20648/02

WyrokETPCz2006-12-12ECLI:CE:ECHR:2006:1212JUD002064802

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość tymczasowego aresztowania i postępowania karnego naruszyła prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego oraz prawo do rzetelnego procesu w rozsądnym terminie, zgodnie z art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długotrwałe tymczasowe aresztowanie (ponad 7 lat i 7 miesięcy) było nieuzasadnione, ponieważ sądy krajowe opierały się na ogólnikowych przesłankach ("charakter przestępstwa", "stan dowodów") bez dostatecznego uzasadnienia dla tak długiego pozbawienia wolności. Ponadto, Trybunał stwierdził, że całkowity czas trwania postępowania karnego (ponad 11 lat i 4 miesiące, wciąż trwające) był nadmierny i nie spełniał wymogu "rozsądnego terminu", zwłaszcza biorąc pod uwagę, że skarżący przez znaczną część tego okresu przebywał w areszcie. Władze krajowe nie wykazały należytej staranności w prowadzeniu sprawy.
Stan faktyczny
Skarżący, Kamil Öcalan, został aresztowany 27 lipca 1995 roku w Stambule pod zarzutem posiadania fałszywego dowodu tożsamości, broni palnej oraz dokumentów związanych z organizacją terrorystyczną. Był przetrzymywany w areszcie śledczym przez ponad 7 lat i 7 miesięcy, do 12 marca 2003 roku. W tym czasie sądy krajowe wielokrotnie odmawiały jego zwolnienia, powołując się na ogólne przesłanki. Postępowanie karne, które rozpoczęło się w 1995 roku, nadal trwało w momencie wydania wyroku ETPCz w 2006 roku, trwając łącznie ponad 11 lat i 4 miesiące.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza dopuszczalność pozostałej części skargi. 2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądza na rzecz skarżącego 9 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 500 euro tytułem zwrotu kosztów i wydatków, powiększone o odsetki za zwłokę. 5. Oddala pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   KAMİL ÖCALAN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:20648/02)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   ARALIK 2006   İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde   kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 20648/02 başvuru no’lu davanın nedeni bu   ülke vatandaşı Kamil Öcalan’ın (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 1 Mayıs   tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış   olduğu başvurudur. Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İstanbul   Barosu avukatlarından E. Kanar tarafından temsil edilmektedir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2006. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   OLAYLAR   doğumlu başvuran İstanbul’da ikamet etmektedir.   Başvuran 27 Temmuz 1995 tarihinde, sahte kimlik ve ateşli silahın yanısıra aşırı sol   örgüt THKP/C-DEVSOL örgütüne ait el yazması belgeler bulundurmaktan İstanbul Emniyet   Müdürlüğü polisleri tarafından yakalanmıştır.   Başvuran aynı gün gözaltına alınmıştır.   Başvuran, 9 Ağustos 1995 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)   yedek hakimi önüne çıkarılmıştır. Hakim, başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.   DGM Cumhuriyet Başsavcılığı, 21 Eylül 1995 tarihinde Anayasa düzenine karşı   işlenmiş suçları öngören Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 146§1 maddesi ve 3713 sayılı Terörle   Mücadele Kanunu’nun 5. maddesine dayanarak başvuranı itham etmiştir.   DGM 10 Kasım 1995-12 Mart 2003 tarihleri arasında kırk bir duruşma yapmıştır.   Bunlardan on dördünde ya sağlık nedeniyle ya da duruşmalara katılmak istemediğinden   başvuran mahkemede hazır bulunmamıştır.   Başvuran bu duruşmalar sırasında birçok kez serbest bırakılmasını istemiştir. Bu   taleplerinin her biri DGM tarafından izleyen genel ifade ile reddedilmiştir: “suçun niteliği,   delillerin durumu, tutukluluk süresini gözönüne alarak DGM, sanığın tutuklu yargılanmasına   devam edilmesine hükmetmiştir”. DGM, bu duruşmaların bazılarında başvuranın tutuklu   yargılanmasına devam edilmesine re’sen karar vermiştir.   Başvuranın avukatı, 11 Temmuz 2001 tarihinde tutuklu yargılanma süresini ileri   sürerek, 4 Temmuz 2001 tarihli duruşmada verilen tutuklu yargılanmaya devam edilmesi   kararına karşı DGM’nin bir başka dairesinde itirazda bulunmuştur. Talebi, daha önceki diğer   tutuksuz yargılanma talepleri ile aynı gerekçelerden dolayı reddedilmiştir.   Başvuranın avukatı, 15 Mart 2002 tarihinde tekrar aynı talepte bulunmuş ve sözkonusu   talep istenen ceza ve kanıtların durumu gözönüne alınarak bir kez daha reddedilmiştir.   Cumhuriyet Savcısı 8 Mart 2002 tarihinde iddianamesini sunmuştur.   Başvuranın avukatı iki kez savunmasını hazırlamak için süre istemiştir.   Üç hakimden oluşan DGM, 12 Mart 2003 tarihinde başvuranı aleyhindeki   suçlamalardan suçlu bulmuş ve TCK’nın 168§2 ve 264§6 maddelerinin yanısıra 3713 sayılı   Kanun’un 5. maddesine dayanarak toplam on dört yıl yedi ay ağır hapis cezasına çarptırmıştır.   DGM, 12 Mart 2003 tarihinde daha önceki tutukluluk süresini gözönüne alarak   başvuranın serbest bırakılmasına karar vermiştir.   Yargıtay 21 Ekim 2003 tarihinde kanunun yanlış uygulandığı gerekçesiyle DGM   kararını bozmuştur.   Bozma kararından ve DGM’lerin kaldırılmasını öngören 16 Haziran 2004 tarihli 5190   sayılı kanunun kabul edilmesinin ardından, dava İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından   görülmüştür.   Başvuran, bu mahkeme önündeki duruşmalara katılmamıştır.   Ağır Ceza Mahkemesi 8 Aralık 2004 tarihli duruşmada başvuran aleyhinde gıyabi   tutuklama kararı vermiştir.   Yargılama hala Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam etmektedir.   HUKUK AÇISINDAN   I. AİHS’NİN 5§3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran tutuklu yargılanma süresinden şikayetçi olmaktadır. Bu bağlamda başvuran   AİHS’nin 5§3 maddesini ileri sürmektedir.   A. Kabuledilebilirlik hakkında   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir. Bu bağlamda tutuklu   yargılanmadan doğan durumu telafi etmek için, 466 sayılı Kanun tarafından öngörülen   yasadışı tutuklu bulundurulma gerekçesiyle tazminat davası açma olanağının başvurana   sunulduğunu savunmaktadır.   Başvuran bu sava itiraz etmektedir.   AİHM, başvuranın, tutuklu bulundurulduğu gerekçesiyle tazminat elde etmek   amacıyla hukuk yollarının bulunmadığından değil, tutuklu yargılanma süresinin uzun   olmasından şikayetçi olduğunu tespit etmektedir. Dolayısıyla şikayet, AİHS’nin 5§3 ve 4   maddesi alanına girmektedir. Halbuki Hükümet’in ileri sürdüğü hukuk yolu sadece 5§5   maddesi ile ilgilidir. Buradan ön itirazın hiçbir dayanağının bulunmadığı ortaya çıkmaktadır   (Bkz. Tekin ve Baltaş-Türkiye, no: 42554/98 ve 42581/98).   AİHM, şikayetin başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesiyle ters düşmediğini   belirtmektedir. Dolayısıyla şikayeti kabuledilebilir ilan etmek uygun olacaktır.   B. Esas Hakkında   Hükümet, bu durumda karmaşık bir davanın sözkonusu olduğunu ileri sürmektedir.   Hükümet, başvuranın sahte kimlik ve ateşli silah bulundurmaktan yakalandığına ve yasadışı   örgüt üyesi olarak terörist faaliyetlerde bulunduğuna dikkat çekmektedir. Bu bağlamda   Hükümet başvuranın serbest bırakılması halinde kaçma riskinin bulunduğunu savunmaktadır.   Hükümet buradan başvuranın tutuklu yargılanmasına devam edilmesinde kamu menfaatinin   bulunduğu sonucuna varmaktadır. Ayrıca DGM, yargılama süresince başvuranın serbest   bırakılma taleplerini incelemiştir.   Başvuran Hükümet’in argümanlarına itiraz etmektedir.   AİHM, 5§3 maddesinde belirtilen sürenin bitiş tarihinin “ilk derece mahkemelerinde   suçlamanın esası hakkında karar verildiği gün” olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Wemhoff-   Almanya, 27 Haziran 1968 tarihli karar, Labita-İtalya, no: 26772/95).   Böylece AİHM, değerlendirmeye alınacak tutuklu yargılanma döneminin başvuranın   yakalandığı 27 Temmuz 1995 tarihinde başladığını ve 12 Mart 2003 tarihli DGM kararı ile   sona erdiğini tespit etmektedir. Aynı tarihte başvuran serbest bırakılmıştır. Bu dönem yedi yıl   yedi aydan fazla sürmüştür.   AİHM, belirli bir durumda bir sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre   sınırını geçmemesine özen göstermenin, ilk olarak ulusal hukuk mercilerinin üzerine düşen   bir görev olduğunu hatırlatmaktadır. Bu amaçla, masumiyet karinesi gözönünde   bulundurularak, kişisel özgürlüğe saygı kuralı istisnasını ve serbest bırakılma taleplerini itiraz   ettikleri kararlarında gözönünde bulundurmayı haklı gösterecek gerçek bir kamu menfaati   gerekliliğini ortaya koyacak ve ortadan kaldıracak nitelikteki bütün koşulları incelemeleri   gerekir. Esas itibariyle sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelere ve başvurularında ilgililerin   belirttiği reddedilmeyen olaylara dayanarak, AİHM, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edilip   edilmediğini belirlemelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli   karar).   Bu bağlamda, yakalanan kişiyi bir suçu işlemekle itham etmenin geçerli nedenlerinin   var olmaya devam etmesi, tutukluluk halinin devamının uygun olma sine qua non (olmazsa   olmaz) koşuludur. Ancak bir süre sonra bu da yeterli değildir. Dolayısıyla AİHM, adli   makamlar tarafından kabul edilen diğer gerekçelerin, özgürlükten yoksun bırakmayı haklı   göstermeye devam edip etmediğini ortaya koymalıdır. Bu gerekçeler “uygun” ve “yeterli”   olduğu takdirde, AİHM bunun üzerine yetkili ulusal makamların “yargılamanın devamına   özel bir ihtimam gösterip göstermediğini araştırmalıdır (Bkz. diğerleri arasında Ali Hıdır   Polat-Türkiye, no: 61446/00).   Dosya unsurlarından DGM’nin başvuranın sürekli olarak yinelediği serbest bırakılma   taleplerini reddettiği ve “suçun niteliği”, “delillerin durumu” yada “tutuklu yargılanma süresi”   gibi benzer hatta aynı tip yöntemlere dayanarak tutuklu yargılanmaya devam edilmesine karar   verdiği ortaya çıkmaktadır.   Oysa AİHM’nin gözünde, “delillerin durumu” suçluluğun ciddi belirtilerinin var   olduğunu ve var olmaya devam ettiğini belirttiği düşünülse ve genel olarak bu koşullar uygun   etkenleri oluşturabilse de, bu davada sözkonusu koşullar, bu kadar uzun bir süre başvuranın   tutuklu kalmaya devam etmesini tek başına haklı gösteremez (Ali Hıdır Polat).   Son olarak Hükümet’in başvuranın kaçması riski ve kamu düzeninin korunması   gerekliliğine ilişkin argümanları ulusal adli makamlar tarafından gözönünde   bulundurulmamıştır (Bkz. Acunbay-Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00).   AİHM, bu koşullarda ve bu durumda başvuranın tutuklu yargılanma süresinin uzun   olmasını gözönünde bulundurarak, AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiği sonucuna   varmaktadır.   II. AİHS’NİN 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, yargılama süresinde AİHS’nin 6§1 maddesinde öngörüldüğü gibi “makul   süre” ilkesinin tanınmadığını iddia etmektedir.   Hükümet bu sava itiraz etmektedir.   AİHM, şikayetin AİHS’nin 35§3 maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca şikayetin başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi ile ters   düşmediğini belirtmektedir.   AİHM, değerlendirilmeye alınacak dönemin başvuranın yakalandığı 27 Temmuz 1995   tarihinde başladığını not etmektedir. Yargılama hala askıda olup, bugün dört defa başvurulan   iki mahkemede yaklaşık on bir yıl dört aydan bu yana devam etmektedir.   AİHM, yargılama süresinin makul olma niteliği dava koşullarına göre ve özellikle   davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkili makamların tutumu gibi AİHM içtihadının yer   verdiği kriterler gözönüne alınarak değerlendirildiğini hatırlatmaktadır (Bkz. diğerleri   arasında Pelissier ve Sassi-Fransa, no: 25444/94).   AİHM, DGM kararının verildiği 12 Mart 2003 tarihine kadar başvuran tutuklu   yargılanmaya devam ettiğini tespit etmektedir. Bu durum davayı üstlenen mahkemelerin en   kısa sürede adaleti yerine getirmeye özel bir itina göstermesini gerektirmektedir (Bkz.   Kalachnikov-Rusya, no: 47095/99 ve yakın zamanda görülen Temel ve Taşkın-Türkiye, no:   40159/98).   AİHM, daha önce bu davanınkine benzer soruları gündeme getiren başka davalar da   incelemiş ve AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bkz. Pelissier ve   Sassi).   AİHM, kendisine sunulan bütün unsurları inceledikten sonra Hükümet’in davayı farklı   şekilde sonuçlandıracak hiçbir tespit ve delil sunmadığına kanaat getirmektedir. AİHM   konuya ilişkin içtihadını gözönüne alarak, bu davada dava konusu yargılama süresinin uzun   olduğuna ve “makul süre” gerekliliğine cevap vermediğine kanaat getirmektedir.   Dolayısıyla AİHS’nin 6§1 maddesi ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran, maddi zarar altında 44.660 Euro ve uğradığı manevi zarar adı altında 25.406   Euro istemektedir.   Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.   AİHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında nedensellik bağı   görmemekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşın başvuranın, tutuklu yargılanma   süresinin uzun olmasından dolayı ihlal tespitinin yetince telafi edemeyeceği bir manevi zarara   uğrayabileceğini kabul etmektedir (Bkz. özellikle Kudla-Polonya, no: 30210/96 ve Acunbay-   Türkiye, no: 61442/00 ve 61445/00). Hakkaniyete uygun olarak AİHM, manevi zarar adı   altında başvurana 9.000 Euro’nun ödenmesinin yerinde olacağına kanaat getirmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu masraf ve harcamalar için 5.494   Euro ve AİHM önünde yapılan masraf ve harcamalar için ise 9.927 Euro istemektedir. Bu   amaçla başvuran ücret makbuzu sunmuştur.   Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.   AİHM içtihadına göre bir başvuran gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları   ortaya konulduğu sürece masraf ve harcamaların ödenmesini sağlayabilmektedir. Bu davada   ve elinde bulunan unsurları gözönüne alarak, AİHM, yapılan bütün masraflar için başvurana   1.500 Euro ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmektedir.   C. Gecikme faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz   oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,   1. Başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;   2. AİHS’nin 5§3 maddesinin ihlal edildiğine;   3. AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;   4. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   döviz kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından   başvurana manevi tazminat için 9.000 (dokuz bin) Euro ve masraf ve harcamalar için   1.500 (bin beş yüz) Euro’nun miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak   ödenmesine,   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3.   maddesine uygun olarak 12 Aralık 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir   6

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło