16500/04

WyrokETPCz2009-02-17ECLI:CE:ECHR:2009:0217JUD001650004

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy systematyczne odmawianie dostępu do adwokata podczas zatrzymania przez policję, w przypadku przestępstw podlegających sądom bezpieczeństwa państwa, oraz wykorzystanie zeznań uzyskanych w tych okolicznościach, narusza prawo do rzetelnego procesu gwarantowane przez art. 6 ust. 1 i 3 lit. c Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że systematyczne odmawianie dostępu do adwokata podczas zatrzymania przez policję, przewidziane w prawie krajowym dla przestępstw podlegających sądom bezpieczeństwa państwa, stanowi naruszenie prawa do rzetelnego procesu. Stwierdził, że zeznania złożone przez skarżącego policji bez obecności adwokata, mimo późniejszego ich odwołania i braku oceny ich dopuszczalności przez sąd krajowy, zostały wykorzystane jako kluczowy dowód w procesie. Trybunał podkreślił, że późniejsza pomoc prawna nie mogła naprawić nieodwracalnego uszczerbku dla praw obrony spowodowanego brakiem adwokata na początkowym etapie postępowania.
Stan faktyczny
Skarżący, İbrahim Öztürk, został zatrzymany 6 czerwca 1996 r. pod zarzutem członkostwa w nielegalnej organizacji TKEP-L i udziału w akcjach zbrojnych. Podczas siedmiodniowego zatrzymania policyjnego, bez dostępu do adwokata, złożył obciążające go zeznania. Mimo że później odwołał te zeznania, twierdząc, że zostały uzyskane pod przymusem, sąd bezpieczeństwa państwa skazał go na 12 lat i 6 miesięcy więzienia, opierając się m.in. na protokołach z przesłuchań policyjnych. Wyrok ten został dwukrotnie uchylony przez Sąd Kasacyjny, ale ostatecznie podtrzymany po ponownym rozpoznaniu sprawy.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę dotyczącą rzetelności procesu za dopuszczalną, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c Konwencji z powodu braku adwokata podczas zatrzymania skarżącego. 3. Zasądził skarżącemu 1000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków. 4. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   DE L’EUROPE   COUNCIL   OF EUROPE   COUR EUROPÉENNE DES DROITS DE L’HOMME   EUROPEAN COURT OF HUMAN RIGHTS   İKİNCİ DAİRE   İBRAHİM ÖZTÜRK - TURQUIE   (Başvuru no : 16500/04)   KARAR   STRAZBURG   Şubat 2009   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (16500/04) no’lu davanın   nedeni (T.C. vatandaşı) İbrahim Aksoy’un (başvuran) Avrupa İnsan Hakları   Mahkemesi’ne 14 Nisan 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel   Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (Avrupa İnsan Hakları   Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından M.A. Kırdök ve M. Kırdök   tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Başvuran 1977 doğumludur ve Kocaelinde ikamet etmektedir.   Nisan 1996 tarihinde polis, bombalı saldırı girişiminde bulunan iki kişiyi   yakalamıştır. Bu olay sonrası yapılan polis operasyonlarında TKEP-L üyesi   olduğu sanılan birçok kişi daha gözaltına alınmıştır. Zanlılardan birçoğu   gözaltı sırasında suçlarını itiraf etmiş ve yasadışı örgüt bünyesindeki   faaliyetleriyle birlikte gerçekleştirdikleri silahlı eylemleri detaylı bir şekilde   anlatmışlardır. Bu dönemde yapılan baskınlarda polis birçok maddi kanıt ele   geçirmiştir. Polis ayrıca, görgü tanıkları yardımıyla ve fotoğrafla kimlik   tespiti seansları gerçekleştirmiş ve olay yeri incelemeleri yapmıştır.   Polis, gözaltında bulunan kişilerin verdiği bilgilere dayanarak 6 Haziran   tarihinde başvuranı tutuklamıştır.   Başvuran, polise verdiği ifadede suçunu itiraf etmiş ve örgüt bünyesindeki   faaliyetleriyle birlikte gerçekleştirdiği silahlı eylemleri anlatmıştır.   Başvuran, gözaltı sırasında fotoğrafla kimlik tespiti seanslarına katılmış ve   olay yerini tarif etmiştir. Bu konuyla ilgili tutanaklarda, başvuranın gözaltı   sırasında kendisine isnad edilen suçu kabul ettiği belirtilmiştir. Tutanaklarda   ayrıca, başvuranın arkadaşlarıyla birlikte yürüttüğü faaliyetler hakkında   yaptığı açıklamalar bulunmaktadır. Başvuran, gözaltı süresinde bir avukat   desteği almamıştır.   Haziran 1996 tarihinde gerçekleştirilen doktor muayenesinde başvuranın   vücudunda hiçbir yara ve darp izi bulunmadığı tespit edilmiştir.   Haziran 1996 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı   (« Cumhuriyet Savcısı ») tarafından dinlenen başvuran, kendisine isnad   edilen suçlara karşı savunmasını yapmıştır. Savunmasında, işkence altında   İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI   alındığını ileri sürerek polise verdiği ifadeye, olay yeri tarifiyle ilgili   tutanaklara ve fotoğrafla kimlik tespitine itiraz etmiştir.   Aynı gün DGM nöbetçi hakimi (« nöbetçi hakim») önüne çıkarılan   başvuran, tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Başvuran, hakim önünde de   Cumhuriyet Savcısına verdiği ifadeyi tekrarlamıştır.   Ağustos 1996 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvuranın da içinde   bulunduğu on dört kişiyi, silahlı eylem yaparak anayasal rejimi yıkmaya   çalışmak, yasadışı silahlı örgüte üye olmak, yardım ve yataklık etmek,   patlayıcı madde üretmek ve kullanmakla suçlamıştır. Sanıkların otuz yedi   olaya karıştıkları iddia edilmektedir.   Ekim ile 22 Kasım 1996 tarihlerinde görülen ilk iki duruşmada Devlet   Güvenlik Mahkemesi, içlerinde başvuranın da bulunduğu on üç sanığı   dinlemiştir. Başvuran, mahkeme önünde, polise verdiği ifadeyi yalanlamış   ve işkence altında alındığını ileri sürerek gözaltı sırasında yapılan bütün   soruşturmalara itiraz etmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi 22 Kasım 1996   tarihinde yapılan duruşmada beş tanığın ve gözaltı sırasında tutulan polis   tutanaklarını imzalayan polis memurlarının mahkemeye çağırılmasına karar   vermiştir. DGM diğer taraftan dava dosyasını tamamlamak üzere usuli   işlemlerin yapılmasını ve A.A. isimli şahıs aleyhine açılan ceza davasının   bakmakta olduğu davayla birleştirilmesini istemiş ve üç sanığın tahliye   edilmesine hükmetmiştir.   DGM, 4 Şubat 1997 ile 8 Temmuz 1997 tarihleri arasında dört duruşma   gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda üç tanıkla birlikte gözaltı sırasında   tutulan polis tutanaklarını imzalayan polis memurlarını dinlemiştir. Bu   duruşmalar sırasında Devlet Güvenlik Mahkemesi, dava dosyasını   tamamlamak üzere bazı yargı işlemleri gerçekleştirmiş, bir kaçak sanık   hakkında yürütülen davanın bu davadan ayrılmasına ve üç suçortağının   tahliyesine hükmetmiştir. 4 Şubat 1997 tarihli duruşmada mahkeme,   başvuranın tahliyesine karar vermiştir. 8 Temmuz 1997 tarihli duruşmada   Cumhuriyet Savcısı, davanın esasına ilişkin taleplerini sunmuştur.   Eylül 1997 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, savunma   avukatlarının 23 Ekim 1997 tarihli duruşmada iki tanığın dinlenmesi   yönündeki taleplerini kabul etmiştir. 9 Aralık 1997 tarihli duruşmada   mahkeme, savunmanın bazı belgelerin düzenlenmesi için ek süre talebini   haklı bulmuş ve verilen süreyi uzatmıştır. DGM, 12 Şubat 1998 tarihinde   polisin grafolojik ve fotoğrafik bilirkişi raporunu ve diğer soruşturma   belgelerini teslim almış ve bir sanığın savunmasını dinlemiştir. Bu   duruşmalardan sonra mahkeme, sanıklar ile avukatlarına savunmalarını   hazırlamaları için ek süre vermiştir.   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI   Devlet Güvenlik Mahkemesi 28 Nisan 1998 tarihli duruşmada altı sanık ve   avukatlarının savunmalarını dinlemiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme   sekiz davacıyı dinleme kararı alarak, iddianamede yeralan ve sanıklara isnad   edilen suçlarla ilgili diğer belgelerin temin edilmesini istemiştir.   Haziran 1998 ile 28 Ocak 1999 tarihleri arasında görülen dört duruşmada   mahkeme, davacıları dinlemiş, istediği belgeleri teslim aldığını kaydetmiş,   başka belgelerin teminini istemiş ve polis memurları hakkında yürütülen   yargılamanın gidişatı üzerine bilgi almıştır. 28 Ocak 1999 tarihli duruşmada   mahkeme, bir davacıyı dinlemiştir. Cumhuriyet Savcısı 8 Nisan 1999 tarihli   duruşmada davayla ilgili taleplerini sunmuştur.   Haziran 1999 ile 12 Kasım 1999 tarihleri arasında görülen beş   duruşmada sanıklar savunmalarını sunmuşlardır.   Kasım 1999 tarihinde DGM, eski ceza kanununun 168. maddesinin 2.   fıkrası uyarınca başvuranı yasadışı örgüte üye olmak suçundan on iki yıl altı   ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, özellikle sanıkların polise   verdikleri ifadelerde suçlarını itiraf etmelerini ve birbirlerinin aleyhine ifade   vermelerini bu kararın gerekçeleri arasında göstermiştir. Mahkeme, zorla   alındığı iddia edilen ifadelerin diğer maddi kanıtları desteklediğini,   sorgulamaya katılan polis memurlarının mahkeme önünde ifade verdiğini ve   kötü muamele iddialarını reddettiklerini kaydetmiştir. Bütün bunlara   ilaveten mağdurlar da sanıkların aleyhine tanıklık etmişlerdir.   Yargıtay, 26 Mart 2001 tarihinde pişmanlık yasasının bir suçortağı için   uygulanıp uygulanamayacağı konusunun incelenmediğini ve gerekçenin   yetersiz olduğunu açıklayarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını   bozmuştur.   Davaya yeniden bakması istenen Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilk   duruşmasını 24 Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirmiştir. Mahkeme, 13   Eylül 2001 tarihinde görülen ikinci duruşmada başvuranın da aralarında   bulunduğu sekiz sanığın savunmalarını dinlemeye devam etmiştir. 20 Kasım   tarihli duruşmada mahkeme, iki suçortağının Yargıtay kararıyla   bağlantılı ifadelerinin hâlâ alınamadığını kaydederek, onlarla ilgili davanın   dosyadan çıkarılmasına karar vermiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme,   ayrıca pişmanlık yasasının bir suçortağına uygulanıp uygulanamayacağı   konusunu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne danışma kararı almıştır.   Şubat 2002 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların   gözaltına alınmasından sorumlu polislere karşı yürütülen ceza   yargılamasının sonucu hakkında bilgi edinme kararı almıştır. Mahkeme,   İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI   suçlarla ilgili belgelerin temin edilmesini isteyerek, savunma avukatının iki   davanın görülmekte olan davayla birleştirilme talebini reddetmiş ve iki   suçortağının tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarına karar   vermiştir.   Mayıs 2002 tarihli duruşmada mahkeme, ağır ceza mahkemesinde görülen   ceza davasının halen devam ettiğini kaydetmiştir. Savunma avukatlarından   birinin görülmekte olan davanın diğer iki davayla birleştirilme talebi üzerine   mahkeme, bu davalarla ilgili dosyaların temin edilmesini istemiştir.   Mahkeme, bir kez daha suçlarla ilgili belgelerin sunulmasını istemiştir. Son   olarak mahkeme, iki suç ortağının Yargıtay kararıyla ilgili ifadelerinin Ceza   Muhakemesi Kanunu hükümleriyle çelişkili olarak tek hakim tarafından   alındığını kaydetmiş ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesinin bu iki   suçortağını dinlemesini talep etmiştir.   Temmuz 2002 tarihinde mahkeme, iki dava dosyasını teslim aldığını   bildirmiştir. Mahkeme dosyaları inceledikten sonra, gerekli belgelerin   kopyalarını dosyaya ekleyerek, bu davaların görülmekte olan davayla   birleştirilmesine gerek olmadığına hükmetmiştir.   Eylül 2002 tarihinde mahkeme, ilgili suçortakları bulunamadığı için   istinabe yoluyla ifadelerinin alınamadığını kaydetmiştir. Emniyet Genel   Müdürlüğü’nün suçortağının pişmanlık yasasından yararlanamayacağını   açıklayan cevabını kaydeden mahkeme ayrıca, polis memurları hakkında   ağır ceza mahkemesinde görülen ceza davasının zamanaşımı dolayısıyla   düştüğünü not etmiştir.   Aralık 2002 tarihinde mahkeme, istenilen belgelerin teslim alındığını   kaydetmiştir. Bu duruşmada Cumhuriyet Savcısı mütalaasını sunmuştur. Bir   savunma avukatı, 4 ve 5 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülen iki   davanın bu dosyayla birleştirilme talebini tekrarlamıştır. Bu iki davayla   mevcut dava arasında bir bağlantı olup olmadığını inceleyen Devlet   Güvenlik Mahkemesi birleştirilmelerine gerek olmadığına hükmetmiştir. Bu   konuyla ilgili olarak mahkeme, AİHM’nin içtihadına atıfta bulunarak,   davanın makul bir süre içinde görülme hakkını gerekçe göstermiştir.   Mart 2003 tarihli duruşmada mahkeme, sanıklar ile avukatlarının   savunmalarını dinlemiştir.   Devlet Güvenlik Mahkemesi, 6 Mayıs 2003 tarihli duruşmada bulunamayan   iki suçortağı ile ilgili davayı diğerlerinden ayırmıştır. Bu duruşma   sonrasında mahkeme, başvuranı, hakkında verilen ilk cezaya mahkûm   etmiştir. Sanıkların duruşmalarda yaptıkları savunmaları inceleyen DGM   başvuranın da aralarında bulunduğu bazı sanıkların Emniyet Müdürlüğünde   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI   yapılan sorgulamada kendilerine isnad edilen suçları itiraf ettikleri halde,   Cumhuriyet Savcısı ve Nöbetçi Hakim önünde bunları reddettiklerini   kaydetmiştir.   Mahkeme, daha sonra yasadışı örgüte ait belgeleri, silahları ve sanıkların   evinde veya tarif ettikleri yerlerde ele geçirilen diğer eşyaları, bilirkişi   raporlarını ve diğer davalarda yargılanan kişilerin ifadelerini dosyada   bulunan kanıtlar arasında sıralamıştır. Mahkeme ayrıca, gözaltı sırasında   yapılan soruşturmaları ve bu soruşturmalarla ilgili tutanakları da kanıt   olarak açıklamıştır. Sanıkların gözaltı sırasında verdikleri ifadeler bu kanıt   belgeleri arasında yer almamıştır.   Mahkeme, dosyada bulunan unsurlar ışığında başvuranın yasadışı örgüte   üye olduğu sonucuna ulaşmıştır.   Aralık 2003 tarihinde Yargıtay, bu ikinci kararı onamıştır.   Başvuran hakkında yürütülen ceza davasına paralel olarak, bir ceza davası   da başvuran haricinde bazı suçortaklarının gözaltına alınmasından sorumlu   polis memurları hakkında yürürtülmüştür. 9 Temmuz 2002 tarihinde Ağır   Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğraması dolayısıyla ceza davasının   düşürülmesine karar vermiştir. 21 Ekim 2004 tarihinde Yargıtay, ilk derece   mahkemesinin kararını onamıştır.   HUKUK   I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1, 2 VE 3c) PARAGRAFLARININ   İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, gözaltı sırasında ifadesinin işkence altında alındığını, kendisine   avukat tahsis edilmediğini ve dolayısıyla savunmasının adil bir şekilde   dinlenmediğini iddia etmektedir. Ayrıca başvuran, diğer suçortaklarının   ifadelerinin de aynı zorlayıcı yöntemler uygulanarak alındığını ve   kendisinin bu ifadelere bakılarak mahkûm edildiğini ileri sürmektedir.   Başvuran, yasal olmayan yollardan elde edilen kanıtlar kullanılmak   suretiyle masumiyet karinesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir. Son olarak   başvuran, savunması için makul bir süre tanınmadığından şikâyetçi olmakta   ve AİHS’nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c paragraflarına atıfta bulunmaktadır.   AİHS’nin 6. maddesinin 2. ve 3. paragrafları, 1. paragraf ile güvence altına   alınan adil yargılanma hakkının özel yönleri ile ilgili olduğu için AİHM,   İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI   mevcut davada ortaya çıkan sorunları 1 ve 3 c) paragraflarındaki hükümleri   birlikte değerlendirerek inceleyecektir (bakınız, diğerleri arasından,   Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997,   prg. 49, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997-III).   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   1. Yargılama süresi   Hükümet, önce davanın karmakşıklığına ve sanıklara isnad edilen suçların   ağırlığına dikkat çekmektedir. Hükümetin kanaatine göre, iç hukukta hiçbir   aksama olmadığı halde ilgili şahısların birçok duruşmaya gelmemesi   yargılamanın uzamasına neden olmuştur. Ayrıca hükümet, davanın iki defa   DGM ve iki defa da Yargıtay olmak üzere dört kez görüldüğünü   kaydetmektedir. Hükümete göre, dava koşulları göz önüne alındığında,   yargılama süresinin AİHS ile AİHM’nin içtihadı açısından makul olmadığı   söylenemez.   Başvuran, Hükümetin bu iddiasına itiraz etmektedir.   AİHM, mevcut davada önce değerlendirilmesi gerken sürenin 6 Haziran   tarihinde başvuranın tutuklanmasıyla başladığını ve 1 Aralık 2003   tarihinde Yargıtay’ın verdiği kararla sona erdiğini tespit etmektedir.   Dolayısıyla söz konusu süre, dört mahkemede görülen iki derece yargılama   sonunda yaklaşık yedi yıl altı ayda tamamlanmıştır.   Ayrıca AİHM, bir yargılama süresinin makul olarak nitelenmesinin kendi   içtihadındaki kıstaslara, özellikle davanın karmaşıklığına ve başvuran ile   yetkili mercilerin tutumuna bağlı olduğunu kaydetmektedir (bakınız,   diğerleri arasından, Fransa aleyhine Pélissier ve Sassi davası [GC], no   25444/94, prg. 67, CEDH 1999-II). Bununla birlikte AİHM, ancak   yargılamasının uzamasından devletin sorumlu olduğu durumlarda « makul   süre »nin aşılıp aşılmadığının tespit edileceğini hatırlatır (Yunanistan   aleyhine Papachelas davası, [GC], no 31423/96, prg. 40, CEDH 1999-II).   AİHM, mevcut davada ihtilaflı yargılamanın büyük bir karmaşıklık   içerdiğini kaydetmekte ve mahkemelerin başvuranın da aralarında   bulunduğu ve birçok suçtan yargılanan on dört sanıklı bir davaya   baktıklarını hatırlatmaktadır. Sanıklar otuzdan fazla eyleme karışmakla   suçlanmışlardır. Bu karmaşık durum ve suçların türü nedeniyle herbir sanığa   isnad edilen suç için olayların açığa çıkarılması, delillerin toplanması ve   belirlenmesi uzun zaman gerektirmiştir.   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI   AİHM, adli makamların önemli bir gecikmeye neden olmadıkları   kanaatindedir. AİHM’ne göre, mahkemeler tüm yargılama süresince gerekli   özeni göstermişler ve ‘iyi bir adli yönetim’ ilkesine uygun davranmışlardır.   AİHM, başvuranın 12 Ağustos 1996 tarihinde, yani tutuklanmasından iki ay   sonra suçlandığını, davaya ilk önce Devlet Güvenlik Mahkemesinin   baktığını, iddianamenin sunulmasından üç yıl üç ay sonra hüküm verdiğini,   düzenli aralıklarla duruşmalar gerçekleştirdiğini, sanıkları, mağdurları,   şahitleri dinlediğini ve birçok usuli işlem gerkçekleştirdiğini ve Devlet   Güvenlik Mahkemesinin davaya ikinci kez baktığında yaklaşık iki yıl bir   ayda karar verdiğini, mahkemenin bu yargılama sırasında bazıları istinabe   yoluyla olmak üzere sanıkların ifadelerine başvurduğunu ve savunmanın   tekrarladığı davaları birleştirme talebi hakkında hüküm verdiğini, sanıkların   makul sürede yargılanma haklarını gözönünde bulundurarak birleştirme   talebini reddettiğini ve iki suçortağının bulunamaması dolayısıyla onlarla   ilgili davaları görülmekte olan davadan ayırma kararı aldığını   gözlemlemektedir.   Yargıtay, ilk temyiz başvurusu ile ilgili kararını bir yıl, dört ay ve on üç   günde ve ikinci temyiz başvurusu ile ilgili kararını ise altı ay yirmi dokuz   günde vermiştir.   Buraya kadar elde edilen bilgiler ışığında AİHM, mevcut dava koşullarında   yargılama süresinin, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen «   makul süre » ilkesine uygun olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla, bu   şikâyet açıkça dayanaktan yoksun olduğundan, AİHS’nin 35. maddesinin 3.   ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.   2. Adil yargılama   AİHM, yargılamanın adil olmasıyla ilgili şikâyetin AİHS’nin 35.   maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını   tespit etmektedir. AİHM, diğer taraftan şikâyetin başka bir kabuledilemezlik   gerekçesi   bulunmadığını   kaydetmektedir.   Dolayısıyla   şikayetin   kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.   B. Esasa ilişkin   Başvuran, olayın meydana geldiği dönemde Devlet Güvenlik   Mahkemelerinin bu tür suçlara karşı aldığı özel önlemler çerçevesinde   günlerce kimseyle görüştürülmeden polis karakollarında kapalı tutulduğunu   ve bir avukat desteğinden yararlanamadığını iddia etmektedir. Başvuran,   Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dikkate alınan sorgulamaların   gözaltı sırasında yapıldığını ve bu sorgulamalara Cumhuriyet Savcısı,   Nöbetçi Hakim ve Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde itiraz ettiklerini   hatırlatmaktadır.   İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI   Başvuran ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi son kararını verirken,   kendisinin polis önünde suçunu itiraf ettiği ifadeler ile sanıkların birbirlerini   suçladığı ifadeleri dikkate aldığını ileri sürmektedir. Başvurana göre, gözaltı   sırasında verilen ifadelerin karar metninde yer almıyor olması bu gerçeği   değiştirmemektedir.   Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir. Hükümet önce, gözaltı sonrasında   alınan doktor raporunu gerekçe göstererek, başvuranın ifadesini baskı   altında verdiği yönündeki iddiasının doğru olmadığını savunmaktadır.   Hükümet ayrıca, ulusal mahkemelerin başvuranı sadece gözaltı sırasında   verdiği ifadelere göre değil, aynı zamanda dosyada bulunan ve bu ifadeleri   destekleyen diğer kanıt unsurlarını da dikkate alarak mahkûm ettiklerini   ileri sürmektedir.   Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önünde gerçekleştirilen tüm   yargılama boyunca bir avukat tarafından temsil edildiğini ve bu süreçte   hakkında yapılan suçlamalara cevap verme fırsatı bulduğunu bildirmektedir.   Hükümet, dava dosyasında başvuranın gözaltı sırasında bir avukat yardımı   istediğini kanıtlayan hiçbir unsur bulunmadığını kaydetmektedir.   AİHM, bu anlatılanlara dayanarak, adil yargılanma hakkının yeterince   “uygulanabilir ve etkili” olabilmesi için, 6. maddenin 1. paragrafı uyarınca,   kural olarak, her davanın kendine has koşulları ışığında bu hakkın   kısıtlanması için zorunlu sebepler olmadıkça, şüpheliye, polis tarafından ilk   kez sorgulanmasından itibaren avukata erişim hakkı sağlanmasının gerekli   olduğu görüşündedir. Avukat erişiminin sağlanmamasına istisnai olarak   zorunlu sebeplerin gerekçe gösterilmesi durumunda bile, böylesi bir   kısıtlama, gerekçesi ne olursa olsun, sanığın 6. madde tarafından teminat   altına alınan haklarına zarar vermemelidir (bakınız, mutatis mutandis,   Birleşik Krallık aleyhine Magee davası, no 28135/95, prg. 44,   CEDH 2000-VI). Avukat erişimi sağlanmayan sanığın polis sorgulaması   sırasında verdiği kendini suçlayıcı ifadelerin mahkumiyeti için kullanılması   durumunda, genel olarak, sanığın haklarına telafi edilemeyecek şekilde   zarar gelir (Salduz ilgili bölüm, prg.55).   AİHM, mevcut davada başvuranın yedi gün süren gözaltı sırasında   sorgulandığını gözlemlemektedir. Bu süre içerisinde avukat yardımı   almaksızın soruşturmaya ait birçok işleme katılan ilgili şahıs kendisini   suçlayan ifadeler vermiştir.   Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeleri   dava dosyasından kesin olarak çıkardığı anlaşılmamakla birlikte, başvuranın   suçluluğu tespit edilirken gözaltı sırasında verilen ifadelerin dikkate alınıp   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI   alınmadığı hakkında bir belirsizlik oluşmaktadır. Bununla birlikte AİHM,   bu soru üzerinde daha fazla durmayacaktır.   AİHM, başvuranın gözaltı sırasında gerçekleştirilen soruşturma işlemlerinin   Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava dosyasındaki unsurların   tamamına bakılarak verilen kararın gerekçesinde kanıt belgesi olarak   geçtiğini gözlemlemektedir. Oysa, söz konusu tutanaklarda başvuranın   gözaltı sırasında suçunu itiraf ettiği belirtilmekte ve başvuranın faaliyetleri   hakkında yaptığı açıklamalar bulunmaktadır.   AİHM, sözkonusu davada, 3842 sayılı Kanun’un 31. maddesi uyarınca,   başvuran Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren suçlardan   birini işlemekle itham edildiği için gözaltı sırasında avukata erişim hakkının   kısıtlandığını tespit etmektedir. Bunun sonucunda, başvuran, polis ve diğer   yetkililerin sorgulamasında ifade verirken avukata erişim hakkından   yararlanamamıştır. Dolayısıyla, başvurana, avukata erişim hakkının   sağlanmamasına gerekçe olarak, yalnızca bu durumun ilgili yasal   hükümlerce sistematik olarak öngörüldüğü belirtilmiştir. Sadece bu haliyle   uygulama, AİHM’nin 6. maddede öngörülen şartların yerine getirilmediği   sonucuna varması için yeterlidir (Salduz, ilgili bölüm, prg. 56 in fine).   AİHM diğer taraftan, başvuranın Devlet Güvenlik Mahkemesinde   yargılanırken avukat desteğinden yararlandığını gözlemlemektedir.   Avukatın savcının iddialarına itiraz etmek, başvuranın polise verdiği   ifadenin ve soruşturma işlemlerinin içeriğini yalanlamak imkanı   bulunmaktaydı. Bununla birlikte, başvuranın sorgu hakimi huzuruna   çıkmasından önce soruşturmanın büyük ölçüde tamamlandığı dava   dosyasından anlaşılmaktadır. Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın   esasını incelemeden önce, başvuranın gözaltındayken vermiş olduğu   ifadelerin kabuledilebilirliği konusunu değerlendirmemiş, aksine,   başvuranın doğruluğunu inkar etmesine rağmen polise verilen bu ifadeleri   mahkumiyeti için esas kanıt olarak kullanmıştır.   Dolayısıyla, sözkonusu davada, başvuranın polise verdiği ifadenin   mahkumiyetine kullanılması nedeniyle, başvuranın avukata erişim hakkına   getirilen kısıtlamalardan bizzat etkilendiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ne   sonradan sağlanan avukat yardımı ne daha sonraki yargılamanın çekişmeli   niteliği gözaltı sırasında avukatın yokluğunu telafi edebilir. Ancak,   başvuranın gözaltında tutulduğu sırada avukata erişme imkanı olsaydı,   bunun davanın sonucu üzerinde nasıl bir etkisi olabileceği hususunda fikir   üretmek AİHM’nin görevi değildir.   Sonuç olarak, başvuran yargılama sürecinde aleyhinde kullanılan delillere   itiraz etme fırsatı bulmuş olsa da, polis tarafından gözaltında tutulduğu     İBRAHİM ÖZTÜRK - TÜRKİYE KARARI   sırada avukat desteği alamaması, savunma haklarını telafi edilemeyecek   şekilde olumsuz etkilemiştir.   Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, mevcut davada AİHS’nin 6.   maddesinin 3c) paragrafının 1. paragrafı ile bağlantılı olarak ihlâl edildiği   sonucuna varmaktadır.   II. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran, 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.   Hükümet, sözkonusu miktara karşı çıkmaktadır.   AİHM, mevcut dava koşullarında AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edildiği   tespitinin yeterli adil tatmin oluşturduğu kanaatindedir. Bununla birlikte,   AİHM, mevcut davadakine benzer koşullarda, tespit edilen ihlalin telafi   edilmesi için prensip olarak en uygun yolun, ilgilinin isteği üzerine, davanın   yenilenmesi ya da dosyanın yeniden açılması olacağı kanaatindedir   (Öcalan-Türkiye, başvuru no : 46221/99 ; Gençel-Türkiye, başvuru no :   53431/99, 23 Ekim 2003, sözü edilen Salduz).   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama   masraf ve giderleri için 17.280 YTL talep etmektedirler. Sözkonusu talebin   hesap dökümü şu şekildedir : avukatlık ücreti için 17.000 YTL, çeviri   masrafları için 150 YTL, kırtasiye ve fotokopi masrafları için 50 YTL ve   posta marafları için 80 YTL. Başvuran, avukatlık ücreti makbuzunu ve   masrafların makbuzunu belge olarak sunmaktadır.   Hükümet, sözkonusu miktarlara karşı çıkmaktadır.   AİHM içtihadına göre bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri   ödemesini ancak gerçekliği, gerekliği ve oranlarının makul miktarda olduğu   ortaya konduğu sürece elde edebilir. Sahip olduğu belgeleri ve yukarıda   sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, tüm yargılama masraf ve   giderleri için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı   kanaatindedir.   İBRAHİM ÖZTÜRK – TÜRKİYE KARARI     C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına   uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun, yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğu kapsamındaki   şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez   olduğuna ;   2. Gözaltı sırasında başvuranın yanında avukat bulunmaması nedeniyle   AİHS’nin 6/1 maddesi ile birlikte AİHS’nin 6/3 c) maddesinin ihlal   edildiğine ;   3. a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren   üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek   üzere, her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından   başvurana yargılama masraf ve giderler için 1.000 Euro (bin Euro)   ödenmesine ;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar   Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan   faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına ;   4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine ;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77.   maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 17 Şubat 2009 tarihinde   yazılı olarak bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło