15828/03
WyrokETPCz2009-03-17ECLI:CE:ECHR:2009:0317JUD001582803
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżące były poddane złemu traktowaniu podczas zatrzymania, naruszając art. 3 Konwencji, oraz czy krajowe władze przeprowadziły skuteczne dochodzenie w tej sprawie, a także czy testy dziewictwa stanowiły dyskryminujące i poniżające traktowanie?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżące doświadczyły poważnego złego traktowania podczas zatrzymania, opierając się na spójności ich zeznań, ich młodym wieku w chwili zdarzeń oraz raportach medycznych, w szczególności tych z Uniwersytetu w Stambule i 4. Izby Specjalistycznej Instytutu Medycyny Sądowej, które wskazywały na zespół stresu pourazowego. Trybunał podkreślił, że testy dziewictwa, przeprowadzone bez medycznej lub prawnej konieczności i bez wyraźnej zgody, stanowiły poniżające traktowanie. W aspekcie proceduralnym, Trybunał stwierdził, że krajowy system badań lekarskich osób zatrzymanych był nieskuteczny, nie spełniał standardów AĐÖK (CPT) i Protokołu Stambulskiego, a dochodzenie w sprawie zarzutów złego traktowania było opóźnione i ostatecznie zakończyło się przedawnieniem, co uniemożliwiło pociągnięcie winnych do odpowiedzialności.Stan faktyczny
Skarżące, Nazime Ceren Salmanoğlu (16 lat) i Fatma Deniz Polattaş (19 lat), zostały zatrzymane w marcu 1999 roku pod zarzutem przynależności do PKK. Podczas zatrzymania miały być poddane złemu traktowaniu, w tym biciu, wiązaniu oczu, znieważaniu, molestowaniu seksualnemu, a Polattaş twierdziła, że została zgwałcona analnie. Przeprowadzono na nich testy dziewictwa. Po zwolnieniu z aresztu, skarżące złożyły skargi na złe traktowanie. Władze krajowe wszczęły postępowanie karne przeciwko funkcjonariuszom policji, które trwało wiele lat i ostatecznie zostało umorzone z powodu przedawnienia w 2006 roku. Skarżące zostały skazane za przynależność do organizacji terrorystycznej.Rozstrzygnięcie
Stwierdza, większością 4 głosów do 3, naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym.
Stwierdza, jednomyślnie, naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym.
Stwierdza, jednomyślnie, że nie jest konieczne odrębne rozpatrywanie zarzutów z art. 14 Konwencji.
Zasądza, większością 4 głosów do 3, na rzecz każdej ze skarżących po 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową.
Zasądza, większością 4 głosów do 3, na rzecz skarżących łącznie 5 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszone o 850 EUR otrzymanej pomocy prawnej.
Odrzuca, jednomyślnie, pozostałe żądania skarżących dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
A V R U P A
OF E U R O P E
KONSEYİ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
SALMANOĞLU VE POLATTAŞ – TÜRKĐYE DAVASI
(Başvuru no: 15828/03)
KARAR
STRAZBURG Mart 2009
Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli
düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Davanın nedeni, T.C. vatandaşları Nazime Ceren Salmanoğlu ile Fatma Deniz
Polattaş’ın (başvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne, 11 Mart 2003 tarihinde, Đnsan
Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi
uyarınca, Türkiye aleyhine yaptıkları 15828/03 sayılı başvurudur.
Başvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Ankara Barosu
avukatlarından O. Aydın tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1983 ve 1980 doğumlu olup Nazime Ceren Salmanoğlu
Đzmir’de, Fatma Deniz Polattaş ise Đsviçre’de ikamet etmektedir. Sözkonusu başvuruya sebep
olan olayların yaşandığı sırada birinci başvuran on altı, ikinci başvuran ise on dokuz
yaşındaydı.
A. Başvuranların gözaltına alınması, haklarında hazırlanan tıbbi raporlar ve kötü
muamele iddialarına ilişkin soruşturma
Nazime Ceren Salmanoğlu, PKK üyesi olduğu şüphesiyle Đskenderun Emniyet
Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından 6 Mart 1999’da saat 14:00’te
gözaltına alınmıştır.
Aynı gün saat 15.00’te, diğer iki kişiyle birlikte Đskenderun Devlet Hastanesi’ne
götürülmüştür. Doktor E.B., başvuranın vücudunda fiziksel şiddet bulgusu saptanmadığını
kaydetmiştir.
Aynı gün, Đskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü,
Đskenderun Kadın Doğum Hastanesi’nden Nazime Ceren Salmanoğlu’nun bakire olup
olmadığı ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunup bulunmadığını gösterir kati doktor
raporunun verilmesini talep etmiştir. Muayeneyi yapan uzman doktor S.S., Nazime Ceren
Salmanoğlu’nun bakire olduğunu ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunmadığını
kaydetmiştir.
Fatma Deniz Polattaş, PKK’ya karşı düzenlenen operasyon kapsamında çıkarılan
yakalama emrine müteakip Đskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi
ekiplerince 8 Mart 1999 tarihinde saat 11.30’da yakalanmıştır.
Aynı gün, Đskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürü,
Đskenderun Kadın Doğum Hastanesi’nden Fatma Deniz Polattaş’ın bakire olup olmadığı ve
yakın zamanda cinsel ilişkide bulunup bulunmadığını gösterir kati doktor raporunun
verilmesini talep etmiştir. Muayeneyi yapan uzman doktor S.S., başvuranın bakire olduğunu
ve yakın zamanda cinsel ilişkide bulunmadığını kaydetmiştir.
Başvuranlar, gözaltındayken kötü muamele gördüklerini iddia etmişlerdir. Özellikle
Nazime Ceren Salmanoğlu’nun gözleri bağlanmış, uzun süre ayakta durmaya zorlanmış, aç,
susuz ve uykusuz bırakılmıştır. Ayrıca, hakarete maruz bırakılmış, işkence ve ölümle tehdit
edilmiştir. Başvuran, cinsel tacize uğramış ve dövülmüştür. Fatma Deniz Polattaş’ın da
gözleri bağlanmıştır. Polattaş hakarete uğramış ve dövülmüştür. Ayrıca, polis memurları
başvuranın makatına cop sokmuş, bunun sonucunda kanama meydana gelmiştir. Bir bayan
polis memuru, başvuranın ailesinden temiz iç çamaşırı getirmesini istemiştir. Başvuranlar bu
polis memuru (A.Y.) tarafından çırılçıplak soyulmuştur. Mart 1999 tarihinde saat 00.35’te, başvuranlar ile diğer iki tutuklu Đskenderun
Devlet Hastanesi’nde görevli uzman doktor B.I.K. tarafından muayene edilmiştir. B.I.K.,
Fatma Deniz Polattaş’ın kafa derisinde ve bel bölgesinde hassasiyet olduğunu kaydetmiştir.
Doktor, başvuranların vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresine rastlamamıştır. Mart 1999 tarihinde saat 10.15’te, başvuranlar bekaret testi için bir kez daha
Đskenderun Devlet Hastanesi’ne gönderilmişlerdir. Başvuranlar, jinekolojik muayeneye onay
vermedikleri için muayeneden geçmemişlerdir.
Aynı gün, başvuranlar ile diğer iki kişi, bir sağlık merkezinde A.A. adlı pratisyen
hekim tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranların vücudunda herhangi bir fiziksel
şiddet emaresine rastlamadığını kaydetmiştir.
Aynı gün, başvuranlar hakim huzuruna çıkartılmış ve tutuklanmalarına karar
verilmiştir. Başvuranlar, Adana cezaevine yerleştirilmiştir. Daha sonra, Adana Devlet
Güvenlik Mahkemesi önünde başvuranlar aleyhinde cezai kovuşturma başlatılmıştır. Mart 1999’da, Fatma Deniz Polattaş Đskenderun Cumhuriyet Savcılığı’na
gözaltında ruhsal ve fiziksel işkenceye maruz bırakıldığı gerekçesiyle şikayette bulunmuş ve
jinekolojik muayene talep etmiştir.
Belirsiz bir tarihte, Đskenderun Cumhuriyet Savcısı, Fatma Deniz Polattaş’ın
iddialarına ilişkin bir soruşturma başlatmıştır. Nisan 1999’da, Fatma Deniz Polattaş, Đskenderun Devlet Hastanesi’nde B.K. adlı
doktor tarafından muayene edilmiştir. Yapılan rektal muayenenin ardından doktor anal
bölgede cinsel birleşme olmadığına ilişkin rapor hazırlamıştır. Mayıs 1999’da, Đskenderun Cumhuriyet Savcısı, görevsizlik kararı vermiş ve
Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca yapılacak yargılama için dosyayı Đskenderun Đl Đdare
Kurulu’na göndermiştir. Aralık 1999’da, Đskenderun Đl Đdare Kurulu, Đskenderun Emniyet Müdürlüğü
Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli iki polis memurunun kovuşturulması için gerekli izni
vermemiştir. Đl idare kurulu, 8 Mart, 12 Mart ve 6 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarına
dayanarak kararını vermiştir. Haziran 1999’da, Nazime Ceren Salmanoğlu, Adana Devlet Güvenlik
Mahkemesi’nde, gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmiş, özellikle de
cinsel tacize uğradığını ve psikolojik baskı gördüğünü ileri sürmüştür.
Temmuz 1999’da, Türk Tabipler Birliği başvuranları muayene etmeden,
başvuranların önceki tıbbi muayenelerine ilişkin görüş bildirmiştir. Fatma Deniz Polattaş,
Türk Tabipler Birliği’ne, gözaltındayken cinsel taciz, tecavüz (makatına cop sokulması) ve
dayak (dişlerinden birinin kırılmasına yol açmıştır) dahil olmak üzere kötü muameleye maruz
bırakıldığını bildirmiştir. Başvuran, ayrıca, defakasyon sırasında zorlandığını, ağrı ve
kanamasının olduğunu ifade etmiştir. Tıbbi raporda, başvuranın kafa derisinde ve bel
bölgesinde hassasiyet olduğunu kaydeden 9 Mart 1999 tarihli rapora gönderme yapılmıştır.
Ayrıca, başvuranın vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını kaydeden Mart 1999 tarihli tıbbi rapora da gönderme yapılmıştır. Türk Tabipler Birliği doktorları,
başvuranın makat bölgesiyle ilgili şikayetlerinin tecavüz iddiasıyla örtüştüğü kanaatine
varmışlardır. Doktorlar, ayrıca, bel ve bacak bölgesinde ağrı ve solunum güçlüğü gibi diğer
şikayetlerin kötü muamele iddialarıyla örtüştüğünü belirtmişlerdir.
Nazime Ceren Salmanoğlu, gözaltındayken kötü muamele gördüğü konusunda
şikayetçi olmuş, tehditler aldığını, cinsel tacize uğradığını ve özellikle başına, bacaklarına,
genital bölgesine ve makatına vurulduğunu belirtmiştir. Dişlerinde, göğsünde, başında,
boynunda, sırtında, omuzlarında, el ve kollarında ağrı olduğunu ve nefes almada güçlük
çektiğini ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca uyku ve hafıza sorunlarının olduğunu belirtmiştir.
Tıbbi raporda, başvuranın vücudunda herhangi bir fiziksel şiddet emaresi bulunmadığını
kaydeden 9 ve 12 Mart 1999 tarihli raporlara gönderme yapılmıştır. Doktorlara göre, Nazime
Ceren Salmanoğlu’nun şikayetleri kötü muamele iddialarıyla örtüşmektedir.
Türk Tabipler Birliği doktorları, ayrıca, başvuranların çeşitli tıbbi muayenelerden
geçmeleri gerektiğini belirtmişlerdir. Doktorlar, başvuranların serbest bırakılmalarının
ardından yapılan muayenelerin başvuranların iddia edildiği gibi gerçekten kötü muamele
görüp görmediklerini belirleyemeyeceğini kaydetmişlerdir. Doktorlar, bu muayenelerin Sağlık
Bakanlığı ile Türk Tabipler Birliği kriterlerine uymadığı gerekçesiyle “tıbben geçerli”
olmadıkları sonucuna varmışlardır. Bu bağlamda, başvuranların ifadeleri ile fiziksel ve
psikolojik semptomlarının kaydının tutulmadığını ifade etmişlerdir. Ayrıca, kapsamlı bir
klinik muayenede tespit edilen bulguların ayrıntılı bir kaydı bulunmamaktadır. Türk Tabipler
Birliği doktorları, ayrıca, raporların başvuranların psikolojik şikayetleri ile doktorların buna
ilişkin tespitlerine dair detayları vermediğini gözlemlemişlerdir. Doktorlar, özellikle bekaret
testlerini eleştirmiş ve bekaret testlerini yapan doktorların kişilerin onayını almış olmaları ve
açıklamalarını dinlemelerinin gerektiğini belirtmişlerdir. Doktorlar, dava koşullarını
gözönünde bulundurarak, bekaret testlerinin başvuranları aşağılamak amacıyla yapıldığı
kanaatine varmışlardır. Kasım 1999’da, başvuranların avukatları, başvuranların gözaltındayken kötü
muamele gördüklerini iddia ederek Đskenderun Cumhuriyet Savcılığı’na şikayette
bulunmuşlardır. Başvuranlar gözaltındayken ve serbest bırakıldıktan sonra muayeneleri yapan
uzman doktorlar ile Đskenderun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli
polis memurları ile ilgili soruşturma yapılmasını talep etmişlerdir. Avukatlar, ayrıca,
başvuranların Çapa ve Çukurova Üniversiteleri Psikiyatri Bölümü uzmanları tarafından
muayene edilmelerini talep etmişlerdir. Kasım 1999’da, Adana Adli Tıp Kurumu’ndan bir doktor başvuranları muayene
etmiştir. Fatma Deniz Polattaş’a ait raporda, otururken ve defakasyon sırasında anal bölgede
ağrı olduğu kaydedilmiştir. Doktor, Polattaş’ın dişlerinden birinin kırık olduğunu tespit etmiş
ve sağlık durumu nedeniyle on gün süreyle çalışamayacağı sonucuna varmıştır. Doktor,
Nazime Ceren Salmanoğlu’nun sırtında 1,5 cm boyutunda bir çürük tespit etmiş ve üç gün
süreyle çalışamayacağına karar vermiştir. Aralık 1999’da, Đskenderun Cumhuriyet Savcısı, başvuranların iddialarıyla ilgili
olarak, kovuşturulması istenen kişiler hakkında yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle ilgili
kişilerin kovuşturulmaması yönünde karara varmıştır.
Başvuranlar, belirsiz bir tarihte, 14 Aralık 1999 tarihli karara itiraz etmiştir. Ocak 2000’de, Hatay Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, Đskenderun Cumhuriyet
Savcısı’nın kararını bozmuştur. Mahkeme başkanı, Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca,
gözaltında bulundukları sırada başvuranları sorgulayan polis memurları aleyhinde cezai
kovuşturma başlatılmasına karar vermiştir. Mahkeme başkanı, kararında, başvuranların
iddialarının Cumhuriyet Savcısı tarafından yeterince incelenmediğini kaydetmiştir. Özellikle,
Nazime Ceren Salmanoğlu’nun gözaltındayken yediği dayaklar sonucu diş tellerinden birinin
kırıldığı ve bu nedenle tellerin çıkartıldığı yönündeki iddiaları incelenmemiştir. Benzer
şekilde, Cumhuriyet Savcısı, Fatma Deniz Polattaş’ın dişinin kırıldığı tarihi tespit etmemiştir.
Türk Tabipler Birliği’nin raporunda belirtilen tıbbi muayeneler gerçekleşmemiştir. Ayrıca,
Cumhuriyet Savcısı, başvuranların cezaevi doktoru aleyhinde şikayette bulunup
bulunmadıkları konusunu incelememiştir. Başvuranların ifadelerini alan polis memurları ile
başvuranları muayene eden doktorların da ifadelerini almamıştır.
B. Polis memurları aleyhinde yapılan cezai kovuşturma Şubat 2000’de, Đskenderun Cumhuriyet Savcısı, Đskenderun Ağır Ceza
Mahkemesi’ne, eski Ceza Kanunu’nun 243. maddesi uyarınca Đskenderun Emniyet
Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli dört polis memuru (M.Ç., H.Ö., A.Y. ve
G.Đ.) aleyhinde dava açmıştır. Nisan 2000’de, Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, davanın esasına ilişkin ilk
duruşmasını yapmıştır. Mahkeme, sanık polis memurlarını, başvuranları, Nazime Ceren
Salmanoğlu’nun babasını ve serbest bırakılmalarının ardından başvuranların muayenesini
yapan doktorları dinlemiştir.
Başvuranlar, kötü muameleye maruz bırakıldıklarını iddia etmişlerdir. Başvuranlar,
ayrıca, 12 Mart 1999’da Cumhuriyet Savcısı ile hakim önünde vermiş oldukları ifadede,
korktukları için kötü muameleye maruz bırakıldıklarını söylemediklerini belirtmişlerdir.
Nazime Ceren Salmanoğlu, gözaltı sürecinin sonunda yapılan tıbbi muayene sırasında polis
memurlarının muayene odasında bulunduklarını ifade etmiştir. Salmanoğlu, ayrıca, G.Đ. adlı
sanık polis memurunun ifadelerinin alındığı sırada savcılıkta bulunduğunu belirtmiştir. Fatma
Deniz Polattaş, makatına bir cismin sokulduğunu ve bu cismin kanamaya neden olduğunu
ifade etmiştir. Bunun üzerine, A.Y., Polattaş’ın ailesinden temiz iç çamaşırı getirmesini
istemiştir. Fatma Deniz Polattaş, ayrıca, gözaltındayken kendisini muayene eden doktora kötü
muamele gördüğünü söylediğini belirtmiştir. Ancak, muayene sırasında polisler odaya girmiş
ve bayan doktor başvuranın şikayetlerini rapora kaydetmemiştir. Başvuran, ayrıca,
gözaltındayken suratına yumruk atılması sonucu dişlerinden birinin kırıldığını ifade etmiştir.
Polis memurları, kötü muamele iddiaları ile savcılık veya muayene odasında
bulundukları yönündeki iddiaları reddetmişlerdir. G.Đ., bekaret testiyle ilgili olarak,
başvuranların gözaltındayken cinsel tacize uğradıkları yönünde doğru olmayan iddialarda
bulunmalarını önlemek amacıyla bu muayeneyi talep ettiklerini ifade etmiştir.
B.K., B.I.K, E.B. ve T.S. adlı doktorlar, başvuranları muayene ettiklerinde herhangi
bir fiziksel ya da psikolojik şiddet emaresi gözlemlemediklerini ileri sürmüşlerdir. Doktorlar,
başvuranların tıbbi muayenelerin polis memurları odadayken yapıldığı yönündeki iddialarını
reddetmişlerdir. Fatma Deniz Polattaş’ın kafa derisinde ve bel bölgesinde hassasiyet olduğunu
kaydeden 9 Mart 1999 tarihli raporla ilgili olarak, başvuranı muayene eden B.I.K., başvuranın
kendisine dokunulmasını istememesi nedeniyle rahatsız edilmediğini belirtmiştir. Doktor,
raporda belirtilen hassasiyetin yaralanma göstergesi olmadığını ifade etmiştir.
Sanık polis memurlarından M.Ç. ile 6 Mart 1999 tarihinde Nazime Ceren
Salmanoğlu’nu muayene eden doktor, bu başvuranın bekaret testine onay verdiğini ileri
sürmüşlerdir.
Nazime Ceren Salmanoğlu’nun babası, kendisi ile eşinin kızlarını gözaltı sırasında
farklı zamanlarda gördüklerini ifade etmiştir. Salmanoğlu, kızının dudaklarının yara olduğunu
gözlemlemiştir. Başvuranın babası, ayrıca, eşinin kızının yanağında morluk gördüğünü ileri
sürmüştür.
Mahkeme, duruşma sonunda, diğer hususlar meyanında, başvuranların Đstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’nde muayene edilmelerine karar
vermiştir. Mahkeme, Tıp Fakültesi’nden, başvuranların herhangi bir psikolojik sorunları olup
olmadığı, eğer varsa psikolojik sorunun nedeninin belirlenip belirlenemeyeceği konusunda
bilgi vermesini talep etmiştir. Ağır ceza mahkemesi, ayrıca, Nazime Ceren Salmanoğlu’nun
şiddet görüp görmediğinin, eğer görmüşse zamanının belirlenebilmesi için kemik
sintigrafisinin çekilerek muayeneden geçmesine karar vermiştir.
Đlk derece mahkemesi, 16 Haziran 2000 tarihinde yapılan duruşmada, 12 Mart 1999
tarihinde başvuranları muayene eden doktor A.A.’yı dinlemiştir. A.A., polis memurlarının
muayene odasının dışında kapıya bir metre uzaklıkta durduklarını, bu uzaklıktan hastalarla
yapılan konuşmaları duyabileceklerini ve hatta isterlerse odanın içini görebileceklerini ileri
sürmüştür. Doktor, başvuranlardan karın, sırt ve bacaklarının yarısını göstermelerini istediğini
ifade etmiştir. A.A., başvuranların psikolojik durumlarıyla ilgili muayene yapmadığını ifade
etmiştir. Doktor, yaptığı muayenenin yalnızca fiziksel şiddet sonucu vücutlarında oluşan izleri
ortaya çıkarabileceğini belirtmiştir. A.A., son olarak, muayene sırasında her iki başvuranın da
odada olduğunu ve birbirlerinin muayenesine tanık olduklarını ifade etmiştir.
Aynı gün, 6 ve 8 Mart 1999 tarihlerinde başvuranların bekaret testini yapan doktor
S.S. de mahkeme tarafından dinlenmiştir. S.S., başvuranların muayeneye onay verdiklerini
ifade etmiştir. Başvuranlar tecavüz ya da cinsel taciz iddiasında bulunmamışlardır.
Muayenenin tek amacı başvuranların bekaret durumunu tespit etmektir. S.S., ayrıca,
muayenenin yapıldığı odada polis memurlarının bulunmadığını belirtmiştir.
Aynı gün, Nazime Ceren Salmanoğlu’nun annesi, ilk derece mahkemesi önünde kızını
yakalandıktan bir gün sonra gördüğünü ve o gün kızının dudaklarında morluk olduğunu ifade
etmiştir. Başvuranın annesi, ayrıca, yakalandıktan üç dört gün sonra kızını tekrar gördüğünü
ve dudaklarında bir başka yara izi gözlemlediğini belirtmiştir. Başvuranın annesi, son olarak,
kızının kendisine gözaltındayken kötü muamele gördüğünü anlatmadığını ifade etmiştir. Đlk
derece mahkemesi, Fatma Deniz Polattaş’ın emekli polis memuru amcasını da dinlemiş ve
sözkonusu şahıs A.Y.’nin isteği üzerine emniyet amirliğine temiz iç çamaşırı getirdiğini ifade
etmiştir. Ayrıca, Adana Cezaevi’ne gittiğinde başvuranı çok yorgun gördüğünü ifade etmiştir. Eylül 2000’de, Adana cezaevinden F.A. adlı bir kadın mahkum, mahkeme önünde
ifade vermiştir. F.A., cezaevine getirildiklerinde başvuranların yorgun göründüğünü ifade
etmiştir. Ayrıca, Nazime Ceren Salmanoğlu’nun dudaklarının şiş olduğunu, Fatma Deniz
Polattaş’ın ise otururken zorlandığını belirtmiştir. F.A., Fatma Deniz’in gözaltındayken
makatına cop sokulduğunu kendisine söylediğini ifade etmiştir. Aynı duruşma sırasında,
başvuranlar ile Nazime Ceren Salmanoğlu’nun babası yargılamaya müdahil olmuşlardır. Ekim 2000’de, Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, 6 Nisan 1999 tarihinde B.K.’nın
Fatma Deniz Polattaş’a yaptığı rektal muayeneyi asiste eden hemşireyi dinlemiştir. Hemşire
J.E., bayan gardiyanlardan birinin muayene sırasında odada bulunduğunu ifade etmiştir.
Hemşire, gardiyanın odadan çıkmak istemediğini, bu nedenle arkasını dönerek orada
beklediğini belirtmiştir. J.E., muayene odasında gardiyanın bulunmasının muayeneyi
etkilemediğini ifade etmiştir.
Aynı gün, başvuranlarla aynı cezaevinde kalan dört mahkum mahkeme önünde ifade
vermiş ve başvuranlar cezaevine geldiklerinde herhangi bir fiziksel şiddet emaresi
gözlemlemediklerini belirtmişlerdir. Nisan 2001’de, başvuranların Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal
Travma Merkezi’nde yapılan muayenelerine ilişkin tıbbi raporlar Đskenderun Ağır Ceza
Mahkemesi’ne ibraz edilmiştir. Temmuz 2001’de, Hatay Cumhuriyet Savcısı, ağır ceza mahkemesinden, Đstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’ne ait raporların çelişkili olduğu
gerekçesiyle, Adli Tıp Kurumu tarafından yeni bir rapor hazırlanması yönünde karar
vermesini talep etmiştir. Aynı gün, Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, dava dosyasını Adli
Tıp Kurumu’na göndermeye karar vermiş ve başvuranların gözaltındayken kötü muamele
görüp görmedikleri ve Đstanbul Üniversitesi’nde görevli doktorların yapmış olduğu tespitlerin
iddia konusu kötü muamelenin sonucu olarak düşünülüp düşünülemeyeceği konusunda Adli
Tıp Kurumu’nun rapor hazırlamasını talep etmiştir. Mayıs 2002’de, Nazime Ceren Salmanoğlu, Adli Tıp Kurumu uzmanları tarafından
yapılacak muayeneye onay vermemiştir. 11 Temmuz 2002’de, başvuranların avukatı, Nazime
Ceren Salmanoğlu’nun gözaltındayken tecavüze uğradığı iddiasında bulunmamasına rağmen,
uzman doktorların dijital rektal muayene yapmak istemeleri nedeniyle başvuranın muayeneye
onay vermediğini Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi’ne bildirmiştir. Aynı gün, ilk derece
mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan yeniden rapor hazırlamasını talep etmiştir.
Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun istenen raporu sunmamış olması
nedeniyle, 9 Ekim 2002 ile 13 Mart 2003 tarihleri arasında duruşmaları ertelemiştir. Nisan 2003’te, Adli Tıp Kurumu, 6. ve 4. Đhtisas Kurulları tarafından sırasıyla 9
Aralık 2002 ve 5 Mart 2003 tarihlerinde hazırlanan Nazime Ceren Salmanoğlu’na ilişkin iki
adet raporu ilk derece mahkemesine sunmuştur.
Aynı gün, Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’ndan Fatma Deniz
Polattaş’ın muayenesini gerçekleştirmesini ve ilgili raporu sunmasını talep etmiştir.
Ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun Fatma Deniz Polattaş’a ait raporu
sunmamış olması nedeniyle, 22 Nisan 2004 ile 23 Eylül 2004 tarihleri arasında duruşmaları
ertelemiştir. Eylül 2004’te, Adli Tıp Kurumu, 2., 6. ve 4. Đhtisas Kurulları tarafından sırasıyla Ekim 2003, 20 ve 25 Ağustos 2004 tarihlerinde hazırlanan Fatma Deniz Polattaş’a ilişkin
iki adet raporu ilk derece mahkemesine sunmuştur.
Aynı gün, ağır ceza mahkemesi, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’ndan başvuranların
gözaltında kötü muamele görüp görmediklerine ilişkin son olarak tıbbi görüş sunmasını talep
etmiştir. Mart 2005’te, Adli Tıp Kurumu, Genel Kurul tarafından hazırlanan 13 Ocak 2005
tarihli iki adet raporu Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunmuştur.
Aynı gün, ilk derece mahkemesi, taraflardan davanın esasına ilişkin nihai görüşlerini
bildirmelerini talep etmiştir. Nisan 2005’te, Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, delil yetersizliği nedeniyle sanık
polis memurlarının beraatına karar vermiştir. Đlk derece mahkemesi, kararında, başvuranların
gözaltındayken fiziksel veya psikolojik şiddet gördüklerini gösteren herhangi bir delil
bulunmadığını kaydetmiştir. Ağır ceza mahkemesi, başvuranların çekmiş olduğu sıkıntının
çok genç yaşta mahkum edilip tutuklanmalarından kaynaklanmış olabileceği kanaatine
varmıştır. Đskenderun Ağır Ceza Mahkemesi, ayrıca, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu
çoğunluğunun başvuranlarda post-travmatik stres bozukluğu olmadığı yönündeki görüşünü
gözönünde bulundurduğunu kaydetmiştir. Mahkeme, Adli Tıp Kurumu’nun bir devlet kurumu
olmasına rağmen bağımsız bir organ olduğu kanaatindedir. Mahkeme, ayrık oy görüşünün
Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu üyelerinin bağımsızlığının bir göstergesi olduğunu
kaydetmiştir. Đlk derece mahkemesi, son olarak, başvuranları gözaltı sırasında ve sonrasında
muayene eden doktorlara ilişkin disiplin kovuşturması yapıldığını, bunun sonucunda ise
herhangi bir yaptırım uygulanmadığını kaydetmiştir. Haziran 2005’te başvuranlar temyize gitmiştir. Başvuranlar, diğer hususlar
meyanında, bekaret testlerinin cinsel istismar niteliğinde olduğunu iddia etmişlerdir. Kasım 2006’da, Yargıtay, 22 Nisan 2005 tarihli kararı bozmuştur. Yargıtay,
zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle polis memurları aleyhinde yürütülen cezai kovuşturmayı
sonlandırmaya karar vermiştir.
C. Polis memurları aleyhinde yürütülen cezai kovuşturma sırasında başvuranlara
ilişkin hazırlanan tıbbi raporlar
1. Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’nin Raporları Haziran ve 28 Eylül 2000 tarihleri arasında, Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi
Psikososyal Travma Merkezi uzmanları tarafından Nazime Ceren Salmanoğlu sekiz, Fatma
Deniz Polattaş ise dokuz kez muayene edilmiştir. Uzmanlar, 23 Ekim 2000 tarihli iki raporda
yer alan psikolojik bulguları inceledikten sonra, başvuranlara post-travmatik strese bağlı
bozukluk tanısı koymuşlardır. Fatma Deniz Polattaş’a ayrıca majör depresyona bağlı
bozukluk tanısı konmuştur. Uzmanlar, Nazime Ceren Salmanoğlu’nun travmatik deneyimi
olduğu, Fatma Deniz Polattaş’ın ise ağır travmatik deneyimi olduğu sonucuna varmışlardır.
Doktorlar, başvuranların muayeneden bir buçuk yıl önce maruz kaldıklarını iddia ettikleri
fiziksel, psikolojik ve cinsel istismar içeren travmatik deneyimlere ilişkin ifadelerini
gözönünde bulundurarak bu sonuca varmışlardır. Muayenenin ardından, Nazime Ceren
Salmanoğlu’na Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’nde
psikoterapi uygulanmıştır. Fatma Deniz Polattaş’a ise psikoterapi ve ilaç tedavisi
uygulanmıştır.
2. Kemik sintigrafileri Eylül 2000’de, başvuranlara kemik sintigrafisi yapılmıştır. Đlgili rapora göre, her iki
başvuranın değerlerinin tamamı normal çıkmıştır.
3. Adli Tıp Kurumu Đhtisas Kurullarının Nazime Ceren Salmanoğlu’na ilişkin raporları Aralık 2002’de 6. Đhtisas Kurulu tarafından hazırlanan ve 22 Nisan 2003’te ağır ceza
mahkemesine sunulan raporda, başvuranın fiziksel şiddete maruz bırakıldığını gösteren
herhangi bir delil bulunmadığı kaydedilmiştir. 6. Đhtisas Kurulu, bu kararı verirken, gözaltı
sürecinde ve sonrasında birinci başvuranla ilgili olarak çıkarılan raporları gözönünde
bulundurmuştur. Kurul, ayrıca, 24 Kasım 1999 tarihli raporda kaydedilen morluğun üç ya da
beş günlük olduğunu kaydetmiştir. 6. Đhtisas Kurulu, Nazime Ceren Salmanoğlu’nun post-
travmatik stres bozukluğu tanısıyla ilgili olarak 4. Đhtisas Kurulu tarafından muayeneye tabi
tutulması gerektiği kanaatine varmıştır.
Đlk derece mahkemesine sunulan 5 Mart 2003 tarihli ikinci rapor 4. Đhtisas Kurulu
tarafından hazırlanmıştır. Sözkonusu rapora göre, muayenenin yapıldığı 8 Kasım 2002
tarihinde birinci başvuranda post-travmatik stres bozukluğuna ilişkin herhangi bir semptom
gözlemlenmemiştir. Ancak, Kurul stres bozukluğunun başvuranın gözaltındayken yaşadığı
travmaya bağlı olduğu ve başvuranın Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma
Merkezi’nde aldığı psikiyatrik tedavi sonucu iyileştiği kanaatine varmıştır.
4. Adli Tıp Kurumu Đhtisas Kurullarının Fatma Deniz Polattaş’a ilişkin raporları
2. Đhtisas Kurulu, 15 Ekim 2003 tarihli raporunda, Fatma Deniz Polattaş’ın fiziksel
şiddete maruz bırakıldığını gösteren herhangi bir delil bulunmadığını belirtmiştir. 2. Đhtisas
Kurulu, bu kararı verirken, gözaltı sürecinde ve sonrasında başvuranla ilgili olarak çıkarılan
raporları gözönünde bulundurmuştur. Kurul, ayrıca, başvuranın dişinin hangi tarihte
kırıldığının belirlenemediğini belirtmiştir.
6. Đhtisas Kurulu’nun 20 Ağustos 2004 tarihli raporunda, rektal muayenenin iddia
edilen cinsel istismardan çok uzun süre sonra yapılması nedeniyle, ikinci başvuranın anal
tecavüz iddialarının değerlendirilemediği belirtilmiştir.
4. Đhtisas Kurulu, 25 Ağustos 2004 tarihli raporunda, Fatma Deniz Polattaş’ın post-
travmatik stres ile majör depresyona bağlı bozukluğu olduğunu, ancak aldığı tedavi sonucu
iyileştiğini kaydetmiştir. Kurul, Fatma Deniz Polattaş’ın 2 Haziran ile 28 Eylül 2000 tarihleri
arasında yapılan tıbbi muayenelerin öncesinde travmatik bir olay yaşadığını kaydetmiştir.
5. Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu Raporları
Mart 2005 tarihinde ağır ceza mahkemesine sunulan 13 Ocak 2005 tarihli raporlara
göre, Genel Kurul’un çoğunluğu (on beş üye) başvuranlarda post-travmatik strese bağlı
bozukluk olmadığı kanaatine varmıştır. Kurul, Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal
Travma Merkezi’nde görevli doktorların tanısını destekleyen hiçbir fiziksel bulgu olmadığını
belirtmiştir. Tanının tek dayanağının başvuranların ifadesi olduğunu kaydeden Kurul, Đstanbul
Üniversitesi’nde görevli doktorlar tarafından verilen raporların objektif olmadığı kanaatine
varmıştır.
Adli Tıp Kurumu, Genel Kurul çoğunluğunun görüşünün yanı sıra ayrık oy görüşlerini
de sunmuştur. Genel Kurul üyelerinden birisi, başvuranların psikolojik rahatsızlıklarının olup
olmadığı konusunun dosyaya dayanarak belirlenemeyeceği görüşündedir. On dört üye,
başvuranlarda post-travmatik strese bağlı bozukluk olduğu kanaatindedir. Ancak, travmatik
deneyimin yaşandığı tarih belirlenememiştir. Bir başka üye, dosyada çelişkiler olması
nedeniyle herhangi bir karara varılamayacağı kanaatindedir. Son olarak, Genel Kurul’un
sekiz üyesi, başvuranlarda post-travmatik stres bozukluğu olduğunu kaydeden 4. Đhtisas
Kurulu raporlarının doğru olduğu konusunda görüş bildirmiştir.
D. Başvuranlar aleyhindeki cezai kovuşturma Mart 1999’da, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,
başvuranlar ile diğer beş kişi aleyhinde dava açmıştır. Başvuranlar, Ceza Kanunu’nun 168/2
ve 264/6 maddeleri ile 3713 sayılı Kanun’un 5. maddesi uyarınca yasadışı bir örgüte üye
olmakla ve molotof kokteyli atmakla suçlanmışlardır. Kasım 1999’da, Adana Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranları yasadışı bir
örgüte üye olmaktan suçlu bulmuş, Nazime Ceren Salmanoğlu’nu sekiz yıl dört ay, Fatma
Deniz Polattaş’ı ise on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır. Başvuranlar, ayrıca, molotof
kokteyli atmaktan suçlu bulunmuş, Nazime Ceren Salmanoğlu üç yıl sekiz ay on üç gün,
Fatma Deniz Polattaş ise beş yıl altı ay yirmi gün hapis cezasına çarptırılmıştır. Devlet
Güvenlik Mahkemesi, sözkonusu kararı verirken, başvuranların polise verdiği ifadeleri
gözönünde bulundurmuştur. Mahkeme, başvuranların gözaltındayken kötü muameleye maruz
bırakıldıklarını iddia etmelerine rağmen, serbest bırakılmalarının ardından muayenelerini
yapan uzman doktorların başvuranların vücudunda herhangi bir kötü muamele emaresine
rastlamadıklarını kaydetmiştir. Bu nedenle, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların
iddialarının asılsız olduğu sonucuna varmıştır.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Başvuranlar, AĐHS’nin 3. ve 6. maddeleri uyarınca, gözaltındayken kötü muameleye
maruz kaldıklarından ve özellikle de cinsel tacize ve tecavüze uğradıklarından şikayetçi
olmuşlardır. Ayrıca polis memurları hakkında açılan davanın makul bir süre içinde sonuca
ulaştırılamayıp, zamanaşımına uğradığını, böylelikle etkili olamadığını belirtmişlerdir.
AĐHM bu şikayetlerin yalnız AĐHS’nin 3. maddesi bakımından incelenmesi gerektiği
kanısındadır.
A. Kabuledilebilirliğe ilişkin
Hükümet, ceza davasının etkili bir iç hukuk yolu olması muvacehesinde, AĐHM’ne
başvurmadan önce, davanın sonucunu beklemeleri gerektiğini savunmuştur. Ayrıca,
başvuranların bu davanın etkisiz olacağı kanısında olsalardı, başvuruyu 12 Eylül 1999
tarihinden önce, gözaltında tutulmalarının sona ermesini takiben altı ay içinde sunmaları
gerektiğini belirtmiştir. Bu bağlamda Hükümet başvuranların altı ay kuralına uymadıkları
sonucuna varmıştır.
Bunun karşısında, başvuranlar, polis memurları hakkında açılan davanın etkisiz
olduğunun farkına, dava geliştikçe vardıkları yönünde yanıt vermişlerdir. Davanın
zamanaşımına uğramasının, iç hukuk yollarının yetersiz olduğunu gösterdiğini ileri
sürmüşlerdir.
AĐHM, iç hukuk yollarının son safhasına, AĐHM’nin kabuledilebilirliğe ilişkin
kararını ilan etmeden önce ulaşılabileceğini yineler. (örneğin bkz. Yusuf Fidan - Türkiye,
2420994). AĐHM, başvuranların iddiaları hakkındaki davanın 15 Kasım 2006 tarihinde,
AĐHM’nin kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce sona erdiğini gözlemler. Bu
nedenle Hükümet’in, başvuranların başvurularını sunmadan önce davanın sonucunu
beklemeleri gerektiği argümanını reddeder. AĐHM ayrıca AĐHS’nin 35/1 maddesinin
öngördüğü altı aylık süre sınırlaması uyarınca, başvuranların başvurularını nihai kararın
verilmesinden itibaren altı ay içinde yapmaları gerektiğini yineler (bkz. Enzile Özdemir). Bu
nedenle AĐHM, 11 Mart 2003 tarihinde yapılan başvurunun AĐHS’nin 35/1 maddesinde
koşulan altı aylık süreye uyularak sunulduğu kanısındadır.
Yukarıdakiler ışığında, AĐHM, Hükümet’in ön itirazını reddeder. AĐHS’nin 35.
maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde şikayetin bu kısmının dayanaktan yoksun olmadığını
kaydeden AĐHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını
tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esasa ilişkin
1. Tarafların savları
Başvuranlar gözaltındayken dövüldüklerini, gözlerinin bağlandığını, hakarete ve cinsel
tacize uğradıklarını belirtmişlerdir. Ayrıca Fatma Deniz Polattaş anal yoldan tecavüze
uğradığını iddia etmiştir. Başvuranlar, Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma
Merkezi ile Adli Tıp Kurumu 4. Đhtisas Kurulu raporlarının da gösterdiği üzere, polis
memurlarının yaptığı muamelenin kendilerinde post-travmatik stres bozukluğuna yol açtığını
iddia etmişlerdir. Gözaltında tutuldukları sırada düzenlenen raporların, Türk Tabipleri
Birliği’nin ifade ettiği üzere, gerçekten kötü muameleye maruz kalıp kalmadıklarını
belirleyemediklerini belirtmişlerdir. Başvuranlar son olarak polis memurları hakkında açılan
davanın etkisiz olduğunu ifade etmişlerdir. Özellikle, polis memurları hakkında dava
açılmasının 26 Mart 1999’dan 18 Şubat 2000’e kadar geciktirilmesinden ve raporların ilk
derece mahkemesine sunulmasında yaşanan gecikmeden şikayetçi olmuşlardır.
Hükümet başvuranların kötü muamele iddialarının dayanaksız olduğunu iddia etmiştir.
Bu bağlamda, başvuranların gözaltında tutulmaları sırasında ve hemen akabinde düzenlenen
raporların, başvuranların vücutlarında herhangi bir kötü muamele emaresi bulunmadığını
ifade ettiğini belirtmişlerdir. Hükümet, ayrıca, Türk Tabipleri Birliği üyesi doktorların 19
Temmuz 1999 tarihli raporu başvuranları muayene etmeden düzenlediklerini, Đstanbul
Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi’nin raporunun davayı gören
mahkeme tarafından değerlendirildiğini ileri sürmüştür. Jinekolojik muayenelere ilişkin
olarak, Hükümet, başvuranların tecavüz iddiasında bulundukları için muayeneden
geçirildiklerini ve muayeneye rıza gösterdiklerini belirtmiştir. Son olarak Hükümet,
başvuranlara ilişkin tıbbi raporlardan hiçbirinin bu kişilerin gözaltında kötü muameleye
uğradıklarını ifade etmemesine karşın, ulusal makamların başvuranların iddialarına ilişkin
etkili bir soruşturma yürüttüklerini iddia etmiştir.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
a. Başvuranların gözaltında kötü muameleye uğradıkları iddialarına ilişkin olarak
AĐHM, bu noktada kanıt değerlendirirken, ‘her türlü makul şüphenin ötesinde’ delil
kıstasını uyguladığını yineler. Öte yandan böylesi bir delil, itirazı kabil olmayan yeterince
ciddi, belirgin ve tutarlı birtakım emare ya da karinelerden doğabilir (diğerlerinin yanı sıra
bkz. Labita - Đtalya [BD], 26772/95; Süleyman Erkan - Türkiye, 26803/02).
Mevcut davada, AĐHM, her iki tarafın da, AĐHM’ye bildirdikleri görüşlerini
desteklemek amacıyla birçok tıp raporu sunduğunu gözlemler. Başvuranların dayandığı
raporlar, başvuranların gözaltında tutulmaları sırasında meydana gelen travmatik
deneyimlerin sonucu olarak psikolojik bozukluktan zarar gördüklerini göstermiştir, öte
yandan başvuranların gözaltından serbest kalmalarına ilişkin raporlar, vücutlarında hiçbir kötü
muamele emaresine işaret etmemektedir.
AĐHM, başvuranların görüşlerinin tutarlılığının, iddialarının ciddiyetinin, olayların
meydana geldiği sıradaki yaşlarının ve Türk Tabipleri Birliği’nin, Đstanbul Üniversitesi’nin ve
Adli Tıp Kurumu 4. Đhtisas Kurulu’nun düzenlediği tıbbi raporların hepsinin birden,
başvuranların iddia edildiği gibi kötü muameleye maruz kalmış olabilecekleri yönünde makul
bir şüphe uyandırdığı kanısındadır. Sonuç olarak, AĐHM, başvuranların kötü muamele
iddialarının esasının belirlenmesi için tıbbi kanıtların hangilerinin değerlendirmeye alınması
gerektiğini belirlemelidir. Bu bakımdan, AĐHM, başvuranların gözaltılarının sona erdiği
sırada adli tıp muayenesini bu muayenelerin güvenilir tıbbi kanıt sunabilip sunamayacağının
belirlenmesi amacıyla değerlendirmelidir.
AĐHM, gözaltındaki kişilerin tıbbi muayenelerinin, avukat hakkı ve gözaltının üçüncü
kişilere bildirilmesi hakkıyla beraber kötü muameleye karşı en elzem tedbirlerden birini teşkil
etmekte olduğunu yineler (bkz. Türkan - Türkiye, 33086/04; Algür - Türkiye, 32574/96).
Üstelik, adli muayene sırasında elde edilen delil, tutuklularla ilgili yürütülen soruşturmalar
esnasında ve tutukluların kötü muamele iddiasında bulunmaları halinde önemli rol
oynamaktadır. Bu nedenle AĐHM’ye göre, gözaltındaki kimselerin tıbbi muayenesi sistemi
yargı sisteminin tamamlayıcı parçasıdır. Bu bilgiler ışığında, AĐHM’nin ilk görevi, mevcut
davanın koşullarında, ulusal makamların gözaltındaki kimselerin tıbbi muayenesi sisteminin
etkili biçimde işlemesini sağlayıp sağlamadıklarını belirlemektir.
AĐHM, Avrupa Đşkenceyi Önleme Komitesi’nin (“AĐÖK”) gözaltındaki kimselerin
tıbbi muayenelerine ilişkin ve “Đstanbul Protokolü”olarak bilinen Đşkence ve Diğer Zalimane,
Đnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve
Belgelendirilmesi için El Kılavuzu’nda (Birleşmiş Milletler Đnsan Hakları Yüksek
Komiserliği’ne sunulmuştur, 9 Ağustos 1999) belirtilen ilkelere ilişkin standartlarını teyid
eder. AĐHM, tüm sağlık uzmanlarının, muayene veya tedavi etmeleri istenen kimselere özen
göstermek zorunda olduklarını belirtir. Doktorların akdi veya diğer nedenlerle mesleki
bağımsızlıklarından ödün vermemeleri, raporlarında kötü muamele emarelerini açıkça
belirterek tarafsız delil sağlamaları gerekmektedir (bkz. Osman Karademir - Türkiye,
30009/03). AĐHM ayrıca AĐÖK’nin tüm tıbbi muayenelerin polis memurlarının
duyamayacakları ve tercihen göremeyecekleri bir mesafede gerçekleştirilmeleri standardına
atıfta bulunur. Ayrıca her tutuklunun tek başına muayene edilmesi, muayene sonuçlarıyla
beraber tutuklunun ilgili ifadeleri ve doktorun teşhislerinin doktor tarafından resmi biçimde
kaydedilmesi gerekmektedir (bkz. Akkoç - Türkiye, 22947/93 ve 22948/93; Mehmet Eren -
Türkiye, 32347/02). Üstelik AĐHM, doktorun raporunda, fiziksel bulgular ile kötü muamele
arasında ilişki olup olmadığına ilişkin görüşünü belirtmesinin şart olduğunu düşünmektedir
(bkz. Mehmet Emin Yüksel - Türkiye, 40154/98).
AĐHM, sözkonusu tarihte yürürlükte olan 1 Ekim 1998 tarihli Yakalama, Gözaltına
Alma ve Đfade Alma Yönetmeliği’nin (“1998 Yönetmeliği”) 10. maddesine göre, gözaltındaki
kişilerin doktor kontrolünden geçirilmelerinin yasalara göre mecburi olduğunu kaydeder. 10.
maddenin 5. paragrafı, yakalanan kişiye ilişkin doktor raporunun bir nüshasının sağlık
kuruluşunda saklanması, bir nüshasının ise gözaltı birimine gönderilmesini öngörür. Üçüncü
nüsha gözaltı biriminden çıkışında sanığın kendisine verilir, dördüncüsü ise soruşturma
dosyasına eklenir. Aynı maddenin altıncı paragrafı, “doktor hasta ilişkisi çerçevesinde, kişisel
güvenlik endişesi olmadığı hallerde” doktor ile muayene edilen şahsın yalnız kalmalarını
öngörür.
AĐHM, 10. maddenin bu hükümlerinin, adli tıp muayenelerine olan itimadı ve bu
sistemin etkinliğini zayıflattığı için AĐÖK tarafından 1999 ile 2003 yılları arasında sürekli
olarak eleştirildiğini gözlemler.
Bu bağlamda, AĐHM, AĐÖK’nin görüş ve tavsiyelerini takiben 1 Haziran 2005
tarihinde yürürlüğe giren değiştirilmiş yönetmeliği memnuniyetle karşılamaktadır. Yeni
yönetmelik, tıbbi muayenenin, doktor belirli durumlarda bulunmalarını talep etmedikçe,
kolluk kuvvetlerinin bulunmadığı bir odada gerçekleştirilmesini sağlar. Ayrıca tıbbi raporun
bir nüshasının gözaltı birimine gönderilmesi koşulunu da iptal etmiştir.
Bununla beraber, AĐHM, 1998 Yönetmeliğinin yürürlükte olduğu tarihteki 10.
maddesinin 5. ve 6. paragraflarının, kötü muameleye karşı bir teminat teşkil eden tıbbi
muayenenin esasını zayıflatabilecek nitelikte olduğunu da göz önünde bulundurduğundan,
AĐÖK’nin ifade ettiği görüşlerden sapmak için bir neden görmemektedir.
Mevcut davanın özel koşullarına dönecek olursak, AĐHM, Fatma Deniz Polattaş’ın 6
Nisan 1999 tarihinde gerçekleştirilen rektal muayenesi sırasında hazır bulunan hemşirenin
ağır ceza mahkemesine muayene odasında bir cezaevi gardiyanının bulunduğunu anlattığını
gözlemler. Öte yandan, muayeneyi gerçekleştiren doktor bunu reddetmiştir. AĐHM ayrıca,
başvuranı muayene eden diğer dört doktorun da muayene odasında polis memurlarının olduğu
iddiasını reddettiklerini gözlemler. AĐHM’nin tüm muayenelerle ilgili bu iddiaları
doğrulayamayacak olmasına karşın, en azından 12 Mart 1999 tarihinde başvuranların, aynı
anda aynı odada, AĐÖK standartları açıkça ihlal edilerek polis memurlarının başvuranlarla
doktor arasındaki konuşmaları duyabilecekleri ve istediklerinde muayene odasını
görebilecekleri şekilde muayene edildiklerini kaydeder.
AĐHM ayrıca Sağlık Bakanlığı’nın 1995 tarihli genelgesi uyarınca, sözkonusu tarihte,
adli görevleri yerine getirmekle görevli doktorlardan, tutulu kişinin ifadeleri, doktorların
bulguları ve teşhisleri için ayrı bölümler içeren standart tıbbi formları kullanmaları
beklenmekteydi. Tıbbi raporların nüshalarını mühürlü zarflarla polise ve Cumhuriyet
Savcısı’na göndermeleri gerekmektedir. Üstelik, 3 Aralık 1997 tarihli Başbakanlık Genelgesi,
açıkça, gözaltındaki kişilere ilişkin adli raporların standart adli tıbbi formlarıyla uyumlu
olmaları şartını koşmaktadır.
AĐHM, gözaltındaki kişilerin tıbbi muayenelerini gerçekleştiren doktorların bakanlığın
yukarıda belirtilen açık talimatlarına karşın standart adli tıbbi formları kullanmadıklarını
gözlemler. Bundan öte, doktorlar, yalnızca, başvuranların vücutlarında fiziksel şiddet emaresi
gözlemlemediklerini kaydetmişlerdir. Doktorlardan B.I.K. asliye hukuk mahkemesinde Fatma
Deniz Polattaş’ın fiziksel kontaktan kaçınarak rahatsız olduğunu ifade etmiş, ancak bu
gözlemini raporunda başvuranın psikolojik durumuyla ilgili bölümünde belirtmemiştir. AĐHM
özellikle doktorların bulgularını yalnızca emniyet amirliklerinin kendilerine gönderdiği ve
başvuran ve diğer tutukluların muayene edilmelerini isteyen yazılara kaydetmiş olmalarını
dikkat çekici bulmuştur.
Son olarak, AĐHM, başvuranların gözaltılarının başlangıcında bakirelik kontrolünden
geçirildiklerini gözlemler. Öte yandan, AĐHM, Hükümet’in bu muayenelerin yasal zorunluluk
ya da diğer yasal şartlara dayandığını veyahut bunlarla uyumlu olduğunu göstermediğini
kaydeder. Hükümet yalnızca, muayenelerin, başvuranların cinsel şiddet şikayetlerinin
ardından gerçekleştirildiğini ve başvuranların bakirelik kontrolüne rıza gösterdiklerini
belirtmiştir. Bu kontroller kapsamında, rıza gösterildiğine ilişkin yazılı hiçbir delil Hükümet’e
sunulmamıştır. Đddia edilen rızanın geçerliliğinin değerlendirilmesinde, AĐHM, Nazime Ceren
Salmanoğlu’nun sözkonusu tarihte yalnızca on altı yaşında olduğu gerçeğini göz ardı
edemeyecektir. Bununla beraber, başvuranların rızası geçerli olsa bile, AĐHM, başvuranların
bakirelik kontrolünün gerçekleştirildiği sırada henüz cinsel saldırı suçlamasında
bulunmadıklarından, bu durumda böylesi zorla muayeneyi haklı çıkaracak tıbbi ya da yasal
bir zorunluluk olamayacağı kanısındadır. Bu nedenle kontroller başlı başına ayrımcı ve onur
kırıcı muamele teşkil edebilecektir (bkz. mutatis mutandis, Juhnke - Türkiye, 52515/99).
Yukarıda belirtilenler ışığında AĐHM, başvuranların hem 6 ve 12 Mart 1999 tarihleri
arasında hem de 6 Nisan 1999 tarihinde gerçekleştirilen tıbbi muayenelerinin, yukarıda
belirtilen ve Đstanbul Protokol’ünde yeralan AĐÖK standartları ve ilkelerini karşılamadıkları
kanısındadır. Mevcut davada ulusal makamların gözaltındaki kimselerin tıbbi muayeneleri
sisteminin etkili işleyişini sağlayamadıkları sonucuna varır. Bu nedenle bu muayeneler
güvenilir delil teşkil etmemektedirler. Sonuç olarak, AĐHM, 6, 8, 9 ve 12 Mart 1999 ile 6
Nisan 1999 tarihli raporlardaki bulgulara ehemmiyet vermemektedir.
AĐHM şimdi Adana Adli Tıp Enstitüsü, Türk Tabipleri Birliği, Đstanbul Üniversitesi
Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi (2., 4. ve 6. Bilirkişi Bölümleri) ile Adli Tıp
Enstitüsü Genel Kurulu’nun raporları ile 25 Eylül 2000 tarihli kemik sintigrafisini inceleyerek
devam edecektir.
AĐHM öncelikle, Türk Tabipleri Birliği’ne üye doktorların, başvuranların
şikayetlerinin kötü muamele iddialarıyla uyuştuğu yönünde görüş bildirdiklerini gözlemler.
Öte yandan, Hükümet’in de işaret ettiği üzere, bu raporlar başvuranların muayenelerini
müteakiben hazırlanmış raporlar değildir. Buna göre, AĐHM, bu raporların, başvuranların
kötü muameleye maruz kaldıklarını kanıtlayacak veya kanıtlamayacak delil olarak göz
önünde bulundurulamayacakları kanısındadır. Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu’nun
raporlarına ilişkin olarak da aynı sonuca varır.
Adana Adli Tıp Enstitüsü 2., 4. ve 6. Đhtisas Kurullarının raporları ile kemik
sintigrafisi testlerine ilişkin olarak ise, AĐHM, bu raporların başvuranların tıbbi muayenelerini
takiben hazırlandıklarını gözlemler. Öte yandan, muayeneler başvuranların gözaltıları sona
erdikten sonra sekiz ay ile beş yıl arasında değişen sürelerde yapılmıştır. AĐHM, aradan geçen
zaman zarfı içinde, kötü muamele sonucu oluşan her türlü yara izinin ya gözden kaybolacağı
ya da yara izine maruz kalınan tarihi belirlemenin olanaksızlaşacağı kanısındadır. Bu durum,
Fatma Deniz Polattaş’ın anal tecavüz iddialarının doğruluğunun, 6 Nisan 1999 tarihli rektal
muayenenin iddia edilen cinsel saldırıdan çok zaman sonra gerçekleştirilmesi nedeniyle tespit
edilemeyeceğini belirten 6. Bilirkişi Bölümü’nün raporu ile de doğrulanmaktadır. Benzer
biçimde, 2. Bilirkişi Bölümü başvuranın dişinin kırıldığı tarihin belirlenemeyeceği
kanısındadır. Sonuç olarak AĐHM bu raporları başvuranın iddialarını destekleyecek veyahut
çürütecek delil olarak göz önünde bulunduramaz. Ekim 2000 tarihli Đstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikososyal Travma Merkezi
raporu ile Adli Tıp Kurumu 4. Đhtisas Kurulu raporlarına ne derece ehemmiyet verileceğinin
belirlenmesi gerekmektedir.
AĐHM, 23 Ekim 2000 tarihli raporların başvuranların üç aylık bir zamanda
gerçekleştirilen çok ayrıntılı tıbbi muayenelerinin ardından hazırlandıklarını gözlemler.
Raporlar başvuranların maruz kaldıklarını iddia ettikleri travmatik deneyimlerle ilgili
ifadelerini, doktorların gözlemlerini ve teşhislerini de içermiştir. Doktorlar başvuranların,
muayenelerden yaklaşık bir buçuk yıl öncesinde maruz kaldıkları travmatik deneyimlere
(gözaltında kötü muamele) bağlı post-travmatik stres bozukluğundan zarar gördükleri
kanısına varmışlardır. Ayrıca başvuranlar bu teşhisin ardından psikoterapiye girmişlerdir. Öte
yandan Fatma Deniz Polattaş’a ilaç tedavisi uygulanmıştır. 23 Ekim 2000 tarihli raporlardaki
psikolojik bulgular, Adli Tıp Kurumu 4. Đhtisas Kurulu raporlarıyla da desteklenmiştir. 4.
Kurul 2002 ve 2004 yıllarındaki muayenelerinde başvuranlarda herhangi bir psikolojik
bozukluk bulunmadığını kaydetmiştir. Öte yandan, başvuranların psikoterapi gördüklerini ve
Fatma Deniz Polattaş’a ilaç tedavisi uygulandığını göz önünde bulundurmuştur.
Başvuranların tıbbi tedavi sonucu iyileştikleri sonucuna varmıştır.
Yukarıdakiler ışığında, AĐHM, 23 Ekim 2000, 5 Mart 2003 ve 25 Ağustos 2004 tarihli
raporların başvuranların lehine müspet delil oldukları kanısındadır. Bu bağlamda, AĐHM,
Hükümet’in bu tıbbi raporların doğruluklarına itiraz etmediğini gözlemler. Hükümet 23 Ekim tarihli raporda bulunan psikolojik bulgular için de makul bir açıklama sağlamamıştır.
Bu nedenle, özellikle başvuranların göz altına alınmalarının başlangıcında herhangi
tıbbi veya yasal bir zorunluluk olmaksızın gerçekleştirilen bakirelik kontrolü, her iki
başvuranın da maruz kaldıkları post travmatik strese bağlı bozukluğu ve Fatma Deniz
Polattaş’ın geçirdiği ciddi depresyona bağlı bozukluğu, bütün olarak ise davanın koşullarını
göz önünde bulundurduğunda, AĐHM, başvuranların on altı ve on dokuz yaşlarındayken
gözaltında ağır kötü muameleye maruz kaldıklarına ikna olmuştur.
Bununla beraber, AĐHM, başvuranların maruz kaldığı kötü muamelenin derecesini,
ulusal makamların başvuranların daha önce geçirdiği tıbbi muayenelerin etkililiği ve
güvenilirliğini sağlayamaması nedeniyle bütün olarak saptayamamaktadır. AĐHM’ye göre,
başvuranların gözaltından salıverilirken tıbbi muayene esnasında maruz kaldıkları ve
üzerlerinde böyle uzun süreli psikolojik etkileri olan bir kötü muameleyi saptayabilmek
mümkün olmalıydı.
AĐHM, önceki saptamaları ışığında, AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal
edildiğine karar vermiştir.
b. Soruşturmanın etkisiz olduğuna ilişkin iddialar
AĐHM, AĐHS’nin 3. maddesinin, kötü muamele iddialarının “savunulabilir” olmaları
ve “makul şüphe uyandırmaları” halinde makamların bu iddiaları soruşturmalarını şart
koştuğunu yineler (bkz. özellikle Ay - Türkiye, 30951/96). AĐHM’nin içtihadının belirlediği
etkililiğin asgari standartlarından biri, yetkili makamların örnek bir titizlilikle ve ivedilikle
hareket etmeleridir (örn. bkz. Çelik ve Đmret - Türkiye, 44093/98). Kötü muamele iddialarının
soruşturulmasında makamların ivedi yanıtı, hukukun üstünlüğüne bağlılıklarına olan kamu
güvenini korumada ve yasadışı eylemlerin herhangi bir şekilde müsamaha edilmesi veya
bunlara göz yumulmasında genel olarak elzem olduğu biçiminde değerlendirilebilir (bkz. Batı
ve Diğerleri). AĐHM ayrıca bir devlet görevlisinin kötü muameleyi içeren suçlarla suçlanması
halinde, yargılama süreci ve cezanın zaman aşımına uğramaması gerektiğini yeniden teyit
eder (bkz. Abdülsamet Yaman - Türkiye, 32446/96).
AĐHM yukarıda belirtilen olaylarda AĐHS’nin 3. maddesinin esası yönünden ihlal
edildiği kanısındadır. Bu nedenle etkili bir soruşturma yapılması gerekmektedir.
Bu bağlamda, AĐHM, başvuranların 26 Mart 1999 ve 1 Haziran 1999 tarihlerinde,
gözaltındayken kötü muameleye maruz kaldıkları yönünde şikayette bulunduklarını
gözlemler. Ancak polis memurları hakkındaki davanın 15 Kasım 2006 tarihinde
zamanaşımına uğradığı ilan edilmiştir. Sözkonusu davanın, daha çok dava süreci boyunca
meydana gelen ertelemelerin azımsanmayacak sayıda olması, ve nihayetinde iç hukuktaki
yasal süre aşımı uygulamaları nedeniyle sonuca ulaşmaması, AĐHM’nin dikkatini çekmiştir
(bkz. Abdülsamet Yaman).
Yukarıdakiler ışığında, AĐHM, başvuranların kötü muamele iddialarının, AĐHS’nin 3.
maddesinin gerektirdiği biçimde ulusal makamlar tarafından etkili biçimde soruşturulmadığı
sonucuna varmıştır.
Buna göre 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.
II. AĐHS’NĐN 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Başvuranlar AĐHS’nin 14. maddesine dayanarak, jinekolojik muayeneden
geçirildiklerinden, bunun da cinsiyete dayalı ayrımcılık teşkil ettiğinden şikayetçi olmuştur.
Özellikle tarafların görüşleri ile 3. maddenin hem esas hem de usul yönünden ihlal
edildiği sonucuna varılması göz önünde bulundurulduğunda, AĐHM, bu başlık altında ayrı bir
karar vermenin gerekli olmadığı kanısındadır (örneğin bkz. Uzun - Türkiye, 37410/97;
Juhnke).
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI
AĐHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,
hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Başvuranların her biri manevi tazminat olarak 50.000’er Euro (EUR), maddi tazminat
olarak ise 20.000’er EUR talep etmişlerdir.
Hükümet talep edilen meblağların haddinden yüksek ve gerekçesiz olduklarını
belirtmiştir.
Maruz kalındığı iddia edilen maddi zarara ilişkin olarak, AĐHM, başvuranların
iddialarını destekleyici hiçbir belge sunmadıklarını gözlemler. Buna göre talebi reddetmiştir.
Ancak AĐHM 3. maddenin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiği kanısına
varmıştır. Ciddiyetleri karşısında, başvuranların yalnızca ihlalin tespit edilmesiyle yeterince
telafi edilemeyecek acı ve strese maruz kaldıkları kanısındadır. AĐHM, hakkaniyete uygun
surette, başvuranların her birine 10.000’er EUR manevi tazminat ödenmesine karar verir.
B. Yargılama gideri
Başvuranların her biri ayrıca AĐHM önünde meydana gelen yargılama gideri için
5.000’er EUR talep etmişlerdir. Başvuranlar bu masrafları, temsilcileriyle imzaladıkları
avukatlık masrafları sözleşmelerine dayanarak belgelemişlerdir. Bu sözleşmelere göre,
AĐHM’nin lehlerine karar vermesi halinde, başvuranların her biri avukata 5.000’er EUR
ödeyecektir. Çeviri masraflarına ilişkin olarak başvuranlar 354 Yeni Türk Lirası (YTL)
(yaklaşık 200 EUR) harcadıklarını gösteren bir fatura sunmuşlardır.
Hükümet başvuranların iddialarını kanıtlayamadığını belirtmiştir.
AĐHM’nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği
kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AĐHM,
sahip olduğu bilgiler, özellikle de avukat ücreti sözleşmeleri ve yukarıda belirtilen ölçütler
ışığında, başvuranlara ortaklaşa, AĐHM önünde meydana gelen yargılama gideri için, içinden
Avrupa Konseyi’nden aldıkları 850 EUR adli yardım çıkarılmak üzere, 5.000 EUR
ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.
C. Gecikme Faizi
AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. 3’e karşı 4 oyla, AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle, AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. Oybirliğiyle, AĐHS’nin 14. maddesi kapsamındaki şikayetlerin ayrı olarak incelenmesinin
gerekli olmadığına;
5. 3’e karşı 4 oyla;
(a) AĐHS’nin 44. maddesi’nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç
ay içinde, Savunmacı Hükümet’in, başvuranlara, izleyen meblağları, ödeme tarihinde
geçerli olan döviz kuru üzerinden Savunmacı Hükümet’in ulusal para birimine çevrilmek
üzere ödemesine;
(i) uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 10.000’er EUR (on biner Euro) manevi
tazminat ve
(ii) aldıkları 850 EUR (sekiz yüz elli Euro) adli yardım çıkarılmak üzere,
uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber ortaklaşa 5.000 EUR (beş bin Euro)
yargılama gideri;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına
kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı
oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, başvuranların adil tatmine ilişkin diğer taleplerinin reddedilmesine
KARAR VERMĐŞTĐR.
Đşbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2.
ve 3. fıkraları uyarınca 17 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Sally Dollé
Zabıt Katibi
Françoise Tulkens
Başkan
AĐHS’nin 45/2 maddesi ile Mahkeme Đç Tüzüğü’nün74/2 maddesi çerçevesinde,
Yargıçlar Sajó, Tsotsoria ve Karakaş’ın kısmi muhalefet şerhleri bu karara eklidir.
F.T.
S.J.D
19
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło