla sonuçlandırabileceği başvuru yolunu sunduğu hususunu kabul etmeye hazırdır.   Sonuç itibariyle, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralından muaf olmak için istisnai bir durum   tespit etmediği takdirde, AİHM AİHS’nin 35/1 maddesi uyarınca başvuran vakfın mezkur   kanun gereğince prensipte yetkili tapu kadastro müdürlüğüne giderek taşınmaz mallarını   kendi adına tescil ettirme başvurusunu yapma zorunluluğunun olduğuna itibar etmektedir.   AİHM, genel ilkesine getirilecek bir istisnayı kabul etmek için, uygulamadaki başvuru   yolunun başvurana iç hukukta şikayetlerine yönelik gerçekten telafi elde etme imkanı sunan   bir yapıda olup olmadığının ve AİHM içtihadına uygun olarak «etkili» olma koşulunu   karşılayıp karşılamadığının tespit edilmesi gerektiğini hatırlatır. AİHM bu bağlamda   Hükümetin, mevcut dava koşullarına benzer koşullarda iç hukukta bu yolun başarıyla   uygulandığını gösterir bir örnek sunmadığını belirlemektedir. Oysa, iç hukukta etkili ve   yeterli başvuru yollarının bulunduğunu ispat etmek, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını   yapan Hükümet’e düşen bir yükümlülüktür (Bkz. Soto Sanchez-İspanya kararı, no: 66990/01,   Kasım 2003).   AİHM sonuç olarak, bilhassa davanın eski oluşu göz önüne alındığında, iç hukuk yollarının   tüketilmesi durumunun başvurunun yapıldığı tarih itibariyle değerlendirilmesine ilişkin genel   ilkesinden sapmak için yeterli unsur bulunmadığına kanaat getirmektedir. Bu çerçevede,   AİHM’ye başvurusunu yapmadan evvel çeşitli iç hukuk yollarına başvurmuş olan başvuran iç   hukuk yollarını tüketmiş sayılmaktadır. Dolayısıyla bu itiraz reddedilmektedir.   AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.   II. EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   Başvuran vakıflar hakkındaki yasal mevzuatın ve bu mevzuatın ulusal mahkemeler tarafından   yorumlanmasının Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinde yer alan mülkiyet hakkına yönelik bir   ihlali oluşturduğunu ileri sürmektedir.   Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.   Başvuranın mülkiyeti kazanmasından kırk yıl sonra tapu kaydının nihai surette tapu sicil   kayıtlarından silinmesinin ilgilinin malından mahrum kalması sonucunu doğurduğu ve Ek 1   no’lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında mülkiyetten   «yoksun bırakma» olarak değerlendirileceği hususunda AİHM’nin bir şüphesi   bulunmamaktadır.   AİHM Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı kararında da dile getirdiği üzere dini azınlıklara ait   vakıflar tarafından 1936 yılında verilen beyannamelerin bu vakıfların “vakıf senedi” yerine   geçtiğine ilişkin 1974 tarihli içtihadın uygulanmasının “öngörülebilirlik” gereği ile   bağdaşmadığı sonucuna vardığını hatırlatır. AİHM sonuç itibariyle, ediniminden on altı ve   yirmi iki yıl geçtikten sonra kabul edilen bir içtihadın uygulanması nedeniyle mezkur   taşınmazların tapu senetlerinin iptal edilmesinin meşruiyet ilkesi ile bağdaşmadığı ve   başvuranın mülkiyet hakkına yönelik bir ihlal oluşturduğu neticesine varmaktadır.   AİHM Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi ile ilgili olarak, ediniminden kırk yedi yıl sonra   başvuranın tapusunun iptaline yol açacak aynı içtihadın uygulanmasının sözkonusu olması   ölçüsünde mevcut kararda da benzer bir sonuca varmaktadır.   AİHM sonuç olarak bu başvurunun incelenmesinden, Hükümetin AİHM’nin bu davada farklı   bir sonuca varmasını sağlayacak hiçbir delil ve tespit sunmadığı kanısına varmaktadır. AİHM   Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesi’nin ihlal edildiğine karar vermiştir.   III. AİHS’YE EK 1 NO’LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİYLE BİRLİKTE 14.   MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran aynı olaylara dayanarak Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14.   maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.   Başvuran ayrıca, Yargıtay tarafından benimsenen 1974 içtihadının esasen hukuksal güvenlik   ilkesi ile bağdaşmadığını öne sürmekte, bu yönde AİHS’nin 6. maddesine atıfta   bulunmaktadır.   Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi bakımından yürüttüğü muhakemeyi göz önünde   bulunduran AİHM, bu şikayeti ayrıca incelemeye gerek görmemektedir.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİ’NİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran uğradığı zararın giderilmesi bakımından ihtilaf konusu taşınmazların tapu sicilinde   kendi adına yeniden kaydedilmesini istemektedir. Bu tescilin yapılmaması durumunda,   gecikme halinde faiz işletilmek üzere, 1.834.000 Euro tazminat ödenmesini talep etmektedir.   Başvuran bu talebini destekler mahiyette mimar ve sigorta eksperi Y. Tezkan ve emlakçı Y.   Yılmaz tarafından 28 Nisan 2007 tarihinde hazırlanan bilirkişi raporuna göndermede   bulunmaktadır; bu rapora göre taşınmazların sayısı ve İstanbul’daki gayrimenkul fiyatlarının   son yıllardaki artışı dikkate alındığında sözü edilen taşınmazların değeri 2007 yılında   2.500.000 ABD Doları idi.   Hükümet bu iddialara ve başvuranın talebiyle bilirkişiler tarafından gerçekleştirilen   değerlendirmeye karşı çıkarak İstanbul Valiliği nezdinde Milli Emlak Genel Müdürlüğü’nde   görevli üç memurdan oluşan komisyon tarafından yapılan kıymet takdir incelemesine göre   taşınmazların ederinin 408.372,30 YTL (yaklaşık 204.186 Euro) olduğunu ifade etmektedir.   Sözkonusu kıymet takdiri gayrimenkulün vergi değeri ile aynı semtte ve civarında son   yıllardaki satış fiyatları karşılaştırılarak belirlenmiştir   AİHM başvuranın tapusunun iptal edilmesiyle Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal   edildiği sonucuna vardığını hatırlatır. Mevcut bu başvurunun koşulları ve 5737 sayılı Kanun   dikkate alındığında AİHM ihtilaf konusu taşınmazların tapu sicilinde başvuran adına yeniden   kaydedilmesinin başvuranı, Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edilmediği duruma   eşdeğer bir pozisyona getireceğine itibar etmektedir. AİHM, Savunmacı Hükümetin işbu   kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay içinde bu tescili gerçekleştirmemesi durumunda   başvurana sözkonusu taşınmazların güncel değerine karşılık gelecek bir maddi tazminatı   ödemesi gerektiğine karar vermektedir.   AİHM bu meblağın tespitinde taraflarca hazırlatılan iki bilirkişi incelemesinden ve özellikle   başvurulan hesaplama yönteminden yararlandığını belirtir. Gayrimenkulün yerel satış   değerlerine ilişkin sunulan bilgiler ve taraflarca sunulan deliller ışığında AİHM, yeniden   tescilin yapılmaması halinde, Hükümetin başvurana tapusunun iptal edilmesiyle oluşan maddi   zarar karşılığında 600.000 Euro ödemesini kararlaştırmıştır.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran avukatlık gideri olarak 10.000 Euro talep etmektedir. Başvuran bu talebini   destekleyici kanıtlayıcı belge ya da not sunmamıştır.   Hükümet herhangi bir kanıtlayıcı belge ile desteklenmemesi doğrultusunda bu miktara karşı   çıkmaktadır.   AİHM’nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM bu başvuruda başvuranın iddialarını   destekleyici herhangi bir belgeyi sunmaması ve sözü edilen kıstaslar ışığında başvuranın   yargılama giderleri hakkındaki talebini reddetmektedir.   C. Gecikme Faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;   3. Ek 1 no’lu Protokol’ün 1. maddesiyle birlikte AİHS’nin 14. ve 6. maddesine ilişkin   şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;   4. a) AİHS’nin 44 / 2 maddesine uygun olarak mevcut kararın kesinleşmesinden itibaren üç ay   içinde, Savunmacı Devlet tarafından İstanbul Şişli’de bulunan üç evin başvuran adına yeniden   tescil edilmesine;   b) bu yönde bir tescilin yapılmaması halinde, aynı üç aylık süre içinde, miktara   yansıtılabilecek her türlü vergiyle birlikte ve ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL.’ye   çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet’in başvurana maddi tazminat olarak 600.000 (altı yüz bin)   Euro ödemesine;   c) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez   Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faizin   uygulanmasına;   5. Adil tatmine dair diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 16 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   6

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło