18893/05

WyrokETPCz2010-04-20ECLI:CE:ECHR:2010:0420JUD001889305

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy śmierć Yılmaza Özcana podczas operacji aresztowania przez żandarmerię oraz niewystarczające śledztwo w tej sprawie naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji)? Czy Yılmaz Özcan był poddany złemu traktowaniu przed śmiercią, naruszając zakaz nieludzkiego i poniżającego traktowania (art. 3 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo pozwane nie sprostało obowiązkowi przedstawienia satysfakcjonującego i przekonującego wyjaśnienia okoliczności śmierci Yılmaza Özcana, która nastąpiła podczas zaplanowanej operacji wojskowej. Stwierdził, że operacja aresztowania za drobne przestępstwo była nieproporcjonalna, a śledztwo było rażąco niewystarczające, ponieważ kluczowe etapy prowadziły osoby odpowiedzialne za śmierć, ignorowano dowody i zeznania skarżących, a opóźnienia w przesłuchaniach kluczowych świadków podważały jego niezależność. Ponadto, Trybunał uznał, że obrażenia Yılmaza Özcana, udokumentowane w raporcie medycyny sądowej, świadczyły o złym traktowaniu, za które władze były odpowiedzialne, a rząd nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia ich pochodzenia.
Stan faktyczny
Yılmaz Özcan, skazany na karę więzienia za naruszenie prawa leśnego, został objęty nakazem aresztowania. 24 września 2000 r. żandarmeria turecka przeprowadziła operację aresztowania w jego domu, podczas której Yılmaz Özcan zginął od strzału w tył szyi. Istniały dwie sprzeczne wersje wydarzeń: skarżący twierdzili, że został on celowo pobity i zastrzelony w ogrodzie, a jego ciało zostało zrzucone ze zbocza, natomiast rząd utrzymywał, że zginął w wyniku walki z żandarmem podczas próby ucieczki. Raport medycyny sądowej wskazał na liczne obrażenia powstałe przed śmiercią, spowodowane twardymi przedmiotami, oraz na ślady wleczenia ciała.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie uznał skargę za dopuszczalną. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w związku ze śmiercią Yılmaza Özcana oraz naruszenie art. 3 Konwencji w związku ze złym traktowaniem Yılmaza Özcana przed śmiercią. Zasądził odszkodowanie materialne w wysokości 40 000 EUR oraz odszkodowanie niemajątkowe w łącznej wysokości 81 000 EUR, rozdzielone między skarżących. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ÖZCAN VE DĐĞERLERĐ/TÜRKĐYE   (Baꢀvuru no. 18893/05)   KARAR   STRAZBURG   Nisan 2010   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USULĐ ĐꢀLEMLER   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan davanın (no. 18893/05) nedeni on altı   Türk vatandaꢀının (“baꢀvuranlar”), Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan   Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleꢀmesi’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca 29 Nisan 2005   tarihinde yapmıꢀ oldukları baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, Đstanbul Barosu avukatlarından Kadriye Doğru tarafından temsil   edilmiꢀlerdir.   OLAYLAR   I. DAVA KOꢀULLARI   A. Giriꢁ   Ekim 1999’da Koyulhisar Sulh Ceza Mahkemesi, kanuna aykırı olan kesilen agaç   gövdelerinin bahçesinde bulunması nedeniyle Yılmaz Özcan’ı Orman Kanunu’nu ihlal   etmekten suçlu bulmuꢀtur. Özcan altı ay hapis cezasına mahkum edilmiꢀtir. 13 Temmuz   2000’de Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı baꢀvuran hakkında tutuklama emri çıkarmıꢀtır.   Özellikle 24 Eylül 2000’den sonra olanlar taraflar arasında ihtilaf konusudur.   Baꢀvuranların anlattığı ꢀekliyle olaylar aꢀağıda kaydedilen Kısım B’de görülmektedir.   Hükümet’in olaylara iliꢀkin görüꢀleri aꢀağıda kaydedilen Kısım C’de özetlenmiꢀtir. Baꢀvuran   ve Hükümet tarafından sunulan yazılı deliller aꢀağıda kaydedilen Kısım D’de özetlenmiꢀtir.   B. Baꢁvuranların olaylara iliꢁkin görüꢁleri   Eylül 2000 tarihinde sabahın erken saatlerinde Koyulhisar Jandarma Tabur   Komutanı Üsteğmen Muhammet Sevinç, Onbaꢀı Resul Askerden, Koyulhisar Cumhuriyet   Savcısı Mehmet Çömük ve bir grup jandarma Yılmaz Özcan’ı yakalamak için baꢀvuranların   evine gelmiꢀtir. Daha sonra Yılmaz Özcan kelepçelenmiꢀ, evden dıꢀarı bahçeye çıkarılmıꢀtır.   Evden ayrılmalarına izin verilmeyen diğer sakinler, dört ya da beꢀ el silah sesi iꢀitmiꢀtir.   Pencereden baktıklarında, üsteğmenin silahının dipçiği ile Yılmaz Özcan’ın kafasına   vurduğunu görmüꢀlerdir. Yılmaz Özcan üsteğmenden durmasını istediğinde, dört ya da beꢀ   asker kendisine tekme atmaya ve silahlarının dipçikleri ile vurmaya baꢀlamıꢀtır. Üsteğmen   daha sonra “öldürün onu” diye bağırmıꢀtır. Askerlerden biri durmalarını aksi halde Yılmaz   Özcan’ı “öldüreceklerini” söylediğinde, üsteğmen Yılmaz Özcan’ı yakın mesafeden   boynunun arka kısmından vurmadan önce askere çenesini kapamasını söylemiꢀtir. Askerler   daha sonra Yılmaz Özcan’ın cesedini bahçeyi çevreleyen çitin dıꢀına atmıꢀ ve yokuꢀ aꢀağı   bırakmıꢀlardır. Olaydan sonra askerler bahçedeki kanı temizlemiꢀ ve boꢀ mermi kovanlarını   yanlarında götürmüꢀlerdir.   C. Hükümet’in olaylara iliꢁkin görüꢁleri   Eylül 2000’de Üsteğmen Muhammet Sevinç, Yılmaz Özcan’ı yakalamak için bir   plan geliꢀtirmiꢀtir. Ertesi gün yanına askerlerini ve Koyulca Cumhuriyet Savcısı Mehmet   Çömük’ü de alarak baꢀvuranların köyüne doğru yola çıkmıꢀtır. Köye yaklaꢀık bir kilometre   kala savcıyı taꢀıyan arabanın tekerlerinden biri patlamıꢀtır. Sonuç olarak, Cumhuriyet Savcısı   ve arabanın sürücüsü orada kalmıꢀlardır. Grubun geri kalanı yollarına devam etmiꢀtir.   Üsteğmen kapıyı çalmadan önce askerler Yılmaz Özcan’ın evinin etrafında daire   halinde iki alan oluꢀturmuꢀlardır. Yılmaz Özcan kapıyı açmıꢀ, evin içine kaçmıꢀ ve   pencereden atlayarak evin arkasındaki bahçeye kaçmıꢀtır. Orada evin çevresindeki ilk daireyi   oluꢀturan askerlerden biri olan Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol ile karꢀılaꢀmıꢀtır. Yılmaz   Özcan, Ömer Davut’un elinden kaçtığında Uzman Çavuꢀ onu kovalamıꢀ ancak   yakalayamamıꢀtır. Daha sonra havaya en az iki el ateꢀ etmiꢀtir.   Yılmaz Özcan bahçeyi çevreleyen yokuꢀtan aꢀağı yaklaꢀık yetmiꢀ altı metre koꢀmuꢀ   ancak evin etrafında oluꢀturulan ikinci dairede bulunan ve ateꢀ seslerini duyarak tüfeğinin   horozunu çeken er Fatih Yılmaz tarafından yakalanmıꢀtır. Bunu üzerine Yılmaz ve Özcan   boğuꢀmaya baꢀlamıꢀ ve oldukça dik olan yokuꢀtan aꢀağı yuvarlanmıꢀlardır. Yuvarlanma sona   erdiğinde er Yılmaz sırtüstü yatarken, Yılmaz Özcan kaçmaya teꢀebbüs etmiꢀtir. Bunun   üzerine er Yılmaz iki el ateꢀ etmiꢀtir. Mermilerden biri Yılmaz Özcan’ın boynunun arka   kısmından girip yüzünden çıkarak onu derhal öldürmüꢀtür. Hükümet, tıbbi raporlardan   Yılmaz Özcan’la boğuꢀmaları sırasında, Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol’un kendisini   çalıꢀmaktan üç gün alıkoyacak ꢀekilde ve ardından er Fatih Yılmaz’ın kendisini çalıꢀmaktan   beꢀ gün alıkoyacak ꢀekilde yaralandığının anlaꢀıldığını belirtmiꢀtir.   D. Tarafların sundukları yazılı deliller   Aꢀağıda kaydedilen bilgiler tarafların sundukları belgelerden elde edilmiꢀtir.   1. Yılmaz Özcan’ın öldürülmesine iliꢀkin cezai soruꢀturma hususundaki belgeler   Jandarmalar tarafından hazırlanan iki olay tutanağına göre, askerler köye 24 Eylül   2000’de sabah 5.30 sularında varmıꢀlardır. Yılmaz Özcan evin penceresinden atlamıꢀ,   bahçede beklemekte olan Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol’dan kaçmıꢀ ve er Fatih Yılmaz   tarafından durdurulana kadar bayır aꢀağı koꢀmuꢀtur. Daha sonra Yılmaz Özcan ve er Yılmaz   arasında boğuꢀma baꢀlamıꢀtır. Boğuꢀma esnasında Yılmaz Özcan, er Yılmaz’ın silahını   almaya çalıꢀmıꢀ ancak silah ateꢀ almıꢀtır. Sonuç olarak Yılmaz Özcan boynundan vurulmuꢀ   ve bulunduğu yerde vefat etmiꢀtir.   Aynı gün 7.00’da Koyulhisar’da Cumhuriyet Savcısı olan Fuzuli Aydoğdu olay yerine   gitmiꢀtir. Ölen kiꢀinin yakınları Aydoğdu’ya, Yılmaz Özcan’ın evlerinin civarından   öldürüldüğünü ve cesedinin askerler tarafından bayırdan aꢀağı yuvarlandığına iliꢀkin ꢀikayette   bulunmuꢀtur. Baꢀvuranlar Cumhuriyet Savcısı’na bu ꢀikayette bulunduklarında, operasyonda   görev alan askerler ev ve cesedin bulunduğu mahal arasındaki alanı incelemiꢀler ve   Cumhuriyet Savcısı’na, cesedin sürüklendiğini gösteren kan izleri ya da baꢀka izlerin   bulunmadığını bildirmiꢀlerdir. Askerler alanı incelerken, Kalashnikov türü otomatik bir   tüfekten çıkan mermi kovanları bulmuꢀlardır. Daha sonra mermilerin Uzman Çavuꢀ Ömer   Davut Akyol’un silahından çıktığı anlaꢀılmıꢀtır.   Cumhuriyet Savcısı, bir doktor eꢀliğinde, cesedi incelemiꢀ ve cesette çok sayıda yara   ve boynun arka kısmında bir mermi giriꢀi tespit etmiꢀtir. Ceset daha sonra tam otopsi   yapılması için Sivas Hastanesi’ne götürülmüꢀtür.   Aynı gün Cumhuriyet Savcısı Aydoğdu operasyonda görev alan askerleri sorgulamaya   baꢀlamıꢀtır.   Er Fatih Yılmaz, 24 Eylül 2000 tarihli ifadesinde, yukarıda kaydedilen olay mahalli   raporlarında kaydedilen olaylara iliꢀkin görüꢀleri doğrulamıꢀ ve silahın nasıl ateꢀlendiğini   bilmediğini belirtmiꢀtir. Er Yılmaz daha sonra “suçun niteliğinin” ve er Yılmaz’ın “askerlik   görevini yerine getirmekte olduğu” gerçeğinin, tutuklu yargılanmasını gerektirmediği kanısına   varan bir hakim tarafından serbest bırakılmıꢀtır.   Aynı gün Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol, Cumhuriyet Savcısı’na Yılmaz Özcan’ın   kendisinden kaçtığını, bayır aꢀağı koꢀmaya baꢀladığını ve kendisinin de havaya iki el ateꢀ   ettiğini söylemiꢀtir. Daha sonra Yılmaz Özcan’ın peꢀine düꢀmüꢀ ve bayırın aꢀağısından bir ya   da iki el ateꢀ sesi geldiğini duymuꢀtur. Olay mahalline ulaꢀtığında, Yılmaz Özcan çoktan   ölmüꢀtür.   Aynı gün Onbaꢀı Resul Askerden Cumhuriyet Savcısı’na Uzman Çavuꢀ’un havaya iki   ya da üç el ateꢀ ettiğini duyduğunu söylemiꢀtir. Daha sonra Yılmaz Özcan’ın ardından   koꢀmaya baꢀlamıꢀ ve bayırın aꢀağısından üç ya da dört el ateꢀ sesi geldiğini duymuꢀtur. Olay   mahalline ulaꢀtığında Yılmaz Özcan çoktan ölmüꢀtür.   Aynı gün er Fatih Yılmaz ve Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol Koyulhisar Devlet   Hastanesi’nde muayene edilmiꢀler ve doktorlar vücutlarında çürükler gözlemlemiꢀtir.   Cumhuriyet Savcısı 27 Eylül 2000’de Üsteğmen Muhammet Sevinç’i sorgulamıꢀtır.   Üsteğmen Cumhuriyet Savcısı’na evine vardıklarında Yılmaz Özcan’ın dıꢀarıda olduğunu ve   kendisinin Yılmaz Özcan olmadığını ve Yılmaz Özcan’ın babası olduğunu ileri sürerek yalan   söylediğini bildirmiꢀtir. Daha sonra babasını çağırmak için evin içine girmiꢀtir. Üsteğmen   daha sonra evin arkasından gelen gürültüler, ardından silah sesleri duymuꢀ ancak olaya ꢀahit   olmamıꢀtır.   Eylül 2000’de Cumhuriyet Savcısı’nın sorguladığı dört jandarma er, olay mahalline   vardıklarında Yılmaz Özcan’ın evin dıꢀında olduğunu belirtmiꢀlerdir. Askerlerden biri   Cumhuriyet Savcısına bayırın aꢀağısından gelen bir el ateꢀ sesi duyduğunu söylerken diğeri,   aynı yönden gelen üç el ateꢀ sesi duyduğunu söylemiꢀtir. Diğer iki asker kaç el ateꢀ sesi   duyduklarından emin değillerdir.   ve 4 Mart 2000’de Cumhuriyet Savcısı vefat eden Yılmaz Özcan’ın kızları olan iki   baꢀvuranı sorgulamıꢀtır. Bir grup askerin evlerine geldiğini ve babalarını bahçeye   çıkardıklarını belirtmiꢀlerdir. Daha sonra babalarının askerlere kendisini serbest bırakmaları   için yalvardığını duymuꢀlar ancak askerler, ateꢀ ederek onu öldürmüꢀlerdir.   Bu süre zarfında, 25 Eylül 2000’de Sivas Hastanesi’nde Yılmaz Özcan’ın cesedi   üzerinde otopsi yapılmıꢀtır. Özcan’ın cesedi üzerindeki yaraların, ölümünden önce oluꢀtuğu   tespit edilmiꢀtir.   Ekim 2000’de ꢁebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, ꢁebinkarahisar Ağır Ceza   Mahkemesi önünde bir iddianame sunmuꢀ ve er Fatih Yılmaz’ı adam öldürmekle suçlamıꢀtır.   Kasım 2000’de ꢁebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi mensupları ve bir bilirkiꢀi   olayın gerçekleꢀtiği alanı ziyaret etmiꢀtir. Yılmaz Özcan öldürüldüğü sırada er Fatih   Yılmaz’ın yanında durduğunu iddia eden er ꢁenel Selcan bilirkiꢀiye, ateꢀ edildiği sırada   Yılmaz Özcan’ın arkasının o sırada dizlerinin üzerine çökmüꢀ olan er Fatih Yılmaz’a dönük   olduğunu söylemiꢀtir. Ancak er Fatih Yılmaz bilirkiꢀiye ateꢀ edildiği sırada sırtüstü yatmakta   olduğunu ve Yılmaz Özcan’ı itmeye çalıꢀtığını söylemiꢀtir. Er Yılmaz ayrıca boğuꢀma   sırasında kendisinin ve Yılmaz Özcan’ın bayır aꢀağı yaklaꢀık kırk beꢀ kilometre   sürüklendiklerini eklemiꢀtir.   Bilirkiꢀi, hazırladığı raporda ölen kiꢀinin eꢀinin, annesinin ve dört kızının kendisine   Yılmaz Özcan’ın bahçelerinde vurulduğu ve öldürüldüğü yeri gösterirken birbirleriyle tutarlı   olduklarını kaydetmiꢀtir. Er ꢁenel Sercan ve er Fatih Yılmaz’ın verdikleri çeliꢀkili bilgileri   göz önüne alan bilirkiꢀi, merminin Yılmaz Özcan’ın baꢀında izlediği yolun er Fatih Yılmaz’ın   olaylara iliꢀkin anlattıklarıyla tutarlı olup olmadığının tespit edilmesi için Adli Tıp   Kurumu’nun görüꢀünün alınmasını öngörmüꢀtür.   ꢁubat 2001’de Cumhuriyet Savcısı Aydoğdu, adam öldürmeye dahil olduklarını   gösteren deliller bulunmaması nedeniyle er Fatih Yılmaz ya da er Çömük haricindeki   jandarma personeli aleyhinde takibat baꢀlamamaya karar vermiꢀtir.   Mart 2001’de ꢁebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, ꢁebinkarahisar Ağır Ceza   Mahkemesi önünde yeni bir iddianame sunmuꢀ ve Üsteğmen Muhamet Sevinç haricindeki   jandarma personelini adam öldürmekle suçlamıꢀtır.   Adalet Bakanlığı’nın talimatlarına uygun olarak 2 Mart 2001’de hazırlanan rapordan,   baꢀvuranların Bakanlığa resmi ꢀikayetlerde bulundukları anlaꢀılmaktadır. Raporu hazırlayan   ve Adalet Bakanlığı’nda müfettiꢀlik yapan Đzzet Sandal raporunda 11 Temmuz 2000’de   Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömük’ün Yılmaz Özcan’a hitaben bir yazı   hazırladığını ve onu hapis cezasını çekmek üzere teslim olmaya çağırdığını kaydetmiꢀtir.   Bununla birlikte, bu yazı gönderilmeden önce bile, aynı savcı 13 Temmuz 2000 tarihli bir   tutuklama emri çıkarmıꢀ ve daha sonra Yılmaz Özcan’ın yakalanmasına yönelik operasyonda   görev almıꢀtır. Baꢀvuranların müfettiꢀe sağladıkları bilgiden, Yılmaz Özcan Üsteğmen   tarafından bahçede vurulup öldürüldüğü sırada Savcı Mehmet Çömük’ün orada olduğu   anlaꢀılmaktadır. Müfettiꢀin hazırladığı rapordan Cumhuriyet Savcısı Mehmet Çömük’ün   müfettiꢀe, operasyonda görev almak isteme nedeninin daha önce görmeye fırsat bulmadığı   köyü ziyaret etmek olduğunu söyleyerek kendini savunduğu anlaꢀılmaktadır. Ancak Yılmaz   Özcan’ın evine gitmemiꢀ ve araçta kalmıꢀtır.   Müfettiꢀ, Savcı Çömük’ün reddetmesine rağmen operasyonda hazır bulunduğu ve   olayı engelleyemeyerek ve bu ꢀekilde Yılmaz Özcan’ın ölümüne katkıda bulunarak   görevlerini ihmal ettiği sonucuna varmıꢀtır.   Müfettiꢀ ayrıca Koyulhisar’daki diğer Savcı Fuzuli Aydoğdu’nun, inanılır oldukları ve   daha fazla soruꢀturulmayı hak ettikleri kanaatinde olduğu delilleri ve tanık ifadelerini   incelemeden Üsteğmen Muhammet Sevinç ya da Cumhuriyet Savcısı Çömük aleyhinde   takibat yapılmamasına karar verdiğini kaydetmiꢀtir.   Bu rapordan ayrıca ꢁebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi mensupları 22 Kasım   2000’de köyü ziyaret ettiklerinde, Yılmaz Özcan’ın öldürüldüğü operasyonda görev alan   askerlerin kendilerine yardım ettikleri anlaꢀılmaktadır. Müteveffa Yılmaz Özcan’ın babası, eꢀi   ve üç çocuğu – baꢀvuranlar Hacı Đbrahim Özcan, Kadriye Özcan, Zeynep Özcan, Ziynet   Özcan ve Ömer Özcan – Savcı Fuzuli Aydoğdu’ya Yılmaz Özcan’ın öldürülmesine dahil olan   askerlerin soruꢀturmada yer almalarını istemediklerini söylediklerinde, görevlileri görevlerini   yerine getirmekten alıkoymaları nedeniyle aleyhlerinde cezai takibat baꢀlatılmıꢀtır. Bir ay   sonra sözkonusu baꢀvuranlar aleyhlerindeki suçlamalara iliꢀkin ifade vermeye gittiklerinde,   hakim cezaevinde tutuklu yargılanmalarına hükmetmiꢀtir. Müteakiben kefaletle serbest   bırakılmıꢀlardır.   Müfettiꢀ ayrıca daha önce savcılar tarafından sorgulanmayan görgü tanıklarını   dinlemiꢀtir. Bu tanıklar, ailenin Yılmaz Özcan’ın öldürüldüğünü iddia ettikleri bahçede kan   izleri gördüklerini doğrulamıꢀlardır. Buna ek olarak, askerlerin Yılmaz Özcan’ın kazara   öldürüldüğünü iddia ettikleri bayırın tabanına inen yolda da kan izleri gördüklerini   kaydetmiꢀlerdir. Müfettiꢀ ayrıca Üsteğmen Sevinç’in, Onbaꢀı Askerden’in ve Uzman Çavuꢀ   Akyol’un operasyon sırasındaki hareketlerine iliꢀkin çeliꢀkili ifadeler verdiklerini   kaydetmiꢀtir.   Müfettiꢀ, Savcı Çömük ve Savcı Aydoğdu’nun Koyulhisar Köyü’ndeki görevlerine   son verilmesini öngörmüꢀtür. Ayrıca, Yılmaz Özcan’ın öldürülmesi hususunda Üsteğmen   Sevinç ve Savcı Çömük aleyhinde cezai takibat baꢀlatılmasını öngörmüꢀtür.   Mayıs 2001’de Adli Tıp Kurumu’nda çalıꢀan yedi adli tıp uzmanı, ꢁebinkarahisar   Ağır Ceza Mahkemesi’nin talebi üzerine, Yılmaz Özcan’ın baꢀındaki, göğsündeki, sırtındaki,   kollarındaki ve bacaklarındaki yaraların pencereden atlayarak ya da koꢀtuğu sırada düꢀerek   oluꢀamayacak kadar büyük oldukları sonucuna varmıꢀtır. Bu uzmanlara göre, bu yaralar ölüm   zamanına yakın ve ölüm zamanından kısa bir süre önce taꢀ, sopa ve askeri personelin taꢀıdığı   dipçik ve giydiği botlar gibi sert objelerle oluꢀmuꢀtur. Cesedin sırtındaki lezyonlarsa zemin   üzerinde sürüklenmesi sonucu oluꢀmuꢀtur. Ayrıca Yılmaz Özcan’a iki ila on beꢀ santimetre   mesafeden ateꢀ edildiği tespit edilmiꢀtir.   Temmuz 2001’de ꢁebinkarahisar Cumhuriyet Savcısı, ꢁebinkarahisar Ağır Ceza   Mahkemesi’nde bir baꢀka iddianame yayınlamıꢀ ve operasyonda görev alan askerleri yalan   ifade vermekle ve önemli delilleri yok etmekle suçlamıꢀtır. Aynı gün ꢁebinkarahisar Ağır   Ceza Mahkemesi bu üç davayı birleꢀtirmiꢀtir.   Temmuz 2001’de Giresun Cumhuriyet Savcısı, Giresun Ağır Ceza Mahkemesi’nde   bir iddianame sunmuꢀ ve Üsteğmen Muhammet Sevinç ile Koyulhisar Cumhuriyet Savcısı   Mehmet Çömük’ü adam öldürmekle suçlamıꢀtır. 2 Kasım 2001’de Giresun Ağır Ceza   Mahkemesi, Savcı Çömük’ün kıdeminden dolayı kendisini yargılama yetkisinin Yargıtay   Ceza Dairesi’ne ait olduğuna karar vermiꢀtir. Daha sonra yukarıda kaydedilen tüm davalar   birleꢀtirilmiꢀ ve ilk derece mahkemesi olarak görev yapan Yargıtay Ceza Dairesi’ne   gönderilmiꢀtir. Müteakiben, er Fatih Yılmaz haricindeki tüm subaylar beraat etmiꢀlerdir.   2. Yargılamaya iliꢀkin belgeler   Haziran 2003’te Yargıtay 1. Ceza Dairesi, ilk derece mahkemesi olarak toplanmıꢀ   ve davalılara iliꢀkin karar vermiꢀtir. Kararda davalılar aleyhinde, kötü muamele ile   suçlandıkları dördüncü bir iddianamenin de yayınlanmıꢀ olduğu kaydedilmektedir.   Karardan, öldürmeden hemen sonra, köylülerden bazılarının Yılmaz Özcan’ın   vurularak öldürüldüğünü iddia ettikleri bahçede kan izleri gördükleri anlaꢀılmaktadır. Savcıya   bilgi vermiꢀler ancak Savcı raporunda bu hususa değinmemiꢀtir. Karardan ayrıca   baꢀvuranların soruꢀturmadan sorumlu makamlara, vurulma ardından askerlerin bahçede kan   izleri bulunan toprak parçalarını topladıklarını ve bunları bir kutuya koyduklarını belirttikleri   anlaꢀılmaktadır. Köylülerden biri, soruꢀturmadan sorumlu makamlara içinde kan izleri taꢀıyan   toprak parçalarının bulunduğu kutuyu bulduğunu söylemiꢀtir. Bu kutu müteakiben parmak   izlerinin tespiti için incelenmiꢀ ancak eꢀleꢀen izler tespit edilmemiꢀtir.   Đlk derece mahkemesi, baꢀvuranların soruꢀturmadan sorumlu makamlara ilk kez   öldürülmeden 10 gün sonra ifade verdiklerini kaydetmiꢀtir. Đlk derece mahkemesi,   baꢀvuranların olaydan hemen sonra ifade vermemelerinin, öldürülmeye tanık olmadıklarını   bununla birlikte, Devlet’i suçlamak için iddialarda bulunduklarını gösterdiği kanaatindedir.   Bu nedenle, baꢀvuranların ve görgü tanıklarının verdikleri ifadelere güvenilememektedir.   Diğer yandan, soruꢀturmada görev alan askerlerin yürüttüğü soruꢀturmanın sonuçlarını göz   ardı etmek için hukuki bir gerekçe bulunmamaktadır. Askerlerin, er Fatih Yılmaz’ı suçlayarak   üsteğmeni korumak amacıyla gizlice anlaꢀmıꢀ olmaları “mümkün değildir”. Sözkonusu   askerlerin yürüttüğü araꢀtırmanın, bahçede kan izlerinin bulunmadığı sonucunu vermesi,   Yılmaz Özcan’ın baꢀvuranların iddia ettikleri gibi öldürülmediği kanaatine varmak için   yeterlidir. Đlk derece mahkemesine göre, er Fatih Yılmaz’ın tüfeğinden çıkan mermi   kovanlarının bulunmaması, gerçek failin baꢀka biri olduğunu göstermemektedir.   Đlk derece mahkemesi ayrıca Adli Tıp Kurumu’nun vardığı, yukarıda kaydedilen   sonucun, baꢀvuranların Yılmaz Özcan’ın üsteğmen tarafından bahçede öldürüldüğü ve   cesedinin askerler tarafından sürüklendiği iddiasının geçerliliğini yitirmesine yol açtığı   kanaatindedir. “Adli deneyimlere” göre, yaralara Yılmaz Özcan’ın kaçmaya çalıꢀtığı sırada   bayır aꢀağı yuvarlanması ya da kendisini yakalamak için askerler neden olmuꢀ olabilir.   Yılmaz Özcan’ın kendisini yakalamak isteyen askerlerle boğuꢀmaya girdiği, iki askerin de   yaralandığını gösteren tıbbi raporlarca onaylanmıꢀtır.   Đlk derece mahkemesi adam öldürmekle suçlanan er Fatih Yılmaz haricinde, tüm   davalıların – Savcı Mehmet Çömük, Üsteğmen Muhammet Sevin, Onbaꢀı Resul Askerden,   Uzman Çavuꢀ Ömer Davut Akyol ve operasyonda görev alan erler – beraatına karar vermiꢀtir.   Đlk derece mahkemes, er Yılmaz’ın öldürme maksadıyla hareket etmediği; Yılmaz Özcan’ı   yakalamak amacıyla tetiği çektiği ve bunun, onu yalnızca yaralayacağını ve öldürmeyeceğini   düꢀündüğü sonucuna varmıꢀtır. Đlk derece mahkemesi, er Fatih Yılmaz’ı on yıl hapis cezasına   çarptırmıꢀ ancak, er Yılmaz’ın Yılmaz Özcan’ı, bir asker olarak görevini ifa ettiği sırada   öldürdüğü ve sonradan piꢀman olduğu sonucuna vardığı için sözkonusu cezayı iki yıl bir aya   indirmiꢀtir. Đlk derece mahkemesi ayrıca Yılmaz Özcan’ın kötü muameleye maruz kaldığını   gösteren delillerin bulunmadığı kanısına vararak bu suçla itham edilen tüm davalıların   beraatına karar vermiꢀtir.   Nisan 2004’te Yargıtay Ceza Daireleri (“temyiz mahkemesi”), baꢀvuranların   itirazını reddetmiꢀtir. Đlk derece mahkemesi gibi temyiz mahkemesi de Adli Tıp Kurumu’nun   vardığı sonuçların baꢀvuranların iddialarının geçerliliğini yitirmesine neden olduğu   kanısındadır.   Baꢀvuranlar tarafından mahkemeye sunulan belgeye göre, temyiz mahkemesinin   kararı “Yargıtay Ceza Dairesi Baꢀkanı’nın yazısına uygun olarak” birinci baꢀvuran Hacı   Đbrahim Özcan’a 11 Kasım 2004’te tebliğ edilmiꢀtir.   3. Tazminat davasına iliꢀkin belgeler   2001’de baꢀvuranlar Đçiꢀleri Bakanlığı aleyhinde dava açmıꢀlar ve Yılmaz Özcan’ın   öldürülmesi karꢀılığında tazminat talep etmiꢀlerdir. 12 Aralık 2003’te Sivas Đdare Mahkemesi,   Özcan’ın bir asker tarafından öldürüldüğünü ve bu nedenle, adam öldürme ve tazminat talebi   arasında bir bağlantı olduğunu gözlemlemiꢀtir. Baꢀvuranlara maddi ve manevi tazminat olarak   yaklaꢀık 48,500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir. Bu karar, Danıꢀtay’ın 29 Eylül   2004’te baꢀvuranların ve Đçiꢀleri Bakanlığı’nın itirazlarını reddetmesi ardından nihai hale   gelmiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, yakınları Yılmaz Özcan’ın AĐHS’nin 2. maddesini ihlal edecek ꢀekilde   jandarmalar tarafından kasten vurulduğundan ve öldürüldüğünden ꢀikayetçi olmuꢀlardır.   AĐHS’nin 6. ve 13. maddelerine dayanarak, yetkili makamların yakınlarının ölümü hususunda   gerçek ve yeterli bir soruꢀturma yürütmediklerini iddia etmiꢀlerdir.   AĐHM, sözkonusu ꢀikayetleri yalnızca AĐHS’nin 2. maddesi yönünden incelemenin   uygun olduğu kanaatindedir.   Hükümet baꢀvuranın iddialarına itiraz etmiꢀtir.   A. Kabuledilebilirlik   1. Altı ay   Hükümet baꢀvuranların baꢀvurularını, temyiz mahkemesinin kararını 25 Mayıs   2004’te birinci derece mahkemesi sekretaryasına sunduğu tarihten itibaren altı ay içerisinde   yapmamaları nedeniyle AĐHS’nin 35/1 maddesinde ortaya konan altı ay kuralına   uymadıklarını iddia etmiꢀtir.   AĐHM, baꢀvuranın resen (ex officio) nihai yerel kararın yazılı bir nüshasının kendisine   tebliğ edilmesi hakkına sahip olduğu durumlarda, AĐHS’nin 35/1 maddesinin kapsam ve   amacının, en iyi ꢀekilde, altı aylık sürenin yazılı kararın tebliğ tarihinden itibaren iꢀlemeye   baꢀladığının kabul edilmesiyle yerine getirildiğini hatırlatmaktadır. 20 Nisan 2004’te Yargıtay   Birleꢀik Cezai Daireleri’nin verdiği karar baꢀvurana 11 Kasım 2004’te tebliğ edilmiꢀtir.   Baꢀvuru bu nedenle altı aydan daha kısa bir süre içerisinde, 29 Nisan 2005’te yapılmıꢀtır.   Sonuç olarak, Hükümet’in bu husustaki ilk itirazı reddedilmelidir.   2. Mağdur statüsü   Hükümet, adam öldürmeden sorumlu askerin mahkum edilmesi ve baꢀvuranların,   yakınlarının ölümüne karꢀılık tazminat talep etmeleri ve almaları nedeniyle baꢀvuranların   bundan böyle AĐHS’nin 34. maddesine dayanarak mağdur olduklarını iddia edemeyecekleri   kanısındadır.   AĐHM, baꢀvuranın lehine olan bir karar ya da tedbirin, ulusal makamların AĐHS   hükümlerinin ihlal edildiğini açıkça ya da özünde kabul etmemiꢀ ve ihlal nedeniyle telafi   sağlamamıꢀ olmaları halinde sözkonusu ꢀahsın “mağdur” statüsünden mahrum bırakılması   için prensipte yeterli olmadığını hatırlatır (bkz. Nikolova ve Velichkova – Bulgaristan, no.   7888/03 ve kararda belirtilen dava).   Hükümetin tazminat meselesine dayanarak baꢀvuranların mağdur statüsüne itirazına   iliꢀkin olarak AĐHM, yaꢀam hakkından yoksun bırakmayla ilgili davalarda savunmacı   devletlerin AĐHS'nin 2. maddesi bağlamında, sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını   sağlayacak etkili bir soruꢀturma yürütme yükümlülüğü bulunduğunu hatırlatır. Sözkonusu   yükümlülük, AĐHS'nin 2. maddesine iliꢀkin ꢀikayetlerde, baꢀvuranın mağdur statüsünün   sadece tazminat ödenmesi ile telafi edilmesi halinde aldatıcı olacaktır (bkz. mutatis mutandis,   Yaꢀa – Türkiye, Raporlar 1998-VI; daha güncel olarak Nikolova ve Velichkova, yukarıda   anılan ve kararda belirtilen davalar). Yetkili makamların yaꢀam hakkından mahrum bırakma   olaylarında izlenmesi gereken yolu tazminat ödemeye indirgemeleri, bazı durumlarda devlet   görevlilerinin, fiili dokunulmazlıkla, denetimlerindeki kiꢀilerin haklarını istismar etmelerini   mümkün kılacak, bu durumda öldürmeye iliꢀkin genel hukuki yasaklar, temel önemine   rağmen uygulamada etkisiz kalacaktır (bkz. Leonidis – Yunanistan, no. 43326/05).   Dolayısıyla AĐHM, Hükümetin itirazını, tazminata iliꢀkin olduğu kadarıyla reddeder.   Hükümetin, er Fatih Yılmaz’ın mahkûm edilmesine dayanarak baꢀvuranların mağdur   statüsüne itirazına iliꢀkin olarak AĐHM, sözkonusu itirazın soruꢀturmanın etkililiği ve telafi   hususu ile yakından iliꢀkisi olan sorunları ortaya çıkardığını gözlemler. Dolayısıyla AĐHM, bu   hususun baꢀvuranların AĐHS'nin 2. maddesine dayalı ꢀikâyetinin esas incelemesinde ele   alınmasını uygun bulmaktadır.   B. Esas   Hükümet, kaçmaya teꢀebbüs etmesi ve askerlere saldırması nedeniyle jandarmaların   Yılmaz Özcan’a karꢀı güce baꢀvurmalarının kesin zorunluluk taꢀıdığını ifade etmiꢀtir. Er   Fatih Yılmaz tüfeğini Yılmaz Özcan’ı öldürmek için değil, yakalamak amacıyla yaralamak   için ateꢀlemiꢀtir.   Hükümet ayrıca Adli Tıp Kurumu’nun raporuna dayanarak Özcan’ın vücudundaki   yaraların ölümünden önce meydana geldiğini savunmuꢀtur. Hükümete göre bu sonuç,   baꢀvuranların Yılmaz Özcan’ın cesedinin sürüklendiği yönündeki iddiasının temelsiz   olduğunu göstermektedir.   AĐHM, 2. madde metninin, bir bütün olarak okunduğunda maddenin 2. paragrafının   öncelikli olarak bir bireyin kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını,   ancak istenmeyen bir sonuç olan öldürmeyi ortaya çıkarabilecek, “güç kullanma”ya izin   verilen durumları açıkladığını ortaya koymaktadır. Ne var ki güç kullanma (a), (b) ve (c)   bentlerinde belirtilen amaçlara ulaꢀmak için “mutlak zorunluluğu” aꢀmamalıdır. Bu bağlamda   2/2. maddede “mutlak zorunluluk” ifadesinin kullanımı, bu maddeye iliꢀkin olarak, AĐHS’nin   8-11. maddelerinin 2. paragrafları kapsamında, devlet görevlilerinin hareketinin “demokratik   bir toplumda gerekli” olup olmadığını belirlerken, normalde uygulanan gereklilik testinden   daha katı ve zorlayıcı bir test uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır. Özellikle,   kullanılan güç, maddenin bentlerinde belirtilen amaçlara ulaꢀmakla kesin olarak orantılı   olmalıdır (bkz. McCann vd. – Đngiltere, A Serisi no. 324).   Somut davada AĐHM, tarafların Yılmaz Özcan’ın jandarma tarafından öldürüldüğü   konusunda hemfikir olduğunu kaydeder. Ancak taraflar öldürme olayına giden olaylar ve   öldüren ꢀahsın kimliği konusunda ayrılmaktadır. Baꢀvuranlar maktulün Üsteğmen Muhammet   Sevinç tarafından bahçede dövüldüğünü, vurulduğunu ve kasten öldürüldüğünü ve daha sonra   cesedinin tepeden aꢀağıya yuvarlandığını ileri sürmüꢀtür. Diğer taraftan Hükümet, er   Yılmaz’la Yılmaz Özcan arasındaki mücadeleden sonra ikisinin de tepeden aꢀağıya   yuvarlandığını, er Yılmaz’ın en az iki el ateꢀ ettiğini ve mermilerden birinin Özcan’ın   boynunun arka tarafından girip yüzünden çıkarak anında ölümüne yol açtığını belirtmiꢀtir.   Dolayısıyla AĐHM'ye olayların iki çeliꢀen anlatımı sunulmuꢀtur. Ne var ki askerlerin   Yılmaz Özcan’ı yakalamak amacıyla baꢀvuranların köyüne gittiği ve maktulün askerlerin   ziyareti sırasında vurularak öldürüldüğü taraflar arasında ihtilaf konusu değildir. Öldürme   olayının özellikle iki yönü AĐHM'nin incelemesinde önem arz etmektedir. Đlk olarak maktul   bir silahlı kuvvetler mensubunun açtığı ateꢀle öldürülmüꢀtür. Đkinci olarak öldürme olayı   planlı bir askeri operasyon sırasında meydana gelmiꢀ, operasyonun baꢀında maktulun evinin   etrafı askerler tarafından iki çember oluꢀturacak ꢀekilde sarılmıꢀtır. Dolayısıyla öldürme olayı   tamamen yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleꢀmiꢀtir ve dolayısıyla savunmacı Hükümet   öldürme olayının nasıl meydana geldiğine tatmin ve ikna edici bir açıklama getirme   yükümlülüğü altındadır. Aksi takdirde AĐHS'nin 2. maddesi bağlamında bir sorun ortaya   çıkacaktır (bkz. Akkum vd. – Türkiye, no. 21894/93; Yasin Ateꢀ – Türkiye, no. 30949/96).   Bu nedenle AĐHM, Hükümetin öldürme olayının meꢀruiyetini ispat yükünden kurtulup   kurtulmadığını inceleyecektir. Bunun için, iç hukukta yürütülen soruꢀturmayı; ölüm nedeninin   ve kullanılan gücün dava koꢀullarında meꢀru olup olmadığının tespitini ve sorumluların   belirlenip cezalandırılmasını sağlar nitelikte olup olmadığının tespiti amacıyla özellikle   dikkate alacaktır.   Bu bağlamda AĐHM, görevinin ikincil niteliklerine karꢀı duyarlıdır ve belli bir davanın   koꢀullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mahkemesi rolünü   üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr – Đngiltere,   28883/95). Ulusal yargılamanın yapılmıꢀ olduğu durumlarda Mahkemenin görevi kendisinin   olaylar hakkındaki değerlendirmesini ulusal mahkemelerinkinin yerine koymak değildir ve   genel bir kural olarak sunulan delilleri değerlendirmek o mahkemelerin görevidir. Mahkeme   ulusal mercilerin bulgularına tâbi olmamakla birlikte normal koꢀullarda bu mercilerin olaylara   dayalı bulgularından sapmak için ikna edici ögelere ihtiyaç duyar (bkz. mutatis mutandis,   Klaas – Almanya, A Serisi no. 269).   2. madde ile sağlanan güvencenin temel önemi Mahkemenin bu hükmün ihlal edildiği   iddialarını sadece gücü fiilen yöneten devlet görevlilerinin eylemlerini değil, aynı zamanda   ulusal yargılama ve soruꢀturmalar tamamlanmıꢀ olsa bile tetkik kapsamındaki eylemlerin   planlaması ve kontrolü gibi çevreleyen hususları da dikkate alarak en dikkatli incelemeye tabi   tutmaya zorunlu olmasıdır (bkz. Erdoğan vd – Türkiye, no. 19807/92).   Operasyonun planlanmasına iliꢀkin olarak AĐHM, Yılmaz Özcan’ın ꢀiddet içermeyen bir   suçla bağlantılı olarak yetkililerce arandığını gözlemler. Maktulün silahlı olacağı ya da   kendisini yakalamak amacıyla köyüne gelen askerler dahil kimsenin hayatına veya bedensel   bütünlüğüne tehlike oluꢀturacağına yönelik bir düꢀünce sözkonusu olmamıꢀtır. Gerçekte savcı   maktule öncelikle teslim olma çağrısı yapmadan yakalama kararı çıkarmıꢀ olması nedeniyle   maktulün yakalanması kararı ve operasyon, maktule yetkililere teslim olma imkanı vermeden   planlanıp uygulanmıꢀtır. Dolayısıyla AĐHM maktulün yetkililere teslim olması beklenmeden   ve maktulü sözkonusu küçük suçtan yakalamak amacıyla baꢀka, hayati tehlike yaratmayacak   yollar denenmeden, yakalanması için bu denli büyük bir askeri operasyonun gerçekten gerekli   olduğu konusunda ciddi ꢀüpheleri bulunmaktadır.   Öldürme olayı hakkında yapılan soruꢀturmaya iliꢀkin olarak AĐHM, öncelikle   soruꢀturmanın ilk ve kritik safhalarının maktulün ölümünden sorumlu askeri birlik mensupları   tarafından yürütüldüğünü gözlemler. Bölgede bulunan boꢀ kovanlar gibi son derece önemli   deliller de aynı askerler tarafından toplanmıꢀtır. Baꢀvuranlar savcıya maktulün bahçede   öldürüldüğü ve cesedinin tepeden aꢀağıya doğru sürüklendiğini söylediklerinde aynı askerler   sözkonusu bölgeyi aramıꢀlar ve savcıya iddialarının temelsiz olduğunu söylemiꢀlerdir.   Askerler tarafından yapılan soruꢀturmanın dikkate alınmamasını gerektiren hukuki gerekçe   bulunmadığını değerlendiren ilk derece mahkemesi, maktulün baꢀvuranların iddia ettiği   ꢀekilde öldürülmediği kararını verirken sözkonusu soruꢀturmayı dikkate almıꢀtır.   Ayrıca, olaydan yaklaꢀık iki ay sonra, ceza mahkemesi üyeleri sözkonusu bölgeyi   ziyaret ettiklerinde, kendilerine yine aynı ceza mahkemesinde maktulün öldürülmesi   davasında sanık sıfatıyla yargılanan aynı askerler eꢀlik etmiꢀtir. Baꢀvuranlardan bazılarının   soruꢀturma makamının dikkatini askerlerin soruꢀturmada yer almalarının uygunsuzluğuna   çekmesine karꢀın yetkililerin sözkonusu baꢀvuranlara cevabı onları yakalayarak tutuklamak   olmuꢀtur. AĐHM, ölümcül yakalama operasyonunda yer alan askerlerin soruꢀturmada bu denli   aktif bir rol üstlenmelerine izin verilmesinin bir bütün olarak ceza yargılamasının   bağımsızlığını ꢀüpheli hale getirmesi açısından son derece ciddi bir husus olmasının yanı sıra   (bkz. Ramsahai vd. – Hollanda [BD], no. 52391/99) öldürme olayında askerlerin suçuna   iꢀaret eden kritik delillerin tahrip edilmesi ya da göz ardı edilmesi riskini taꢀıdığı   kanaatindedir.   Đkinci olarak baꢀvuranlar tarafından maktulü öldürmekle suçlanan Üsteğmen Muhammet   Sevinç, savcının olaydan birkaç saat sonra iddialardan haberdar edilmesine rağmen   operasyondan ancak üç gün sonra sorgulanmıꢀtır. AĐHM'ye göre öldürme olayı hakkında   yapılan bir soruꢀturmada baꢀlıca ꢀüphelilerden birinin sorgusunda yaꢀanan üç günlük   gecikmenin AĐHS'nin 2. maddesinin gerektirdiği zorunlu titizliğe uymamaktadır. Üsteğmen   Sevinç’in ivedilikle sorgulanmaması, yargı makamları ile ordu arasında gizli bir anlaꢀma   yapıldığı görüntüsü yaratmanın yanı sıra, maktulün yakınları ve genel olarak halk nezdinde   güvenlik güçleri mensuplarının, eylemleri nedeniyle yargı makamlarına hesap vermedikleri   bir boꢀluk içerisinde görev yaptıkları görüꢀünün oluꢀmasına neden olmuꢀtur. Ayrıca   görevlinin ivedilikle sorgulanmamasının, bu arada biriminde komutan olarak görev yapmaya   devam ettiği gerçeğiyle birlikte üsteğmen ile komutası altındaki askerler arasında gizli   anlaꢀma tehlikesi yarattığı göz ardı edilemez (bkz. Ramsahai vd., yukarıda anılan).   Bu bağlamda AĐHM, soruꢀturma makamları olaylara tanıklık etmiꢀ ve iddialarını   savcıya olayı müteakip birkaç saat içerisinde bildirmiꢀ olan baꢀvuranları öldürme olayından   dokuz gün geçene kadar sorgulamazken, ilk derece mahkemesinin bu gecikmeyi,   baꢀvuranların öldürme olayına bizzat tanıklık etmedikleri ve sözkonusu iddiaları devleti   suçlamak amacıyla yaptıkları hükmünü desteklemek için kullandığını gözlemler. Ulusal   makamların yol açtığı bu ihmal, aynı zamanda görgü tanıklarının öldürme olayına iliꢀkin,   baꢀvuranların ifadesini destekler beyanlarının ilk derece mahkemesi tarafından kanıt olarak   dayanak alınamayacağı kararını vermesine yol açmıꢀtır. Buna karꢀın öldürme olayından üç   gün sonra üsteğmenden alınan ifade mahkemece inandırıcı görülmüꢀtür.   Üçüncü olarak AĐHM, Adli Tıp Kurumu tarafından ulaꢀılan sonucun baꢀvuranların   maktulün üsteğmen tarafından bahçede öldürüldüğü ve cesedinin askerler tarafından   sürüklendiği iddiasını inandırıcı olmaktan çıkardığı konusunda ilk derece mahkemesine   katılmamaktadır. Mahkemenin ulaꢀtığı sonucun aksine AĐHM, Adli Tıp Kurumu   uzmanlarının hazırladığı ve maktulün vücudundaki yaralara ölüme yakın veya ölümden önce,   taꢀ, sopa, dipçik ve askeri personelce giyilen postal gibi sert cisimlerin neden olduğu ve   sırttaki bir kısım lezyonların maktulün yerde sürüklenmesi ile meydana gelmiꢀ olduğunun   belirtildiği ayrıntılı raporun baꢀvuranların beyan ve iddialarını net bir ꢀekilde desteklediği   kanaatindedir.   Ayrıca aynı raporun, yaralanmaların pencereden atlama ya da kaçarken düꢀmekle   oluꢀamayacağı konusunda net bir sonuca vardığı görülmektedir. Ne var ki AĐHM, ilk derece   mahkemesinin ayrıntılı bilimsel incelemeye dayanan bu önemli kanıtı ne yazık ki dikkate   almadığını belirtir. Mahkeme, bunun yerine yaralara, maktulün kaçmaya çalıꢀırken tepeden   aꢀağıya düꢀmesinin ve onu yakalamaya çalıꢀan askerlerin yol açtığı sonucuna varırken “adli   deneyimler”e dayanmayı tercih etmiꢀtir.   Bu bağlamda AĐHM, Hükümetin vücuttaki yaralanmaların ölümden “önce” meydana   geldiği görüꢀünü dikkate alır. Hükümete göre bu tespit, baꢀvuranların, maktulün bahçede   öldürüldükten sonra cesedinin tepeden aꢀağıya sürüklendiği yönündeki iddiasını inandırıcı   olmaktan çıkarmaktadır. AĐHM, bu görüꢀü kabul etmemektedir. AĐHM, sözkonusu adli tıp   raporuna göre ve Hükümet tarafından öne sürülenin aksine, ceset üzerindeki yaraların ölüm   anından önce ya da “ölüme yakın” meydana geldiğini belirttiğini, bunun da Adli Tıp   Kurumu’nun yaralanmaların vücudun sürüklenmesi nedeniyle oluꢀtuğu kanaatine vardığı,   cesedin sırtındaki lezyonların, baꢀvuranlarca iddia edildiği gibi, ölümden kısa bir süre sonra   meydana gelmiꢀ olabileceği anlamına geldiğini kaydeder.   AĐHM, bir Adalet Bakanlığı müfettiꢀi tarafından hazırlanan ve soruꢀturmadaki birtakım   ciddi noksanların detaylı bir ꢀekilde belirtildiği raporun ilk derece mahkemesini davanın   incelemesinde ilave adımlar atmaya sevk etmemiꢀ olmasını aynı ꢀekilde esefle   karꢀılamaktadır. Özellikle, askerlerin yetkililere verdiği çeliꢀkili bilgileri gidermek için   giriꢀimde bulunulmadığı görülmektedir. AĐHM ayrıca müfettiꢀin, baꢀvuranlar ve bazı   köylülerin tanık ifadeleri dikkate alındığında, baꢀvuranların maktulün öldürülmesine iliꢀkin   iddialarının inandırıcı olduğu ve daha fazla ve ayrıntılı inceleme gerektirdiği görüꢀüne   katılmaktadır. ꢁebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi tarafından atanan bilirkiꢀi de   soruꢀturmadaki noksanlara dikkat çekmiꢀ ve baꢀvuranların maktulün öldürüldüğünü iddia   ettikleri yeri gösterirken tutarlı olduklarını belirtmiꢀtir. Ne var ki, yukarıda belirtildiği üzere   baꢀvuranların iddiaları, ulusal makamların kendi hatası olan, baꢀvuranların zamanında   sorgulanmaması gerekçe gösterilerek alelacele reddedilmiꢀtir.   Yukarıda belirtilenler ıꢀığında AĐHM, iç hukukta yürütülen soruꢀturma ve   kovuꢀturmanın açıkça yetersiz olduğu kanaatindedir. Yargılamada o kadar fazla bariz soru   cevapsız bırakılmıꢀtır ki AĐHM, Yılmaz Özcan’ın ilk derece mahkemesince verilen kararda   tarif edildiği ꢀekilde öldürüldüğü sonucuna güvenmemektedir. Nitekim, soruꢀturma ve   yargılamanın ölüm nedeninin doğru bir ꢀekilde tespitini ve kullanılan gücün dava ꢀartlarında   haklı olup olmadığının belirlenmesini sağlayamadığının ortaya çıkması nedeniyle AĐHM,   Fatih Yılmaz’ın mahkumiyetinin, Hükümetçe belirtildiği gibi, baꢀvuranların mağdur   statüsünü ortadan kaldırdığı sonucuna varamaz. Kabuledilebilirliğe baꢀka bir engel   bulunmadığını kaydederek, ꢀikâyeti kabuledilebilir olarak ilan eder ve Hükümetin öldürme   olayının meꢀru olduğunu kanıtlama yükünden kurtulamaması nedeniyle AĐHS'nin 2.   maddesinin ihlal edildiğini tespit eder.   II. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Baꢀvuranlar, maktul Yılmaz Özcan’ın öldürülmeden önce, AĐHS'nin 3. maddesine   aykırı olarak ağır bir ꢀekilde dövüldüğünü öne sürmüꢀler, Hükümet iddiaya karꢀı çıkmıꢀtır.   AĐHM, sözkonusu ꢀikâyetin yukarıda incelenen ꢀikâyetle bağlantılı olması nedeniyle   benzer ꢀekilde kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiğini kaydeder.   Hükümet, maktulün vücudundaki yaraların yalın ayak kaçmaya çalıꢀırken ve Uzman   Çavuꢀ Akyol ve er Yılmaz ile yaꢀadığı kavga sırasında meydana geldiği görüꢀündedir.   AĐHM, öncelikle maktulün vücudundaki yaraların askerlerin elinde iken meydana   geldiğinin ihtilafsız olduğunu gözlemler. Bu nedenle sözkonusu yaraların nedenine iliꢀkin   olarak inandırıcı bir açıklama getirme yükü Hükümete ait olmalıdır (bkz. Selmouni – Fransa   [BD], no. 25803/94).   AĐHM, Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan rapora göre maktulün vücudundaki   yaralara taꢀ, sopa, dipçik ve askeri personelce giyilen postal gibi sert cisimlerin yol açtığını   gözlemler. AĐHM ayrıca yaraların yoğun ve ciddi olduğunu kaydeder. Nitelikleri ve yerleri   (baꢀ, göğüs, sırt, kollar ve bacaklar) itibariyle AĐHM, bunların kaza ile meydana gelmiꢀ olma   ihtimalinin düꢀük olduğu kanaatindedir.   Bu bağlamda AĐHM, Hükümetin yaralara iliꢀkin açıklamasının ne yukarıda belirtilen   adli tıp raporu ne de iç hukuktaki soruꢀturma ve yargılama sonunda ulaꢀılan sonuçlarla   desteklendiğini gözlemler. Sözkonusu adli tıp raporu, maktulün vücudunda bulunan yaraların   yere düꢀmekten kaynaklandığı görüꢀünü kesin olarak bertaraf etmektedir. Ayrıca, yukarıda   ayrıntılı olarak belirtilen noksanlar ve tutarsızlıklar dikkate alındığında AĐHM, yaralara iliꢀkin   olarak soruꢀturma ve yargılamada ulaꢀılan sonuçları kabul etmemektedir.   Yukarıda belirtilen hususlar ıꢀığında ve Hükümetten makul bir açıklama gelmemesi göz   önünde bulundurulduğunda AĐHM, Hükümetin maktulün vücudundaki yaraların yalın ayak   kaçmaya çalıꢀırken ve askerlerle yaꢀadığı kavga sırasında meydana geldiğini   kanıtlayamadığına karar vermiꢀtir. AĐHM, Hükümetin kanıt yükünden kurtulamadığını   dikkate alarak sözkonusu yaralardan yetkililerin sorumlu olduğu bir tür kötü muamelenin   sonucu olduğu kanaatindedir (bkz. Süheyla Aydın – Türkiye, no. 25660/94). Bu nedenle   Hükümet AĐHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiꢀtir.   III.AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleꢀmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Baꢀvuranlar 500,000 Euro maddi, 750,000 Euro manevi tazminat ödenmesini talep   etmiꢀtir. Baꢀvuranlar, ölümünden sonra ailenin Yılmaz Özcan’ın maddi desteğinden mahrum   kaldığını öne sürmüꢀtür. Baꢀvuranlar tarafından sunulan bilgilere göre maktul marangoz ve   tüfek ustası olarak çalıꢀmaktaydı.   Hükümet, maddi tazminat talebinin belgelere dayalı kanıtlarla desteklenmediğini   savunmuꢀtur. Ayrıca, manevi tazminat talebini aꢀırı olarak değerlendirmiꢀ ve kabul edildiği   takdirde haksız zenginleꢀmeye yol açacağını ifade etmiꢀtir.   AĐHM içtihadı, baꢀvuranın talep ettiği tazminat ile AĐHS’nin ihlali arasında açık bir   illiyet bağı bulunması gerektiğini ve bunun, uygun davalarda gelir kaybına karꢀılık olarak   tazminat içerebileceğini tespit etmiꢀtir (bkz. diğer içtihatların yanı sıra Barberà, Messegué ve   Japardo – Đspanya, A Serisi no. 285-C). AĐHM, yetkililerin, baꢀvuranların yakın akrabasının   ölümünden, AĐHS'nin 2. maddesi bağlamında sorumlu olduğunu tespit etmiꢀtir. Ayrıca   baꢀvuranların maktulün ailenin geçimini sağladığı beyanına Hükümetin itiraz etmediğini   kaydeder. Bu ꢀartlar altında, AĐHS'nin 2. maddesinin ihlali ile baꢀvuranların maktul tarafından   sağlanan maddi desteği kaybetmeleri arasında doğrudan bir illiyet bağı bulunmaktadır.   AĐHM, maktulün öldürüldüğünde 42 yaꢀında, evli ve yaꢀları 3 ile 24 arasında değiꢀen   sekiz çocuk babası olduğunu belirtir.   AĐHM, ayrıca baꢀvuranların uğradıkları maddi kayba iliꢀkin maddeler halinde bir   talepname sunmadığını kaydeder. Bununla birlikte maktulün ailesinin geçimini sağladığına   Hükümetin herhangi bir itirazı olmadığı bir gerçektir. AĐHM, maktulün ailevi durumu, yaꢀı ve   eꢀi ve sekiz çocuğunun geçimini sağladığı mesleki faaliyetlerini ve ulusal mahkemede   hükmedilen tazminatı dikkate alarak maktulün dul kalan eꢀine, ꢀahsi yetkisinde bulunmak ve   geçimini sağladığı çocukları için tarafından tutulmak üzere 40,000 Euro maddi tazminat   ödenmesine karar vermiꢀtir.   AĐHM, yetkililerin Yılmaz Özcan’ın ölümünden ve ölümünden önce maruz kaldığı kötü   muameleden sorumlu olduğunu tespit ettiğini gözlemler. Dolayısıyla baꢀvuranların manevi   zarara uğradığını kabul etmektedir. AĐHM, ulusal yargıda verilen tazminatı dikkate alarak ve   hakkaniyet temelinde karar vererek baꢀvuranlara, aralarında aꢀağıda belirtilen ꢀekilde   bölünmek üzere toplam 81,000 Euro ödenmesine karar vermiꢀtir:   (a) Maktul Yılmaz Özcan’ın ebeveyni olan birinci ve ikinci baꢀvuranların her birine   2,500 Euro;   (b) Yılmaz Özcan’ın dul kalan eꢀi olan üçüncü baꢀvurana 10,000 Euro;   (c) Yılmaz Özcan’ın çocukları olan dördüncü ila on birinci baꢀvuranların her birine   7,000 Euro;   (d) Yılmaz Özcan’ın kardeꢀleri olan on ikinci ila on altıncı baꢀvuranların her birine   2,000 Euro.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuranlar, AĐHM önünde tahakkuk eden masraf ve harcamalara karꢀılık olarak   20,000 Euro talep etmiꢀlerdir. Bu miktara, Đstanbul Barosu’nun ücret çizelgesini dayanak   olarak gösterdikleri 10,000 Euro avukatlık ücreti dahildir.   Hükümet, uygun kanıtlarla desteklenmedikleri görüꢀünü savunarak AĐHM’yi talepleri   reddetmeye davet etmiꢀtir.   AĐHM’nin içtihadına göre bir baꢀvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için   yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmıꢀ ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır.   Sözkonusu davada baꢀvuranlar, talep ettikleri miktarların gerçekten tahakkuk ettiğini   kanıtlayamamıꢀtır. Özellikle, avukatlık ücretine iliꢀkin taleplerinde sözleꢀme, ücret anlaꢀması   ya da avukatın dava üzerinde harcadığı zamanın dökümü gibi belgeye dayalı kanıtlar   sunmamıꢀlardır. Dolayısıyla AĐHM avukatlık ücretine iliꢀkin olarak ödeme yapılmamasına   karar vermiꢀtir.   C. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine   uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar   vermiꢀtir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Baꢀvuranların akrabası Yılmaz Özcan’ın ölümüne iliꢀkin olarak AĐHS’nin 2. maddesinin   ihlal edildiğine;   3. Yılmaz Özcan’ın ölümünden önce uğradığı kötü muamele nedeniyle AĐHS'nin 3.   maddesinin ihlal edildiğine;   4. (a) Savunmacı devletin, AĐHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleꢀtiği tarihten   itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek   ve uygulanabilecek her tür vergiden muaf tutulmak üzere:   (i) üçüncü baꢀvuran Kadriye Özcan’a, kendisi ve geçimini sağladığı çocuklar için,   tarafında tutulmak üzere 40,000 (kırk bin) Euro maddi tazminat;   (ii) birinci ve ikinci baꢀvuranlar Hacı Đbrahim Özcan ve Fatma Özcan’ın her birine   2,500 (iki bin beꢀ yüz) Euro manevi tazminat;   (iii) üçüncü baꢀvuran Kadriye Özcan’a 10,000 (on bin) Euro manevi tazminat;   (iv) dördüncü ila on birinci baꢀvuranlar olan Ömer Özcan, Nermin Doğan, Zeynep Er,   Ali Özcan, Ziynet Ateꢀ, Davut Özcan, Niğmet Özcan ve Kader Özcan’ın her birine,   7,000 (yedi bin) Euro manevi tazminat;   (v) on ikinci ila on altıncı baꢀvuranlar olan Sunay Doğanay, Cengiz Özcan, Mustafa   Özcan, Arife Özcan ve Susan Yayla’nın her birine, 2,000 (iki bin) Euro manevi   tazminat ödemesine;   (b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa   Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle   elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   5. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragrafları uyarınca 20 Nisan 2010 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiꢀtir.   EK   Baꢁvuranlar listesi   1. Hacı Đbrahim Özcan, 1932 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın   babasıdır.   2. Fatma Özcan, 1932 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın   annesidir.   3. Kadriye Özcan, 1958 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın eꢀidir.   4. Ömer Özcan, 1976 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın oğludur.   5. Nermin Doğan, 1978 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın   kızıdır.   6. Zeynep Er, 1980 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kızıdır.   7. Ali Özcan, 1982 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın oğludur.   8. Ziynet Ateꢀ, 1983 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kızıdır.   9. Davut Özcan, 1984 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın oğludur.   10. Niğmet Özcan, 1988 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kızıdır.   11. Kader Özcan, 1997 doğumlu olup Sivas’ta yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kızıdır.   12. Sunay Doğanay, 1964 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kız   kardeꢀidir.   13. Cengiz Özcan, 1962 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın erkek   kardeꢀidir.   14. Mustafa Özcan, 1976 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın erkek   kardeꢀidir.   15. Arife Özcan, 1974 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kız   kardeꢀidir.   16. Susan Yayla, 1962 doğumlu olup Đstanbul’da yaꢀamaktadır ve Yılmaz Özcan’ın kız   kardeꢀidir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło