19028/02
WyrokETPCz2007-07-24ECLI:CE:ECHR:2007:0724JUD001902802
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skarżący byli poddani torturom lub nieludzkiemu traktowaniu w rozumieniu art. 3 Konwencji podczas zatrzymania przez policję, oraz czy władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w sprawie tych zarzutów, zgodnie z proceduralnym aspektem art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że liczne obrażenia skarżących, udokumentowane w raportach medycznych i zgodne z ich zeznaniami o torturach (w tym podwieszaniu i biciu), stanowiły tortury w rozumieniu art. 3 Konwencji. W aspekcie proceduralnym ETPCz stwierdził, że krajowe dochodzenie było nieskuteczne i przewlekłe, trwając ponad dziesięć lat i kończąc się przedawnieniem, co uniemożliwiło ukaranie odpowiedzialnych funkcjonariuszy. Trybunał podkreślił pozytywny obowiązek państwa do prowadzenia szybkich i skutecznych dochodzeń w sprawach tortur, w tym zawieszania oskarżonych funkcjonariuszy, czego w tym przypadku zabrakło, prowadząc do bezkarności.Stan faktyczny
Skarżący, obywatele Turcji, zostali zatrzymani w kwietniu 1994 roku w Stambule w ramach operacji przeciwko nielegalnej organizacji. Podczas zatrzymania w policyjnym oddziale antyterrorystycznym mieli być poddawani torturom, w tym biciu, podwieszaniu i pozbawianiu snu. Raporty medyczne sporządzone po ich zwolnieniu z aresztu dokumentowały liczne obrażenia, takie jak bóle, drętwienia, ograniczenia ruchomości kończyn, zasinienia i otarcia, które były zgodne z zarzutami tortur. Skarżący zostali następnie postawieni przed sądem i tymczasowo aresztowani.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie odrzucił wstępny zarzut Rządu. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Stwierdził, że nie ma potrzeby rozpatrywania odrębnego zagadnienia w świetle art. 13 Konwencji. Zasądził skarżącym Fazıl Ahmet Tamer, Erol Kaplan, Haşan Demir i Rıdvan Kura po 30 000 EUR, a skarżącym Mustafa Demir i Fatma Günay po 25 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej. Zasądził łącznie 5 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
FAZIL AHMET TAMER VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:19028/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG TEMMUZ 2007
İşbu karar Sözleşme ’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
____________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu
ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 19028/02 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk
vatandaşı Fazıl Alıınet Tamer, Erol Kaplan, Haşan Demir, Rıdvan Kura ve Mustafa Demir ile
Fatma Günay’m (Başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi5TeT (AİHM) 22 Nisan 2002
tarihinde, Avrupa İnsan Haklan ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi
uyarınca yapmış oldukları başvurudur. Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Ballikaya,
Florinali, Demir ve Türker tarafından temsil edilmektedirler.
OLAYLAR
Başvuranlar sırasıyla 1966, 1967, 1967, 1969, 1963 ve 1975 doğumlu olup, İstanbul’da
ikamet etmektedirler.
1. Başvuranların yakalanması
İstanbul polisi, 19 Nisan 1994 tarihinde, yasadışı örgüt olan Türkiye Halk Kurtuluş
Partisi (THKP)-Yeniden Kuruluş Birliği/Halk Kurtuluş Giiçleri’ııe karşı düzenlenen operasyon
çerçevesinde başvuranlar Fazıl Ahmet Tamer, Erol Kaplan, Haşan Demir, Rıdvan Kura ve Fatma
Giinay’ı yakalamış ve sorgulamak üzere İstanbul Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele
Şubesi’nde gözaltına almıştır. Mustafa Demir ise 24 Nisan 1994 tarihinde yakalanmış ve aynı
gün gözaltına alınmıştır.
Başvuranlar gözaltı sırasında, birçok kötü muameleye uğramıştır. Başvuranlar hakarete
uğramış ve günlerce uykusuz bırakılmıştır.
Başvuranlar, 2 Mayıs 1994 tarihinde, Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmiş ve
daha sonra Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (DGM) götürülmüşlerdir.
Başvuranlar, 3 Mayıs 1994 tarihinde İstanbul DGM yedek hakimi önünde ifade
vermişlerdir. DGM yedek hakimi başvuranların tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.
Başvuranlar, gözaltı sona erdiğinde ve akabinde birçok kez sağlık muayenesinden
geçmişler ve haklarında sağlık raporu düzenlenmiştir.
a) Fazıl Ahmet Tamer
İstanbul Adli Tıp Kurumu’na bağlı adli tabip tarafından 2 Mayıs 1994 tarihinde
düzenlenen sağlık raporunda, başvuranın iki kolunda ağrı ve his kaybı olduğuna yer verilmiştir,
adli tabip başvurana üç gün iş göremezlik raporu vermiştir.
Bayrampaşa Cezaevi doktoru 4 Mayıs 1994 tarihli raporunda, Tamer’in vücudunda
boyun her iki omuz, sırt, göğüs ve el bileklerinde yaygın ağrı, her iki omuzda hassasiyet ve
kızarık alanlar, omuz eklem hareketlerinde kısıtlılık, el bilek hareketlerinde kısıtlılık, ön kol
hareketlerinde güçsüzlük, sol el bileği dorsalde daha belirgin olmak üzere his ve motor kusuru,
her iki el plantar ve dosral yüzlerinde hipoastezine yer vermiştir.
Bu rapora göre, omuz, kol, ön kol, el bilek hareketlerinin ileri derecede kısıtlı, kolun
omuz kısmi hareketi dışında diğer hareketlerinin hiçbirisinin bulunmamasıyla göğüs kafesi ve
her iki ei bileklerinde ağrı bulunmaktadır. Mayıs 1994 tarihli EMG raporunda da benzer şikayetlere yer verilmiştir.
Başvuran, gözaltına alınmasından sorumlu polis memurları aleyhinde başlatılan cezai
yargılama çerçevesinde 11 Şubat 2000 tarihinde, tekrar muayene edilmiştir. Başvuran 1994
yılındaki gözaltı sırasında askı ve dayak gibi işkencelere maruz kaldığını, bunun da dört ay
boyunca kollarında güç kaybına ve sol elde his kaybına neden olduğunu ifade etmiştir. Yapılan
bu muayene sonucunda başvurana on beş gün iş göremezlik raporu verilmiştir.
Ayrıca başvuranın şikayetine bakan İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine
Adli Tıp Kurumu tarafından 20 Aralık 2000 tarihinde bir sağlık raporu düzenlenmiştir. Raporda
başvuranın hayati tehlikesinin bulunmadığı ve kollarında tespit edilen ııeurolojik lezyoııların
başvuranın iddia ettiği gibi kollarından asılmasından kaynaklanmış olabileceği sonucuna
varılmıştır.
b) Haşan Demir
Adli tabibin Demir hakkında 2 Mayıs 1994 tarihinde düzenlediği raporda, her iki kolda
his kaybı ve ağrının bulunduğuna yer verilmiştir. Ayrıca başvuranın sol ön kolunda kabuklaşmış cm çapında bir lezyon, ekimoz ve alnın sol kısmında üç beş günlük mor renkli bir santimetre
çapında bir ödem tespit edilmiştir. Doktor bu yaraların başvuranın hayatını tehlikeye
sokmadığını, ancak beş günlük iş göremezlik raporunun verilmesini gerektirdiği sonucuna
varmıştır.
Bayrampaşa Cezaevi doktoru 4 Mayıs 1994 tarihli raporunda başvuranın, her iki omuzda
dirsek bölgesinde, sutta ve göğüste yaygın hassasiyet, her iki kolda güçsüzlük, sol baş parmakta
uyuşukluk, sol el başparmakta ekstansör, yüzde iyileşmeye başlamış 2-3 cnilik lezyon, sol
dirsekte eritemli lezyon, sağ el 3. metacarp eklem dorsalinde kabuklu lezyon, her iki deltoid
bölgede doıso lomber femoral bölgede yaygın hassasiyet, omuz eklemi iç dış rotasyon
hareketlerinde kısıtlılık, dirsek eklemi hareketlerinde kısıtlılık, güçsüzlük, vücudun farklı
yerlerinde ağrı saptanmıştır. Mayıs 1994 tarihinde adli tabibin düzenlediği rapora göre Demir’in vücudunda halen
sol koltuk altı bölgede 2x1 cnilik ciltte soyulma gösteren etrafı kızarık lezyon, sırtta sol kürek
kemiği orta iç alanda 2 cnilik çizgisel iyileşmeye başlamış sıyrık, omurga üzerinde 3x2 cnilik
bölümde kabuğu soyulmaya başlamış bir yanda rengi açılmaya başlamış ekimozlar tespit
edilmiştir. Bu raporda ayrıca sol el üzerinde, içinde ve sağ ayakta değişik boylarda yara, her iki
omuz , sol ve sağ el özellikle başparmakta uyuşukluk, hissizlik olduğuna yer verilmiştir. Adli
tabip bu yaraların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığını, ancak on günlük iş göremezlik
raporu verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
c) Erol Kaplan
Adli tabibin 2 Mayıs 1994 tarihinde düzenlediği rapora göre, başvuranın sol omuz ve
dizinde sıyrıklar bulunmaktadır. Başvuran her iki kolda ağrı ve his kaybı şikayetinin
bulunduğunu belirtmiştir. Doktor bu yaraların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığını, ancak
beş günlük iş göremezlik raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır.
Bayrampaşa Cezaevi tabibinin 4 Mayıs 1994 tarihli raporunda, sol kolda uyuşukluk ve
hareket kısıtlılığı coloıı veıtebralin dorsal bölgesinde muhtelif büyüklükte erezyonlar, sol diz
anterior yüzünde 3-4 cm’Iik ekimotik ki’utlu lezyonlarsol ayak bileği ve dış malleol üzerinde
belirgin 1-2 cnilik krntlu ekimotik lezyonlaı* tespit edilmiştir.
Adli tabibin düzenlediği 11 Mayıs 1994 tarihli raporuna göre, başvuranın sol omuz, sol
kol, ön kol ve elde ağrı ve hareket kısıtlılığı, uyuşma karıncalanma, aktif hareketlerinde ileri
derecede kısıtlılık, sol omuz başında köprücük kemiği orta bölümünde ince çizgili kabukları
düşmüş sıyrıklı yara, belde lomber 3-4-5 vertebraller üzerinde 2-3 cm arasında değişen ekimozlu
lezyon, göğüs kafesi sağ yanda şiddetli ağrı, sol diz altta iyileşmeye başlamış yara, sol ayak dış
moleol altında iyileşmeye başlamış yara, sol kol dirsek yan bölümde trafik kazasına bağlı
ameliyat nedbesi saptanmıştır. Tabip başvurana on günlük iş göremezlik raporu vermiştir. Şubat 2000 tarihinde, polis memurları aleyhinde başlatılan ceza davası kapsamında
başvuran yeniden muayene edilmiştir. Bu muayene esnasında başvuran 1994 yılında gözaltında
askı ve dayak gibi işkenceler gördüğünü beyan etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesinin talebi üzerine düzenlenen 13 Ekim 2000 tarihli son raporda, 2
Mayıs 1994 tarihli raporda yer verilen sıyrığın ve 4 Mayıs 1994 tarihli raporda belirtilen kolon
veıtebıal dorsal bölgesindeki muhtelif boyutlardaki erezyoııların künt travma ile meydana gelmiş
olduğu, Özelliklerinin belirtilmemiş olması nedeniyle kesin meydana getirilmiş tarihlerin
söylenemeyeceği ifade edilmiştir, 11 Mayıs 1994 tarihli raporda tespit edilen yaraların da
tarihleri söylenemez. Üç günlük iş göremezlik raporu verilmiştir.
d) Mustafa Demir
Adli tabibin düzenlediği 2 Mayıs 1994 tarihli raporda, başvuranın sol Ön kol üstte 2
cm’lik kabuklu sıyrık ve her iki kolda his ve kuvvet kaybı olduğu belirtilmiştir. Adli tabip bu
yaraların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığını, ancak beş günlük iş göremezlik rapor
verilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.
Bayrampaşa Cezaevi tabibi, 4 Mayıs 1994 tarihli raporunda başvuranın her iki kolunda
özellikle sağ kolunda ve dizlerinde ağrılarının olduğunu ve dorsal bölgede ve ııyluk ve dizlerin
anterior yüzünde yaygın hassasiyet, sağ el parmaklarında hareket kısıtlılığının bulunduğunu
iddia etmiştir.
e) Rıdvan Kura
Adli tabibin düzenlediği 2 Mayıs 1994 tarihli rapora göre, başvuranın vücudunda hiçbir
kötü muamele izine rastlanılmamıştır.
Bayrampaşa Cezaevi doktoru başvuranı 4 Mayıs 1994 tarihinde muayene etmiş ve
başvuranın her iki koltuk altında yaygın ağrı ve sağ başparmakta uyuşukluk şikayetinin olduğunu
tespit etmiştir. Ayrıca bu muayenede her iki deltoid ve dorsal bölgede hassasiyet, hareket
kısıtlılığı tespit edilmiştir.
Ayrıca adli tabibin düzenlediği 12 Mayıs 1994 tarihli sağlık belgesinde her iki omuz
başında renkleri açılmaya başlamış ekimoz, sağ ayak parmağında yaraya yer verilmiştir. Raporda
ayrıca sağ el parmaklarında ağrı, uyuşma, karıncalanma, koltuk altlarında ağrıdan şikayetçi
olduğu belirtilmiştir. Adli tabip bu yaraların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığını, ancak
yedi günlük iş göremezlik raporu verilmesini gerektirdiği sonucuna varmıştır. Şubat 2000 tarihli muayene sırasında başvuran 1994 yılı Nisan ayında gözaltı
sırasında askı ve dayak gibi işkencelere maruz kaldığım ifade etmiştir.
Ekim 2000 tarihli son raporda 12 Mayıs 1994 tarihli raporda belirtilen ekimozların
künt travma ile meydana gelmiş olduğu ve sağ ayak doısalinde kabuğu düşmüş yaranın da ne ile
ve ne zaman meydana geldiğinin tespit edilemeyeceği belirtilmiştir. Üç günlük iş göremezlik
raporu verilmiştir.
f) Fatma Ginıay
Adli tabibin 2 Mayıs 1994 tarihinde düzenlediği rapora göre başvuran hiçbir kötü
muameleye maruz kalmamıştır.
Adli tabibin 12 Mayıs 1994 tarihinde düzenlediği sağlık belgesinde başvuranın her iki
kolunda ağrıdan şikayetçi olduğuna ve her iki elmacık kemikleri bölgesinde eritemli alanlar, sol
omuz deltoid bölgede 1 cm çapında ekımoz ve sübjektif ağrı saptandığına yer verilmiştir. Bu
raporda her iki omuz başında arka tarafta 3 cm çapında sağ kürek kemiği orta dış yanda 0,5x2
cm’lik, sağ kol ortada 3x3 cm, sol kol arkada 3x2 cm’lik, orta dış yanda 3x3 cm’lik yer yer
yeşilimtvak yer yer kahverengimsi sarımsı tonlarda düzensiz, sol kol ortadakinde ise bir bölümü
kabuklu sıyrık ekinıoz alanları olup, bacaklarda dizlerde ağrı tespit edilmiştir. Adli tabip bu
yaraların başvuranın hayatını tehlikeye sokmadığını, ancak yedi günlük iş göremezlik raporu
verilmesini gerektirdiği sonucuna varmaktadır.
2.
Başvuranların Şikayeti ve Sözkonusu Gözaltından Sorumlu Sekiz Polisin Kötü
Muamele Yapmakla Suçlanması
Cumhuriyet Başsavcısı, 21 Haziran 1994 tarihinde, başvuranların gözaltına alınmasından
sorumlu sekiz polis hakkında işkence yaptıkları gerekçesiyle soruşturma başlatmıştır. Bu
çerçevede Terörle Mücadele Şubesi’ııe bağlı Dursun Ali Öztürk, Ali Ersan, Nizamettin Tuııcer,
Nihat Çulhaoğlu, Bahattin Çiftçi, Aydın Oruç Aydemir, Erhan Mamikoğlu ve Ramazan Ayan
adlı sekiz polis memuru sorgulanmışlardır. Sözkonusu polis memurları verdikleri beyanlarda,
başvuranlara kötü muamele yapıldığı iddiasını yalanlamışlardır.
Başvuranlardan beşi, 6 Aralık 1994 tarihinde gözaltına alınmalarından sorumlu polisler
aleyhinde şikayette bulunmuşlardır.
Cumhuriyet Başsavcısı, sözkonusu şikayet çerçevesinde, 28 Mart 1995-27 Ekim 1995
tarihleri arasında, suçlanan sekiz polisi tekrar dinlemiştir. Polis memurları sözkonusu
başvuranlara kötü muamele yapmadıklarını belirtmişlerdir.
Cumhuriyet Başsavcısı, 26 Aralık 1995 tarihli iddianameyle, İstanbul Ağır Ceza
Mahkemesi önünde, Türk Ceza Kanunıı’ııun (TCK) 243. maddesine dayanarak sözkonusu
polisler aleyhinde kamu davası açmıştır.
Başvuranlar Tamer, Demir, Kura ve Kaplan, 7 Mart 1996 tarihli duruşmada, Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun (CMUK) 365. maddesi uyarınca cezai yargılamaya müdahil
taraf olma talebini sunmuşlardır. Sözkonusu talep kabul edilmiştir.
Sözkonıısu duruşma esnasında, Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmada lıazır bulunan
sanıkları dinlemiştir. Sanıklar başvuranlara kötü muamele yapıldığı iddiasını yalanlamışlardır.
Ancak sanıklar, şikayetçileri yakalarken zor kullandıklarım belirtmişlerdir. Sanıklar ayrıca, olay
tatbikatı sırasında başvuranları filme kaydettiklerini ve video kasetlerin kötü muamele izlerinin
bulunmadığını kanıtlayabileceğini belirtmişlerdir.
Ayııı duruşma sırasında başvuranlar da dinlenmiştir. Başvuranlar, haklarında düzenlenen
sağlık raporlarına itiraz etmişlerdir.
Başvuranların avukatı, 30 Mart 1998 tarihinde, yargılamayı etkileyen birçok
usulsüzlüklere dikkati çekerek, yargılamanın hızlandırılmasını istemiştir.
Başvuranların avukatı, 10 Haziran 1998 tarihinde sağlık raporlarının birbirine uymadığını
belirtmiş ve sanıklara göre sorgulama sırasında kaydedilen video kasetlerinin ve Tamer’in EMG
sonuçlarının dosyaya konulmasını istemiştir. Aynı gün yapılan duruşmada, Ağır Ceza
Mahkemesi başvuranların avukatının taleplerini haklı bulmuştur.
Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Ekim 1998 tarihli duruşmada, bir tanık dinlemiş ve başvuranlar
tarafından istenilen video kasetlerin dosyaya konulduğunu tespit etmiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Şubat 1999 tarihinde, Abdulkadir Dilber, Mustafa Ekici ve
İlhami Çavuş adlı polis memurlarını dinlemiştir. Polis memurları başvuranları yakalamak için
zor kullandıklarım belirtmişlerdir. Aynı şekilde sözkonıısu polis memurları, yakalama sırasında
yoldan geçenlerin de başvuranları tartakladıklarını savunmuşlardır.
Aynı duruşma sırasında Tamer, işkencecilerden biri olduğunu savunduğu Abdlilkadir
Dilber’i teşhis etmiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, yakalama tutanağında isimleri geçen polislerin
birçoğunu dinlediğine kanaat getirerek başka tanık dinlenmesini reddetmiş ve tespit edilen
yaraların kaynağının araştırılması için başvuranlara ait dosyaların Adli Tıp Kurumu’na
gönderilmesine karar vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 5 Mayıs 1999-30 Ocak 2001 tarihleri arasında altı duruşma
yapmış ve sözkonıısu duruşmalarda istenilen sağlık dosyalarının tebliğ edilmediğini tespit
etmiştir.
Sanıkların avukatı, 3 Nisan 2001 tarihinde Anayasa Mahkemesi’ııin TCK’nın 243.
maddesinin Anayasa’ya uygunluğu hakkında karar vermeye çağrıldığını ileri sürmüş ve sonuç
olarak Anayasa Mahkemesinin vereceği kararı beklemek istemiştir. Ağır Ceza Mahkemesi,
başvuranlar hakkında Adli Tıp Kurumu’mın düzenlediği sağlık raporlarının dosyaya
konulduğunu tespit etmiştir.
Başvuranların avukatı, 12 Haziran ve 12 Temmuz 2001 tarihli duruşmalarda, ceza
davasının zamanaşımına uğrama riski taşıdığına Ağır Ceza Mahkemesinin dikkatini çekmiş ve
yargılamanın hızlandırılmasını istemiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 12 Temmuz 2001 tarihli duruşmada, Anayasa Mahkemesine
yapılan başvurunun sonucunu istemeye karar vermiştir.
Sanıkların avukatı, 18 Eylül 2001 tarihli duruşmada, başvuranların yakalanması
koşullarını tespit etmek için soruşturmanın kapsamının genişletilmesini istemiştir. Ağır Ceza
Mahkemesi, soruşturmanın kapsamının genişletilmesinin uygun olup olmadığının
değerlendirilmesi ve gerektiğinde iddianamenin hazırlanması için, dosyayı Cumhuriyet
Başsavcısı’ııa göndermeye karar vermiştir.
Ağır Ceza Mahkemesi, 15 Ekim 2001 tarihli kararla Dursun Ali Öztüık, Nizamettin
Tuncer, Nihat Çullıaoğlu, Balıattin Çiftçi, Aydın Oruç Aydemir, Erhan Mamikoğlu ve Ramazan
Ayan adlı sanıklar aleyhinde zamanaşımından dolayı yürütülen yargılamaya son verilmesine
karar vermiştir. Ağır Ceza Mahkemesi, Ali Ersan hakkında delil yetersizliğinden beıaatine karar
vermiştir.
İt
Yargıtay 27 Mayıs 2004 tarihinde ceza davasının iptalini onamıştır, Yargıtay Ali Ersan
hakkında verilen kararı bozmuş ve zamanaşımından dolayı ceza davasına son verilmesine karar
vermiştir.
Hükümet AİHM’nin talebi üzerine 4 Nisan 2006 tarihinde sunduğu görüşlerinde ceza
davasındaki sanık polis memurlarının hiçbir disiplin cezası almadıklarını belirtmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I.
AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.
A. İç Hukuk Yollarının Tüketilmesi Hakkında
Hükümet, başvuranların zararlarının tazmin edilmesi için iç hukukta öngörülen hukuki ya
da idari başvuru yollarını tüketmedikleri gerekçesiyle iç hukuk yollarının tüketilmesi koşulunu
yerine getirmediklerini savunmaktadır. Hükümet, ilgili mahkemelerin bulduğu çözümlerden
bağmışız olarak, başvuranların dava açabileceklerini vurgulamaktadır.
Başvuranlar bu argümanlara itiraz etmektedirler.
AİHM, itham edilen polisler aleyhinde başlatılan yargılamanın ulusal mahkemeler
huzurunda devanı ettiğini gözöntinde tutarak, 7 Şubat 2006 tarihli kabuledilebilirlik kararında bu
itirazın esasla birleştirilmesi gerektiğine karar vermiştir. Ancak bu yargılamanın
kabuledilebilirlik kararından önce 27 Mayıs 2004 tarihinde Yargıtay kararıyla sonuçlandığı
gözöııüııe alındığında, AİHM, bu kararın yeniden ortaya konulmasının yerinde olacağına kanaat
getirmektedir.
Bu bağlamda AİHM, Cumhuriyet Başsavcılığının 6 Aralık 1994 tarihli şikayetin
ardından başvuranların gözaltından sorumlu polis memurları aleyhinde ceza davası başlattığım
belirtmektedir. Bu davanın sonucunda Ağır Ceza Mahkemesi 15 Ekim 2001 tarihinde, yedi sanık
için zamanaşımı gerekçesiyle ceza davasının düştüğü sonucuna varmıştır. Sekizinci sanık Ali
Ersan hakkında ise Ağır Ceza Mahkemesi beraat kararı vermiştir. Daha sonra bu karar
kesinleşmiş ve polis memurlarının hepsi, belirtilen fiiller konusundaki olası sorumlulukları
hakkında hiçbir tespit yapılmadan zamanaşımından faydalanmışlardır.
Kuşkusuz ilgili mahkemelerin vardığı sonuçlar ulusal hukuk mahkemesi için bağlayıcı
olmamakla birlikte, uygulamada başvuranların açtığı olası tazminat davasının makul olarak
başarı şansını ortadan kaldırmaktadır (bkz. mutatis muicmdis, Andronicou ve Constantinou-
Kıbrıs, 9 Ekim 1997 tarihli karar). Buna kaışm AÎHM, başvuranlar Türk ceza hukuk sisteminin
kendilerine sunduğu bütün olanakları kullanmaya çalıştıktan ve şikayetlerini dile getirdikten
sonra, tazminat davası açarak ya da idari mahkemelere başvurarak bir kez daha tazminat elde
etmeye çalışmak zorunda olmadıklarına kanaat getirmektedir (mutatis mutaııdis, Assenov ve
diğerleri-BuIgcıristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar). Ayrıca AİHM, ilke olarak bir başvuranın
AİHS organlarına başvuru yaptıktan hemen sonra, ancak kabuledilebilirlik kararından önce,
değişik iç hukuk yollarını denemek zorunda olduğuna ve bu başvuruların en son basamağına
başvurunun yapılmasının hemen ardından ulaşılmasına tolerans gösterilmesine dair konuya
ilişkin içtihadını hatırlatmaktadır (E.K. -Türkiye (karar), no: 28496/95).
Dolayısıyla AİHM Hükümet’in itirazını reddetmektedir.
B. Esasa Dair
1, AİIIS*nin 3, maddesinin esasyönii hakkında
Başvuranlar, çok sayıda polisin, işkence kavramı bakımından hem fiziksel hem de
psikiyatrik kötü muamelelere maruz kaldıklarını ifade etmektedirler. Başvuranlar, Türkiye’de
işkenceyle itiraf ettirilmesi durumunun yaygın bir idari uygulama olduğunu savunmaktadırlar.
Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.
AÎHM ilk olarak adli tabiplerin düzenlediği ve dava dosyasına konulan sağlık raporları ve
belgelerinin başvuranlara uygulanan şiddetin boyutunu ve çokluğunu ortaya koyduğunu
gözlemlemektedir.
Hiç kimse bu yaraların yakalanmadan önceki bir döneme ait olabileceğini ya da
kendilerine yapılan bir fiil sonucu oluştuğunu ya da firar etme girişimi sonucunda meydana
geldiğini iddia etmemektedir.
AÎHM için, gözaltından sonra başvuranların durumu hakkında kesin ve birbiriyle uyumlu
bilgileri içeren bu sağlık raporlarının hiç itirazsız ortaya koyduğu gibi başvuranlar tamamen
kendilerini sorgulayan kişilerin insafına kalmışlardır. Başvuranların vücutlarındaki yaraların
kaynağı konusunda ikna edici bir açıklamanın bulunmayışı, bu gerçeği bir kez daha ortaya
koymaktadır.
Özellikle başvuranların vücutlarında çok sayıda ekimoz görülmesinin yanısıra Tamer’in,
Haşan Demir’iıı, Kaplan’m, Mustafa Demir’in ve Kura’nın kollarında hareket kısıtlılığı da
gözlemlenmiştir. Bu belirtiler, Adli Tıp Kurumu’ııun 20 Aralık 2000 tarihli Tamer’le ilgili
raporunda onayladığı üzere, askı gibi işkence uygulanması sonucunda oluşmuştur.
Ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHM huzurunda başlatılan cezai yargılamada tarafların
sunduğu delil unsurları, polislerin kendilerine çok sayıda işkence uyguladıklarına dair
başvuranların anlatılarıyla bağdaşmaktadır. AİHM, başvuranların hakarete uğradıklarını,
günlerce uykusuz bırakıldıklarını ve bir kimsenin ruhsal bütünlüğüne zarar verebilecek şiddete
maruz kaldıklarının doğrulandığını kabul edebilir.
Benzeri şiddet uygulamalarının itiraf ettirmek ya da bilgi almak amacıyla kasten
uygulanmaktadır. Konu hakkında ortaya konulan kriterler ışığında değerlendirilen bu şiddet
uygulamaları “işkence” olarak nitelendirilebilir {Aksoy-Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar,
Aydın-Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Selmoımi-Fransa, no: 25803/94, Batı ve diğerleri-
Türkiye, no: 33097/96 ve 57834/00 ve son olarak TUrkmen-Tiirkiye, no: 43124/98).
Sonuç olarak AİHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.
2. AİHS’nin 3. maddesinin usulyönü hakkında
Başvuranlar kötü muamele iddialarına makamların etkili bir şekilde cevap vermediğini
iddia etmektedirler. Başvuranlara göre bu yetersizlikler Devlet’in kişinin fiziksel bütünlüğünü
koruma ve AİHS’nin 3 ve 13. maddeleri uyarınca etkili başvuru yollarını öngörme pozitif
yükümlülüğünün ihlalini oluşturmaktadır.
Başvuranlar, sorgulamaların ve ceza davasının derinlemesine yapıldığı ve etkili
olduklarının söylenemeyeceğine, zira sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlayacak
nitelikte olmadıklarına kanaat getirmektedir.
Genel olarak soruşturma yeterince verimli değildi. Çünkü adli makamların titiz olmaması
nedeniyle zamanaşımının uygulanması sonucunda polisler aleyhinde başlatılan ceza davası
düşmüştür. Ayrıca bu soruşturmada, çürütülemez delillere rağmen işkenceden sorumlu kişilerin
cezalandırılması amaçlanmamıştı. Soruşturmadaki boşluklar ve titizlik eksikliği, işkenceden
sorumlu polislerin cezalandırılmamasına neden olmuştur.
Başvuranlar Türkiye’de uzun zamandan beri kötü muamele ya da işkence konularında
etkili soruşturma yürütme yükümlülüğüne riayet edilmediğini iddia etmektedirler. Başvuranlara
göre bu sorumsuz hareketler iki şekilde cezasız kalmaktadır. Bir yandan böylesi vahşetin
sorumluları aleyhinde başlatılan çok sayıda ceza davalarının ortadan kaldırılmasıyla
sonuçlanmıştır. Diğer yandan benzeri fiillerin sorumlularına disiplin cezaları bile verilmemiştir.
Hatta bu polisler üst derecelere yükselmişlerdir.
Hükümet bu savlara itiraz etmektedir. Özellikle Hükümet, başvuranlar Mustafa Demir ve
Fatma Günay’ııı duruşmalara katılmadıkları ve makamlara adreslerini bildirmediklerinden dolayı
davayı hiçbir şekilde Önemsemediklerini savunmaktadır. Sonuç itibariyle polislerle yüz yüze
getirilememişlerdir.
AİHM, bir kimsenin -bu davada olduğu gibi- “savunulabilir” bir şekilde Devlet
görevlilerinin 3. maddeye aykırı bir muameleye maruz kaldığını ifade ettiğinde, yetkili
makamlar olayların ortaya konulmasının yanısıra sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını
sağlamaya yönelik “resmi ve etkili soruşturma” yürütmeleri gerektiğini gözlemlemektedir
(Assenov ve diğerleri-Bulgaristcm, 28 Ekim 1998 tarihli karar). Hal böyleykeıı usul
zorunlulukları, mevcut davada olduğu gibi cezai kovuşturmaların açılmasına yol açan hazırlık
soruşturmalarının yapıldığı aşamanın da ötesine geçmektedir.
Bu bağlamda AİHM, bir Devlet görevlisinin 3. maddeye aykırı muamelelere karışmak
gibi ciddi suçlarla itham edildiğinde, hakkındaki soruşturma ya da dava süresince görevlerini ifa
etmeye devam etmesinin ve hatta suçluluğu doğrulansa bile kamu görevinde kalabilmesinin
anlaşılabilir bir durum olmadığını yeniden dile getirmektedir (mutatis mutandis Abdülsamet
Yaman-Türkiye, no: 32446/96). Bu konuda AİHM, ithamların bu davada olduğu gibi ciddi ve
sağlam delillere dayandığı durumlarda, etkili soruşturma, sanıkların soruşturma sırasında
görevlerinden alınması tedbirini de içerdiği görüşündedir.
Sonuç olarak böylesi tedbirlerin alınması, kamuoyunun güvenini koruma ve hukuk
Devleti5ni sağlamanın yanısıra gayrimeşru fiillerin ya da suç ortaklığının hoş görüldüğü
izlenimini önlemek için zorunluluk arz etmektedir (bkz. mutatis mutcmdis, Paul ve Aııdrey
Echvards-Birîeşik Krallık, no: 46477/99).
AİHM, dava olaylarına geri gelerek, itham edilen polisler aleyhinde başlatılan
yargılamanın uzun sürdüğüne dikkat çekmektedir. Yargılama, olaylardan üTT yıl sonra
Yargıtay’ın zamanaşımına uğradığı gerekçesiyle ceza davasına son verilmesini kararlaştırdığı 27
Mayıs 2004 tarihli kararla son bulmuştur.
Kuşkusuz 26 Aralık 1995 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı şikayetin
yapılmasından yaklaşık bir yıl sonra başvuranların gözaltına alınmasından sorumlu polisler
aleyhinde ceza davası başlatmıştır. Ağır Ceza Mahkemesi 5 Mayıs 1999 tarihine kadar tanık ve
sanıkları dinlemiştir. Daha sonra polislerin avukatlarının talebi üzerine, kamu davasının
düştüğüne dair kararını verdiği 15 Ekim 2001 tarihine kadar hiçbir önemli bir sonuç alamadan
anayasaya uygunluğa ilişkin usul işlemini beklemiştir. Yaklaşık iki yıl yedi ay soma Yargıtay bu
sonucu onaylamıştır.
AİHM için sanık ya da şikayetçilere verilen Özgürlük konusunda geç kalınmaması
gerekir. Daha önce gözlemlenen adli ertelemeler, sözkonıısu olan pozitif yükümlülüklerle ter
düşmektedir. AİHM, 3. maddeye aykırı fiillerden sorumlu sanıkların yargılanması sözkonıısu
olduğunda bu hükmün yer verdiği değerler gözöııüne alındığında özel bir ihtimam gösterilmesi
gerektiğini hatırlatmaktadır (Batı ve diğerleri, Jalloh-Almanya, no: 54810/00). Sonuç olarak
dava konusu yargılamanın ne istenilen ivedilikle ilerlediğine ne de koşulların ciddiyetinin kamu
davasının zamanaşımına uğramadan önce sonuçlandırılmasını gerektiren pozitif tedbirleri Türk
mahkemelerinin aldığına kanaat getirilemez.
Hüküıııet’in kabul ettiği gibi atılı suçların ciddiyetine rağmen polislerin hiçbir disiplin
cezası almadığını vurgulamak yerinde olacaktır. Sözkonıısu polisler dava süresince
görevlerinden alınmamışlardır. Oysa Emniyet Müdürltiğü’nün Disipline ilişkin Genelgesinin 8.
maddesinin 39. bendi gereğince bir polis Emniyet Müdtirlüğü’nde işkence yaptığı takdirde,
görevden alınma cezasıyla cezalandırıldığını tespit etmek gerekir. AİHM, bu Genelge’nin
işkenceyle itham edilen polisler aleyhinde disiplin soruşturması açılması gereken durumları
yeterince aydınlatmadığını ve hiçbir erteleme tedbirini içermediğini gözlemlemektedir. Öncelikle
yukarıda belirtilen ve zayıf kalan yönetmelik çerçevesi, 3. maddenin getirdiği kesin yasağa aykırı
fiillerden kişiyi etkili bir şekilde korumak için yeterli değildir.
AİHM, bu durumun güvenlik güçleri mensuplarının işledikleri fiiller nedeniyle ceza
almamasını sağladığına kanaat getirmektedir. Bu durum ise AİHS’nin güvence altına aldığı
temel hak ve özgürlüklere riayet eden demokratik toplumdaki hukukun üstünlüğü ilkesi ile
bağdaşmamaktadır. AİHM için görevlilerin kötü muamelelerini önlemenin en iyi yolu, yetkili
makamların bilgilerine sunulan bütün kötü muamele şikayetlerini ivedi bir şekilde incelemesinde
ve cezai ve disiplin yaptırımlarının uygulanmasında yatmaktadır.
Sonuç olarak AİHM yalnızca cezai sistemin değil aynı zamanda mevcut davada
uygulandığı şekliyle disiplin sisteminin, katı bir uygulama olmaktan uzak kaldığım ve
başvuranlara işkence yaptıkları iddia edilen işkencecilerin cezasız kalmalarını sağladığına kanaat
getirmektedir. Oysaki Sözleşmeci Devletler’in AİHS’nin 3 ve 13. maddeleri uyarınca yerine
getirmesi gereken pozitif yükümlülükler, kamu güçleri görevlileri tarafından yapılacak olan her
türlü kötü muamele ya da işkence eyleminin cezai bakımdan olduğu kadar disiplin alanında etkili
bir şekilde cezalandırılmasını öngörmektedir. Yalnızca bu türden tedbirler caydırıcı nitelikte
olabilir.
Bu nedenle başvuranlara işkence yaptıkları iddia edilen işkenceciler aleyhinde başlatılan
kamu davasının düşmesine neden olan koşullar göz önüne alındığında AİHS’nin 3. maddesi de
aynı şekilde usul bakımından ihlal edilmiştir.
II. AİHS’NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar AİHS’ye ilişkin şikayetlerini dile getirebilecekleri etkili bir başvuru yolunun
bulunmadığından dolayı şikayetçi olmakta ve AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğini ileri
sürmektedirler.
Başvuranların mevcut davadaki iddialarını ve AİHS’nin 3. maddesinin usul bakımından
ihlal edildiğine kanaat getirmesine sebep olan gerekçeleri dikkate alana AİHM, AİHS’nin 13.
maddesi bakımından farklı herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığına kanaat getirmektedir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuranların her biri manevi tazminat olarak 50.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet AİHM’den, dayanaktan yoksun olan ve aşırı miktardaki bu talepleri
reddetmesini talep etmektedir.
AİHS’nin 3. maddesinin ciddi bir şekilde ihlal edildiği hususunu dikkate alan AİHM
hakkaniyete uygun olarak Fazıl Ahmet Tamer, Erol Kaplan, Hasaıı Demir ve Rıdvan Kura isimli
başvuranların her birine 30.000 Euro, Mustafa Demir ve Fatma Günay isimli başvuranların her
birine 25.000 Euro manevi tazminat ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuranlar haklarını aramak amacıyla yaptıkları AİHM önünde yaptıkları masraf ve
harcamalar için 25.280 Euro talep etmektedir. Başvuranlar bu tutarın 24.810 Euro’luk kısmının
avukat masraflarına ve 470 Euro’luk kısmının tercüme masraflarına harcandığını
belirtmektedirler.
Hükümet bu tutarların aşırı olduğunu belirtmektedir.
AİHM’nin içtihadı uyarınca ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve
harcamalar geri ödenebilmektedir. Elindeki mevcut unsurları ve yukarıda ifade edilen kriterleri
göz önüne alan AİHM, başvuranlara toplu olarak tüm masraflarla birlikte 5.000 Euro’nun
ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.
C. Gecikme Faizi
AÎHM, Avrupa Merkez Bankasının marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına
üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE;
1. Hükümet’in ön itirazının reddedilmesine;
2. AÎHS’nin 3. maddesinin esas bakımından ihlal edildiğine;
3. AÎHS’nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;
4. AİHS’nin 13. maddesi bakımından farklı herhangi bir sorunun ortaya çıkmadığına;
5. a) AİHS’nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,
ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası’ııa çevrilmek üzere Savumnacı
Hükümet tarafından başvuranlara;
i. manevi tazminat için:
Fazil Ahmet Tamer, Erol Kaplan, Haşan Demir ve Rıdvan Kura isimli
başvuranların her birine 30.000 Euro (otuz bin) ve Mustafa Demir ve Fatma
Günay isimli başvuranların her birine 25.000 Euro (yirmi beş bin) ödenmesine;
ii.masraf ve harcamalar için başvuranlara toplu olarak 5.000 Euro (beş bin)
ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaftutulmasına;
b)Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Hükiimet’iıı,
Avrupa Merkez Bankası’nm o donem için geçerli olan faiz oranının üç puaıı fazlasına eşit
oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesi
gereğince 24 Temmuz 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
12
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło