20863/02

WyrokETPCz2008-09-23ECLI:CE:ECHR:2008:0923JUD002086302

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie dziennikarki za artykuł prasowy, który nie nawoływał do przemocy ani nienawiści, stanowiło naruszenie prawa do wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji? Czy brak powiadomienia o opinii Prokuratora Generalnego Sądu Kasacyjnego naruszył prawo do rzetelnego procesu z art. 6 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącej, choć przewidziana prawem i mająca na celu ochronę porządku publicznego, nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Kluczowe było to, że artykuł, mimo użycia ostrych sformułowań i negatywnego przedstawienia państwa, nie nawoływał do przemocy, buntu ani nienawiści. Trybunał podkreślił, że charakter i surowość kary (wielokrotne skazania na karę więzienia) były nieproporcjonalne do zamierzonych celów. W kwestii art. 6, Trybunał uznał, że ponowne otwarcie sprawy i brak skargi skarżącej w późniejszym etapie postępowania naprawiły ewentualne uchybienie proceduralne.
Stan faktyczny
Sakine Aktan, dziennikarka, została skazana w Turcji na karę więzienia i grzywnę za artykuł opublikowany w gazecie "Özgür Bakış", zawierający wywiad z przewodniczącym Związku Dziennikarzy Kurdystanu. Artykuł został uznany za podżegający do nienawiści na tle rasowym i regionalnym. Skarżąca, aby uniknąć kary, opuściła Turcję i uzyskała azyl polityczny w Szwajcarii. Pomimo późniejszego uniewinnienia w wyniku zmian w prawie karnym, prokurator odwołał się od tego wyroku, co oznaczało, że uniewinnienie nie było prawomocne, a sprawa nadal się toczyła.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna (jednogłośnie). Stwierdza brak naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji w związku z brakiem powiadomienia o opinii Prokuratora Generalnego Sądu Kasacyjnego (jednogłośnie). Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji (sześcioma głosami do jednego). Stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania pozostałych skarg na podstawie art. 1, 13, 17 i 18 Konwencji (jednogłośnie). Zasądza 1 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową (sześcioma głosami do jednego). Oddala pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia (jednogłośnie).

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   AKTAN -TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:20863/02)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Eylül 2008   İşbu karar AİHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ____________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmıꢀ olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam   olarak belirtilmiꢀ olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koꢀulu ile Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa   Konseyi ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla   alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (20863/02) no’lu davanın nedeni T.C. vatandaşı   Sakine Aktan’ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 20 Ocak 2002 tarihinde   Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları   Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.   Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından Ö. Kılıç tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOŞULLARI   Gazeteci olan başvuran, 1973 doğumludur ve Zürih’te ikamet etmektedir.   Özgür Bakış isimli günlük gazetenin 27 Aralık 1999 tarihli 11. sayısında “YRK medya okulu   açıyor” başlığıyla Kürdistan Gazeteciler Birliği başkanı ile yapılan röportaj yayımlanmıştır.   Türk Ceza Kanunu’nun 312/2 maddesi uyarınca suç unsuru yazının yayımlanmasıyla “sınıf,   ırk ve bölge farklılığı temelinde halkı kin ve düşmanlığa teşvik ettiği gerekçesiyle” 26   Haziran 2000 tarihli bir iddianame ile İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı başvuran hakkında ceza davası açmıştır.   Mayıs 2001 tarihli bir kararla, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, atılı suçlardan   başvuranı suçlu bulmuş ve bir yıl sekiz ay hapis ve 100.000.000 TL (olayların meydana   geldiği dönemde 90 Amerikan Doları) para cezasına çarptırmıştır. Devlet Güvenlik   Mahkemesi ihtilaflı metinden hiçbir alıntı yapmamış ve metnin bütün olarak incelemesinin   ardından karara varmıştır.   Başvuran, karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.   Eylül 2001 tarihinde başvuran ülkesini terk etmiş ve İsviçre’ye siyasi ilticada bulunmuştur.   Ekim 2001 tarihli bir kararla, Yargıtay, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünü   önceden başvuran tarafa tebliğ etmeden davayı incelemiş ve başvuranın mahkumiyetini   onamıştır.   Kasım 2001 tarihinde, ceza fişi başvuranın avukatına tebliğ edilmiştir.   Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe giren 4744 sayılı Kanun’la Türk Ceza Kanunu’nun 312.   maddesinde yapılan değişiklik nedeniyle, 18 Aralık 2003 tarihinde mahkumiyetin infazı   ertelenmiştir.   Şubat 2004 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde re’sen başvuranın   dosyasının yeniden açılmasının ardından, başvuran hakkında aynı mahkumiyet kararı   alınmıştır.   Haziran 2005 tarihinde, Yeni Türk Ceza Kanunu yürürlüğe girmiştir.   Haziran 2005 tarihinde, Yargıtay, kararı bozmuş ve başvuranın hukuki durumunun Yeni   Türk Ceza Kanunun hükümleri uyarınca yeniden incelenmesi talebinde bulunmuş, dosyayı   İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne nakletmiştir.   Temmuz 2005 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, yetkisizlik kararı vererek dosyayı   Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’ne göndermiştir.   Eylül 2006 tarihinde, yetkili mahkeme olmadığına kanaat getiren Beyoğlu Asliye Hukuk   Mahkemesi, Yargıtay’dan, dosyayı yeniden incelemekle yükümlü mahkemenin Yargıtay   tarafından belirlenmesini talep etmiştir.   Aralık 2006 tarihinde, Yargıtay, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yetkisizlik kararını   bozmuştur.   Ağustos 2007 tarihinde, Ağır Ceza Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu’nun yeni hükümleri   çerçevesinde suç unsuru bulunmadığı gerekçesi ile başvuranın beraatına karar vermiştir.   Ekim 2007 tarihinde, dava konusu yazının Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 216/1 maddesini   ihlal ettiğine ve “sınıf, ırk ve bölge farklılığı temelinde halkı kin ve düşmanlığa” teşvik   ettiğine kanaat getiren Savcılık, sözkonusu beraat kararına itiraz etmiştir.   Yargıtay’da dava hala derdesttir.   HUKUK   I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA   Hükümet, başvuranın mağdur sıfatına itiraz etmektedir. Hükümet, Yeni Türk Ceza   Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden sonra, davanın re’sen yeniden görüldüğünü ve başvuranın   beraat ettiğini AİHM’nin bilgisine sunmaktadır. Ayrıca Hükümet, İsviçre’ye yerleşmek üzere   başvuranın Türkiye’yi terk ettiğini belirtmektedir. Sonuç olarak, Hükümet, AİHS anlamında   başvuranın mağdur sıfatını kaybettiğine kanaat getirmekte ve başvurunun kayıttan   düşürülmesini talep etmektedir.   Başvuran, hapis cezası çekmemek için ülkesini terk etmek zorunda kaldığını ve Türkiye’ye   dönemeyeceğinden hala yurtdışında yaşadığını ileri sürmektedir. Zira Savcılık tarafından   itiraz edilmesi nedeniyle başvuran hakkındaki beraat kararı henüz kesinleşmemiştir.   AİHM, ilke olarak, başvuran lehindeki karar ya da tedbirin sadece ulusal makamlar alenen ya   da esastan AİHS’nin ihlalini kabul edip daha sonra telafi ettiği sürece “mağdur” sıfatını   ortadan kaldırmak için yeterli olduğunu hatırlatmaktadır (Öztürk-Türkiye, başvuru no:   22479/93). Mevcut davada, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından ilk   derece mahkemesi tarafından 31 Ağustos 2007 tarihinde başvuran hakkında beraat kararı   verildiği gerçektir. Ancak, 17 Ekim 2001 tarihinde başvuranın nihai olarak mahkum edildiğini   ve iki dönem boyunca hapse girme riskiyle yaşadığını gözden uzak tutmamak uygun   olacaktır: 23 Kasım 2001 tarihinden (ceza fişinin tebliğ edildiği tarih) 18 Aralık 2003 tarihine   kadar (mahkumiyetin ertelendiği tarih) ve 25 Şubat 2004 tarihinden (ikinci mahkumiyet   tarihi) 6 Haziran 2005 tarihine kadar (temyiz tarihi). Mahkumiyetinin ardından hapsedilme   riski başvuranı siyasi mülteci olarak kabul edildiği İsviçre’ye gitmek üzere ülkesini terk   etmek zorunda bırakmıştır. Ayrıca başvuran, bu süre zarfında da ülkesine dönememiştir. İnfaz   edilmeyen iki mahkumiyet de dahil olmak üzere sözkonusu koşulların tamamının, yıllarca,   başvuranın ifade özgürlüğü hakkını kullanmasına yönelik olarak beraat kararının ortadan   kaldıramayacağı caydırıcı etkileri olmuştur (bkz, mutatis, mutandis, Lombardo ve diğerleri-   Malta, başvuru no: 7333/06, 24 Nisan 2007, Dupuis ve diğerleri-Fransa, başvuru no:   1914/02, 7 Haziran 2007, A/S Diena ve Ozolins-Letonya, başvuru no: 16657/03, 12 Temmuz   ve Hachette Filipacchi Associés – Fransa, başvuru no: 71111/01, 14 Haziran 2007).   Bu durumda AİHM, mevcut davada, başvuranın doğrudan ve müteaddit zarara maruz kaldığı   ceza davasının sonuçlarının, sürenin uzun olması nedeniyle, tümüyle önlenemediğinden veya   telafi edilemediğinden, henüz kesinleşmemiş 31 Ağustos 2007 tarihli beraat kararının,   başvuranın yaşadığı durumu iyileştirecek nitelikte olmadığı kanaatindedir.   AİHM,   içtihadında ceza davasının sonuçlarının tamamının telafisine özel bir önem atfetmektedir ki,   bu anlayışla ceza davasının ertelenmesi hallerinde bile mağduriyetin varlığını kabul   etmektedir (Yaşar Kaplan-Türkiye, başvuru no: 56566/00, 24 Ocak 2006 ve Aslı Güneş-   Türkiye, başvuru no: 53916/00, 13 Mayıs 2004).   Sonuç olarak, başvuranın mağdur sıfatının bulunmadığı hakkındaki Hükümet’in ön itirazının   reddedilmesi uygun olacaktır. AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da   kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir   niteliktedir.   II. AİHS’NİN 6/1 ve 6/3 b) MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle   Yargıtay önündeki yargılamanın savunma hakkına halel getirdiğini iddia etmektedir.   Başvurana göre AİHS’nin 6/1 ve 6/3 b) maddesi ihlal edilmiştir.   Hükümet, dosyanın yeniden açılmasının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün   tebliğ edilmemesi nedeniyle ortaya çıkan sonuçları telafi ettiğini belirtmektedir.   AİHM, başvuranın, başvurusunu sunduğunda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşü   tebliğ edilmeden kendisini mahkum eden ceza davasından şikayetçi olma hakkına sahip   olduğunu kaydetmektedir (Göç-Türkiye, başvuru no: 36590/97).   AİHM, 11 Ocak 2003 tarihinde 4778 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle, Yargıtay   Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün özellikle sanıklara ve avukatlarına tebliğ edilmesi   gerektiğini gözlemlemektedir.   Mevcut davada, başvuranın, AİHS’nin 6. maddesinin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının   görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle ihlal edildiğini ileri sürmesinden dolayı, dosyanın   yeniden açılması, başvuranın AİHS’nin 6. maddesi kapsamında yaptığı şikayetini giderebilir   (mutatis, mutandis, Hünkar Demirel-Türkiye, başvuru no: 11584/03, 24 Mayıs 2007 ve   Falakaoğlu-Türkiye, başvuru no: 77365/01, 26 Nisan 2005). AİHM, ayrıca, dosyasının   yeniden incelendiği ikinci ceza davası safhasında başvuranın Yargıtay başsavcısının   görüşünün kendisine tebliğ edilmediği yönünde şikayeti olmadığını tespit etmektedir.   Bu durumda AİHM, ilk yargılama safhasında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün   tebliğ edilmemesinden dolayı AİHS’nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermektedir.   III. AİHS’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, cezai mahkumiyetinin düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını ihlal etmesinden   şikayetçidir. Bu bağlamda başvuran, AİHS’nin 9. ve 10. maddelerine atıfta bulunmaktadır.   AİHM, sözkonusu şikayetlerin yalnızca AİHS’nin 10. maddesi kapsamında incelenmesi   gerektiği kanaatindedir.   AİHM, dava konusu mahkumiyet kararının, AİHS’nin 10/1 maddesinin güvence altına aldığı   başvuranların ifade özgürlüğü hakkına müdahale oluşturmasının taraflar arasında ihtilafa   neden olmadığını kaydetmektedir. AİHM, mahkumiyetinin getireceği sonuçlara maruz   kalmamak için başvuranın ülkesini terk etmek zorunda kaldığını tespit etmektedir. Savcılık   tarafından beraat kararına itiraz edilmesi nedeniyle davanın halen derdest olması sözkonusu   tespiti değiştirmeye imkan tanımamaktadır. Ayrıca müdahalenin kanun tarafından   öngörüldüğüne ve AİHS’nin 10/2 maddesi uyarınca kamu düzeninin korunması gibi yasal   amaç güttüğüne itiraz edilmemektedir (Yağmurdereli-Türkiye, başvuru no: 29590/96, 4   Haziran 2002). AİHM, sözkonusu değerlendirmeyi kabul etmektedir. Uyuşmazlık sözkonusu   tedbirin “demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını sorusuna dayanmaktadır.   Bu bağlamda AİHM, daha önce mevcut davadakine benzer sorunları ortaya koyan davaları   incelediğini ve AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır   (Bkz, özellikle, Ceylan-Türkiye, başvuru no: 23556/94; Öztürk-Türkiye, başvuru no:   22479/93; İbrahim Aksoy-Türkiye, başvuru numaraları: 28635/95, 30171/96 ve 34535/97, 10   Ekim 2000, Karkın-Türkiye, başvuru no: 43928/98, 23 Eylül 2003 ve Kızılyaprak-Türkiye,   başvuru no: 27528/95, 2 Ekim 2003).   AİHM, mevcut davayı incelemiş ve Hükümet’in ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığına   kanaat getirmiştir. AİHM, suç unsuru sayılan makalede kullanılan terimlere ve   yayımlandıkları bağlama özellikle dikkat etmiştir. Bu bağlamda, AİHM, göreceği davanın   bulunduğu koşulları, özellikle terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önünde bulundurmuştur   (Bkz, İbrahim Aksoy; Incal-Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar).   Dava konusu makale, Kürdistan Gazeteciler Birliği Başkanı ile yapılan bir röportajı içermekte   ve Kürdistan Gazeteciler Birliği Başkanının Kürt basınında çalışan gazetecilerin baskıya   maruz kaldıklarına ilişkin görüş ve eleştirilerini içermekteydi. Birliğin Başkanı, röportajında,   sert ifadeler içeren bir terminoloji ile “Türk basınını” Öcalan’ın yakalanmasına yönelik olarak   bilgisizleştirme kampanyası yapmakla suçlamıştır.   AİHM, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 18 Mayıs 2001 ve 25 Şubat 2004   tarihlerinde, bütün olarak ele alındığında makalenin halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmeyi   amaçladığına kanaat getirerek başvuranı iki kere aynı cezalarla mahkum ettiğini tespit   etmektedir. Yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girmesinin ardından, başvuranın dosyası   yeniden açılmıştır. Sözkonusu davanın sonunda başvuran yüklenen suçlardan beraat etmiştir.   Ancak, Savcılığın itirazı göz önüne alınarak, başvuran hakkındaki beraat kararı henüz   kesinleşmemiştir. AİHM, önceki iki mahkumiyet kararı ile aynı gerekçelere dayanarak   Savcılığın, beraat kararının bozulmasını talep ettiğini gözlemlemektedir.   AİHM, iç hukuk mercilerinin vermiş oldukları kararlardaki gerekçeleri incelemiş ve bunların   tek başına başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahaleyi haklı kılmaya yeterli   olmadığına kanaat getirmiştir (mutatis, mutandis, Sürek-Türkiye (no:4), 24762/94, 8 Temmuz   1999). AİHM, sözkonusu makalenin bazı bölümlerinin, özellikle de sert ifadeler içeren   kısımlarının, Türk Devleti’ne ilişkin olarak negatif bir tablo çizmekte ve yazıya düşmanca bir   yan anlam vermekte ise de, şiddete, direnişe başkaldırıya teşvik etmediğini ve nefret içeren   bir söylemin söz konusu olmadığını gözlemlemektedir; AİHM’ye göre bu, dikkate alınacak   temel unsurdur (Bkz, a contrario, Sürek-Türkiye (no:1), başvuru no: 26682/95 ve Gerger-   Türkiye, başvuru no: 24919/94, 8 Temmuz 1999).   AİHM, müdahalenin orantılılığının belirlenmesinde, verilen cezanın niteliği ve ağırlığının da   dikkate alınacak unsurlar olduğunu belirtmektedir.   Mevcut davada, başvuranın yinelenen mahkumiyetleri izlenen amaçlarla orantısızdır, böylece   “demokratik bir toplumda gerekli” değildir. Bu durumda, AİHS’nin 10. maddesi ihlal   edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 1., 13., 17. VE 18. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   HAKKINDA   Aynı olaylar temelinde başvuran, AİHS’nin 1., 13., 17. ve 18. maddelerinin ihlal edildiğini de   ileri sürmektedir.   AİHS’nin 10. maddesi kapsamında ulaştığı ihlal tespitini göz önüne alarak, AİHM, AİHS’nin   1., 13., 17. ve 18. maddeleri kapsamında yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek   olmadığı kanaatindedir (Karakoyun ve Turan-Türkiye, başvuru no: 18482/03, 11 Aralık   2007).   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran, herhangi bir açıklamada bulunmaksızın 5.000 Euro değerinde maddi zarara maruz   kaldığını iddia etmektedir. Başvuran ayrıca, 5.000 Euro değerinde manevi tazminat talebinde   bulunmaktadır.   Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.   Maddi tazminata ilişkin olarak, AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin ihlalinden kaynaklanan   zararın kesin miktarının saptanması için başvuran tarafından herhangi bir açıklamada   bulunulmadığını tespit etmekte ve sözkonusu talebi reddetmektedir (Karakoç ve diğerleri-   Türkiye, başvuru no: 27692/95, 28138/95 ve 28498/95, 15 Ekim 2002).   Manevi tazminata ilişkin olarak ise, AİHM, dava koşulları nedeniyle başvuranın belli bir   sıkıntı yaşamış olabileceği kanaatindedir. AİHM, AİHS’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete   uygun olarak başvurana 1.500 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri   için 3.200 Euro talep etmektedir.   Bununla birlikte, avukat tarafından sunulan avukatlık ücret tarifesi ve masraf bildirimleri   dışında başvuran, avukatlık ücreti alındı makbuzu veya çeviri masraflarını gösteren makbuzlar   gibi herhangi bir belge sunmamıştır.   Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.   AİHM içtihadına göre bir başvuran, yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak   gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulduğu sürece elde edebilir.   Mevcut davada, AİHM, başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu   harcamaları faturalarla belgelendirmediğini tespit etmektedir. Bu durumda AİHM, yargılama   masraf ve giderleri için başvurana tazminat ödemeye gerek olmadığı kanaatindedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç   puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,   1. Oybirliğiyle, başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Oybirliğiyle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesi   nedeniyle AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edilmediğine;   3. Bire karşı altı oyla, AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   4. Oybirliğiyle, AİHS’nin 1., 13., 17. ve 18. maddeleri kapsamında yapılan diğer   şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;   5. Bire karşı altı oyla,   a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru   üzerinden YTL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 1.500 Euro   (bin beş yüz Euro) manevi tazminat ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;   6. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve   3. paragraflarına uygun olarak 23 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   Mevcut karar ekinde, AİHS’nin 45. maddesinin 2. paragrafı ve İçtüzüğün 74. maddesinin   2. paragrafına uygun olarak Yargıç Karakaş’ın ayrık oy görüşü bulunmaktadır.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło