19353/03

WyrokETPCz2008-01-08ECLI:CE:ECHR:2008:0108JUD001935303

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie dziennikarzy za zniesławienie, po opublikowaniu artykułów opartych na orzeczeniu ETPCz dotyczącym zaginięcia w areszcie, stanowiło naruszenie wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że artykuły dotyczyły kwestii o najwyższym znaczeniu publicznym, a mianowicie zaginięć w areszcie i roli prokuratora w śledztwie. Podkreślił, że prasa odgrywa kluczową rolę w demokratycznym społeczeństwie, informując o sprawach publicznych i że dziennikarze powinni móc polegać na oficjalnych raportach i orzeczeniach ETPCz bez konieczności prowadzenia niezależnych dochodzeń. Trybunał stwierdził, że brak możliwości powołania się na obronę prawdy (exceptio veritatis) lub interes publiczny w prawie tureckim stanowił nadmierny środek, a powody podane przez sądy krajowe nie były "właściwe i wystarczające" do uzasadnienia ingerencji w wolność wyrażania opinii skarżących.
Stan faktyczny
Skarżący, Fevzi Saygılı (właściciel), Nizamettin Taylan Bilgiç (redaktor naczelny) i Serpil Kurtay (redaktor wiadomości) gazety Evrensel Gazetesi, opublikowali w 2001 roku dwa artykuły krytykujące prokuratora Özdena Tönüka. Artykuły te dotyczyły jego roli w śledztwie w sprawie zaginięcia Kenana Bilgina w areszcie, powołując się na wcześniejsze orzeczenie ETPCz w sprawie `Đrfan Bilgin – Türkiye`. Prokurator Tönük złożył pozew o odszkodowanie za zniesławienie. Tureckie sądy krajowe, w tym Sąd Kasacyjny, skazały skarżących na zapłatę odszkodowania, uznając, że naruszyli oni prawa osobiste prokuratora.
Rozstrzygnięcie
ETPCz jednogłośnie: 1. Uznał pozostałą część skargi za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. 3. Zasądził skarżącym łącznie 2500 euro tytułem szkody majątkowej i 1500 euro tytułem szkody niemajątkowej. 4. Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

C O N S E I L D E   L ' E U R O P E   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   SAYGILI VE DĐĞERLERĐ - TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 19353/03 )   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Ocak 2008   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek olup bazı   ꢀekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (19353/00) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaꢀları) Fevzi Saygılı, Nizamettin Taylan Bilgiç ve Serpil Kurtay’ın (baꢀvuranlar)   Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 9 Haziran 2003 tarihinde Avrupa Đnsan Hakları   ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleꢀmesi’nin (AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ   oldukları baꢀvurudur.   Baꢀvuranlar, AĐHM önünde Đstanbul Barosu avukatlarından D. Avcı tarafından temsil   edilmektedirler.   OLAYLAR   Baꢀvuranlar sırasıyla 1966, 1972 ve 1978 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedirler.   Saygılı, olayların meydana geldiği dönemde Evrensel Gazetesi’ni yayımlayan Bilgi Basın   Yayın ve Ticaret Ldt. ꢁirketi’nin sahibiydi. Bilgiç, adıgeçen gazetenin sorumlu yazı iꢀleri   müdürü, Kurtay ise haber müdürü olarak görev yapmaktaydı.   Evrensel Gazetesi 8 ve 10 Eylül 2001 tarihlerinde, Serpil Kurtay tarafından kaleme alınmıꢀ   ‘Gözaltında kayıp itirafı’ ve ‘Savcıdan sahte rapor’ baꢀlıklı iki yazı yayınlamıꢀtır. Bu yazılar,   Kenan Bilgin’in gözaltında kaybolması nedeniyle AĐHM’nin 17 Temmuz 2001 tarihinde   AĐHS’nin 2, 3 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği hükmüne vardığı Đrfan Bilgin – Türkiye (no:   25659/94) kararına iliꢀkindir.   Eylül 2001 tarihli yazıda, Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu (‘Komisyon’)1 delegasyonu   önünde tanık sıfatıyla ifade veren, olayların meydana geldiği dönemde Ankara Cumhuriyet   Baꢀsavcısı olan Selahattin Kemaloğlu ve kayıp ꢀahsın avukatı Kamil Tekin Sürek’in   beyanlarına yer verilmiꢀtir.   Eylül 2001 tarihli yazıda ise olayların meydana geldiği dönemde Ankara Cumhuriyet   Baꢀsavcı Vekili olan Özden Tönük’ün ifadelerine yer verilmiꢀtir.   Đhtilaf konusu yazılarda hakkında ithamda bulunulan Özden Tönük 25 Eylül 2001 tarihinde   Ankara Asliye Ceza Mahkemesi önünde Bilgi Basın Yayın ve Ticaret Ldt. ꢁirketi, Bilgiç ve   Kurtay aleyhinde tazminat davası açmıꢀtır. Savcı vekili, ihtilaf konusu yazıların gerçekdıꢀı ve   iftira niteliği taꢀıdığı iddiasıyla, yayınlanmalarından doğan manevi zararın tazminini talep   etmiꢀtir.   Baꢀvuranlar 14 Ekim, 16 Kasım ve 12 Aralık 2001 ve 27 Mart ve 19 Eylül 2002 tarihlerinde   savunma layihalarını sunmuꢀlardır. Kendilerine isnat edilen olayları reddeden baꢀvuranlar   ifade özgürlüğüne atıfta bulunmuꢀlardır. Baꢀvuranlar olayları olduğu gibi gerçeklere uygun   bir biçimde aktardıklarını ve tarafsız haber yaptıklarını savunmuꢀlardır. Baꢀvuranlar, ihtilafa   konu yazıların, müꢀtekinin tanık olarak dinlendiği Đrfan Bilgin – Türkiye davasında AĐHM   tarafından verilen karar ıꢀığında kaleme alındığını belirtmiꢀlerdir. Sözkonusu yazıların   AĐHM’nin vardığı sonuçlara dayandığını belirten baꢀvuranlar dolayısıyla bu yazıların   bağlamları dıꢀına çıkarılmıꢀ cümlelere bakılarak değil bütünlüğü içinde değerlendirilmesi   gerektiğini ifade etmiꢀlerdir.   Đrfan Bilgin – Türkiye davası çerçevesinde Komisyona bağlı bir delegasyon 17 Eylül 1999 tarihinde   Strasbourg’da, 20–22 Eylül 1999 tarihlerinde ise Ankara’da bazı tanıkların ifadelerine baꢀvurmuꢀtur.   Özden Tönük 31 Ekim 2001 tarihli cevabi dilekçesinde ihtilaf konusu haberin gerçeklikten   yoksun olduğu iddiasını yineleyerek tazminat talebini Medeni Kanunun 24. ve Borçlar   Kanununun 49. maddelerine dayandırmıꢀtır.   Asliye Ceza Mahkemesi adıgeçen gazeteyi yayımlayan ꢀirketle beraber Bilgiç ve Kurtay’ı   davacının kiꢀilik haklarına saldırıda bulundukları gerekçesiyle suçlu bularak 2.500.000.000   TL (yaklaꢀık 1.522 Euro) tazminat ödemeye mahkûm etmiꢀtir.   Kasım 2002 tarihinde baꢀvuranlara 1.726.028.000 tutarındaki gecikme faiziyle birlikte   2.500.000.000 TL tutarında (yaklaꢀık 2.500 Euro) bir tazminat ödeme emri tebliğ edilmiꢀtir.   Baꢀvuranlar 14 Kasım 2002 tarihinde temyiz baꢀvurusunda bulunmuꢀlardır. Temyiz   dilekçelerinde baꢀvuranlar, ihtilaf konusu yazılarda davacının kiꢀilik haklarına saldırıda   bulunma niyeti taꢀımayıp gözaltında yaꢀamını yitiren kiꢀiler hakkında yürütülen   soruꢀturmanın tarzını açıklığa kavuꢀturmayı amaçladıklarına dikkat çekmiꢀlerdir. Bu   çerçevede baꢀvuranlar yayınlanan haberin doğruluğuna, güncelliğine ve kamuoyu açısından   önemine vurgu yapmıꢀlardır. Son olarak baꢀvuranlar verilen mahkûmiyet kararının AĐHS’nin   10. maddesi uyarınca ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal teꢀkil ettiğini   savunmuꢀlardır.   Yargıtay 28 Ocak 2003 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamıꢀtır. Yargıtay bu   kararını ilk derece mahkemesinin esas aldığı kanıt unsurlarına, dosyadaki belgelere ve bu   belge ve kanıtlara iliꢀkin olarak takdir hatası olmamasına dayanarak vermiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 10. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuranlar bir tazminat ödemeye mahkûm edilmelerinin AĐHS’nin 10. maddesinde   öngörülen ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir ihlal teꢀkil ettiğini iddia etmektedirler.   Hükümet bu sava karꢀı çıkmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   AĐHM, AĐHS’nin 35/3 maddesi anlamında baꢀvurunun açıkça dayanaktan yoksun olmadığını   tespit etmektedir. AĐHM ayrıca baꢀvurunun baꢀka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesinin   bulunmadığını tespit etmektedir.   B. Esasa iliꢀkin   Hükümet, ihtilaf konusu müdahalenin yasayla öngörülmüꢀ olduğunu ve baꢀkasının haklarının   ve ününün korunması meꢀru amacını izlediğini savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet,   ihtilafa konu yazıların Özden Tönük’ün onur ve ününe saldırıda bulunduğu kanaatindedir.   Hükümete göre bu yazılarda yalnızca Đrfan Bilgin – Türkiye davası çerçevesinde sorgulanan   kiꢀilerin ifadeleri aktarılmakla kalınmayıp, resmi belgede sahtecilik yapmakla, yalan ifade   vermekle, görevini icra ettiği sırada ihmalde bulunmakla ve tanık ifadelerini tahrif etmekle   suçlamak suretiyle davacının görevini icra tarzına iliꢀkin bir değerlendirmede bulunulmuꢀtur.   Hükümete göre bu yazılar gazetecilik meslek ilkelerine ters düꢀmektedir. Sözkonusu yazılarda   dile getirilen suçlamaların ağırlığı nedeniyle bu suçlamaların doğruluğunun önceden teyit   edilmesi gerekirdi. Ancak mevcut davada, sözkonusu yazılarda yalnızca Bilgin davasındaki   baꢀvuran tarafın beyanlarına ve Özden Tönük’ün görevini ihmal ettiğine iliꢀkin herhangi bir   bilgi verilmeyen AĐHM tutanaklarına yer verilmiꢀtir. Avukat ya da Kenan Bilgin tarafından   yöneltilen suçlamaların gerçekliğine iliꢀkin baꢀka herhangi bir araꢀtırma yapılmamıꢀtır.   Ayrıca, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi savcının muhtemel suçluluğuyla ilgili olarak   herhangi bir kanaat bildirmemiꢀtir. Zira AĐHM’den konuyla ilgili bir kanaate varması talep   edilmemiꢀtir. Bu nedenle baꢀvuran tarafın duruꢀma tutanaklarını ya da kararı Özden   Tönük’ün ꢀahsına karꢀı yöneltilen suçlamaları delil kanıt olarak nitelendirmesi yerinde   değildir.   Son olarak Hükümet, ihtilaf konusu mahkûmiyet kararının, temelsiz ve doğrulanmamıꢀ   ithamlarda bulunulmasını engelleme meꢀru amacıyla orantılı olduğunu belirtmektedir.   Baꢀvuranlar, baꢀta Komisyonca Türkiye’deki misyonu çerçevesinde dinlenen tanıkların   beyanları olmak üzere, gerçek olaylara dayanan ve AĐHM kararı ve Đrfan Bilgin – Türkiye   davası dosyasına aktarılan belgeleri yayınlamakla yetindiklerini iddia etmektedirler. Bu   çerçevede baꢀvuranlar, sözkonusu tanıklıkların Önder Tönük’ün olayların meydana geldiği   dönemde soruꢀturmayı yürütmekle sorumlu savcı sıfatıyla Kenan Bilgin’in kaybolmasına   iliꢀkin yeni bilgileri haiz olduğunu ancak konuyla ilgili yeni verileri dikkate almadığını iddia   etmektedirler. Baꢀvuranlar sözkonusu yazıların amacının bu davaya ıꢀık tutmak olduğunu   ifade etmektedirler.   Baꢀvuranlar ayrıca, mahkûm edildikleri tazminatın yüksekliğini eleꢀtirmektedirler.   Baꢀvuranlar, bu durumun mesleklerini icra etmeleri noktasında gazeteciler üzerinde baskı   oluꢀturduğunu ifade etmektedirler.   AĐHM, ihtilaf konusu tedbirin baꢀvuranların AĐHS’nin 10/1 maddesiyle koruma altına alınan   ifade özgürlüğü haklarına yönelik bir müdahale teꢀkil ettiği hususunda tarafların hemfikir   olduklarını tespit etmektedir. Ayrıca sözkonusu müdahalenin yasayla öngörülmüꢀ olduğu ve   AĐHS’nin 10/2 maddesi anlamında baꢀkasının ününü ve haklarını korumak gibi meꢀru bir   amaç gözettiği hususunda da bir ihtilaf mevcut değildir (bkz. özellikle Pakdemirli – Türkiye,   no: 358397/97, prg. 42, 22 ꢁubat 2005). AĐHM de bu değerlendirmeye katılmaktadır.   Hâlihazırda ihtilaf, sözkonusu müdahalenin ‘demokratik bir toplumda zorunlu’ olup olmadığı   meselesine dayanmaktadır.   AĐHM konuyla ilgili içtihadından doğan kıstasları esas alır (bkz. Handyside – Birleꢀik Krallık,   Aralık 1976 tarihli karar, prg. 49 ; Goodwin – Birleꢀik Krallık, 27 Mart 1996 tarihli karar,   Bladet Tomsø ve Stensaas – Norveç, no: 21980/93, prg. 59, De Haes ve Gijsels – Belçika, 24   ꢁubat 1997 tarihli karar, prg. 37 ; Mamère – Fransa, no: 12697/03, prg. 19-20, Chemodurov –   Rusya, no: 72683/01, prg. 16-17 ve 26, 31 Temmuz 2007).   Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her   bireyin geliꢀmesinin baꢀlıca koꢀullarından birini oluꢀturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.   fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karꢀılanan ya da zararsız veya   önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ꢀok edici, zedeleyici yahut kaygı verici   bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,   hoꢀgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.   AĐHS’nin 10/2 maddesi bağlamında ‘zorunlu’ sıfatı ile ‘acil bir toplumsal ihtiyacın’ varlığı   kastedilmektedir. Đfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin ‘zorunluluğu’   ikna edici surette ortaya konulmalıdır. Kuꢀkusuz, müdahaleyi haklı kılacak nitelikte bir   ihtiyacın var olup olmadığını değerlendirmek ilk elde ulusal mercilerin görevidir ve ulusal   merciler bu konuda belli bir takdir payına sahiptir. Ancak bu takdir hakkı, AĐHM’nin mevzuat   ve mevzuatı uygulayan mercilerin kararları üzerinde uyguladığı denetimiyle birlikte   değerlendirilir.   Denetim yetkisini kullanırken AĐHM, müdahaleyi, ihtilaf konusu sözlerin içeriği ve bunların   hangi bağlamda yayınlandıkları da dahil olmak üzere davanın bütünlüğü içerisinde   değerlendirmelidir. Sözkonusu müdahalenin ‘meꢀru amaçlarla orantılı’ olup olmadığı ve   ulusal makamların sözkonusu müdahaleyi haklı göstermek için ileri sürdükleri gerekçelerin   ‘uygun ve yeterli’ olup olmadıklarının belirlenmesi AĐHM’nin görevidir. Bunu yaparken   AĐHM, ulusal makamların, olayların makul bir değerlendirmesini esas almak suretiyle   AĐHS’nin 10. maddesinde belirtilen ilkelere uygun kuralları uygulamıꢀ olduklarından emin   olmalıdır.   Bu çerçevede AĐHM, basının demokratik bir toplumda oynadığı role dikkat çekmektedir.   Basının her ne kadar baꢀkasının ününe ve haklarının korunmasına dikkat ederek bazı sınırları   aꢀmaması gerekiyorsa da görev ve sorumluluklarına uygun surette genel menfaati ilgilendiren   her türlü meseleye iliꢀkin haber vermesi de gerekir (De Haes ve Gijsels – Belçika, adıgeçen,   prg. 37). Öte yandan, basın özgürlüğü belli dozda abartıya, hatta kıꢀkırtmaya (bkz. Prager ve   Oberschlik – Avusturya, 26 Nisan 1995 tarihli karar) baꢀvurmayı da kapsamaktaysa da,   ilgililer gazetecilik mesleğine saygı çerçevesinde doğru ve güvenilir haber verecek ꢀekilde iyi   niyetle hareket etme ꢀartını yerine getirmekle yükümlüdürler (Bladet Tomsø ve Stensaas,   adıgeçen, prg. 65, ve Fressoz ve Roire – Fransa, no: 29183/95, prg. 54).   Mevcut davada AĐHM, itham edilen yazıların genel menfaati ilgilendiren güncel konulara   iliꢀkin olduğu hususunda kuꢀku duymamaktadır. Zira bu konular Türkiye’deki kayıp   vakalarıyla ve AĐHM tarafından bu vakaların incelenmesiyle ilgiliydi. Ayrıca bu yazılarda   Tönük, Kenan Bilgin’in kaybolduğu dönemde icra ettiği görev nedeniyle doğrudan itham   edilmiꢀti. Dolayısıyla AĐHM dava olaylarını değerlendirirken bu durumu da dikkate almalıdır.   Ancak AĐHM, her ne kadar yargı görevlilerinin asılsız ve ağır saldırılara karꢀı korunması   gerektiğini sıklıkla kabul etse de, yargı görevlilerinin eylemlerinin basının meꢀru ilgisine   mazhar olabileceği ve yargının iꢀleyiꢀine ve yargının iꢀleyiꢀinin güvencesi olan kimselerin   ahlaki tutumlarına iliꢀkin tartıꢀmaya katkıda bulunabileceği de doğrudur (Sabou ve Pircalab –   Romanya, no: 46572/99, prg. 38, 28 Eylül 2004).   Tönük’ün savcı sıfatıyla Kenan Bilgin’in kaybolmasına iliꢀkin soruꢀturmada yer almıꢀ olması,   adıgeçenin gözaltında tutulduğu emniyet müdürlüğündeki tutukluluk koꢀullarına iliꢀkin bir   rapor hazırlamıꢀ olması ve Kenan Bilgin’i emniyet müdürlüğü binasında gördüklerini beyan   eden kimselerin tanıklıklarına atfedilmesi gereken değer konusunda maddi tespitlerde ve   bilhassa da ‘çıkarımlarda’ bulunmuꢀ olması nedeniyle AĐHM, Tönük’ün gerek ꢀahsi gerekse   ‘kurumsal’ sorumluluğunun tamamen genel menfaate müteallik bir konu olduğu kanaatine   varmaktadır. Aralarında davacının da bulunduğu savcılık görevlileri tarafından yerine   getirilen görevlerin bihakkın tamamlanması halkın güveni açısından özel önem arz   etmektedir. Ancak bu görevi ifa etmekle sorumlu kiꢀiler, suçun önlenmesi ve bastırılması ve   vatandaꢀların korunması maksadıyla Devletin yargı gücü sıfatıyla ceza davasının yürürlüğe   konulması noktasında gereken özeni göstererek bu güveni haklı çıkarmak için bizzat katkıda   bulunmalıdırlar.   Ayrıca, AĐHM, genel yararı ilgilendiren bir konuda sarf ettikleri sözler nedeniyle haklarında   kovuꢀturma yapılan kiꢀiler, iyi niyetlerini ortaya koydukları takdirde ve olaylarla ilgili   iddialarına iliꢀkin olarak olayların doğruluğunu ispatlamak suretiyle sorumluluklarından muaf   tutulabilmeleri gerektiğini düꢀünmekle birlikte, (Castells – Đspanya, 23 Nisan 1992 tarihli   karar, prg. 48) ilgili Türk mevzuatının ispat hakkı ve kamu yararını ileri sürmeye imkân   tanımadığını kaydetmektedir (Sürek – Türkiye (no:2), no: 24122/94, prg. 39, 8 Temmuz   1999). Mevcut davada, ihtilaf konusu sözler yalnızca kıymet hükmü niteliği değil itham   niteliği de taꢀımaktaydı. Dolayısıyla baꢀvuranlara bu iki imkânın sunulması gerekirdi. AĐHM,   daha evvel de, ispat hakkının (exceptio veritatis) ileri sürülmesinin imkânsız olmasının yani   sorumluluktan muaf tutulmak maksadıyla iddialarının doğruluğunu ispatlamanın   imkânsızlığının bir kimsenin ününü ve haklarının korunması bakımından aꢀırı bir tedbir teꢀkil   ettiği kanaatine varmıꢀtı (Colombani ve diğerleri – Fransa, no: 51279/99, prg. 66).   Mevcut davada AĐHM, ihtilaf konusu yazılarda savcının tutumumun eleꢀtirildiğini ve   tarafından hazırlanan raporda sözü edilen bilgilerin yanıltıcı nitelikte olduğunun iddia   edildiğini tespit etmektedir. Ancak bu iddialar sözkonusu davaya iliꢀkin AĐHM kararının   analizine, AĐHM’nin kabul ettiği maddi kanıt unsurlarına, adıgeçen savcı ve Đnsan Hakları   Komisyonunca dinlenen tanıklar tarafından sarf edilen ifadelere, sözkonusu davada   baꢀvuranın avukatı tarafından yapılan beyanlara dayandırılmıꢀtır. Hükümetin argümanlarının   aksine, baꢀvuranların yalnızca yazılarını desteklemek üzere değil ulusal mahkemeler önünde   yapılan yargılamada iyi niyetlerini ve iddialarının mesnetli olduğunu kanıtlamak üzere bu   unsurları kullanmaları tamamen yerindeydi.   AĐHM’ye göre, meꢀru bir ilgi doğuran meseleler hakkındaki kamusal tartıꢀmaya katkıda   bulunduğu esnada basın, ilke olarak, bağımsız araꢀtırmalara giriꢀmeksizin resmi raporları   dayanak gösterebilmelidir. AĐHM’nin kararlarında yaptığı olay tespitleri ve hukuki tespitlerle   ilgili olarak da durum tamamen böyledir. AĐHM, baꢀvuranların iyi niyetle hareket   ettiklerinden kuꢀku duymak için herhangi bir gerekçe görmemektedir. Baꢀvuranlar, Kenan   Bilgin’in kaybolmasına iliꢀkin olarak iç hukukta yürütülen soruꢀturmada elde edilen   sonuçlarla AĐHM tarafından varılan sonuçlar arasındaki çeliꢀkileri tespit etmiꢀ, yorumlamıꢀ   ve tanımlamıꢀlardır.   Yukarıda ifade olunanlara ve bilhassa da ihtilaf konusu sözlerin sarf edildiği genel yararı   ilgilendiren tartıꢀmanın azami önemine binaen AĐHM, ulusal mahkemelerin kararlarında yer   verdikleri gerekçelerin bu haliyle baꢀvuranların ifade özgürlüğü haklarına yönelik olarak   yapılan müdahaleyi haklı göstermek için uygun ve yeterli olarak addedilemeyeceği kanaatine   varmaktadır.   Bu itibarla AĐHS’nin 10. maddesi ihlal edilmiꢀtir.   II. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Baꢀvuranlar maruz kaldıkları maddi zararın tazmini için 2.500 Euro talep etmektedirler. Bu   miktar mahkûm edildikleri para cezasına denk düꢀmektedir. Ayrıca baꢀvuranların her biri   5.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.   Hükümet bu taleplere itiraz etmektedir.   AĐHM, mahkûm edildikleri para cezasına denk düꢀecek ꢀekilde maddi tazminat olarak   baꢀvuranlara ortaklaꢀa 2.500 Euro, manevi tazminat olarak ise 1.500 Euro ödenmesine   hükmeder.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuranlar, AĐHM önünde yaptıkları harcamalar için 2.500 Euro talep etmektedirler.   Baꢀvuranlar bu taleplerini destekleyici mahiyette herhangi bir belge sunmamıꢀlardır.   AĐHM’nin yerleꢀik içtihadı uyarınca yargılama masraf ve giderlerinin iadesi ancak bu masraf   ve giderlerin gerçekliği, gerekliliği ve de makul oranda olduğu ortaya konulduğu müddetçe   mümkündür. AĐHM baꢀvuranların taleplerini gerekli belgelerle desteklenmediğini   gözlemlemektedir. Dolayısıyla bu talebin reddedilmesi yerinde olacaktır.   C. Gecikme faizi   AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç   puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYANARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐ ĐLE   1. Baꢀvurunun geriye kalanının kabuledilebilir olduğuna ;   2. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;   3. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, miktara   yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından,   baꢀvuranlara ortaklaꢀa maddi tazminat olarak 2.500 Euro (iki bin beꢀ yüz Euro), manevi   tazminat olarak ise 1.500 Euro (bin beꢀ yüz Euro) ödenmesine ;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;   4. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;   Karar vermiꢀtir.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 8 Ocak 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło