15719/03

WyrokETPCz2009-01-13ECLI:CE:ECHR:2009:0113JUD001571903

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie dziennikarza za publikację artykułów łączących trzęsienie ziemi z polityką rządu i stylem życia niektórych grup społecznych, a także nałożona kara pozbawienia wolności, naruszyły jego prawo do wolności wyrażania opinii gwarantowane w art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność słowa skarżącego była przewidziana prawem i miała uzasadniony cel ochrony porządku publicznego i praw innych. Stwierdził, że w kontekście katastrofy naturalnej i wysokiego napięcia społecznego, wypowiedzi skarżącego, zwłaszcza te dyskryminujące i zagrażające pokojowi społecznemu (np. przeciwko kobietom nienoszącym chust), odpowiadały pilnej potrzebie społecznej. Jednakże, Trybunał uznał, że nałożona kara pozbawienia wolności (dwa lata i jeden miesiąc, choć skarżący odbył tylko dwa dni) była nieproporcjonalna do zamierzonych celów, co sprawiło, że ingerencja nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym".
Stan faktyczny
Skarżący, Mehmet Cevher İlhan, dziennikarz i przedstawiciel gazety Yeni Asya w Ankarze, opublikował dziewięć artykułów po trzęsieniu ziemi w Turcji w 1999 roku. W artykułach tych łączył katastrofę z "degeneracją moralności islamskiej" i polityką rządu, przedstawiając ją jako karę boską. Został oskarżony o podżeganie do nienawiści z użyciem przekonań religijnych i skazany na dwa lata i jeden miesiąc pozbawienia wolności na podstawie art. 312 ust. 2 tureckiego kodeksu karnego. Wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny, a następnie, po reformach prawnych, kara została zmniejszona do roku, trzech miesięcy i osiemnastu dni, jednak skarżący odbył jedynie dwa dni pierwotnej kary.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga dotycząca art. 10 Konwencji jest dopuszczalna, a pozostałe skargi są niedopuszczalne. 2. Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. 3. Zasądza na rzecz skarżącego 1 000 (tysiąc) euro tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 1 000 (tysiąc) euro tytułem zwrotu kosztów i wydatków. 4. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

AVR UPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   MEHMET CEV HER İLHAN - TÜRKİYE DAV ASI   (Başvuru no: 15719/03 )   KARARIN ÖZET ÇEV İRİSİ   STRAZBURG   Ocak 2009   İşbu karar Sözleşme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup   şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ___________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme‟yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı, AKGY‟na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   T.C. vatandaşı Mehmet Cevher İlhan (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 1   Nisan 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin   Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan   15719/03 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.   Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara barosu avukatlarından   M.A. Aslan tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1954 doğumlu olup Ankara’da ikamet etmektedir. Başvuran olayların meydana   geldiği dönemde Türkiye’de ve yurtdışındaki çeşitli ülkelerde yayımlanan Yeni Asya   gazetesinin Ankara temsilcisiydi.   Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye’nin kuzey-batısında meydana gelen şiddetli bir deprem   on binlerce kişinin ölümüne neden olmuştur.   Başvuranın, sırasıyla Af ve Deprem Dersi, Zelzele Sualleri, Derin Deprem, Enkaz ve   Pişkinlik, İnadına Gaflet, Bîzar Devlet, Maneviyati İhmal, Başörtüsü ve Deprem, Öyle bir   musibetten çekininiz ki... başlıklı dokuz makalesi 19, 20, 23,25 Ağustos ve 10, 16 Eylül 1999   tarihlerinde Yeni Asya gazetesinde yayımlanmıştır.   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, 7 Aralık 1999 tarihli iddianamesinde Türk   Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak başvuranla birlikte, iki din adamı   ve Yeni Asya gazetesi yazarlarından oluşan on iki kişiyi halkın dini inançlarını kullanarak kin   ve düşmanlığa teşvik etmekle suçlamıştır. Felaketin, islami ahlakın dejenerasyona uğratılması   ve hükümetin Müslümanlar aleyhine aldığı tavıra karşı ilahi gücün verdiği bir ceza olarak   niteleyen tüm bu söylem ve makaleler, 17 Ağustos depreminden sonra dile getirilmiş ve   yayımlanmıştır.   İddia makamına göre başvuran, halkın bir kesimini ülkenin kuzey batısını yerle bir eden   depremin müsebbibi olmakla suçlayarak halkı bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler   olmak üzere ikiye bölmeyi ve bu iki kesim arasında düşmanlık yaratmayı amaçlamıştır. Savcı,   Yargıtay’ın konuyla ilgili içtihadında, bu tür söylemlerin dini inançları kuvvetli olan halkın   psikolojisini ciddi şekilde bozduğunu ve mantıklı ve akılcı düşünmesini zayıflattığını tespit   ettiğini anımsatmıştır. Savcı, bir gösteri sırasında türbanlı öğrencilerin taşıdığı ve üzerinde   « (Richter ölçeğine göre) 7.4, size yetmedi mi ? » yazan pankartları buna örnek olarak   göstermektedir.   Başvuran, 26 Ocak ve 31 Mayıs 2000 tarihlerinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne   sunduğu layihalarında, bu dava dosyasında Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesine göre suç   teşkil eden unsurların oluşmadığını ileri sürmüş ve iddianamede yer alan bölümlerin   söylemlerinin gerçek amacını yansıtmadığını ve bu bölümler üzerinden genel bir   değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca başvuran,   demokrasilerde, hiçbir kurum, fikir ve düşüncenin, aşırı da olsa eleştiriden masun olmadığını,   kendisinin yazar olarak halkı ilgilendiren konularda yorum yapmasının çok doğal olduğunu   ileri sürmektedir.   Mart 2002 tarihli kararında DGM, yukarıda belirtilen bazı makalelerin yazarı olması   dolayısıyla başvuranı, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrası gereğince, iki yıl bir   ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yine aynı mahkeme, diğer dört makaleyle ilgili olarak   kabul edilebilir eleştiri sınırında kaldıkları gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Karar   gerekçesinde DGM, başvuranın söylemlerinde Ceza Kanunu’nun 312. maddesi anlamında   nefrete teşvik bulunduğunu ve kendisinin bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler olmak   üzere halkı ikiye bölmeyi amaçladığını bildirmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göre   başvuran, özellikle halk arasında düşmanlığı teşvik etmiş ve hükümetin radikal islamcı   hareketlerle mücadele kapsamında ve laiklik ilkesini korumak amacıyla aldığı önlemlerin 17   Ağustos 1999 depreminin yegâne sebebi olduğunu okurlarına aşılamak ve Marmara   Bölgesi’nde on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu felaketin ilahi gücün verdiği bir ceza   niteliği taşıdığına onları inandırmak istemiştir.   Başvuran, 14 Haziran 2002 tarihinde kararı temyiz etmiştir.   Ekim 2002 tarihinde, Yargıtay bu başvuruyu reddetmiş ve dolayısıyla ilk derece   mahkemesinin verdiği kararı tüm hükümleriyle birlikte onamıştır.   İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi 14 Ocak 2005 tarihinde verdiği kararda, eski Ceza   Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 402. maddesi gereğince geriye kalan cezasının yasalarda   yapılacak reformlara uygun olarak yeniden hesaplanması için başvuranın mahkumiyetini   ertelemiştir.   Aynı mahkeme, 13 Aralık 2005 tarihli ek kararıyla, başvurana verilen cezayı 1 Haziran   tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Ceza Kanunu’nun 216. ve 218. maddelerine   uygun olarak bir yıl üç ay on sekiz gün hapis cezasına indirmiştir.   Başvuran, bu son kararı da temyiz mahkemesine götürmüştür.   Dosyada yer alan bilgilere göre, söz konusu karar alındığı tarihte Yargıtay önüne getirilen   davayı henüz sonuçlandırmamış olup, başvuran yine o tarihte ilk mahkûmiyeti kapsamında   verilen hapis cezasının sadece iki gününü tamamlamıştır.   HUKUK   I. ANLAŞMAZLIĞIN KONUSU HAKKINDA   Başvuran, siyasi görüşü nedeniyle ayrımcılığa uğradığını ve ceza mahkemesi tarafından   mahkûm edilmek suretiyle düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğini ileri sürmektedir.   Başvuran AİHS’nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 9. ve 10. maddelerine atıfta bulunmakta,   ancak 14. maddeyle olan bağlantıya açıklık getirmemektedir.   AİHM, başvuranın anlattıklarını ve davanın oluşma koşullarını dikkate alarak, bu şikâyetin   sadece AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelemesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır.   Başvuran, Ceza Kanunu’nun 312. maddesinde muğlak ifadeler bulunduğunu ve dolayısıyla   AİHS’nin 7. maddesinde öngörülen zorunlulukları karşılamadığını öne sürmektedir. AİHM,   bu şikâyetin daha ziyade AİHS’nin 10. maddesi bağlamında müdahalenin öngörülebilir olup   olmadığı yönünden incelenmesi gerektiği kanaatindedir.   Başvuran, AİHS’nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak, ulusal mahkemelerin delilleri   gerektiği   gibi   değerlendirmediklerini   ve   verdikleri   kararların   yeterince   gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.   II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN   1. AİHS’nin 6. maddesi   AİHM, şikâyetleri AİHS’nin 6. maddesi bakımından incelemiş ve mevcut dava dosyasında   yeralan unsurların daha önce benzer şikâyetler için verilen kararlardan farklı bir karar   verilmesini gerektirecek herhangi bir özellik taşımadığı kanaatine varmıştır. Yerleşik   içtihadına atıfta bulunan AİHM, bu şikâyetleri dayanaktan yoksun bularak, AİHS’nin 35.   maddesinin 3. ve 4. fıkraları gereğince kabuledilemez ilan etmektedir (delillerin gerektiği gibi   değerlendirilmediği yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, diğerleri arasından, Gürcistan   aleyhine Omar Kérétchachvili davası (karar), no 5667/02, 2 Mayıs 2006 ; kararların yeterli bir   gerekçeye dayandırılmadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, İspanya aleyhine   García Ruiz davası [GC], no 30544/96, prg. 26-29, CEDH 1999-I ; yine bakınız Türkiye   aleyhine Kutlular davası, no 73715/01, prg. 31, 29 Nisan 2008).   2. AİHS’nin 10. maddesi   AİHM, bu şikâyetin AİHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında mesnetsiz olmadığını   tespit etmekte ve başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını   vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   III. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, kendisinin Yeni Asya’da yayımlanan makaleleri yazan gazeteci olduğu için ceza   mahkemesi tarafından mahkûm edilmek suretiyle, AİHS’nin 10. maddesi anlamında ifade   özgürlüğü hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.   AİHM, başvuranın AİHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla koruma altına alınan ifade   özgürlüğü hakkının bu ihtilaflı müdahale yüzünden engellendiği konusunda taraflar arasında   bir ihtilaf bulunmadığını vurgulamaktadır.   Başvuran, Türk Ceza Kanunu’nun muğlak ifadeler içeren 312. maddesinin keyfi kararlar   verilmesine müsait olduğunu ileri sürmektedir.   AİHM, suçun işlendiği dönemde yürürlükte olan versiyonuyla muğlak ifadeler içerdiği   söylenen bu maddenin, başvuranın konuyla ilgili davranışlarını, gerektiğinde avukat yardımı   da alarak düzenlemesine imkan sağlayacak kadar açık olduğu ve dolayısıyla öngörülebilirlik   şartının yerine geldiği kanaatindedir. AİHM’nin görüşüne göre, başvuranın AİHS’nin 10.   maddesi bağlamındaki hakkına yapılan müdahale yasayla öngörülmüştür.   Diğer taraftan AİHM, söz konusu müdahalenin, AİHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafında   öngörülen kamu düzeninin sağlanması ve/veya başkalarının haklarının korunması gibi meşru   amaçlardan birini gözettiğini gözlemlemektedir.   AİHM bu durumda, müdahalenin « demokratik bir toplumda » gerekli olup olmadığı   konusunda bir ihtilaf bulunduğunu tespit etmektedir (benzer bir metin örneği için bakınız,   Türkiye aleyhine Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş. davası, no 6587/03, 27 Kasım   2007, ve Türkiye aleyhine Kutlular davası, ilgili bölüm).   Bu konuyla ilgili olarak başvuran, ifadelerinin din propagandası olduğunu kabul etse de,   halkı şiddete teşvik ettiği suçlamalarını reddetmektedir. Başvurana göre, ihtilaflı makalelerin   tamamı ele aldığında, halkın bir kesimini dini inançlarına dayanarak diğerine karşı kışkırtan   herhangi bir unsur bulunmadığı görülmektedir. Başvuran ayrıca, hiç kimsenin bu makaleler   yüzünden tahrik olmadığını ve kamu düzenini bozacak herhangi bir şiddet olayının vuku   bulmadığını vurgulamaktadır.   Başvuran, AİHM’ye sunduğu görüşlerine Kur’an, Tevrat ve İncil’den alıntılar eklemiş ve   Hükümetin savlarının kabul edilmesi halinde bu kutsal kitapların toplatılıp yok edilmesi   gerektiğini ifade etmiştir.   Başvuran son olarak, buna benzer söylemlerin bazı kişiler tarafından birçok kez   kamuoyuna açıklandığını, Diyanet İşleri Başkanı’nın bile depremin takdiri ilahi olduğunu   söylediğini, bu kişilerin cezalandırılmadığını ileri sürmektedir.   Hükümet, ihtilaflı makalelerin yayımlanma koşullarına dikkat çekerek: on binlerce kişinin   ölümüyle sonuçlanan bir felaketin ertesinde barışı ve kamu düzenini sarsacak duygusal   yoğunluğun olduğu bir ortam sözkonusuydu. Halk özellikle deprem nedeniyle insan kaybının   ve maddi hasarın vehameti karşısında çok etkilenmiş ve sorumluları ortaya çıkarma eğilimine   girmiştir. Hükümete göre, başvuranın söylemlerinin etkisi bu özel durum karşısında daha da   fazla olmuştur.   Hükümet, bu nedenle başvurana verilen cezanın zorunlu bir sosyal ihtiyaç olduğu   kanaatindedir.   Hükümet son olarak, mevcut davadaki müdahalenin amaçlanan meşru hedefler ile orantılı   olduğu kanaatindedir.   AİHM, bu konuyla ilgili olarak içtihadında ortaya çıkan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır   (bakınız, diğerleri arasında, Birleşik Krallık aleyhine Handyside davası, 7 Aralık 1976 tarihli   karar, seri A no 24, sayfa 23, prg. 49 ; Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı davası ilgili   bölüm, prg. 25-29, Türkiye aleyhine Gündüz davası, no 35071/97, prg. 40, CEDH 2003-XI ;   Fransa aleyhine Giniewski davası, no 64016/00, prg. 44 ve 52, CEDH 2006-...).   İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin   ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHS’nin 10. maddesinin 2.   fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya   önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici   bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,   hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.   AİHS’nin 10/2 maddesi bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’ varlığı   kastedilmektedir. İfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin ‘zorunluluğu’   ikna edici surette ortaya konulmalıdır.   Denetim yetkisini kullanırken AİHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu   söylemlerin muhtevası ve yayınlandıkları bağlam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.   Özellikle de nizalı tedbirin ‘izlenen meşru hedeflerle orantılı’ olup olmadığı ve müdahaleyi   haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin ‘uygun ve yeterli’ gerekçeler olup   olmadığını belirlemek AİHM’nin görevidir. Bu maksatla AİHM, ulusal makamların sözkonusu   olayları makul bir şekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun   kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.   Bunu yaparken AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri   kullanan herkesin‘görev ve sorumluluklar’ üstlenmiş olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır.   Dini inanç ve görüşler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına başkalarına karşı gereksiz   tarzda hakaretamiz, dolayısıyla başkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün   olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).   Bununla birlikte hoşgörüsüzlüğe dayalı nefreti haklı göstermeye, desteklemeye, teşvik etmeye   ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik   toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse dahi, getirilen ‘formalite’ ‘koşul’ ‘kısıtlama’ ya   da ‘cezaların’ izlenen meşru amaçla orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).   Tüm bu olgular ışığında AİHM, başvuranın, 17 Ağustos 1999 depreminin ertesinde   yüksek tirajlı bir günlük gazetede yayımlanan birçok makalesi nedeniyle mahkûm olduğunu   tespit etmektedir. AİHM, başvuranın – kendisiyle birlikte suçlanan diğer meslektaşları gibi -   aynı temayı günlerce işlediğini ve hatta bazı günler hem kendi imzasını ve hem de takma   adını kullanarak iki makale yazdığını gözlemlemektedir. Başvuran yazılarında, depremin   gelişini hazırlayan bazı siyasi, dini ve manevi koşullarla ilgili düşüncelerini Kur’an ayetleriyle   destekleyerek aktarmaktadır. Başvurana göre, hükümetin üniversitelerde türban takılmasını   yasaklayan, Kur’an kurslarının kapatılmasını ve bazı subayların irticai faaliyetlerde   bulunduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmasını öngören ve halk arasında « 28 Şubat   süreci » olarak bilinen bu önlemleri alması ile depremin meydana gelişi arasında açık bir   bağlantı bulunmaktadır. Depremin diğer bir sebebi ise, yine başvurana göre, yukarıda bahsi   geçen ve « başörtüsü ve deprem » ve « öyle bir musibetten çekininiz ki » başlıklı   makalelerinde vurguladığı gibi bir kesim halkın benimsediği yaşam ve giyim tarzıdır.   AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerinde depremi, bir kesim Türk halkının da inandığı   gibi ruhani bir olay olarak tanımladığını gözlemlemektedir. Başvuranın güncel olaylar   hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için depremi bir fırsat olarak gördüğü ve bunu « ilahi   gücün cezası » olarak nitelendirdiği anlaşılmaktadır. AİHM, başvuranın kendi yorumları da   dahil olmak üzere ihtilaflı makalelerde işlenen konu ve olguların kamu menfaatini ilgilendiren   hususlar olduğunun altını çizmektedir.   AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerde işlediği konuların iki farklı eleştiri üzerine   kurgulandığını ve bunlardan birincisinin daha genel anlamda siyasi ve dini içerikli olduğunu   ve özellikle « 28 Şubat süreci » kapsamında aldığı önlemler nedeniyle hükümete karşı   yönlendirildiğini tespit etmektedir. İkinci eleştiri ise, daha ziyade sosyal ve manevi içerikli   olup, başvuranın bazı mekânlardan çıkmayan, eğlenceyi seven veya belirli bir giyim tarzını   benimseyen ve de « dindar olmayan kesim » diye adlandırılan bir grup insanın yaşam tarzıyla   ilgili düşüncelerini aktarmaktadır.   AİHM ayrıca, başvuran tarafından hükümete ve sıradan vatandaşlara karşı yöneltilen bu iki   farklı eleştirinin potansiyel etkilerinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiği kanaatindedir.   AİHM, yazarın bu dava dilekçesinin konusunu oluşturan dört makalesindeki söylemlerinin   kendi inanç ve düşüncelerine katılmayan insanlar için onur kırıcı ve rahatsız edici olmasına   rağmen, söz konusu söylemin bütün olarak değerlendirildiğinde, belirli bir kesime karşı derin   bir kin duygusu uyandıracak ve şiddet uygulamaya teşvik edecek belirgin bir unsur   taşımadığını gözlemlemektedir (bakınız, mutatis mutandis, Nur Radyo ve Televizyon   Yayıncılığı, ibidem ; Kutlular, ilgili bölüm, prg. 49; bakınız, a contrario, Sürek (no 1) [GC],   no 26682/95, prg. 62, CEDH 1999-IV).   Bununla birlikte AİHM, « Öyle bir musibetten çekininiz ki » başlıklı makalesinde   başvuranın, bir yandan türban takan kadınları yüceltirken, diğer yandan aynı halkın türban   takmayan ve kendi deyimiyle « kendilerini acınacak halde teşhir eden » kadınlarından oluşan   diğer kesimine dine hoşgörülü yaklaşmadıkları gerekçesiyle nefret aşıladığını tespit   etmektedir.   AİHM, bu söylemlerdeki içerik ve sert üslubun daha sakin bir sosyal ortamda göreceli bir   etkisi olabilecekse de, büyük bir felaketin hemen akabinde, ayrımcı ve toplumsal barışı tehdit   edici bir manası olduğunun inkar edilemeyeceği görüşündedir (bakınız, mutatis mutandis,   Sürek (no 1), ibidem ; a contrario Kutlular, ibidem).   Bu unsurlar çerçevesinde AİHM, mevcut davanın koşullarında, başvuranın ifade özgürlüğü   hakkına yapılan müdahalenin zorunlu bir sosyal ihtiyaçtan kaynaklandığı sonucuna   varmaktadır.   Öte yandan, AİHM, müdahalenin orantılı olup olmadığını tespit ederken başvurana verilen   cezanın tür ve ağırlığının dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. AİHM bu konuyla ilgili   olarak, ihtilaflı beş makalenin tamamı için başvuranın iki yıl bir ay hapis cezasına   çarptırıldığını, ancak sadece iki gün hapis yattığını anımsatmaktadır.   AİHM, ceza kanunundaki değişiklikler sonrasında başvuranın dosyasının yeniden   açıldığını ve davanın Yargıtay’da henüz karara bağlanmadığını gözlemlemektedir. AİHM,   müdahaleye ilişkin incelemesini dosyada yer alan unsurlarla sınırlı tutacağını, bu çerçevede 2   Ekim 2002 tarihli nihai kararı esas alacağını ve Yargıtay’da halen derdest olan dava hakkında   yorum yapmayacağını bildirmektedir (bu yargılamanın mağdurun sıfatı üzerindeki potansiyel   etkisi için, bakınız Kutlular, ilgili bölüm, prg. 51). AİHM, özellikle verilen hapis cezasının   ağırlığına vurgu yapmaktadır.   İhtilaflı müdahalenin amaçlanan hedeflerle makul bir şekilde orantılı olmaması nedeniyle,   « demokratik toplumda gerekli » olduğu söylenemez. Bu itibarla AİHM, AİHS’nin 10.   maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran 50.000 Euro maddi tazminat ve 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.   Bu taleplerini desteklemek bakımından iki gün hapis yattığını ve iç hukukta yedi yıl süren   davada sekiz avukat için avukatlık ücreti ödediğini ileri sürmektedir. Başvuran ekte avukatı   ile imzaladığı ve buna güre AİHM’nin kararını müteakip avukatına 3.500 Euro ödeme   yapması gerektiğini gösterir sözleşmeyi sunmaktadır.   Hükümet bu taleplerin belirsiz ve her halükarda ispat edilmemiş olduğunu belirtmektedir.   AİHM tespit edilen ihlal kararı ile öne sürülen maddi tazminat arasında hiçbir illiyet bağı   kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık ekte sunulan avukatlık sözleşmesini   ve yargılama giderlerini incelemeye alacaktır.   AİHM başvuranın tespit edilen ihlal nedeniyle belirli bir sıkıntı çektiğinin inkâr   edilemeyeceğini belirterek başvurana manevi tazminat olarak 1.000 Euro ödenmesini   kararlaştırmaktadır.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için avukatı ile imzalamış   olduğu sözleşmeyi sunmaktadır.   Hükümet bu talebi aşırı olarak nitelendirmektedir.   AİHM içtihadına göre, bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini   ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda ortaya konduğu sürece elde edebilir. Mevcut   başvuruda mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen kıstaslar ışığında AİHM nezdinde   yapılan yargı giderlerinin karşılığı olarak başvurana 1000 Euro ödenmesini uygun   görmektedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı   orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS’nin 10. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilebilir, bunun dışındaki şikayetlerin   kabuledilemez olduğuna;   2. AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru   üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından başvurana:   i.   manevi tazminat olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine;   ii.   yargılama masraf ve giderleri için 1.000 (bin) Euro ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło