21668/02
WyrokETPCz2010-02-23ECLI:CE:ECHR:2010:0223JUD002166802
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy anulowanie świadectw dziedziczenia skarżących i pozbawienie ich nieruchomości na podstawie zasady wzajemności, która nie była przewidywalna i nie spełniała wymogu legalności, stanowiło naruszenie prawa do poszanowania mienia z art. 1 Protokołu nr 1 do Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skarżące miały "mienie" w rozumieniu art. 1 Protokołu nr 1, ponieważ posiadały ważne świadectwa dziedziczenia i zarejestrowały część nieruchomości. Interwencja w ich prawo własności, polegająca na anulowaniu świadectw, musiała być zgodna z zasadą legalności. ETPCz stwierdził, że zastosowanie zasady wzajemności przez sądy tureckie, opierające się na raporcie Ministerstwa Sprawiedliwości, było nieprzewidywalne i nieuzasadnione. Trybunał odwołał się do wcześniejszego orzeczenia (Apostolidi i inni przeciwko Turcji), w którym ustalono, że nie wykazano ograniczeń dla obywateli tureckich w dziedziczeniu nieruchomości w Grecji. W konsekwencji, interwencja nie była zgodna z zasadą legalności, co doprowadziło do naruszenia art. 1 Protokołu nr 1.Stan faktyczny
Skarżące, Ekaterina Ağnidis (żona) i Evridiki Ağnidis (córka), są obywatelkami greckimi mieszkającymi w Stambule. Odziedziczyły nieruchomości po zmarłym w 1987 roku Apostolu Ağnidisie, który sam odziedziczył je po swoim ojcu w 1950 roku. W 1994 roku Skarb Państwa tureckiego wszczął postępowanie o unieważnienie świadectw dziedziczenia, twierdząc, że Yorgi Ağnidis zmarł bez spadkobierców, a nieruchomości powinny przypaść Skarbowi Państwa. Sądy krajowe, powołując się na brak wzajemności w prawie greckim dotyczącym dziedziczenia nieruchomości przez obywateli tureckich, unieważniły świadectwa dziedziczenia skarżących i przekazały nieruchomości Skarbowi Państwa.Rozstrzygnięcie
Stwierdza, jednogłośnie, że skarga jest dopuszczalna.
Stwierdza, jednogłośnie, naruszenie art. 1 Protokołu nr 1.
Stwierdza, jednogłośnie, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skarg dotyczących art. 6 i art. 14 Konwencji.
Stwierdza, jednogłośnie, że kwestia zastosowania art. 41 Konwencji nie jest gotowa do rozstrzygnięcia.Pełny tekst orzeczenia
------------------------
C O N S E I L D E
â
A*
AVRUPA
_ _ _ _ _ _ ttrO N K F V t
A V R U P A İ N S A N H A K L A R I M A H K E M E S İ
İKİNCİ DAİRE
A Ğ N İ D İ S - T Ü R K İ Y E D A V A S I
(Başvuru no: 2 1668/ 02)
K A R A R I N Ö Z E T Ç E V İ R İ S İ
(Esas)
STRAZBURG Şubat 2010
________________________________________________________________________________________________
© T . C . D ı şişleri Bakanlığı, 2011. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel
Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak
belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve
İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
İ ş b u k a r a r S ö z l e ş m e ’n i n 4 4 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (21668/02) numaralı başvurunun nedeni bu
ülkenin iki vatandaşı Ekaterina Ağnidis et Evridiki Ağnidis tarafından (başvuranlar) 27 Şubat tarihinde Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’ne Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesi’nin
(AİHS) 34. maddesi uyannca yapılan başvurudur.
Başvuranlar Avrupa insan Haklan Mahkemesi (AİHM) önünde Atina Barosu avukatlarından
Linos-Alexandre Sicilianos ve Costas Mavroidis tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOŞULLARI
Başvuranlar sırasıyla 1912 ve 1937 doğumlu olup İstanbul’da ikamet etmektedir.
Başvuranlar, 2 Mart 1987 tarihinde İstanbul’da vefat eden Yunan uyruklu Apostol
Ağnidis’in sırasıyla eşi ve kızıdır. Eylül 1950 tarihinde, Apostol Ağnidis, babası Yorgi Ağnidis’e ait taşınmazların miras
yoluyla sahibi olmuştur. Bu tarihte aldığı bir kararda İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi,
Apostol’u Yorgi’nin mirasçısı tayin etmiş ve kendisine veraset ilamım vermiştir.
Apostol’un vefatından sonra, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi («Sulh Hukuk
Mahkemesi») 6 Mayıs 1987 tarihinde aldığı kararda başvuranlan merhumun mirasçılan
olarak tayin etmiş, kendilerine veraset ilamını vermiş ve ApostoPa ait mülklerin sırasıyla
dörtte birinin eşi Ekaterina Ağnidis’e ve dörtte üçünün de kızı Evridiki Ağnidis’e miras
kaldığına hükmetmiştir. Mart 1994 tarihinde, Devlet Hâzinesi (« Hazine ») adına hareket eden İstanbul Hukuk
İşleri Şube Müdürlüğü (« Müdürlük »), Sulh Hukuk Mahkemesi önünde Apostol Ağnidis’in
veraset ilamının iptali ve Yorgi’nin varisinin Hazine olarak tescil edilmesi için dava açmıştır.
Müdürlük, Yorgi Ağnidis’in arkasında mirasçı bırakmadan vefat ettiğini ve bu durumda
kendisine ait mülklerin Hazine’ye miras kaldığım savunmuştur.
Başvuranlar, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’nün 6 Mayıs 1987 tarihli kararına göre
Apostol Ağnidis’in yasal mirasçılan olduklarını ileri sürerek, davada müdahil taraf
oluşturmuşlardır. Başvuranlar, mahkemenin ölmüş bir kişiye yani Apostol Ağnidis’e karşı
yapılan bu başvurunun reddetmesini istemişlerdir.
Sulh Hukuk Mahkemesi’nin talebi üzerine, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış
İlişkiler Genel Müdürlüğü ilgili mahkemeye bir rapor göndermiştir. Temmuz 1996 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi yukanda belirtilen raporu, ihtilaflı
taşınmazların Burgazada ve Büyükada’da bulunmasını, Yorgi Ağnidis’in Yunan uyruklu
olmasını ve Tapu Kanunu’nun 35 maddesini dikkate alarak, İstanbul Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararım iptal etmiş ve Hazine’yi Yorgi Ağnidis’in tek
varisi olarak ilan etmiştir. Kasım 1996 tarihinde Yargıtay, Apostol Ağnidis’in Hukuk İşleri Şube Müdürlüğü
tarafından aleyhte açılan davanın Sulh Hukuk Mahkemesi’ne şevkinden önce vefat etmiş
olmasını gerekçe göstererek, ilk derece mahkemesinin verdiği karan bozmuştur.
Haziran 1997 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi Yargıtay kararına uyarak, Hukuk işleri
Şube Müdürlüğü’nün talebini reddetmiştir. Eylül 1997 tarihinde, Hukuk İşleri Şube Müdürlüğü bu defa başvuranlar aleyhine dava
açarak, 21 Eylül 1950 tarihli veraset ilamının « gerçeği yansıtmadığı » gerekçesiyle iptalini
talep etmiştir. Aralık 1997 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi Hazine’nin talebi üzerine Büyükada’daki nolu (ada 119) parsel ile Burgazada’daki 2 nolu (ada 53) ; 1 nolu (ada 69); 3, 4 ve 5 nolu
(ada71); 2 nolu (ada 74) ve 10 nolu (ada 56) parsellere ait taşınmazların el konularak koruma
altına alındığına dair tapu siciline not düşülmesini emretmiştir.
Sulh Hukuk Mahkemesi, 21 Nisan 1998 tarihinde gıyaben aldığı kararda, Asliye Hukuk
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararını iptal etmiş ve Hazine’yi Yorgo Ağnidis’in tek
varisi olarak ilan ederek, miras kalan taşınmazlan Hazine’ye devredilmesine hükmetmiştir.
Karar gerekçesinde mahkeme, ilk önce başvuranların basın anonsuyla çağırıldığını, ancak
ilgili şahısların duruşmalara katılmadığım not etmiştir.
Daha sonra, mahkeme bir önceki yargılamada tüm delillerin toplandığım, kendilerinin 21
Eylül 1950 tarihli kararın bir fotokopisini elde ettiklerini, ancak dosyanın bulunamadığım,
başvuranlar tarafından 1987 yılında İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’ne verilen dava
başvurusu ve Yunanistan Başkonsolosluğu’nun 16 Nisan 1987 tarihli yazısı dikkate alınarak
ApostoPun (veya Apostolos) Yunan uyruklu olduğunun açık bir şekilde belirlendiğini
kaydetmiştir.
Son olarak mahkeme, Tapu Kanunu’nun 35. maddesine göre, karşılıklılık şartının yerine
getirilip getirilmediğini araştırması gerektiğini ve bu araştırma çerçevesinde Adalet Bakanlığı
Uluslararası Hukuk ve Dış ilişkiler Genel Müdürlüğü’nün raporuna dayanarak, sözkonusu
şartın,fiilen, yerine getirilmediğinin belirlendiğini not etmiştir. Eylül 1999 tarihinde, başvuranlar Sulh Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak, davanın
yeniden incelenmesini talep etmişlerdir. Başvuranlar, veraset ilamının iptali davasının
gıyabında yürütüldüğünü ve bu karara müteakiben Beyoğlu Asliye Hukuk Mahkemesi’nin
taşınmazlarım Hazine adına tescil ettiğim belirtmişlerdir. Başvuranlara göre, mahkeme celbi Şubat 1998 tarihinde terk ettikleri bir adrese gönderilmiş; daha sonra mahkeme çağrısı
basın anonsu şeklinde yapılmış; son olarak da iptal karan basm anonsu yoluyla tebliğ edilmiş
ve kendileri düzenli bir şekilde haberdar edilmemiştir.
Sulh Hukuk Mahkemesi, başvuranlann davanın yeniden incelenmesi talebini kabul
etmiştir. Bununla birlikte, 9 Mart 2000 tarihinde, mahkeme esas üzerinden incelediği talebi
reddetmiş ve bir önceki kararma geri dönerek, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950
tarihli karannı iptal etmiştir.
Başvuranlann açtığı temyiz davası Yargıtay tarafından 6 Kasım 2000 tarihinde
reddedilmiştir.
Başvuranlann karann düzeltilmesi talebi de 27 Eylül 2001 tarihinde reddedilmiştir.
H. TARAFLARIN SUNDUĞU BELGELER
Başvuranlar, Tapu ve Kadastro Müdürltiğü’nün Büyükada’da bulunan ve başvuranların
aile mekânı olarak kullandıkları 119 ada ve 6 parsel numaralı taşınmazın Hazine adına ancak Mart 2006 tarihinde kaydedildiğini, bu tarihe kadar başvuranlar adına kayıtlı olduğunu
belirten 15 Haziran 2007 tarihli yazısını sunmuşlardır. Bu bilgiye göre, 1 Haziran 2007
tarihinde bu taşınmaz 49 yıllığına Su Sporları ve Eskrim Kulübüne devredilmiştir.
Başvuranlar ayrıca, sözkonusu taşınmazlardan Büyükada’da bulunan 6 parsel ve 119 ada
numaralı 642 m2yüzölçümlü taşınmazın 9 Eylül 1987 tarihinde ve Burgazada’da bulunan 2
parsel 53 ada numaralı, 3 parsel 71 ada numaralı, 4 parsel 71 ada numaralı, 5 parsel 71 ada
numaralı sırsıyla 1485,5 m2, 329 m2, 338 m2 ve 351 m2 yüzölçümlü taşınmazların 6 Nisan tarihinde tapu siciline kendi adlarına kayıtlı olduğunu gösteren tapu senetlerini
sunmuşlardır.
Başvuranlar, ayrıca kendilerine miras yoluyla kalan taşınmazlarla ilgili 1987 yılında
ödedikleri veraset ve intikal vergisi ile 2004 yılına kadar ödedikleri emlak vergisine ait birçok
makbuz sunmuşlardır.
HUKUK
I. HÜKÜMETİN ÖN İTİRAZI HAKKINDA
Hükümet, başvuranların bu başvuruyu 21 Nisan 1998 tarihli karar için temyize
gidilmemesi dolayısıyla kesinleştiği 23 Eylül 1998 tarihinde başlayan altı aylık süre içerisinde
sunmadık!an gerekçesiyle AİHM’den başvurunun kabuledilemez ilan edilmesini talep
etmektedir. Hükümete göre, bu yargılama, aynı konuyla ilgili bir önceki davada müdahil taraf
oluşturduk!an ve yeni bir davanın başlayacağım bildikleri halde yeni adreslerini mahkemeye
bildirmedikleri ve ilgisiz kaldıklan için başvuranların gıyabında yürütülmüştür.
Yine Hükümete göre, başvuranlar 13 Eylül 1999 tarihinde İstanbul Sulh Hukuk
Mahkemesi Önünde davanın yeniden incelenmesi talebinde bulunmuşlardır, ancak bu itiraz
yolu olağanüstü bir yoldur ve AÎHS’nin 35. maddesi anlamında AİHM’ne başvurmalan için
gerekli değildir. Bu nedenle, Hükümet AÎHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen
altı aylık başvuru süresinin 23 Eylül 1998 tarihinden itibaren başlaması gerektiğini
savunmaktadır.
Başvuranlar, AİHM’ne başvurmadan önce gerekli ve ilgili tüm iç hukuk yollarım
tükettiklerim savunmaktadır. Başvuranlar, 13 Eylül 1999 tarihli talepleri üzerine Sulh Hukuk
Mahkemesi’nin davayı esas üzerinden yeniden incelediğini ve bu süreçte tebligat düzensizliği
hususunda yapılan hatanın düzeltildiğini belirtmektedir. AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı
uyarınca Sözleşmeci Devletlerin kendi aleyhlerinde iddia edilen ihlalleri telafi etme ya da bu
ihlallerden kaçınma fırsatım vermesi gerektiğine dair AÎHM’nin yerleşik içtihadına atıfta
bulunan başvuranlar (bakınız, diğerleri arasından, Fransa aleyhine Seîmouni davası [GC], n°
25803/94, prg. 74, CEDH 1999-V), iç hukukta aluıan en son karann 27 Eylül 2001 tarihli
Yargıtay karan olduğunu ileri sürmekte ve AİHM’nin Hükümetin itirazım reddetmesini talep
etmektedir.
Aynca, Yunanistan Hükümeti de AİHM’nin altı aylık süre ilkesine uyulmadığı yönündeki
itirazın reddedilmesini istemektedir. Yunanistan Hükümeti, İstanbul Sulh Hukuk
Mahkemesi’nin 13 Eylül 1999 tarihinde başvuranların talebiyle davaya yeniden baktığım ve
bu yargılama sonunda yeni bir kararın alındığını savunmaktadır. Sulh Hukuk Mahkemesi, 9
Mart 2000 tarihli bu yeni kararında Apostol Ağnidis’in veraset ilamını iptal etmiştir.
Yargıtay’ın 27 Eylül 2001 tarihli karan, bu yargılamanın son karan olduğundan, AÎHS’nin
35. maddesinin 1. paragrafı anlamında altı aylık süre bu kararın tebliğ edildiği tarihten
itibaren başlamalıdır.
AİHM, AÎHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörülen altı aylık sürenin iç hukuktaki
son kararın etkili ve yeterli bir şekilde ilgili şahsa tebliğ edildiği andan itibaren
başlayabileceğini hatırlatmaktadır, öte yandan, başvuranın nihai iç hukuk karan hakkında
hangi tarihte bilgi sahibi olduğunu tespit etme görevi, altı aylık süre kuralına uyulmadığı
itirazında bulunan Devlet’e aittir (Fransa aleyhine Baghli davası, n° 34374/97, prg. 31,
CEDH 1999-VIII). Bu durumda AlHM, başvuranlann ne Hazine tarafından açılan 22 Eylül tarihli dava celbini ve ne de 23 Eylül 1998 tarihli karann tebligatım etkin ve yeterli bir
şekilde aldıklannın kanıtlanamadığmı kaydetmektedir. AIHM, başvuranlann 13 Mart 1999
tarihinde davanın yeniden incelenmesi talebinde bulunduklarını, Sulh Hukuk Mahkemesi’nin
bu talebi kabul ettiğini ve daha sonra esas üzerinden reddettiğini not etmektedir.
Başvuranlann başvurularım sunduklan 27 Şubat 2002 tarihi, Yargıtay’ın karar düzeltme talebi
üzerine verdiği 27 Eylül 2001 tarihli kararından itibaren başlayan altı aylık süre içerisinde yer
almaktadır. AÎHM’ne göre, bu karar AİHS’nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında iç
hukuktaki son karan oluşturmaktadır. Bu nedenle, Hükümetin bu yöndeki itirazı
reddedilmelidir.
AİHM, başvurunun AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan
yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir.
Dolayısıyla, şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
İL 1 NOLU EK PROTOKOLÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuranlar, veraset ilamını iptal eden ulusal mahkemelerin mülkiyete saygı gösterilmesi
haklarım ihlal ettiğini savunmaktadır. Başvuranlara göre, uluslararası hukukun genel
ilkelerine aykın bir biçimde mülklerinden yoksun bırakılmışlardır. Başvuranlar, burada 1
No’lu Ek ProtokoPün aşağıdaki gibi kaleme alman 1. maddesinin ihlal edildiğini iddia
etmektedir:
A. Tarafların argümanları
1. Savunmacı Hükümet
Hükümet, başvuranlann 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi anlamında bir « mülk » sahibi
olmadıklarım savunmaktadır. AÎHM’nin konuyla ilgili yerleşik içtihadına atıfta bulunan
Hükümet (bakınız, diğerleri arasından, Belçika aleyhine Marckx davası, 13 Haziran 1979, prg.
50, seri A n° 31), bu hükmün sadece cari varlıklar için geçerli olduğunu ve veraset, vasiyet ya
da teberru yoluyla edinim hakkım teminat altına almadığını savunmaktadır. Hükümet, veraset
ilamının yalnızca çürütülebilir bir varsayım doğurduğunu ve bir kaziyye-i muhakeme
oluşturmadığım hatırlatmaktadır. Bu konuda Hükümet, ihtilaflı iki taşınmazın, yani
Burgazada’da bulunan 1 parsel (69 ada) nolu ve 2 parsel (74 ada) nolu taşınmazların tapu
siciline hiçbir zaman başvuranlar adına kaydedilmediğini belirtmektedir. Öte yandan
Savunmacı Hükümet, bu hükümdeki korumadan yararlanabilmeleri için başvuranlann
sözkonusu taşınmazların hâlâ sahibi olmalan gerektiğini ileri sürmektedir. Hükümete göre,
mevcut davada durum böyle değildir. Hükümet, 2675 sayılı Milletlerarası Özel Hukuk ve
Usul Hukuku Hakkında Kanun’un 22. maddesi gereğince, eğer ölenin Türk yasalarına göre
bir mirasçısı yoksa bıraktığı malların iyeliğinin Devlet Hâzinesi’ne aktarıldığım
belirtmektedir.
Öte yandan, Tapu Kanunu’nun 35. maddesine göre, yabancı uyruklular ancak karşılıklılık
şartı yerine getirilirse miras yoluyla taşınmaz bir malın kanunen ya da fiilen mülkiyetini
edinebilirler. Bu konuyla ilgili olarak Hükümet, Slovakya aleyhine Jantner (n° 39050/97, 4
Mart 2003) davasına atıfta bulunmakta ve AlHM’nin burada Devletlerin yabancı uyrukluların
taşınmaz mülk edinmelerini kısıtlamalarının mümkün olduğunu kabul ettiğini
hatırlatmaktadır. Hükümet ayrıca, karşılıklılık ile ilgili 28 Mayıs 1927 tarih ve 1062 sayılı
Mukabele-i Bilmisü Kanunu gereğince, yetkili mercilerin kendi uyruğundan olmayıp Türk
uyrukluların hakkım kısıtlayan bir ülke vatandaşı olanların mülklerine el koyabileceğini
eklemektedir.
Sulh Hukuk Mahkemesi’nin esas aldığı Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış
İlişkiler Genel Müdürlüğü’nün raporuna atıfta bulunan Hükümet, Türk mahkemelerinin
Yunan yasalarının ve olayın vuku bulduğu dönemde yürürlükte olan uygulamaların Türk
uyruklu vatandaşların taşınmaz mülk edinmelerine izin vermediği kanaatiyle hareket
ettiklerini kaydetmektedir. Hükümete göre, 1990 tarihli Yunan yasaları, Yunan topraklarının
yaklaşık % 55 üzerinde Türk uyruklu vatandaşların taşınmaz bir mülkün edinimiyle ilgili tüm
ticari işlemleri yasaklamıştır. Hükümet ayrıca, ne başvuranların ve ne de Yunan Hükümetinin
Türk uyruklu vatandaşların miras yoluyla taşınmaz bir mülkü edinebileceklerini gösteren
mahkeme karan ya da tapu siciline kayıt gibi herhangi bir kanıt belgesi sunmadığına dikkat
çekmektedir. Buradan yola çıkan Hükümet, Yunan uyruklulara uygulanan kısıtlamanın Tapu
Kanunu’nun 35. maddesinde ve 28 Mayıs 1927 tarihli yasanın 1. maddesinde öngörülen
karşılıklılık ilkesine uygun olduğu sonucuna varmaktadır.
2. Başvuranlar
Başvuranlar, Hükümetin argümanlarına itiraz etmekte ve mevcut davanın, AlHM’nin ilgili
bölümünde 1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine hükmettiği Türkiye aleyhine
Apostolidi ve diğerleri davasıyla büyük benzerlikler içerdiğini ileri sürmektedir. Başvuranlar,
mevcut başvurunun konusu olan taşınmaz mülklerin tamamının İstanbul Sulh Hukuk
Mahkemesi’nin 21 Eylül 1950 tarihli kararıyla Apostol Ağnidis’e miras kaldığım ve bu
kararın gereği olarak verilen veraset ilamına ilgili şahsın ölüm tarihi olan 1987 yılına kadar
hiçbir itirazda bulunulmadığım ve sonuç olarak İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi’nin 6 Mayıs tarihinde verilen veraset ilamıyla sözkonusu taşınmazların başvuranlara miras kaldığım
belirtmektedir. Başvuranlar, Hazine’nin 1950 yılında verilen veraset ilamının geçerliliğini
ancak 1994 yılında yani verildikten 44 yıl sonra sorguladığının altım çizmektedir.
Başvuranlar, bu süreç içerisinde kendilerinin sözkonusu taşınmazlan rahatça kullandıklarım
ve 2004 yılına kadar sözkonusu bütün taşınmazların vergilerini ödediklerini hatırlatmaktadır.
Savunmacı Hükümetin iki taşınmaz mülkle yani Burgazada’da bulunan 1 parsel nolu (ada
69) ve 2 parsel nolu (ada 74) taşınmazlarla ilgili lahiyalanna cevap olarak başvuranlar,
Hükümetin bu iki taşınmaz mülkün de tapu sicilinde 1987 yılında ölünceye kadar Apostol
Ağnidis’in üzerine kayıtlı olduğuna itiraz etmediğini belirtmektedir. Başvuranlar, ayrıca
Hükümetin kendilerinin murisin yasal mirasçısı olduğuna hiçbir zaman karşı çıkmadığım
savunmaktadır. Son olarak başvuranlar, kendilerine ait veraset ilamının iptal edilmesinin
haksız bir müdahale teşkil ettiğini, kamu yaran olmaksızın mülkiyet haklarından yoksun
bırakıldıklarım, bu müdahalenin yasayla öngörülmediğini ve nihayet kendilerine hiçbir
tazminat ödenmemesi dolayısıyla bu müdahalenin orantısız olduğunu ileri sürmektedir.
3. Yunan Hükümeti
Yunan Hükümeti, başvuranların 1Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi anlamında bir « mülk »
sahibi olduklarını savunmakta ve Türk mahkemelerinin Apostol Ağnidis’in 1987 yılında
vefatından sonra başvuranlara veraset ilamı verdiğini hatırlatmaktadır. Yunan Hükümeti, bir
taraftan karşılıklılık ilkesinin insan haklarının korunmasıyla ilgili konularda uygulanmadığını
ve öte yandan Türk uyruklu vatandaşların Yunanistan’da miras yoluyla mülk sahibi
olabildiğini belirterek, ulusal mahkemelerin veraset ilamını iptal kararındaki gerekçelerinin
konuyla ilgisiz olduğunu savunmaktadır. Yunanistan’da hiçbir yasal düzenleme, ülkenin
hangi bölgesinde olursa olsun, Türk uyruklu vatandaşların miras yoluyla mülk edinmesini
yasaklamamaktadır. Kısıtlama öngören 1990 tarihli yasayla ilgili olarak Yunan Hükümeti, bu
yasarım yalnızca sınır bölgesindeki bir bölüm topraklan kapsadığım ve bunun ülke savunması
ile ulusal güvenliğin meşru amaçlan gereği olduğunu belirtmektedir. Üstelik, bu yasaklama
Ölüme bağlı (mortis causa) işlemler için değil, yalnızca sağlar arası (inter vivos) işlemlerle
ilgilidir.
Yunan Hükümeti, başvuranlann mülkiyetine saygı gösterilmesi hakkına yönelik
müdahalenin, Türkiye Cumhuriyeti topraklan üzerinde Yunan uyruklu vatandaşlann taşınmaz
mal edinmelerine getirilen kısıtlamanın 1988 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi ile
kaldırılmasından sonra ulusal yasalara uygun olmadığı gibi, uluslararası hukukun genel
ilkelerinde de öngörülmediğini eklemektedir. Böylece Türk mahkemeleri kendi ulusal
yasalarına uygun hareket etmeyi reddetmişlerdir. Yunan Hükümeti, ulusal mahkemelerin
yaptığı yorumun keyfi bir durum oluşturduğunu, güvenlik ve öngörülebilirlik eksikliği
yarattığım eklemektedir.
B. AİHM’nin görüşü
/. Bir mülkün varlığı hakkında
AİHM, 1Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesinin ilk bölümünde yer alan « mülk » kavramının
iç hukuktaki kesin nitelendirmelerden bağımsız otonom bir özellik taşıdığım hatırlatmaktadır
(İtalya aleyhine Beyeler davası [GC], n° 33202/96, prg. 100, CEDH 2000-1). Bu madde
« herkesin ‘kendi’ mülküne riayet edilmesi hakkı ile sınırlı olup, sonucu itibariyle cari
varlıklar içindir ve veraset, vasiyet ya da teberru yoluyla edinme hakkım güvence altına
almamaktadır » (Belçika aleyhim Marchc davası, İlgili bölüm, prg. 50, ve Avusturya aleyhine
İnze davası, 28 Ekim 1987, prg. 37, seri A n° 126). « Mülk » kavramı, « cari varlıklan »
kapsamanın yanı sıra, alacaklar gibi öncelikli değerler uyannca, başvuranın en azından bir
« meşru beklenti » açısından bir mülkten etkili biçimde yararlanma hakkının öne sürütebildiği
halleri de kapsamına almaktadır (Slovakya aleyhine Kopecky davası [GC], n° 44912/98,
prg. 35, CEDH 2004-DC).
Mevcut davada AÎHM, öncelikle taşınmaz malların, ölüm tarihinde tapu sicilinde muris
adına kayıtlı olduğunu not etmektedir. 6 Mayıs 1987 tarihinde, Sulh Hukuk Mahkemesi
Apostol Ağnidis ile akrabalık bağlannı belirledikten sonra başvuranlara veraset ilamını
vermiştir. Türk hukukuna göre, bu veraset ilamı yetkili merciler ya da üçüncü şahıslar
nezdinde mirasçı olma vasfım belgelemek ve miras alınan mallar üzerinde tasarrufhakkı elde
etmek için gereklidir (bakınız Apostolidi ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 54). Böylelikle,
başvuranlar taşınmaz malların bir bölümü için isimlerinin tapu siciline tescil edilmesini
gerçekleştirebilmişlerdir. Bu bağlamda AİHM, ismi tapu sicilinde yer alan bir kimsenin,
sözkonusu malın mülkiyetinin sahibi olarak tanındığını ve buna bağlı bütün haklardan
faydalandığını not etmektedir. Başvuranlar Sulh Hukuk Mahkemesi tarafından 6 Mayıs 1987
tarihinde verilen veraset ilamına dayanarak geriye kalan taşınmaz malların da tapu siciline
kendi adlarına tescil edilmesini talep etme hakkına sahipti. Başvuranların muris ile olan
akrabalık bağına itiraz edilmediğinden, AİHM, başvuranların veraset ilamının geçerli olduğu
dönem boyunca 1 Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi uyarınca, «mtilk» olarak
nitelendirebileceğimiz, Türk hukukunda da tanınan mülkiyet hakkına sahip olduklarına kanaat
getirmektedir (bakınız Inze, ilgili bölüm, prg. 38 ve Apostolid ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. ).
AÎHM, tapu sicilinde dava konusu malın başvuranlar adma tescil edilmesine dayanak teşkil
eden veraset ilamının iptal edilmesinin, başvuranların mülklerine saygı gösterilmesi hakkına
müdahale oluşturduğu sonucuna varmaktadır. AÎHM, bu müdahaleyi genel kurallar ışığında
incelemesi gerektiği kanaatim taşımaktadır.
2. Yasallık ilkesi hakkında
1Nolu Ek Protokol’ün 1. maddesi, hepsinden evvel ve Özellikle, idari makamlar tarafından
mülkiyetine saygı gösterilmesinden yararlanma hakkına yapılan müdahalenin yasal olmasını
gerektirmektedir. Demokratik toplumun genel ilkelerinden biri olan hukukun üstünlüğü,
AİHS’nin bütün maddelerinin ayrılmaz bir parçasıdır {Fransa aleyhine Amuur davası, 25
Haziran 1996, prg. 50, Karar ve hükümlerin derlemesi 1996-III, ve Yunanistan aleyhine
Iatridis davası [GC], n° 31107/96, prg. 58, CEDH 1999-11). Bu haliyle yasal dayanağın
bulunması « yasallık» ilkesinin yerine getirilmesi bakımından yeterli olmamaktadır ve
AÎHM, yasanın niteliği sorununa eğilmesi gerektiği kanaatindedir {İtalya aleyhine Pasculli
davası, n° 36818/97, prg. 84,17 Mayıs 2005). Yasallık ilkesi, iç hukukta yeterince ulaşılabilir,
kesin ve öngörülebilir kuralların bulunması anlamım taşımaktadır {Fransa aleyhine Hentrich
davası, 22 Eylül 1994, prg. 42, seri A n° 296-A, ve Birleşik Krallık aleyhine Lithgow ve
diğerleri davası, 8 Temmuz 1986, prg. 110, seri A n° 102). Bu ilkenin değerlendirilmesinde,
ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma şeklinin, AÎHS ilkelerine uygun
sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol edilmesi gerekmektedir.
Ulusal mahkemelerin veraset ilamım karşılıklılık ilkesine atıfta bulunarak iptal etmesiyle
ilgili olarak AİHM, klasik nitelikteki uluslararası sözleşmelerden farklı olarak, AİHS’nin
Sözleşmeci Devletler arasında basit karşılıklılık çerçevesini aştığım hatırlatmaktadır. AÎHS,
karşılıklı ikili taahhütler ağının ötesinde, önsözünde ifade edildiği şekilde « toplu
güvence »’den faydalanan nesnel yükümlülükler doğurmaktadır {Birleşik Krallık aleyhine
İrlanda davası, 18 Ocak 1978, prg. 239, seri A n°25). Sözleşmeci Devletler, AİHS’ni
akdederken, ulusal çıkarlanmn korunmasını sağlayan karşılıklı hak ve yükümlülüklerden
vazgeçmeyi değil, fakat, siyasi gelenekleri, idealleri, özgürlükleri ve hukukun üstünlüğü gibi
ortak değerleri korumak amacıyla Avrupa Konseyi’nin hedef ve ideallerini gerçekleştirmeyi
ve Avrupa’nın özgür demokrasilerinde ortak kamu düzenim oluşturmayı istemişlerdir {İtalya
aleyhine Avusturya davası, n° 788/60, 11 Ocak 1961 tarihli Avrupa Komisyonu karan,
Kararlar ve raporlar (DR) 1961-4, s. 139).
Mevcut davada AİHM, Türk hukukunda karşılıklılık ilkesinin uygulanış şeklinin AÎHS ile
bağdaşıp bağdaşmadığını mücerret olarak incelemenin değil, başvuranlan etkileme şeklinin
AİHS’ni ihlal edip etmediğini araştırmanın gerekli olduğu kanaatine varmaktadır. Dolayısıyla
AİHM, aşağıda belirtilen nedenlerle bu ilkenin başvuranlara uygulanmasının yasallık ilkesine
cevap vermediğini gözlemlemektedir.
AİHM, 9 Mart 2000 tarihli kararında Sulh Hukuk Mahkemesi’nin karşılıklılık ilkesinin
yerine getirilmediği sonucuna varmak ve başvuranların veraset ilamım iptal etmek için,
Addet Bakanlığı’nın raporunda belirtilen sonuçlara dayandığım gözlemlemektedir.
Oysa, aynı dönemde meydana gelen benzer olaylarla ilgili olarak yukarıda belirtilen
Türkiye aleyhine Apostolidi ve diğerleri davasmda verdiği karannda AİHM, Yunanistan’da
miras yoluyla bir taşınmazın edinilmesi konusunda Türk uyruklu vatandaşlar için bir kısıtlama
olduğunun ortaya konulmadığı kanaatindedir. AİHM ayrıca, sözkonusu raporda hem murisin
vefat ettiği tarihte ve hem de davanın Sulh Hukuk Mahkemesi Önünde görüldüğü sırada bir
mülkün miras yoluyla edinilmesinde kısıtlama olmadığının açıkça belirtildiğini tespit
etmektedir. Sözkonusu raporda bu tip mal edinmenin farklı yollardan engellendiği yönündeki
bilgilere yer verilse de, bu bilgiler somut delillere dayanmamaktadır (Apostolidi ve diğerleri,
ilgili bölüm, prg. 73-74).
Aynı şekilde AİHM, Adalet Bakanlığı Hukuk İşleri Genel Müdürlüğü’nün 4 Mart 1987
tarihli bilgi notuna göre, miras yoluyla mülk edinilmesinin Yunanistan’da herhangi bir
engellemeye konu teşkil etmediğini ve bu tip edinimlerin coğrafi sınırlamalarla ilgili
olmadığım kaydetmektedir. Bilgi notunda, Yunanistan’da miras yoluyla mülk edinen Türk
uyruklu vatandaşlardan söz edilmiştir (Apostolidi ve diğerleri, prg. 75),
Üstelik, AİHM 3 Şubat 1988 tarihinde Türkiye’deki düzenlemede değişiklikler yapıldığını
ve hem Apostolidi davasındaki ve hem de mevcut davadaki murisin vefat ettiği tarihte
yürürlükte olan 2 Kasım 1964 tarihli kararnamenin yürürlükten kaldırıldığım tespit
etmektedir. 3 Şubat 1988 tarihli kararnameye ek olarak kabul edilen 23 Mart 1988 tarihli
kararname, 1964 yılı kararnamesinin getirdiği kısıtlama nedeniyle taşınmazlarım tapu siciline
tescil ettiremeyen mirasçıların durumunu İyileştirmeyi hedeflemekteydi (Apostolidi ve
diğerleri, prg. 76).
AİHM ayrıca, 2005 yılında Tapu Kanunu’nun 35. maddesinde yapılan ve yabancı
uyruklulara karşılıklılık koşulu yerine getirilmese de miras hakkı tanıyan yasa değişikliğini
not etmektedir. Ancak, bu durumda mülkiyet hakkı tanınmadığından, bu şekilde miras alman
mülk tasfiye edilmekte ve mirasçıya tazminat ödenmektedir (Apostolidi ve diğerleri, prg. 77).
AİHM, mevcut davada yukanda belirtilenlerden farklı sonuçlara ulaşmayı gerektirecek
hiçbir olgunun gözlemlenemediğini kaydetmektedir. Dosya unsurlarının tümü ve miras
yoluyla taşınmaz mülk edinilmesine ilişkin Yunanistan’daki Türk uyruklu vatandaşlara
karşılıklılık ilkesinin uygulandığının ortaya konulmadığı göz önünde bulundurulduğunda,
Tapu Kanunu’nun 35. maddesinin uygulanmasının başvuranlar için yeterince öngörülebilir
olduğu kabul edilemez. AİHM, buradan dava konusu müdahalenin yasallık ilkesi ile
bağdaşmadığı ve dolayısıyla 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesine uygun olmadığı sonucuna
varmaktadır.
İÜ. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuranlar, AİHS’nin 14. maddesine aykırılık teşkil eden ayrımcı bir muamele
gördüklerinden şikayetçi olmaktadır. Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesi üzerinde vardığı sonuçlan dikkate alan AİHM,
başvuranlann 14. maddeye aykrn olarak uyruklan nedeniyle mağdur edilip edilmediklerinin
aynca incelenmesine yer olmadığı kanaatine varmaktadır.
IV. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN 1. PARAGRAFININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
HAKKINDA
Başvuranlar, İstanbul Sulh Hukuk Mahkemesi önünde görülen davada adil yargılanma
hakkından yararlanamadıklarını savunmaktadır.
Başvuranlar, ihtilafın çözülmesinde en önemli unsuru teşkil eden Adalet Bakanlığı
Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü raporunun ulusal mahkemeler
tarafından doğru bir şekilde yorumlanmadığından şikâyetçi olmaktadır. Başvuranlar ayrıca,
Yargıtay kararlarının da yeterli gerekçelere dayandınlmadığını ileri sürmektedir. Bu
bağlamda başvuranlar, AİHS’nin 6. maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
AİHM, bu şikâyetin 1 Nolu Ek ProtokoPün 1. maddesine dayalı şikâyetin içinde yer aldığı
ve ayrıca incelenmesi gerekmediği kanaatindedir.
V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
Başvuranlar, hem maddi ve hem de manevi zarara uğradıklarım iddia etmektedir. Maddi
tazminat olarak başvuranlar 4 300 000 Amerikan Dolan (USD) (talep edilen 14 Temmuz tarihinde yaklaşık 3 118 600 Euro (EUR)) talep etmektedir. Başvuranlar, kanıt belgesi
olarak 12 Haziran 2007 tarihinde Apeks Real Estate Appraisal Çenter Inc. anonim şirketi
tarafından hazırlanan bir bilirkişi raporuna atıfta bulunmaktadır. Raporda sözkonusu yedi
taşınmazla ilgili veriler ayrıntılı olarak incelenmiştir.
Başvuranlar, manevi tazminat başlığı altında özellikle dava konusu yoksun bırakma
neticesinde ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarım belirttikten sonra 500 000 USD
(yaklaşık 362 600 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar, aynca aile mekânlarından da yoksun
kaldıklarım ve evlerinin 49 yıllığına Su Sporlan ve Eskrim Kulübüne kiralandığım
belirtmektedir.
Yargılama gider ve masrafları başlığı altında başvuranlar, ulusal mahkemeler önünde
görülen yargılamalar için 20 000 USD (yaklaşık 14 500 Euro) tutannın kendilerine geri
ödenmesini talep etmektedir. AİHM önünde görülen yargılama için başvuranlar bilirkişi
raporu ücreti olarak ve avukatlarına verilecek olan maddi ve manevi tazminatın % 6’sı
karşılığında 1 613 USD (yaklaşık 1 170 Euro) talep etmektedir. Başvuranlar, bilirkişi raporu
ücretine ait bir fatura ve avukat ücretiyle ilgili bir sözleşme metni sunmaktadır. Bu
sözleşmeye göre, kendilerini temsil eden avukatlar, nihai ödemeden düşülmek üzere 10 000
Euro avans almışlardır.
Hükümet, aşın bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.
Mevcut dava koşullarında AİHM, Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında bir uzlaşma
olasılığı mevcudiyetini dikkate alarak, 41. maddenin uygulanmasına şimdilik yer olmadığı
kanaatine varmaktadır.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,
1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. Ek 1no’lu ProtokoPün 1. maddesinin ihlal edildiğine;
3. AİHS’nin 6. ve 14. maddeleri hakkmdaki şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek
olmadığına;
4. AÎHS’nin 41. maddesinin uygulanması hususunun bu aşamada uygulanamayacağına ve
sonuç itibarıyla,
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümet ve başvuranların, AİHS’nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten
itibaren Üç ay içinde bu mesele hakkmdaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve
bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet
edilmesine;
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkammn izlenecek süreci
belirlemeyeyetkili kılınmasına;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 23 Şubat 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło