21894/93
WyrokETPCz2005-03-24ECLI:CE:ECHR:2005:0324JUD002189493
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy tureckie władze naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez bezprawne zabójstwa i brak skutecznego śledztwa, prawo do poszanowania godności (art. 3 Konwencji) w związku ze zbezczeszczeniem zwłok i cierpieniem bliskich, oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał podkreślił, że państwo ma obowiązek, wynikający z art. 38 § 1 (a) Konwencji, zapewnić wszelkie niezbędne środki do ustalenia faktów, zwłaszcza gdy informacje znajdują się wyłącznie w posiadaniu rządu. Stwierdził, że rząd turecki nie wywiązał się z tego obowiązku, nie przedstawiając kluczowych dokumentów, co pozwoliło na wyciągnięcie wniosków na korzyść skarżących. Trybunał uznał zeznania świadków skarżących za wiarygodne i spójne, w przeciwieństwie do zeznań świadków żandarmerii, które były sprzeczne i niewiarygodne. Stwierdzono, że krajowe śledztwa były niewystarczające, brakowało w nich rzetelnego badania dowodów, balistyki i odpowiednich autopsji, a także nie przesłuchano kluczowych świadków ani nie pociągnięto do odpowiedzialności winnych. Wobec braku satysfakcjonującego wyjaśnienia ze strony rządu dotyczącego śmierci i zbezczeszczenia zwłok, Trybunał uznał odpowiedzialność państwa za naruszenia.Stan faktyczny
Skarżący, Zülfü Akkum, Hüseyin Akan i Rabia Karakoç, obywatele tureccy pochodzenia kurdyjskiego, twierdzili, że ich krewni (Mehmet Akkum, Mehmet Akan i Derviş Karakoç) zostali bezprawnie zabici przez siły bezpieczeństwa podczas operacji wojskowej „Sancak-1” 10 listopada 1992 roku. Derviş Karakoç miał zostać zastrzelony przez żołnierzy, a jego koń i pies również zabici. Ciało Mehmet Akkum zostało znalezione zbezczeszczone (odcięte uszy, odarta skóra). Krajowe śledztwa w sprawie tych zdarzeń zostały uznane przez Trybunał za nieadekwatne i nieskuteczne.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie:
1. Oddalił wstępny zarzut Rządu.
2. Stwierdził, że państwo pozwane nie wywiązało się ze swoich zobowiązań wynikających z art. 38 Konwencji.
3. Stwierdził, że Rząd jest odpowiedzialny za śmierć trzech krewnych skarżących, co stanowi naruszenie art. 2 Konwencji.
4. Stwierdził, że nie jest konieczne ustalanie, czy doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w związku z zarzucaną niedbałością w planowaniu i prowadzeniu operacji.
5. Stwierdził, że władze państwa pozwanego naruszyły art. 2 Konwencji, nie przeprowadzając skutecznego śledztwa w sprawie zabójstw trzech osób.
6. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji w odniesieniu do pierwszego skarżącego.
7. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji.
8. Stwierdził, że nie jest konieczne ustalanie, czy doszło do naruszenia art. 2 i 13 Konwencji w związku z praktykami władz.
9. Stwierdził, że nie jest konieczne ustalanie, czy doszło do naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 2 i 13 Konwencji.
10. Stwierdził, że nie jest konieczne ustalanie, czy doszło do naruszenia art. 18 Konwencji.
11. Stwierdził naruszenie art. 1 Protokołu nr 1 Konwencji w związku z zabiciem konia i psa Dervişa Karakoça.
12. Stwierdził, że nie doszło do naruszenia art. 1 Protokołu nr 1 Konwencji w związku z zabiciem zwierząt gospodarskich należących do mieszkańców Kurşunlu.
13. Orzekł, że państwo pozwane ma zapłacić:
a) Trzeciej skarżącej, Rabii Karakoç, 57 300 EUR tytułem szkody majątkowej (dla żony i dzieci Dervişa Karakoça).
b) Skarżącym tytułem zadośćuczynienia:
i) Zülfü Akkumowi 20 000 EUR (dla siebie i pozostałych spadkobierców Mehmet Akkum) oraz 14 000 EUR (osobiście).
ii) Hüseyinowi Akanowi 20 000 EUR (dla spadkobierców Mehmet Akan) oraz 3 500 EUR (osobiście).
iii) Rabii Karakoç 20 000 EUR (dla żony i dzieci Dervişa Karakoça) oraz 3 500 EUR (osobiście).
c) Skarżącym 20 000 EUR tytułem kosztów i wydatków (pomniejszone o 3 000 EUR otrzymane w ramach pomocy prawnej z Rady Europy).
d) Odsetki za zwłokę.
14. Oddalił pozostałą część roszczeń skarżących o słuszne zadośćuczynienie.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYĐ
AKKUM VE DĐĞERLERĐ/Türkiye Davası*
Baꢀvuru No. 21894/93
Strazburg Mart 2005
USULĐ ĐꢁLEMLER
Davanın nedeni, üç Türk vatandaꢀı vatandaꢀı Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia
Karakoç’un (“baꢀvuranlar”), 4 Mayıs 1993 tarihinde, Đnsan Haklarını ve Temel Özgürlükleri
Korumaya Dair Sözleꢀme’nin (“Sözleꢀme”) eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa
Đnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) yaptıkları baꢀvurudur. (baꢀvuru no. 21894/93).
Adli yardım verilen baꢀvuranları, görevlerini Đngiltere’de ifa etmekte olan avukatlar
Kevin Boyle ve Françoise Hampson temsil etmiꢀtir. Türk Hükümeti’ni (“Hükümet”) kendi
Ajanları temsil etmiꢀtir.
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 2, 3, 6, 13, 14 ve 18. maddeleri ile AĐHS’ye ek 1 No.lu Protokol’ün
1. maddesine dayanarak, özellikle, akrabalarının 10 Kasım 1992 tarihinde düzenlenen bir askeri
operasyon sırasında güvenlik güçleri tarafından kanuna aykırı ꢀekilde öldürülmüꢀ olduğunu ve
yetkili makamların, sözkonusu öldürmeye iliꢀkin yeterli bir soruꢀturma yürütmediklerini iddia
etmiꢀtir. 10 Nisan 1998 tarihinde sunulan görüꢀlerinde, baꢀvuranlar Komisyon’a AĐHS’nin 6.
maddesine dayandırdıkları ꢀikayetlerini daha fazla sürdürmek istemediklerini bildirmiꢀlerdir. Ekim 1994 tarihinde Strazburg’da bir duruꢀma yapılmıꢀ ve 5 Mart 1996 tarihinde
baꢀvurunun kabul edilebilir olduğuna karar verilerek 1 Kasım 1999 tarihinde Komisyon henüz
davayı incelemeyi tamamlamamıꢀ olduğu halde AĐHS’ye ek 11 No.lu Protokol’ün ikinci
hükmü olan 5 § 3. madde gereğince AĐHM’ye havale edilmiꢀtir.
Baꢀvuru ile ilgili olarak AĐHM’nin Birinci Dairesi görevlendirilmiꢀtir (AĐHM Đç Tüzüğü’nün § 1. maddesi). Sözkonusu daire içerisinde, davayı inceleyecek Heyet (AĐHS’nin 27 § 1.
maddesi) Đç Tüzüğün 26 § 1. maddesinde öngörüldüğü üzere teꢀkil edilmiꢀtir. Türkiye’yi tem-
silen seçilen avukat Rıza Türmen, davadan çekilmiꢀtir (28. madde). Hükümet dolayısıyla ad
hoc yargıç olarak Feyyaz Gölcüklü’yü atamıꢀtır (AĐHS’nin 27 § 2. maddesi ve Đç Tüzüğün 29
§ 1. maddesi).
Baꢀvuranlar ve Hükümet, esaslar hususunda görüꢀlerini sunmuꢀtur (Đç Tüzüğün 59 §
1. maddesi). Taraflar, karꢀılıklı görüꢀlerine yazılı olarak cevap vermiꢀtir. Kasım 2004 tarihinde AĐHM, Dairelerinde değiꢀiklik yapmıꢀtır (Đç Tüzüğün 25 §
1. maddesi). Sözkonusu dava ile ilgili olarak yeni oluꢀturulan Birinci Daire görevlendirilmiꢀ
tir
(Đç Tüzüğün 52 § 1. maddesi).
* Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî Đꢀler Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiꢀ olup, gayrıresmî tercümedir.
____________________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî Đꢀler Genel
Müdürlüğütarafından yapılmıꢀ olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak belirtilmiꢀ
olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koꢀulu ile Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
I. DAVA OLAYLARI
Baꢀvuranlar, Zülfü Akkum, Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, sırasıyla 1944, 1928 ve doğumlu ve Kürt kökenli Türk vatandaꢀlarıdır. Baꢀvuranlar, 10 Kasım 1992 tarihinde
güvenlik güçleri tarafından öldürüldükleri iddia edilen Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve
Derviꢀ Karakoç’un babası, erkek kardeꢀi ve annesidir. Öldükleri tarihte baꢀvuranların
akrabaları sırasıyla 29, 70 ve 33 yaꢀlarındadır.
A. Giriꢀ
Özellikle 10 Kasım 1992 tarihinde geliꢀen olaylarla ilgili olan dava olayları, taraflar
arasında ihtilaflıdır.
Olaylar, taraflar tarafından sunulduğu ꢀekliyle, aꢀağıda kaydedilen Kısım B’de
belirtilmiꢀtir (paragraflar 12-29). Hükümet’in olaylarla ilgili görüꢀleri aꢀağıda kaydedilen
Kısım C’de özetlenmiꢀtir (paragraflar 30-34). Baꢀvuran ve Hükümet tarafından sunulan
belgeye dayanan ifadeler Kısım D’de özetlenmiꢀtir (paragraflar 35-97).
Komisyon, taraflar arasında ihtilaflı olan olayları saptamak için, AĐHS’nin eski 28 § 1.
(a) maddesine uygun olarak tarafların da yardımı ile, bir soruꢀturma baꢀlatmıꢀtır. 10 Mart ve Mart 1997 tarihleri arasında Ankara’da ifade alacak üç temsilci atamıꢀtır. Aꢀağıda
kaydedilen 17 tanıkla birlikte ikinci ve üçüncü baꢀvuranla görüꢀmüꢀlerdir: Abdurrahman
Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman, Hacire Ceylan, Hüseyin
Yılmaz, Alaattin Aydın, Koray Türkan, Nihat Turan, Ömer Faruk Köksal, Hüseyin Bakır,
Ersan Topaloğlu, Mürꢀit yılmaz, Muhammed Özdemir, Tuncer Arpacı, Murat Koç ve son
olarak Ramazan Dal. Sözkonusu görgü tanıkları tarafından verilen sözlü ifadelerin özeti
aꢀağıda kaydedilen Kısım E’de bulunmaktadır (paragraflar 98-174).
Đlk baꢀvuran, Zülfü Akkum ile birlikte Hediye Akelma da çağırılmıꢀtır, fakat
Komisyon temsilcileri görüꢀmeye gelmemiꢀlerdir. Akkum’un avukatı Zülfü Akkum’un
hayatından endiꢀe etmesi nedeniyle temsilcilere ifade vermek istemediğini belirtmiꢀtir.
Sözkonusu olaylara tanık olduğu iddia edilen ve ismi baꢀvuranlar tarafından belirtilmemiꢀ
olan Hediye Elma Akodun da temsilcilere ifade vermek istememiꢀtir ve hiçbir neden ileri
sürmemiꢀtir. Son olarak, sözkonusu tarihte Dicle Kasabası’nın belediye baꢀkanı olan ve ismi
baꢀvuranlar tarafından belirtilmemiꢀ olan Mehmet Güranioğlu da temsilcilerle görüꢀmemiꢀtir.
B. Baꢀvuranların Olaylar Hakkındaki Görüꢀleri
Baꢀvuranlar Zülfü Akkum ve Hüseyin Akan, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle Đdari
Kaza Bölgesi’nde kurulmuꢀ Kurꢀunlu Köyü’ndendir. Rabia Karakoç, yine Dicle Havalisi’nde
olan Kırkpınar Köyü’ndeki Kayaꢀ Köyü’ndendir.
Kurꢀunlu Köyü ve Kayaꢀ Köyü, oldukça dağlık bir alanda kurulmuꢀtur ve
birbirlerinden yaklaꢀık 45 dakika yürüme mesafesindedir. Kurꢀunlu Köyü’ne yakın ve
Kayaꢀ’tan bir saat yürüme mesafesinde Kurꢀunlu düzlüğü bulunmaktadır. Sözkonusu düzlük,
çok az bir yükselti dıꢀında tamamen düzdür. Ancak, yer yer ormanlarla kaplı olan dağlarla
çevrelenmiꢀtir. Bu düzlük ve onu çevreleyen dağlık alan, Kurꢀunlu sakinleri tarafından
hayvanlarını otlatmak amacıyla kullanılmaktadır. Kurꢀunlu düzlüğünün kuzeyinde, Kayaꢀ’tan
iki buçuk saat yürüme mesafesinde Çevrecik köyü bulunmaktadır. Kurꢀunlu Köyü’nün güney
doğusunda 10 Nisan 1992 tarihinde güvenlik güçlerinin, köy muhtarı Hüseyin Akdıvar’ın evi
de dahil olmak üzere dokuz köylünün evini yaktığı Kelekçi Köyü bulunmaktadır (bkz.
Akdıvar ve Diğerleri/Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-
IV). Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum, Kurꢀunlu Köyü’nün muhtarıydı. Oğlu
Mehmet, onunla birlikte sürekli olarak köyde yaꢀamıyordu, ancak, 10 Kasım’da, Mehmet
köyünü ziyaret etmiꢀtir. Mehmet köydeyken, çobanlık görevini üstlenmesi gerektiğini
öğrenmiꢀtir. Köylülere ait hayvanlara bakmakla görevlendirilmiꢀ dört köylü bulunmaktadır:
Mehmet Akkum, Mehmet Akan ve iki kadın, Hacire Ceylan ve Hediye Akodun. Kasım’da 8.00-9.00 civarlarında Mehmet Akan ve Mehmet Akkum, köy
hayvanlarını Kurꢀunlu düzlüğü ve çevresinde otlatmak üzere Kurꢀunlu Köyü’nü terketmiꢀtir.
Köyden ayrılmalarının hemen ardından, diğer iki kadın çoban da sürülerini Kurꢀunlu
düzlüğüne götürmek üzere köyü terketmiꢀtir. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum sürüleri,
düzlüğü çevreleyen dağlık alana götürürken, iki kadın çoban iki sürüyü ayrı tutmak için kendi
sürüleriyle düzlükte kalmıꢀtır.
Askeri bir operasyon düzenlendiğini fark ettiklerinde düzlükte uzun süredir
bulunmamaktaydılar. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum dağlık alanda bulundukları sırada,
ilk olarak askerlerin izlediği yola rastlamıꢀtır. Dağlık alanda gizlenmiꢀ olan askerlerle
çevrelenmiꢀlerdir.
Devam etmekte olan bir operasyon olduğunu ve askerlerin düzlüğü çevreleyen dağlık
bölgede gizlenmiꢀ olduklarını fark ettiklerinde Hacire ve Hediye düzlük alanda
bulunmaktaydı. Düzlüğün sınırlarına yaklaꢀtıkları sırada askerlere rastlamıꢀlardır. Hacire’nin
keçilerinden bazıları, düzlükten ayrılıp dağlık alandaki ormanlara doğru gitmeye baꢀlamıꢀtır.
Hacire, keçileri gözden kaybetmek istemediği için ve çalılığa girmelerini engellemek
amacıyla keçileri takip etmiꢀtir.
Ayrıca, ormanlık alanın sınırlarında, iki asker Hacire’yi durdurmuꢀtur. Ona ve
Hediye’ye hayvanları terkedip evlerine dönmelerini söylemiꢀlerdir. Hediye ayrılmayı kabul
etmiꢀ, fakat Hacire keçilerini almak için ısrar etmiꢀtir. Askerler, ısrar ettiği için Hacire’ye
tüfeklerinin dipçikleri ile vurmuꢀtur. Sonuç olarak, Hacire de köye doğru Hediye’yi takip
etmeye koyulmuꢀtur. Köye döndüklerinde, Hüseyin Akan’a Mehmet Akan’ı askerler
tarafından dövüldüğü sırada yardım isterken gördüklerini bildirmiꢀlerdir. Mehmet Akan ve
Mehmet Akkum, en son bir grup askerin olduğu dağlık alanda canlı görülmüꢀtür.
Đki kadın düzlükten köylerine dönerken, iki çocuğuyla atının üzerinde olan Derviꢀ
Karakoç’a rastlamıꢀtır. Annesi, Rabia Karakoç, karısı Güllü, kız kardeꢀi Hayriye Karaman ve
son olarak bir akrabaları Zeliha Karakoç onu ayakta takip etmektedir. Akrabalarını ziyaret
etmek üzere Çevrecik Köyü’ne gitmektedirler.
Derviꢀ atını üzerinde, Hacire ve Hediye’nin yanından geçmiꢀtir, fakat Hacire ve
Hediye aralarında Rabia Karakoç’un da olduğu kadınları durdurmuꢀtur. Rabia’ya
yolculuklarına devam etmemeleri gerektiğini, her yerde askerler olduğunu ve Derviꢀ’i
yakalayabileceklerini söylemiꢀlerdir. Derviꢀ, 10-15 metre gittikten sonra atını durdurmuꢀ ve
kadınların neden durduğunu anlamak için onlara doğru bakmıꢀtır. Annesi Derviꢀ’e kadınların
askerler hakkında ne söylediğini bildirdiğinde, Derviꢀ de gitmemelerinin iyi olacağını
belirtmiꢀtir.
Ancak o sırada Hacire’ye evine dönmesini söyleyen askerler ormanlık alandan çıkmıꢀ,
Derviꢀ’e yaklaꢀmıꢀ ve ona atından inmesini ve kimlik kartını göstermesini söylemiꢀtir. Derviꢀ
atından inmiꢀ ve çocukları annesi ile karısına teslim etmiꢀtir. Atı da teslim etmek istemiꢀtir
fakat askerler buna engel olmuꢀtur. Derviꢀ’in kimlik kartına bakmıꢀlar ve onu geri cebine
koymuꢀlardır. Daha sonra kadınlar kendilerini izlerken Derviꢀ’i ormanlık alana
götürmüꢀlerdir.
Askerler tüfeklerinin dipçikleri ile Derviꢀ’in omzuna vurmuꢀtur. Daha sonra tek bir
tabanca atıꢀı duyulmuꢀ ve hemen ardından düzlüğün çevresinden ateꢀ edilmeye baꢀlanmıꢀtır.
Rabia, oğlunu vuran bir ateꢀ görmüꢀtür. Mermiler her yanın tozla kaplanmasına neden
olmuꢀtur. Kadınlar korkmuꢀ bir vaziyette köylerine kaçmıꢀlardır. Sürekli ꢀekilde ateꢀ
edilmeye baꢀlanmadan önce, Derviꢀ’in cesedine yaklaꢀmayı baꢀaramamıꢀlardır.
Kadınlar kendi köylerine dönmüꢀtür. Ertesi gün, Rabia oğlunu aramak için kendisine
eꢀlik edecek birisini bulmak üzere Kurꢀunlu Köyü’ne gitmiꢀtir. Ancak, kimse kendisine eꢀlik
etmek istememiꢀtir. Köylüler, o günün sabahında Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’u aramak
üzere düzlüğe gitmiꢀler, fakat yalnızca hayvan ölüleriyle karꢀılaꢀarak aramalarını
tamamlamadan köylerine geri dönmüꢀlerdir.
Zülfü, oğluyla ilgili soruꢀturma yapmak için Dicle Kasabası’na gitmiꢀ olduğu için
Rabia, Zülfü Akkum’un karısı ile konuꢀmuꢀtur. Hüseyin Akan da kardeꢀi hakkında bilgi
edinmek için Zülfü Akkum ile gitmiꢀtir. Düzlükler civarındaki tepelerde askerler onları
çevreledikten sonra ne olduğunu bilmek istemiꢀlerdir. Kendileri ile birlikte Dicle Merkez
Karakolu’na giden Dicle belediye baꢀkanı Mehmet Güranioğlu ile karꢀılaꢀmıꢀlardır. Bir
yarbay, askerlerin henüz dönmediğini söylemiꢀtir. O gece Dicle’de kalmıꢀlardır.
Ertesi sabah, 12 Kasım tarihinde, Dicle Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’na gitmiꢀlerdir.
Öğlen köye telefon ettiklerinde, Mehmet Mehmet Akan ve Mehmet Akkum hakkında hala
bilgi yoktur. Saat 14.30’da tekrar aradıklarında, Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un
cesetlerinin bulunduğunu öğrenmiꢀlerdir. Cumhuriyet Savcısı’na haber vermiꢀ ve Savcı’dan
cesetleri almak için bir araba göndermesini istemiꢀlerdir. Zülfü cesetleri almak üzere köye
dönmüꢀtür.
Köyülüler, Derviꢀ’in ve Mehmet Akan’ın cesetlerini bulmuꢀtur. Derviꢀ’in atının
cesedi de Mehmet Akan’ın cesedinin bulunduğu düzlük alandadır. Etrafta kullanılmıꢀ
fiꢀeklerle birlikte birçok hayvan ölüsü vardır.
Köylüler Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerini köylerine götürmüꢀtür.
Zülfü, cesetleri Dicle’ye götürüp otopsilerini yaptırmak üzere taksiyle gelmiꢀtir.
Zülfü Akkum, 16 Kasım’da Elazığ’daki karakola gidene kadar oğlunun baꢀına neler
geldiğini öğrenememiꢀtir.14 Kasım’da kendisine bir jandarma komutanı tarafından Elazığ’da
iki ceset bulunduğu ve bunlardan birinin oğlu olabileceği söylenmiꢀtir. Karakolda kendisine
biri oğlu Mehmet’e ait olan iki ceset fotoğrafı gösterilmiꢀtir. Ceset çok kötü durumdadır ve
kulakları kesilmiꢀtir. Sol kolunun üst kısmının derisi yüzülmüꢀtür.
Gerekli yasal formaliteler tamamlandığında, Zülfü Akkum, hiç kimsenin sahip
çıkmaması nedeniyle cesedin gömüldüğü Elazığ Mezarlığı’ndan cesedi almıꢀ ve gömülmesi
için köyüne götürmüꢀtür.
C. Hükümet’in Olay Hakkındaki Görüꢀleri
Kasım 1992 tarihinde Elazığ’daki güvenlik güçleri, Elazığ’daki Bukadi Köyü
yakınlarında PKK militanlarına karꢀı askeri bir operasyon düzenlemiꢀtir. Mehmet Akkum,
silahlı PKK militanları ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatıꢀmada hayatını yitirmiꢀtir. Olay
sırasında PKK’ya iliꢀkin birçok doküman, ateꢀli silahlar için cephane ve stoklar ele
geçirilmiꢀtir.
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Baꢀsavcısı tarafından Mehmet
Akkum’a karꢀı baꢀlatılan iꢀlemlere, ölümü ardından son verilmiꢀtir.
Ayrıca 10 Kasım 1992 tarihinde Arıcak Köyü yakınlarında Dicle güvenlik güçleri ve
silahlı PKK militanları arasında ꢀiddetli bir çatıꢀma baꢀlamıꢀtır. Karakoç ve Akan sözkonusu
çatıꢀma sırasında hayatlarını yitirmiꢀtir.
Üç kiꢀinin öldürülmesine iliꢀkin açılan hazırlık soruꢀturması sonucunda, 19 Ağustos tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’na bir iddianame sunulmuꢀtur. Yedi
jandarma askeri ve memuru, birden fazla kiꢀiyi öldürmekle suçlanmıꢀtır.
Ceza davası, Elazığ’daki 8. Kolordu’ya (“Askeri Mahkeme”) bağlı Askeri
Mahkeme’ye havale edilmiꢀtir. Mahkemenin, baꢀvuranların ve isimleri verilen tanıkların
isimlerini belirleme çabaları baꢀarısız olmuꢀtur. Yalnızca, olaylara ꢀahit olduklarını inkar
eden iki tanığın izini belirlemek mümkün olmuꢀtur. 21 Aralık 1995 tarihinde Askeri
Mahkeme, jandarmaların baꢀvuranların akrabalarını öldürmek hususunda beraat etmesine
karar vermiꢀtir.
D. Taraflar Tarafından Sunulan Yazılı Đfade
Aꢀağıda kaydedilen bilgiler, taraflar tarafından sunulan dokümanlardan elde edilmiꢀtir.
1. Askeri Operasyon
Olayın gerçekleꢀtiği mahalde hazırlanmıꢀ ve el yazısıyla yazılmıꢀ bir askeri operasyon
raporu, 11 Kasım 1992 tarihinde yedi jandarma memuru ve askeri tarafından hazırlanmıꢀ ve
imzalanmıꢀtır. Dokümanın en baꢀında, 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1 Askeri Operasyon
Planı’na bir gönderme yapılmıꢀtır. Sözkonusu planın bir nüshası Komisyon’a ya da
Mahkeme’ye sunulmamıꢀtır.
Raporda 10 Kasım 1992 tarihinde sabah saat 3.00’te Elazığ’dan dört, Palu’dan iki,
Alacakaya’dan dört, Kovancılar’dan üç, Arıcak’tan dört jandarma komando taburu,
Üçocak’tan bir, Arıcak’tan bir jandarma taburu ve Dicle’den bir grup jandarma komando
taburunun planlı bir askeri operasyon baꢀlattığı belirtilmiꢀtir. Operasyona Sancak-1 kod adı
verilmiꢀtir.
Aynı sabah saat 6.30’ta bir grup terörist ve Arıcak’tan dört jandarma komando taburu
arasında Bukardi Köyü yakınlarındaki Payidar Tepeleri’nde, (00, 59) koordinatlarında silahlı
bir çatıꢀma baꢀlamıꢀtır. Çatıꢀma o gün 18.00’e kadar aralıklarla devam etmiꢀtir. Çatıꢀma
sırasında askerler, Kurꢀunlu Köyü sakinlerine ait hayvan sürüleri ardına gizlenen ve askerlere
ateꢀ açan teröristlere ateꢀle karꢀılık vermiꢀtir.
Ertesi gün sabaha karꢀı askerler tarafından baꢀlatılan araꢀtırmada bir ceset
bulunmuꢀtur. Askerler, bulunan cesedin teröristlere yardım ve yataklık eden bir kiꢀiye ait
olduğu kanısına varmıꢀtır. Ceset üzerinde kimliğini tespit etmeye yardımcı olacak bir
doküman bulunmamıꢀtır. Araꢀtırma sırasında askerler, aralarında beꢀ kullanılmıꢀ G3 tüfek
fiꢀeği, on bir kullanılmıꢀ Kalashnikov tüfek fiꢀeği ve yüz otuz altı kullanılmıꢀ BKC tüfek
fiꢀeği bulunan bir grup kullanılmıꢀ fiꢀek ele geçirmiꢀtir.
Ayrıca, (00, 59) koordinatlarında bir sığınak ortaya çıkarılmıꢀ ve içerisinde saklanan
yiyecekle birlikte askerler tarafından imha edilmiꢀtir. 11 Kasım 1992 tarihinde 13.30’ta sona
eren operasyonda görev alan askerler arasında ölü ya da yaralı bulunmamaktadır.
Olay mahallinde hazırlanmıꢀ olan sözkonusu raporun daha sonraki bir aꢀamada
daktiloda yazılmıꢀ olduğu düꢀünülmektedir. Ancak, el yazısı ile ve daktilo ile yazılmıꢀ
raporlar arasında iki karꢀıtlık bulunmaktadır. Daktiloda yazılmıꢀ raporda, Palu’dan dört
jandarma komando taburunun operasyonda görev aldığı belirtilirken, el yazısıyla hazırlanmıꢀ
raporda Palu’dan yalnızca iki taburun görev aldığı belirtilmiꢀtir. Ayrıca, el yazısı ile
hazırlanmıꢀ rapora göre, Alacakaya’dan dört jandarma jandarma komanda taburu
operasyonda görev alırken, daktilo ile hazırlanmıꢀ raporda sözkonusu taburlara
değinilmemiꢀtir.
Operasyon bölgesinde bulunmuꢀ olan raporlar ve kullanılmıꢀ fiꢀekler, 20 Kasım 1992
tarihinde Arıcak Jandarma Karakolu komutanı Yüzbaꢀı Mürꢀit Yılmaz tarafından Palu
Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’na teslim edilmiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde diğer bir askeri rapor da aralarında Albay Hüseyin Yılmaz’ın
da bulunduğu dört kiꢀi tarafından hazırlanmıꢀ ve imzalanmıꢀtır (bkz. yukarıda kaydedilen
paragraf 113 ve 124 arası). Sözkonusu rapor aralarında Đçiꢀleri Bakanlığı’nın da bulunduğu
bir grup yetkili makama gönderilmiꢀtir. Raporda, operasyon ardından ele geçirilen cesedin
terörist bir örgüte üye mensup ya da terörist bir örgüt mensuplarına yataklık eden bir kiꢀiye ait
olduğu belirtilmiꢀtir. Ceset, daha sonra kimlik tespiti ve otopsi için Palu Köyü’ndeki
Cumhuriyet Baꢀsavcısı’na teslim edilmiꢀtir.
Sözkonusu rapor, olay mahallinde hazırlanmıꢀ olan raporun el yazısı ve daktilo ile
hazırlanmıꢀ nüshaları ile çeliꢀmektedir. Rapora göre, operasyonda Palu’dan bir,
Alacakaya’dan dört, Arıcak’tan üç jandarma komando taburu operasyonda görev almıꢀtır.
Üçocak’tan gelen jandarma taburuna değinilmemiꢀtir, fakat daha önceki raporun her iki
nüshasında da belirtilmemiꢀ olan Karakoçan’dan gelen iki jandarma taburu operasyonda
görev aldığından bahsedilmektedir. Ayrıca, sözkonusu rapora göre terörist sığınağının
koordinatları, daha önce olay mahallinde hazırlanmıꢀ olan raporda belirtildiği gibi (00, 59)
değil, (97, 59)dur.
2. Hazırlık Soruꢀturması Kasım 1992 tarihinde Cumhuriyet Baꢀsavcısı Nihat Turan ve Dr. Alaattin Aydın
tarafından bir ceset tetkik raporu hazırlanmıꢀ ve imzalanmıꢀtır.
Raporda, cesedin yaklaꢀık olarak 30-35 yaꢀlarında bir adama ait olduğu belirtilmiꢀtir.
Her iki kulağı da kayıptır ve midesinin üst kısmı ile sırtının sağ kısmında kurꢀunun girdiği
birer delik bulunmaktadır. Sol eline bir mermi girmiꢀ ve çıkmıꢀtır. Ayrıca, bir ꢀarapnelin yol
açmıꢀ olabileceği diğer baꢀka izler ve yanık izleriyle birlikte on santim uzunluğunda bir
merminin yol açtığı yara izleri bulunmaktadır. Doktor, ölme nedeninin ateꢀ etme olduğunu
tespit etmiꢀtir. Ölme nedeninin tespit edilmiꢀ olması nedeni ile tam bir otopsi yapılmamasına
karar verilmiꢀtir.
Cesedin üzerinde kimliğinin tespit edilmesine yardımcı olacak hiçbir doküman
bulunmamıꢀtır. 12 Kasım 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Baꢀsavcısı tarafından gömme izni
çıkarılmasını müteakiben ceset gömülmüꢀtür. Kasım 1992 tarihinde ilk baꢀvuran, Zülfü Akkum, Diyarbakır yakınlarındaki Dicle
Kasabası’ndaki Cumhuriyet Baꢀsavcısı’na bir dilekçe sunmuꢀtur. Savcıya, oğlu Mehmet
Akkum ve bir diğer köy sakini Mehmet Akan’ın, 10 Kasım 1992 tarihinde sabah erkenden
hayvanlarını otlatmaya götürdüklerini ve akꢀam eve dönmediklerini bildirmiꢀtir. Her yerde
askerler olduğu için köylüler onları aramaya çıkmaktan çekinmiꢀtir. Ancak, 12 Kasım 1992
tarihinde Zülfü Akkum ve bir grup köylü, kaybolan iki kiꢀiyi aramaya çıkmıꢀ ve Mehmet
Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerini, Karakoç’un elleri arkasında bağlı olarak
bulmuꢀlardır. Zülfü Akkum, Cumhuriyet Savcısı’ndan cesetleri köye getirme hususunda
kendisine yardımcı olmasını istemiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akan’ın oğlu, Ali Akan ve Derviꢀ Karakoç’un
kuzeni, Musa Karakoç Dicle Cumhuriyet Baꢀsavcısı’na birer dilekçe sunmuꢀ ve akrabalarının
güvenlik güçleri mensuplarınca öldürüldüklerini bildirmiꢀtir. Savcıdan cesetler üzerinde
otopsi yapılmasını istemiꢀlerdir. Kasım 1992 tarihinde Dicle Cumhuriyet Baꢀsavcısı Đbrahim Engin ve Dr. Koray
Aydın Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetleri üzerinde harici incelemeler yapmıꢀtır.
Đnceleme sırasında, Mehmet Akan’ın oğlu babasının cesedini ve kuzeni de Derviꢀ Karakoç’un
cesedini teꢀhis etmiꢀtir. Rapora göre, 66 yaꢀındaki Mehmet Akan’ın ölüm nedeni, sağ kulağın
arkasından girerek sol kulağın üzerinden çıkan bir mermidir. Ölümlerin nedeninin tespit
edilmesi nedeni ile cesetler üzerinde tam bir otopsi yapılmamasına karar verilmiꢀtir.
Baꢀvuranların avukatları, Mahkeme’ye 7 Haziran 1993 tarihinde Londra’daki Charing
Cross and Westminster Tıp Okulu’nda adli tıp uzmanı olan Dr. Peter Vanezis tarafından
hazırlanan bir rapor sunmuꢀtur. Sözkonusu raporun bulguları, Mehmet Akkum ve Mehmet
Akan’ın cesetlerinin fotoğraflarına dayanmaktadır.
Dr. Vanezis’in raporu, Mehmet Akkum’un cesedindeki, yüzündeki sıyrık ve çürükleri,
her iki kulağındaki yırtılmaları, boynun ön kısmındaki çürüklerin toplamını, sol alt göğüs ve
karındaki kapsamlı çürükleri ve sağ koltuk altındaki sirküler bir deliği içeren kapsamlı
yaralanmaları listelemektedir. Sözkonusu raporda, ayrıca, ölüm ardından derinin, göğüs, üst
karın, sol üst kol ve sol elin arka kısmından kesip çıkarıldığı belirtilmiꢀtir. Dr. Vanezis,
bedene verilen zararların sözkonusu bölgeye uzun, yuvarlak olması muhtemel bir tahta
parçası veya çubuk ile vurulmasından kaynaklanmıꢀ olabileceği sonucuna varmıꢀtır. Ayrca,
aynı bölgenin tekmelenmiꢀ ya da darbe almıꢀ olması da muhtemeldir. Sözkonusu bölgeye
yapılan vuruꢀlar, acil tıbbi müdahale olmaksızın dalağın hayati boyutta zarar görmesine neden
olmuꢀ olabilir. Yüzdeki yaralanmaların, yumruk darbelerinden kaynaklanmıꢀ olması
muhtemeldir. Dr. Vanezis, Mehmet Akan’ın sol kulağının üst kısmında silah atıꢀından
kaynaklanan izler gözlemlemiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde Zülfü Akkum’a, Elazığ’daki yetkili makamlar tarafından
gömülen cesedin fotoğrafı gösterilmiꢀtir (bkz. yukarıdaki paragraf 47). Zülfü Akkum, ölen
kiꢀinin kendi oğlu Mehmet Akkum olduğunu teꢀhis etmiꢀtir. Ertesi gün, mezarlıkta ceset
kendisine teslim edilmiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde, Dicle Karakolu komutanı Binbaꢀı Ersan Topaloğlu, Dicle
Cumhuriyet Savcılığı’na Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerinin Arıcak Kasabası
yetki alanı dahilinde bulunmuꢀ olduğunu bildirmiꢀtir. Binbaꢀı Topaloğlu, daha sonra
Cumhuriyet Savcısı’na, radyo bağlantılarından, cesetlerin bulunduğu bölgede planlı bir
operasyon gerçekleꢀtirildiğini anlamıꢀ olduğunu bildirmiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde Güllü Karakoç ve Rabia Karakoç, Đnsan Hakları Derneği’nin
Diyarbakır ꢁubesi’ne detaylı ifadeler sunmuꢀ ve Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesine yol açan
olaylarda tanık oldukları durumları tasvir etmiꢀlerdir. 26 Kasım 1992 tarihinde Hüseyin Akan
ve Zülfü Akkum da Đnsan Hakları Derneği’ne ifadelerini sunmuꢀtur. Aralık 1992 tarihinde Palu Cumhuriyet Baꢀsavcısı Nihat Turan hazırlık
soruꢀturmasına iliꢀkin dokümanları incelemiꢀ ve “9 Kasım 1992 tarihinde Payidar tepelerinde
PKK mensupları ve askerler arasında çıkan çatıꢀmada kimliği belirlenemeyen bir teröristin”
öldürülmesini araꢀtırma yetkisine sahip olmadığına karar vermiꢀtir. Nihat Turan, sözkonusu
kararı Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiꢀtir. Aralık 1992 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,
kararı Nihat Turan’a geri göndermiꢀ ve kendisinden soruꢀturma dosyasını tamamlamasını,
cesedin fotoğraflarını dosyaya eklemesini ve geri göndermesini istemiꢀtir. Haziran 1993 tarihinde Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığı’ndan
komutanlıkta cesedin fotoğraflarının bulunup bulunmadığını bildirmelerini istemiꢀtir. ꢁubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Baꢀsavcısı, Nihat Turan’a Mehmet
Akkum’un cesedinin teꢀhisine iliꢀkin dokümanları göndermiꢀtir (bkz. yukarıdaki paragraf 53). ꢁubat 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı’na ölen kiꢀinin isminin Mehmet Akkum olduğunu bildirmiꢀtir. Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, 18 ꢁubat 1993 tarihinde Elazığ Cumhuriyet
Baꢀsavcısı’ndan aldığı bilgileri gözardı ederek, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına “9
Kasım 1992 tarihinde öldürülen kimliği belirlenememiꢀ teröristin” cesedinin fotoğrafları olup
olmadığını sormuꢀtur. Mart 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı, Nihat Turan’a 9
Kasım 1992 tarihinde hiçbir operasyon düzenlenmediğini ve sonuç olarak da herhangi bir
ceset ele geçirilmediğini bildirmiꢀtir. Ancak, 23 Ocak 1993 tarihinde, bir teröristin
öldürüldüğü, fakat askerlerin cesedin fotoğraflarını çekme fırsatını bulamadığı bir operasyon
düzenlenmiꢀtir. Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Dicle Cumhuriyet Baꢀsavcısı’ndan gelen bir
talebe cevabında, daha önce kimliği belirlenememiꢀ olan cesedin Mehmet Akkum’a ait
olduğunun anlaꢀıldığını bildirmiꢀtir. Mart 1993 tarihinde Nihat Turan, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne Arıcak
Jandarma Komutanlığı’ndan alınan operasyon raporlarını göndermiꢀtir.
Aynı gün Nihat Turan, Mehmet Akkum’un cesedini teꢀhis etmiꢀ olmasına rağmen,
“ölü teröristin” kimliğini belirleme çabalarına devam etmiꢀ ve Elazığ Polis Karakolu’na
dosyalarında cesedin fotoğraflarını olup olmadığını soran bir mektup göndermiꢀtir. Daha
sonra, mektubunda cesedi tarif etmiꢀtir.
Yine aynı gün Nihat Turan, Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanına baꢀka bir
mektup göndermiꢀ ve 10 Mart 1993 tarihli mektubunda operasyon tarihinin yanlıꢀlıkla 9
Kasım 1992 olarak belirtildiğini bildirmiꢀtir. Nihat Turan daha sonra komutana, “9 Kasım tarihindeki operasyon sırasında öldürülen” teröristin cesedinin fotoğraflarının bulunup
bulunmadığını sormuꢀtur. Nisan 1993 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanlığı komutanı Nihat Turan, 9 Kasım tarihinde herhangi bir operasyon düzenlenmediğini, fakat 11 Kasım 1992 tarihinde
silahlı bir çatıꢀmayı müteakiben bir cesedin ele geçirildiğini bildirmiꢀtir. Ancak, cesedin
fotoğraflarına sahip değildir. Nisan 1993 tarihinde Elazığ Polis Karakolu, Nihat Turan’a cesedin bir fotoğrafını
göndermiꢀ ve cesedin 16 Kasım 1992 tarihinde Mehmet Akkum olarak teꢀhis edilmiꢀ
olduğunu bildirmiꢀtir. Nisan 1993 tarihinde Nihat Turan kadastro memurluğuna “Mehmet Akkum adlı
teröristin ölümünü kaydetmelerini” isteyerek doğum, evlenme ve ölüm kayıtlarını isteyen bir
mektup göndermiꢀtir. Mayıs 1993 tarihinde Nihat Turan, davayı araꢀtırma yetkisine sahip olmadığına dair
diğer bir karar vermiꢀ ve dosyayı, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne göndermiꢀtir.
Sözkonusu suça kararda, “Mehmet Akkum adlı teröristin 9 Kasım 1992 tarihinde PKK ve
güvenlik güçleri arasında çıkan silahlı çatıꢀma sırasında öldürülmesi” ꢀeklinde değinilmiꢀtir. Mayıs 1993 tarihinde ꢀu an Mehmet Akkum’un öldürülmesini soruꢀturmakla
görevli olan Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Baꢀsavcısı, yukarıda
kaydedilen yetkisizlik kararına değinmiꢀ ve ölmüꢀ olduğu için Mehmet Akkum aleyhine davet
açmamaya karar vermiꢀtir. Sözkonusu kararda, ölen kiꢀiye “ꢀüpheli” ꢀeklinde değinilmiꢀtir.
Hükümet tarafından Komisyon’a sunulan dokümanlardan 22 Ekim 1993 ve 3 Kasım tarihlerinde Adalet Bakanlığı’na Bağlı Uluslararası Hukuk ve Dıꢀiliꢀkiler
Müdürlüğü’nün (“Müdürlük”) Nihat Turan’dan ve Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı’ndan, öldürmelere iliꢀkin soruꢀturma hususunda bilgi istemiꢀtir.
Müdürlük, sözkonusu bilgiyi Avrupa Đnsan Hakları Komisyonu’na sunulmak üzere görüꢀler
hazırlayabilmek amacıyla istemiꢀtir. Kasım 1993 tarihinde Nihat Turan Dicle’deki makama dört mektup göndermiꢀ,
Dicle Jandarma Komutanlığı ile irtibata geçilmesini istemiꢀ ve öldürülmelere iliꢀkin herhangi
bir doküman bulunup bulunmadığını öğrenmek istemiꢀtir. Nihat Turan ayrıca Dicle
Cumhuriyet Savcısı’na bir yıl önce ölen kiꢀinin akrabaları tarafından sunulan dilekçeler
hakkında bilgi vermiꢀ (bkz. yukarıdaki paragraf 48-49) ve Cumhuriyet Savcısı’ndan, ölen
kiꢀinin akrabalarından öldürmelere iliꢀkin bilgi almasını istemiꢀtir. Kasım 1993 tarihinde Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı,
Müdürlüğe Savcılık tarafından 21 Mayıs 1993 tarihinde (bkz. yukarıdaki paragraf 71) alınan
yetkisizlik kararını, ve ayrıca sözkonusu kararın, Mehmet Akkum’un öldürülmesine iliꢀkin
soruꢀturmayı sonlandırdığını bildirmiꢀtir. Dosya, tanık ismi içermediği için hiç kimse
sorgulanmamıꢀtır. Aralık 1993 tarihli mektupla Nihat Turan Müdürlüğe Savcılığın halen Mehmet Akan
ve Derviꢀ Karakoç ‘un öldürülmesine iliꢀkin soruꢀturmaya devam ettiğini, operasyonda görev
alan askerlerin kimliklerini henüz tespit edememiꢀ olduğunu ve muhtemel görgü tanıklarından
bilgi toplamaya çalıꢀtığını bildirmiꢀtir. Sözkonusu mektuptan anlaꢀıldığına göre, Nihat
Turan’a, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan Mehmet
Akkum’un öldürülmesine iliꢀkin soruꢀturmayı sona erdiren yetkisizlik kararı hakkında bilgi
verilmemiꢀtir. Aralık 1993 tarihinde Dicle Cumhuriyet Savcısı, daha sonra Nihat Turan yapılan
bir istek üzerine (bkz. yukarıdaki paragraf 73), Zülfü Akkum’dan ifade almıꢀtır. Zülfü
Akkum, öldürülmelerin ertesi günü Dicle Valisi’ne ve Dicle Jandarma Komutanı’na
öldürmelerle ilgili bilgi verdiğini ve öldürülmelerin nasıl gerçekleꢀmiꢀ olabileceğine iliꢀkin
bilgi edinmeye çalıꢀtığını doğrulamıꢀtır.
Nihat Turan’ın 10 Kasım 1993 tarihli ölen kiꢀinin akrabalarının bulunması (bkz.
yukarıdaki paragraf 73) isteğine karꢀılık, yetkili makamların Musa Akkuꢀ ve Ali Aklan isimli
akrabaları bulma çalıꢀmaları baꢀarısızlıkla sonuçlanmıꢀtır. Sözkonusu çalıꢀmalar 7 Mart 1994
tarihine kadar devam etmiꢀtir. Ağustos 1994 ve 1 Kasım 1995 tarihleri arasında Dicle ve Palu’da yetkili
makamlarca yürütülen soruꢀturma, ölen kiꢀinin akrabalarının izlerini bulmakla sınırlı
kalmıꢀtır. 10 Ekim 1994 tarihli bir mektupta yaꢀadıkları köylerin PKK’dan gelen yoğun
baskılar nedeniyle bir yıl önce boꢀaltılmıꢀ olması nedeni ile sözkonusu akrabaları bulmanın
mümkün olmadığı kaydedilmiꢀtir. ve 14 Ekim 1994 tarihlerinde Hüseyin Akan ve Rabia Karakoç, Diyarbakır Đnsan
Hakları Derneği’ne ayrıca ifade vermiꢀ ve halen akrabalarının öldürülmesine iliꢀkin hiçbir
yetkili makam tarafından soruꢀturulmadıklarını belirtmiꢀtir.
3. Duruꢀma Kasım 1995 tarihinde Elazığ Cumhuriyet Baꢀsavcılığı tarafından hazırlanan ve
Müdürlüğe sunulan bir dokümandan, 11 Kasım 1992 tarihli askeri raporu imzalayan yedi
jandarma memurunun (bkz. yukarıdaki paragraf 36) 19 Ağustos 1994 tarihinde baꢀvuranların
üç akrabasını öldürmekle suçlandığı anlaꢀılmaktadır.
Yine aynı dokümandan, huzurunda yedi jandarmanın sorguya çekildiği Elazığ Ağır
Ceza Mahkemesi’nin 22 Haziran 1995 tarihinde jandarmaları yargılama ve dosyayı Askeri
Mahkeme’ye gönderme yetkisine sahip olmadığı kararını verdiği anlaꢀılmaktadır. Hükümet,
Komisyon’a ya da Mahkeme’ye iddianamenin ya da Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı
yetkisizlik kararının nüshalarını göndermemiꢀtir.
Askeri Mahkeme, baꢀvuranlar bulunamadığı için duruꢀma sırasında onlarla temasa
geçememiꢀ ve onları Mahkeme’ye çağıramamıꢀtır. Ancak, köy çobanları Hacire Ceylan ve
Hediye Akkoyun’nun (bkz. yukarıdaki paragraf 14) yerlerini tespit etmek ve duruꢀma
sırasında ifadelerini almak mümkün olduğu halde yapılmamıꢀtır.
Hacire Ceylan 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde, sözkonusu tarihte askerler
ona bir operasyon gerçekleꢀtirmekte olduklarını ve evine dönmesini söyledikleri sırada köy
dıꢀında hayvanlarını otlatmakta olduğunu belirtmiꢀtir. Askerlerin söylediklerine uymuꢀ ve
askerlerin Mehmet Akan’ı ya da diğer bir kiꢀiyi dövdüklerini görmemiꢀtir.
Hediye Akodun 23 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadesinde gerçekleꢀtirilen herhangi
bir operasyondan, Mehmet Akan’ın ya da diğer iki kiꢀinin öldürülmesinden haberdar
olmadığını belirtmiꢀtir.
Duruꢀma sırasında, sözkonusu tarihte herbirinin ülkenin farklı yerlerinde çalıꢀmakta
olduğu yedi sanığın hepsi, Askeri Mahkeme’ye tanıklık etmek için Mahkeme huzuruna
çıkmak istemediklerini bildirmiꢀlerdir. Sanıkların isteklerini kabul eden Askeri Mahkeme,
sanıkların çalıꢀmakta olduğu kasabalardaki Ceza Mahkemeleri’ne istinabe müzekkeresi
göndermiꢀ ve sözkonusu Mahkemeler’in sanıklardan ifade almalarını istemiꢀtir. Đfadeler daha
sonra Askeri Mahkeme’ye havale edilmiꢀtir.
ꢁaban Bozkurt dıꢀında, tüm sanıklar 10 Kasım 1992 tarihinde bir operasyon
gerçekleꢀtirildiğini doğrulamıꢀtır. ꢁaban Bozkurt, operasyonun gerçekleꢀtirildiği gün baꢀka
bir yerde görevli olarak bulunmaktadır.
Sanıklar, bir grup teröristin üzerlerine ateꢀ açması üzerine karꢀılık verdiklerini
belirtmiꢀlerdir. Operasyonda yaklaꢀık 250-300 asker görev almıꢀ olduğu için sanıklar
sözkonusu üç kiꢀiyi tam olarak kimlerin vurduğunu bilememektedir.
Yedi sanıktan biri olan Adem Kolukısa, 5 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde iki ceset
görmüꢀ olduğunu ve diğer asker arkadaꢀlarından da bir ceset daha olduğunu duyduğunu
belirtmiꢀtir. Görmüꢀ olduğu cesetler, 30-35 yaꢀlarında iki adama aittir.
Recep Tombak 23 Mayıs 1995 tarihli ifadesinde kendisi ve asker arkadaꢀlarının
operasyonun ertesi günü üç cesedi de gördüklerini belirtmiꢀtir.
Diğer bir sanık Yüzbaꢀı Tuncer Arpacı, 20 Kasım 1995 tarihli ifadesinde kendisinin üç
cesedi bulduğunu ve operasyon raporlarında sözkonusu bulguyu kaydettiğini belirtmiꢀtir.
Cesetlerden biri, Kurꢀunlu düzlüğünde bulunan 50-60 yaꢀlarında sakallı bir adama aittir.
Tuncer Arpacı, teröristlerin askerler tarafından kuꢀatıldığını ve operasyonda Cobra
helikopterleri ve havan topu kullanıldığını belirtmiꢀtir. Sonuç olarak, sözkonusu kiꢀilere
kimin ateꢀ ettiğini belirlemek mümkün olmamıꢀtır. Aralık 1995 tarihinde Askeri Mahkeme, oybirliği ile tüm sanıkların beraatine karar
vermiꢀtir. Kararında, adresleri bilinmediği için ölen kiꢀilerin akrabalarını
sorgulayamadıklarını belirtmiꢀtir. Mahkeme, ayrıca ölen kiꢀilerin akrabaları tarafından ileri
sürülen iddiaların Hacire Ceylan ve Hediye Akkoyun tarafından verilen ifadelerle
uyuꢀmadığını belirtmiꢀtir. Öte yandan, sanıkların 8 Kasım 1992 tarihli Sancak-1
Operasyonu’na iliꢀkin gerçekleꢀtirilen askeri operasyon hususundaki tanıklıklarında tutarlı
oldukları gözlemlenmiꢀtir. Sonuç olarak, Askeri Mahkeme ölenlerin akrabaları tarafından ileri
sürülen sözkonusu üç kiꢀinin askerler tarafından öldürüldüğüne iliꢀkin iddiaları gözardı
etmeye karar vermiꢀtir.
Askeri Mahkeme’nin askerlerin beraat etmesine iliꢀkin kararı, ele geçirilen delillerin
incelenmesine dayanmaktadır.
Duruꢀma sırasında Murat Koç, Ramazan Dal ve Yavuz Akın adlı üç sanık tarafından
verilen ifadeler, Komisyon’a ya da Mahkeme’ye sunulmamıꢀtır. Sonuç olarak, aꢀağıda
kaydedilen bilgiler sözkonusu üç sanığın ifadelerinin özetini içeren Askeri Mahkeme
kararından alınmıꢀtır.
Murat Koç ifadesinde, operasyon sırasında bir grup teröristin öldürüldüğünü
duyduğunu belirtmiꢀtir.
Ramazan Dal ifadesinde, operasyondan sonra kendisi ve asker arkadaꢀlarının bir ceset
bulduklarını ve sözkonusu bölgede bir at ve koyun ölüsü gördüğünü belirtmiꢀtir.
Yavuz Akın ifadesinde, kendisi ve arkadaꢀlarının karakola götürdükleri bir ceset
gördüğünü ve bu kiꢀinin nasıl öldüğünü bilmediğini belirtmiꢀtir. Ayrıca, operasyonda fighter
jet ve helikopter kullanıldığını belirtmiꢀtir. Son olarak, Yavuz Akın 11 Kasım 1992 tarihli
olay mahallinde hazırlanan operasyon raporunu imzalamıꢀ olduğunu reddetmiꢀtir (bkz.
yukarıdaki paragraf 36).
Ayrıca Askeri Mahkeme kararından Binbaꢀı Ersan Topaloğlu’nun da duruꢀma
sırasında sorgulandığı anlaꢀılmaktadır. Verdiği ifade Komisyon’a ya da Mahkeme’ye
iletilmemiꢀtir fakat kararın içerdiği özete göre, Binbaꢀı Topaloğlu kendisine Zülfü Akkum
tarafından oğlu Mehmet Akkum’un ve bir köylünün kayıp olduğunun bildirildiğini
belirtmiꢀtir. Daha sonra Binbaꢀı Topaloğlu bir takım soruꢀturmalar düzenlemiꢀ ve bölgede
askeri bir operasyon yapıldığını ortaya çıkarmıꢀtır. Đki cesedin Elazığ’daki morga
götürüldüğünü ve içlerinden birinin Zülfü Akkum’un oğlu olduğunu doğrulamıꢀtır.
E. Sözlü Đfade
1. Rabia Karakoç (ilk baꢀvuran), Derviꢀ Karakoç’un annesi
2. Güllü Güzel-Karakoç, Derviꢀ Karakoç’un eꢀi
3. Zeliha Karakoç, Derviꢀ Karakoç’un akrabası
4. Hayriye Karaman, Derviꢀ Karakoç’un kız kardeꢀi Kasım 1992 tarihinde, sabahın erken saatlerinde, yukarıda kaydedilen dört görgü
tanığı Derviꢀ Karakoç ve iki çocuğu ile birlikte, bir akrabalarını ziyaret etmek üzere Çevrecik
Köyü’ne gitmek için Kayaꢀ Köyü’ndeki evlerini terketmiꢀlerdir. Derviꢀ çocukları ile birlikte
at üzerindedir ve kadınlar ardından yürümektedir. Yaklaꢀık yarım saatlik bir yürüyüꢀ
ardından, hayvanların otlamakta olduğu bir düzlüğe gelmiꢀler ve kendilerine doğru koꢀmakta
olan Hediye ve Hacire isimli iki kadın çobanı görmüꢀlerdir. Hediye ve Hacire gruba, her
tarafta askerler olduğu için köye geri dönmelerini ve devam etmelerinin güvenli olmayacağını
bildirmiꢀtir. Ancak Derviꢀ, askerlerden korkacak bir ꢀeyi olmadığı söyleyerek devam etmek
için ısrar etmiꢀtir.
Yolculuklarına birkaç dakika devam ettikten sonra, yol tarafındaki çalılıklardan iki
asker kendilerine doğru yaklaꢀmıꢀ ve Derviꢀ’ten atından inerek kimlik kartını göstermesini
istemiꢀtir. Askerler daha sonra kadınların köye dönmesini istemiꢀtir. Daha sonra Derviꢀ’i
kollarından kavrayarak yavaꢀça uzaklaꢀmıꢀlardır. Derviꢀ’in atını da yanlarında
götürmüꢀlerdir. Rabia Karakoç, askerlerin Derviꢀ’i çalıların arkasına götürdüğünü ve bir
tanesinin Derviꢀ’e tüfeğinin dipçiği ile vurduğunu görmüꢀtür. Birkaç dakika sonra Rabia tek
atıꢀlık bir silah sesi duymuꢀ fakat boꢀluğa mı, Derviꢀ’e mi ateꢀ edildiğini anlayamamıꢀtır.
Daha sonra, alanın her yanından ateꢀ edilmeye baꢀlanmıꢀ ve ormanın gerilerinden 500-600
asker belirmiꢀtir. Rabia, bir ateꢀin Derviꢀ’i karnının alt bölümünden vurduğunu görmüꢀtür.
Sözkonusu olay, Kurꢀunlu Köyü dıꢀındaki düzlükte meydana gelmiꢀtir.
Daha sonra görgü tanıkları iki çocukları ile birlikte köylerine geri dönmüꢀ ve Derviꢀ’in
geri dönmesi için beklemeye baꢀlamıꢀlardır. Derviꢀ o gün köyüne dönmemiꢀ ve askeri
operasyon devam etmekte olduğu için köylüler tanıklara gidip Derviꢀ’i aramaları için yardım
etmekten korkmuꢀlardır. Operasyon sırasında, makinalı tüfekler ve helikopterler de
kullanılmıꢀtır.
Operasyon sona erdiğinde, Rabia Karakoç ve Kurꢀunlu Köyü’nden bir grup köylü,
birçok ölü hayvan gördükleri bölgeye gitmiꢀtir. Rabia oğlunu en son gördüğü noktaya
ulaꢀtığında, oğlunun ölü olan atı ve köpeğini görmüꢀtür. Atın ölüsünden 30-40 metre
uzaklıkta, oğlunun göğsü ve kalçalarında birçok silah yarası bulunan cesediyle karꢀılaꢀmıꢀtır.
Derviꢀ’in ölümünden yaklaꢀık bir yıl sonra, tanıkların köyü olan Kayaꢀ’a, askerler
tarafından baskın yapılmıꢀtır. Köylüler, eꢀyalarını yanlarına almaktan korkarak köyü
terketmiꢀtir. Köyü terketmeleri ardından, askerler tüm evleri yakmıꢀtır.
Dört görgü tanığının hiçbiri, Derviꢀ’in öldürülmesi ile ilgili olarak soruꢀturma yapan
yetkili makamlar tarafından sorgulanmamıꢀtır.
5. Abdurrahman Karakoç, Derviꢀ Karakoç’un Kardeꢀi
Olay zamanında Đstanbul’da yaꢀamakta olduğu için tanık, 10 Kasım 1992 tarihinde
gerçekleꢀmiꢀ olan olan olayların hiçbirini görmemiꢀtir. O gün amcası kendisine 16.00’da
telefon ettiği zaman olaylar hakkında bilgisi olmuꢀtur. Telefon konuꢀmasını müteakiben tanık,
kendisine askerlerin kontrolü altında bulunduğu ve gitmesine izin verilmediği bildirilen
Batman’a gitmiꢀtir. Birkaç gün sonra, nihayet köyüne gidebildiğinde, kardeꢀi Derviꢀ’in
öldürülmüꢀ olduğunu öğrenmiꢀtir. Tanık köye ulaꢀtığında Derviꢀ çoktan gömülmüꢀtür. Hacire
Ceylan tanığa, 10 Kasım 1992 tarihinde gerçekleꢀen olayları anlatmıꢀtır.
Tanık, geçmiꢀte Derviꢀ’ten sürekli köy korucusu olması istendiğini ve baskı nedeniyle
Derviꢀ’in köyü terketmek istediğini hatırlamıꢀtır. Kasım 1993 tarihinde tanık, kardeꢀinin ölümünün ilk yıl dönümü için bir toplantı
düzenlemek üzere köyüne dönmüꢀtür. Ancak, helikopterler köye gelerek ateꢀ etmeye
baꢀlamıꢀtır. Açılan ateꢀ sırasında kuzeni yaralanmıꢀ ve tanık kuzenini tedavi amacı ile
Diyarbakır’a götürmek durumunda kalmıꢀtır. Köye döndüğünde, köyün boꢀ olduğunu
görmüꢀtür. Askerler herkesi köyü terketmeye zorlamıꢀtır.
5. Hacire Ceylan
Olayların gerçekleꢀtiği tarihte tanık, köy çobanı olarak Kurꢀunlu Köyü’nde
yaꢀamaktadır.
Kasım 1992 tarihinde 9.00’da tanık, Kurꢀunlu Köyü’ndeki evini çoban Hediye
Akelma Akodun ve hayvanları ile birlikte terketmiꢀtir. Hayvanlarını otlatmaya götüren
Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ı takip etmiꢀlerdir. Yolda kendilerine köylerine geri
dönmelerini söyleyen iki askerle karꢀılaꢀmıꢀlardır. Tanık hayvanlarını da yanında götürmek
istediği halde askerler izin vermemiꢀ ve ısrar ettiği için tanığa vurmuꢀlardır.
Tanık ayrıca, Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’u ormanlık alana doğru götüren bazı
askerler görmüꢀtür. Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un bir grup askerin ortasında olduğunu
görmüꢀ fakat göz bozukluğu nedeni ile askerlerin tam olarak ne yapmakta olduklarını
görememiꢀtir. Askerler yüksek sesle bağırdıkları için neler olduğunu duyamamıꢀtır.
Eve dönüꢀ yolunda, tanık ve Hediye Akodun, Rabia Karakoç ve ailesi ile
karꢀılaꢀmıꢀtır. Daha sonra Derviꢀ Karakoç’un, daha önce karꢀılaꢀmıꢀ oldukları iki asker
tarafından atından indirildiğini görmüꢀtür. Askerlerin Derviꢀ’i birkaç metre öteye
götürdüğünü ve Derviꢀ’in askerlere kimlik kartını gösterdiğini görmüꢀtür. Her iki yanında da
birer asker vardır. Askerler kadınlara eve gitmelerini söylemiꢀtir. Derviꢀ’in karısının
bağırarak kocasına tüfek dipçiği ile vurulduğunu söylediğini duyduğunda, tanık Derviꢀ’in
halen askerlerin onu götürmüꢀ olduğu noktada durduğunu görmüꢀtür. Daha sonra, duyduğu
tek bir silah atıꢀı ardından sürekli ateꢀ edilmeye baꢀlanmıꢀtır. Bazı atıꢀlar, tanığın da
aralarında bulunduğu grubu hedef almıꢀ ve sığınmak için bir kayanın arkasına koꢀmuꢀlardır.
Rabia’nın çığlık attığını ve oğlunun öldürülmüꢀ olduğunu söylediğini duymuꢀtur.
Ateꢀ sona erdiğinde, herkes kendi köyüne dönmüꢀtür. Tanık köyüne döndüğünde,
Mehmet Akkum’un babasına oğlunun askerler tarafından götürüldüğünü gördüğünü
söylemiꢀtir. Cesetler bulunduktan sonra, tanık sözkonusu bölgeye gitmiꢀ ve Derviꢀ’in
cesedinin onu son gördüğü noktada yattığını görmüꢀtür.
Yetkili makamlara tarafından tanığın ifadesi alınmıꢀ ve kendisine Derviꢀ’in ne zaman
öldürüldüğü ve askerler tarafından kendisine vurulup vurulmadığı sorulmuꢀtur. Sabah mı
akꢀam mı öldürüldüğünü bilmediğini ve daha sonra onu son gördüğü noktada öldürülmüꢀ
olduğunu gördüğünü belirtmiꢀtir. Ayrıca, askerlerin Derviꢀ’e vurduklarını da belirtmiꢀtir.
6. Hüseyin Yılmaz
Tanık bir jandarma albayıdır ve olayın gerçekleꢀtiği tarihte Elazığ Đl Jandarma
Komutanlığı’nda komutanlık yapmaktadır. Yukarıdaki paragraf 43’te değinilen askeri raporu
imzalayanlardan biridir. senesinin Kasım ayında komutanlığına, Elazığ Đli içersindeki Arıcak havalisi
yakınlarındaki Payidar tepeleri denen bölgede 300 teröristin bulunduğu bildirilmiꢀtir.
Teröristlerin sözkonusu bölgede barındığı bilinmektedir ve güvenlik güçleri, bölgede PKK
mensupları ile yedi ya da sekiz silahlı çatıꢀmanın gerçekleꢀtiği birçok operasyon
düzenlenmiꢀtir. Sözkonusu bilgi üzerine, bölgede askeri bir operasyon düzenleme kararı
alınmıꢀ ve tanık, operasyonu düzenleme görevini üstlenmiꢀtir. Kasım 1992 tarihinde bir operasyon planı hazırlanmıꢀtır ve operasyona Sancak-1
ismi verilmiꢀtir. Operasyon planları, her bir askeri birimin üstleneceği pozisyonu göstermiꢀtir.
Yedi ya da sekiz kilometre karelik alanı kaplayacak operasyonda yaklaꢀık 250 asker görev
alacaktır. Operasyon planı, operasyonda görev alacak askerlerin isimlerini içermektedir ve
operasyona dahil olan askeri birimleri isimlendirmektedir. Plan, adli tahkikatın tamamlanması
üzerine arꢀive konulabilir.
Tüm operasyonlar tam bir gizlilik içerisinde planlanmıꢀtır ve sözkonusu bölgede
yaꢀayan köy sakinlerine önceden haber verilmemiꢀtir. Bununla beraber, jandarma için genel
bir bilgi kaynağı olan bazı köy sakinleri, güvenlik güçlerinin operasyon düzenlediğini
bilmektedir ve operasyonlar sırasında evlerinden ayrılmamıꢀtır. Köy sakinlerine operasyonun
gidiꢀatı hakkında bilgi vermek baꢀarıyı tehlikeye atmak olacaktır. Ancak, operasyon
bölgesindeki askerler hiçbir sivilin bölgeye girmediğini garanti edecektir.
Operasyon, 10 Kasım 1992 tarihinde gün doğarken Payidar tepelerinde baꢀlamıꢀtır.
Tanık operasyonu, operasyon alanının dıꢀında kurulmuꢀ olan fakat alanı gören Erimli
Jandarma Merkezi’nde kurulmuꢀ olan geçici kumanda biriminden gelen bir radyo bağlantısı
yoluyla izlemiꢀtir.
Terörist örgüt mensupları genellikle BKC adı verilen otomatik tüfekler ve askerler
MG3 otomatik tüfekleri ve RPG kullanmaktadır. Operasyonda helikopter kullanılmamıꢀtır.
Operasyon kendi genel kumandası altında gerçekleꢀtirildiği halde, adli yükümlülüğü
bulunmamaktadır. Bir askeri operasyon sırasında, iꢀtirak eden birimlerden sorumlu bölge
jandarma komutanları adli yükümlülüğe sahiptir ve Cumhuriyet Baꢀsavcıları ile direkt temas
halindedir. Sözkonusu durumda, bu komutanlar Palu ve Dicle bölge jandarma komutanlarıdır.
Operasyonda görev alan komutanlar tarafından hazırlanan olay raporları yerel Cumhuriyet
Savcısı’na ve ayrıca tanıklara sunulacaktır.
Operasyonda görev alan askeri birimlerin sayısı ile ilgili askeri raporlar arasındaki
tutarsızlıklar hakkında sorgulandığında, tanık bunların sadece masum eksiklikler olduğunu
belirtmiꢀtir.
Tanık hiçbir zaman Derviꢀ Karakoç’un askerler tarafından öldürülmüꢀ olduğu
iddiasından haberdar edilmemiꢀtir. Derviꢀ Karakoç’un akrabaları ꢀikayetlerini, iki günden
fazla süren operasyon sırasında bölgede olan askeri birimlerin komutanlarına ya da adli
makamlara sunmadıkları için iddiaların asılsız olduğunu düꢀünmüꢀtür. Derviꢀ Karakoç’un
öldürülmesinden haberdar olmaması nedeni ile, durumu soruꢀturmamıꢀtır.
Anılan son iki kiꢀinin ölümü, Đçiꢀleri Bakanlığı’na verdiği raporunda belirtilmemiꢀtir,
zira, bu kiꢀilere ait cesetler, raporun hazırlanması sonlanana dek bulunamamıꢀtır. Ancak, tüm
operasyonu daha detaylı olarak ortaya koyan “nihai rapor” veya “detaylı operasyon raporu”
isimli ayrı bir rapor olacaktı. Bu rapor, operasyona iliꢀkin diğer bütün belgelerle birlikte
Ankara’daki Jandarma Komutanlıklarına gönderilecekti. Bu belge gizli olacak ve yargı
makamlarına iletilmeyecekti. Operasyon raporlarını incelemek suretiyle, hangi askeri birimin
hangi bölgeden sorumlu olduğunu tespit etmek mümkün olacaktı.
Tanığın, emri altındaki ve iddiaya göre sorumlu olduğu operasyon esnasında, birkaç
askerin üç kiꢀiyi öldürmüꢀ olma ꢀüphesiyle yargılandığı hakkında herhangi bir bilgisi yoktu.
Kanıt sunması için mahkemeye çağrılmamıꢀ ve duruꢀmaya katılması talebinde
bulunulmamıꢀtı.
Tanığa göre, Sancak-1 baꢀarılı bir operasyon olarak görülebilirdi. Bir operasyonun
baꢀarılı olmasının ölçütü, terör örgütüne verilmiꢀ olan zarar idi. Bu operasyonda, güvenlik
güçleri herhangi bir zayiat vermemiꢀtir. Tanık, operasyon esnasında öldürülen vatandaꢀların
masum olup olmadığını bilmediğini belirtmiꢀ ve her operasyonun risk taꢀıdığını ifade etmiꢀtir.
Hiç kimse, bir askeri operasyon esnasında sıradan vatandaꢀların öldürülmesini istemez.
Tanığa göre, bu operasyonda riski azaltmak amacıyla her türlü tedbir alınmıꢀtır.
8. Dr. Alaattin Aydın
9. Dr. Koray Türkan
Olayların olduğu tarihte, tanıklar, sırasıyla Palu ve Dicle’de görev yapmakta idiler.
Adli tıp uzmanlığı eğitimi almamıꢀlardı, fakat dıꢀ muayene ve otopsi yakmakla
sorumluydular, çünkü görev yaptıkları ilçelerde adli tıp uzmanı bulunmamaktaydı.
Dr. Aydın, Mehmet Akkum’un cesedi üzerinde, Dr. Türkan ise Mehmet Akan ve
Derviꢀ Karakoç’un cesetleri üzerinde muayene yapmıꢀtır.
Dr. Aydın, Dr. Vanezis tarafından hazırlanan rapordaki bulgulara mutabakat etmiꢀtir.
Dr. Vanezis tarafından Mehmet Akkum’un bedeninde tespit edilen yara ve hasarlara,
kendi raporunda neden değinilmediği sorulduğunda, Dr. Aydın kendi yaptığı muayenede bu
tür yaralara rastlamadığını ifade etmiꢀtir.
Dr. Aydın, ilk olarak, Mehmet Akkum’un kulaklarının ꢀarapnel parçaları sebebiyle
yaralanmıꢀ olabileceğini öne sürmüꢀ, ancak daha sonra, kulaklarının öldükten sonra kesilmiꢀ
olması gerektiğini, zira o bölgede hiç kanama olmadığını belirtmiꢀtir. Ancak, bunun ölüm
sebebiyle bir iliꢀkisi olmadığından, raporuna bu bilgiyi dahil etmeyi önem arz eder
görmemiꢀtir.
Her iki tanık da, tam otopsi yapmanın gereği olmadığını, çünkü cesetler üzerinde
yaptıkları muayenelerin, ölüm sebebini belirlemelerini sağladığını ileri sürmüꢀlerdir. Dr.
Türkan, Mehmet Akan’ın ne kadar mesafeden vurulduğunu kesin olarak ifade edememiꢀtir.
Derviꢀ Karakoç’un cesedinde yaptığı muayeneye iliꢀkin olarak, Dr. Türkan, her giriꢀ deliğine
ait bir çıkıꢀ deliği tespit ettiğinden, daha fazla kurꢀun, kurꢀun izi veya vücut içinde
kalabilecek herhangi farklı bir kanıt olacağını düꢀünmemiꢀtir.
10. Nihat Turan
Olayların olduğu tarihte Palu’da Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan tanık,
Mehmet Akkum’un cesedinin incelenmesinde bulunmuꢀtur. Kulakların bulunmadığını fark
etmiꢀ ancak, vücuttan nasıl kesildiğinin tespitini kendi görevi olarak görmemiꢀtir. Jandarma
tarafından verilen bilgiye dayanarak Mehmet Akkum’un terörist olduğu sonucuna varmıꢀtır.
Bu nedenle, bu ölümü soruꢀturmak için yetkisinin bulunmadığına karar vermiꢀ ve davayı
teamüle uygun olarak Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na
göndermiꢀtir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri daha fazla bilgi talebinde bulunsa idi, soruꢀturma
yürütecek olan bölge savcısına bunu bildirirdi.
Soruꢀturmasında, askeri operasyonun tarihi olarak sürekli 9 Kasım 1992’ye atıfta
bulunmuꢀtur, zira, bir jandarma telefonla kendisine operasyonun bu tarihte olduğu bilgisini
vermiꢀtir.
Yaklaꢀık olarak Aralık 1993’te, Derviꢀ Karakoç ve Mehmet Akan’ın öldürülmesine
iliꢀkin soruꢀturma da, sözkonusu ꢀahıslar, Palu’ya ait Arıcak ilçesinde öldürüldüğünden, Nihat
Turan’ın bulunduğu savcılığa intikal etmiꢀtir. 1993’ün sonlarında, tanık baꢀka bir göreve
atanmıꢀtır, dolayısıyla ꢀahısların öldürülmesine iliꢀkin operasyonun sonucu hakkında bilgi
temin etmesi mümkün olmamıꢀtır. Ancak, tanık, Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un
öldürülmesine iliꢀkin soruꢀturma dosyasının da, soruꢀturmayı özetleyen bir fezleke ile birlikte
Palu Cumhuriyet Savcılığı tarafından Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne gönderildiğini
doğrulamıꢀtır. Akabinde, Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi, “PKK ile bağlantılı unsurlar”
taꢀımadığı gerekçesiyle dosyayı geri göndermiꢀ ve Palu Cumhuriyet Savcılığı soruꢀturmayı
sürdürme yetkisine sahip olmuꢀtur. Palu Cumhuriyet Savcılığı daha sonra dosyayı Elazığ Ağır
Ceza Mahkemesi’ne göndermiꢀtir ve yedi jandarmaya yönelik suçlamada bulunulmuꢀtur.
Tanık, hiçbir askeri sorgulamamıꢀtır, zira, ölümler silahlı çatıꢀma esnasında meydana
gelmiꢀtir ve ayrıca bu operasyonda hangi askeri birimlerin yer aldığı hakkında tanığın bilgisi
yoktu. Her halükarda, öldürmenin bir silahlı çatıꢀma esnasında olup olmadığına kesinlik
kazandırmak mümkün olamayacaktı.
11. Ömer Faruk Köksal
Olayların meydana geldiği tarihte Elazığ Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan
tanık, üç ꢀahsın ölümüne iliꢀkin soruꢀturmaya dahil değildi. Elazığ Cumhuriyet Savcılığı,
yalnızca, Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’nce talep edildiği üzere, ölen ꢀahısların akrabalarına
ve diğer muhtemel görgü tanıklarına ulaꢀmaya çalıꢀmıꢀtır.
Öldürülen ꢀahısların akrabalarının ꢀikayetlerini bildirdikleri Cumhuriyet Savcısı’nın
görevlerine iliꢀkin bir soruya cevaben, tanık, böyle bir durumda, Savcı’nın öncelikle
akrabaları sorguya çekmesi gerektiğini belirtmiꢀtir. Buna ek olarak, Savcı, ön soruꢀturma
esnasında bütün kanıtları toplamalı ve ancak bundan sonra, ꢀayet gerekliyse, içtihattan
ayrılmaya yönelik bir karar vermelidir.
12. Hüseyin Bakır
Tanık, jandarma subayıdır, olayların meydana geldiği tarihte ise Dicle jandarma
Komando Bölüğü komutanıydı.
Sancak-1 Operasyonu’nu anımsamıꢀtır, ancak kendi askeri birimi operasyona dahil
olmadığından, operasyon sırasında tam olarak nelerin meydana geldiği hakkında bilgisi
olmamıꢀtır. Askeri raporda kendi biriminin de operasyonda yer almıꢀ olduğu ꢀeklinde adının
geçmesinin açıklaması olarak, tanık, bunun, muhtemelen kendi biriminin, operasyondan bir
gün sonra teröristlerin bölgeden kaçmasını önlemek için bölgeye gönderilmesinden
kaynaklandığını ifade etmiꢀtir.
Kendisi o bölgedeyken herhangi bir çatıꢀma olmamıꢀ ve silah sesi duymamıꢀtır.
Kendisinin operasyonla ilgisini izah eden bir rapor hazırlamamıꢀtır.
Ölümlerden, operasyon bittikten dört-beꢀ gün sonrasına kadar haberi olmamıꢀtır.
Ancak, operasyon devam ederken, Zülfü Akkum’un, kendisine, köyden iki çobanın kayıp
olduğunu bildirdiğini doğrulamıꢀtır.
Kurꢀunlu ovasının yaklaꢀık iki kilometre uzunluğunda ve 600-800 metre geniꢀliğinde
olduğunu söylemiꢀtir. Düz, seyrek ağaçlı ve tamamen dağlarla çevrili bir alan olduğunu ifade
etmiꢀtir. Ormanlık alanda ise meꢀe ağaçları, çalılar ve kayalıklar bulunmaktadır. Mehmet
Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerinin bulunduğu, Kurꢀunlu Ovası’nda yer alan bölgeyi,
gösterilen iki fotoğraftan tespit etmiꢀtir. Kendisine gösterilen üçüncü bir fotoğrafın da, eğimli
alana doğru uzanan yerin fotoğrafı olduğu ihtimalini de göz ardı etmemiꢀtir.
13. Đkinci baꢀvuran ve Mehmet Akan’ın erkek kardeꢀi olan Hüseyin Akan Kasım 1992 tarihinde yaklaꢀık olarak sabah 6’da, Mehmet Akan ve arkadaꢀı
Mehmet Akkum, hayvanları çayıra götürmek için köyden ayrılmıꢀtır. Onlar köyden
ayrıldıktan sonra, iki köy çobanı olan Hacire ve Hediye de hayvanlarını dıꢀarı çıkarmıꢀtır.
Sabah saat 9 civarında, tanık, köyün üzerinden ovanın doğusuna doğru uçan bir
helikopter görmüꢀtür. Bundan sonra, silah sesleri duymuꢀ ve yarım saat sonra hayvanların
bazıları yaralı halde köye gelmiꢀtir. Hacire, yaklaꢀık olarak öğle vaktinde köye dönmüꢀtür.
Köylülere, helikopterin indiğini ve içindeki askerlerin kadınları köye geri dönmeye
zorladığını anlatmıꢀtır. Ancak, Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un tutuklandığını görmüꢀ
ve etrafı askerlerle çevrilmiꢀ olan Mehmet Akan’ın sesini duymuꢀtur.
Mehmet Akan ve Mehmet Akkum akꢀam köye dönmediğinden, tanık, ertesi sabah
bilgi almak amacıyla köy muhtarı Zülfü Akkum ile Dicle’ye gitmiꢀtir. Önce Bölge Valiliği’ne
gitmiꢀler daha sonra da jandarma kıꢀlasına gönderilmiꢀlerdir. Kıꢀladaki bir jandarma binbaꢀı,
endiꢀelenmemelerini ve iki çobanın yakında döneceğini söylemiꢀtir.
Ertesi gün kıꢀlaya tekrar gitmiꢀler ve kendilerine sözkonusu iki ꢀahsın Palu
Jandarması’nca tutuklandığı söylenmiꢀtir. O gün, baꢀvuran köye dönmemiꢀ ve Dicle’de
kalmıꢀtır. Ertesi sabah kendisine, erkek kardeꢀinin ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerinin
bulunduğu bildirilmiꢀtir. Baꢀvuranın bu durumu Cumhuriyet Savcısı’na bildirmesine rağmen,
Cumhuriyet Savcısı olay yerine gitmeyi reddetmiꢀtir.
14. Ersan Topaloğlu
Tanık, jandarma subayıdır. Olayların meydana geldiği tarihte, Dicle Jandarma
Komutanlığı komutanı ve Hüseyin Bakır’ın üstü konumunda idi.
Tanık, Kasım 1992’de meydana gelen olayları net olarak anımsayamamıꢀtır, zira,
operasyonda yer almamıꢀtır. Ancak, bir operasyonun yapıldığını ve telsizden silahlı bir
çatıꢀma olduğunu duyduğunu hatırlamıꢀtır. Operasyonda yer almadıkları halde, neden kendi
birimlerinin adının operasyon raporlarında geçtiği sorulduğunda, tanık, kendi görevlerinin,
teröristlerin kaçmasını engellemek amacıyla, operasyon bölgesinde kendi taraflarını kapatmak
ile sınırlı olduğunu belirtmiꢀtir. Ancak, operasyon esnasında faaliyetlerin kaydını tutmak
komando birimlerinin bir uygulaması değildi, dolayısıyla, bu operasyonda yer almalarına
iliꢀkin hiçbir rapor bulunmamıꢀtır.
Aralık 1995’te, tanık, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi’ne kanıtlarını sunmuꢀtur. Bu
mahkemeye verdiği ifadesinde, Kurꢀunlu Muhtarı Zülfü Akkum’un köyden kaybolan iki kiꢀi
hakkında soruꢀturma yapmasını istemesi üzerine, telsizle operasyon güçleri ile irtibata
geçtiğini doğrulamıꢀtır. Telsizden gelen yanıt ise, bir teröristin ölü bulunduğu yönünde
olmuꢀtur. Tanık, daha sonra, ölü teröristin Zülfü Akkum’un oğlu olabileceği düꢀüncesiyle,
Zülfü Akkum’u Elazığ Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiꢀtir. Akabinde ise, cesedin Zülfü
Akkum’un oğluna ait olduğu ortaya çıkmıꢀtır.
15. Mürꢀit Yılmaz
Tanık, jandarma subayıdır; Kasım 1992 tarihinde Arıcak Jandarma Komutanı idi.
Tanık, sözkonusu operasyona bizzat katılmıꢀtır. Çatıꢀma yaklaꢀık olarak sabah saat
6’da, Kurꢀunlu’nun kuzeyinde ve Palu’nun güneyinde kalan Payidar tepelerinde baꢀlamıꢀtır.
Tanığın bölüğü, teröristler kendilerine ateꢀ açtığında, bölgede inceleme yapmakta idi.
Teröristler, yükseltili bölgedeki çalılar nedeniyle görüꢀün kısıtlı olduğu geniꢀ bir alana
yayılmıꢀ idi. Sayıları yüze yakındı. Çatıꢀmada askerler zayiat vermemiꢀtir. Çatıꢀma bütün gün
ve ertesi gün aralıklarla devam etmiꢀtir.
Çatıꢀma, köylülerin gitmeyeceği, hatta hayvanlarını otlatmak için dahi gitmeyeceği,
geniꢀ bir alanda meydana gelmiꢀtir. Bir insanın, sürekli ateꢀin olduğu bir silahlı çatıꢀmanın
yakınına gideceğine inanmak mantık dıꢀıdır.
Tanığa, çatıꢀma sırasında bir teröristin ölü ele geçirildiği bildirilmiꢀtir. Ceset, otopsi
yapma imkanı bulunduğundan Palu Jandarma Karakolu’na getirilmiꢀtir.
Tanığa, olaydan üç – dört gün sonra, çapraz ateꢀte iki kiꢀinin daha öldüğü
bildirilmiꢀtir. Tanık, cesetleri bizzat görmemiꢀtir.
Operasyonda helikopter veya uçak kullanılmamıꢀtır. Büyük çaplı bir operasyon
olmamasına rağmen, bu operasyonda çeꢀitli birimler görev almıꢀtır.
Tanığın, üç köylünün ölümü ile bağlantılı olarak askerlerinden kovuꢀturulan olup
olmadığına dair bilgisi olmamıꢀtır.
16. Muhammed Özdemir
Tanık, komando subaydır; olayların meydana geldiği tarihte ise Arıcak Komando
Bölüğü’nden sorumlu idi.
Sancak-1 Operasyonu’na katılmıꢀtır. Terör örgütüne mensup kiꢀilerin bölgede
saklandığı ve kıꢀı orada geçireceği yönündeki istihbaratı takiben operasyon planlanmıꢀtır.
Teröristlerin varlığı, bölgedeki güvenlik güçleri ve jandarma karakolları için büyük tehdit
oluꢀturmaktaydı, dolayısıyla, operasyonun amacı bu tehdidi bertaraf etmek idi. Tanığın birimi
ise, teröristlerin operasyon bölgesinden kaçmasını engellemek amacıyla yolları kapatmakla
sorumlu idi. Kasım 1992 tarihinde yaklaꢀık olarak 5:45’te, tanığa, telsizle, kendi emrindeki iki
grup askere Payidar Tepelikleri’ne ilerlerken ateꢀ açıldığı ve sonrasında bir çatıꢀmanın
baꢀladığı haberi gelmiꢀtir. Saat 14:00 civarında tanık ve emrindeki gruplar alana yaklaꢀmıꢀtır.
Teröristlerle kendi ekibi arasında 40-50 metre mesafe bulunmaktaydı. Teröristler, tanık ve
emrindeki askerlere ateꢀ etmeye baꢀlamıꢀ ve çıkan çatıꢀma saat 16:00’ya kadar devam
etmiꢀtir. Operasyonda Cobra helikopteri ya da uçak kullanılmamıꢀtır.
Güvenlik güçleri herhangi bir kayıp vermemiꢀtir. Đkinci gün, tanık, tepelik alanın
arkasında bir teröristin öldürüldüğünü duymuꢀtur. Tanık, cesedi almak için Tuncer Arpacı’nın
emrinde bir grup askeri bölgeye göndermiꢀtir. Ceset, daha sonra, helikopterle Palu’ya
getirilmiꢀtir. Tanık, bizzat cesedi görmemiꢀ ve cesetten kulakların kesilmiꢀ olduğu bilgisi
kendisine bildirilmemiꢀtir. Operasyon esnasında, tanığa, Kurꢀunlu Ovası’nda iki köylünün ölü
bulunduğu bildirilmemiꢀtir.
Tanığa, yakın tarihte, üç kiꢀinin öldürülmesinden ötürü yedi jandarmanın yargılandığı
bildirilmiꢀtir. Kendisine Askeri Mahkeme’de ifade vermesine iliꢀkin bir çağrı yapılmamıꢀtır.
17. Tuncer Arpacı
Tanık, Arıcak Jandarma Karakolu komutanıydı. Baꢀvuranın akrabalarının
öldürülmesinden yargılanıp beraat eden yedi jandarmadan biridir.
Sancak-1 Operasyonu’nu anımsamıꢀtır. Operasyon, PKK teröristlerinin Payidar
Tepelikleri olarak bilinen bölgede bulunduğu yönündeki istihbarat temelinde planlanmıꢀtır.
Tanığın emrindeki birim, operasyona katılmıꢀ ve yolları kapatmakla
görevlendirilmiꢀtir. Birim, Payidar tepeliklerinin kuzeydoğusuna yaklaꢀtıkça teröristler ateꢀ
etmiꢀ ve çatıꢀma baꢀlamıꢀtır. Tanık, 5:30’dan 9:00’a kadar devam eden çatıꢀma esnasında
kendi birimindeki askerlerin teröristleri öldürüp öldürmediğini hatırlayamamıꢀtır. 10 Kasımı, Kasım’a bağlayan gece boyunca tanık bölgede kalmıꢀtır.
Arıcak’taki karakolun komutanı olarak, tanığın bazı yasal yükümlülükleri
bulunmaktaydı. Çatıꢀmayla ilgili olay raporunu ve olay haritasını hazırlamıꢀ ve bunlar
Cumhuriyet Savcısı’na gönderilmiꢀtir. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporu ve Askeri
Mahkeme’ye verdiği ifade arasındaki çeliꢀkilere izahat getirmiꢀ ve duruꢀmada çok
heyecanlandığını ve kafasının karıꢀtığını, dolayısıyla, üç kiꢀiye ait cesedi bulduğunu
yanlıꢀlıkla belirtmiꢀtir. Ancak, aslen, olay yeri inceleme raporunda belirttiği gibi, yalnızca bir
ceset bulunmuꢀtur.
Tanığa, Muhammed Özdemir tarafından telsizle bir cesedin bulunduğu bildirilmiꢀtir.
Yasal sorumluluğu bulunduğundan, tanık, bölgeye gönderilmiꢀtir. Kimlik bulmak amacıyla
ceset üzerinde arama yapmıꢀtır. Cesedi incelememesine rağmen, cesette iki kulağın da
bulunmadığını fark etmiꢀtir. Ceset yakınlarında ateꢀli silah bulunup bulunmadığını
hatırlayamamıꢀtır. Çatıꢀma sahasında bulunduğundan, cesedin bir PKK teröristine ait olduğu
sonucuna varmıꢀtır. Operasyon devam ederken sıradan bir köylü, bu alana girmezdi.
Tanığın Askeri Mahkeme’de verdiği ifadenin aksine, operasyonda helikopter
kullanılmamıꢀtı. Tanık, Kurꢀunlu Ovası’ndan hangi birimin sorumlu olduğunu bilmiyordu,
ancak bu, operasyon öncesinde hazırlanan operasyon emrinin incelenmesi ile kesinliğe
kavuꢀabilir.
18. Murat Koç
Tanık, olayların meydana geldiği tarihte Arıcak Komando biriminde astsubaydı.
Baꢀvuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanan ve beraat eden yedi
jandarmadan biridir.
Palu’da görevli askeri birimlerle ortak bir operasyona katılmıꢀ ve bir noktada
teröristlerin saldırısına uğramıꢀlardır. Tanık, askerleriyle bütün gece boyunca bölgede kalmıꢀ
ve ertesi sabah bölgede inceleme çalıꢀmalarında bulunmuꢀlardır.
Bu çalıꢀmalarda bir terörist barınağı ve teçhizat bulmuꢀlar fakat cesede
rastlanmamıꢀtır. Tanık, 11 Kasım 1992 tarihli olay raporunu imzalamıꢀtır fakat, tanığın, bu
raporda atıfta bulunulan cesede dair bilgisi yoktu. Đmzalamadan önce raporun içeriğinin
doğruluğunu sınamayı gerekli görmemiꢀtir.
Tanık, Kurꢀunlu Ovası’nı biliyordu ancak, operasyonun oraya kadar uzanıp
uzanmadığına dair bilgisi yoktu. Tanık, olay yeri raporunun, operasyonun henüz gerçekleꢀtiği
alanda hazırlandığını ve dolayısıyla, o kargaꢀa ortamında kimi unsurların rapora
alınmamasının mümkün olduğunu söyleyerek iki askeri rapor arasındaki tutarsızlıklara izahat
getirmiꢀtir.
19. Ramazan Dal
Olayların meydana geldiği tarihte tanık, Arıcak komando takımlarından birinin
komutanıydı. Kendisi, baꢀvuranın üç akrabasının öldürülmesinden ötürü yargılanıp beraat
eden yedi jandarmadan biridir.
Kasım 1992’de tanığın komutanı, tanığa, emrinde bulunan askerlerin bir operasyona
katılacağını bildirmiꢀ ve kendisi ile askerlerinin görevleri hakkında talimat vermiꢀtir. Takım
komutanından alınan talimatlar doğrultusunda tanığın emrindeki ekip, operasyon bölgesine
doğru yol almaya baꢀlamıꢀtır. Ekip, saat 6 civarında Payidar tepeliklerine ulaꢀtığında,
teröristler ateꢀ etmiꢀ ve çatıꢀma baꢀlamıꢀ ve aralıklarla 21:00’e kadar devam etmiꢀtir.
Ertesi sabah operasyon bölgesinde inceleme yapmıꢀlardır. Murat Koç’un emrindeki
dördüncü ekip, içinde yiyecek, ꢀarjör, sırt çantası ve diğer teçhizat olan bir sığınak
bulmuꢀlardır. Tanığın ekibindeki askerlere komutanları tarafından telsizle, Brektepe-Ulaꢀtepe
yönünde bir ceset bulunduğu haberi verilmiꢀ ve tanığa, Karakol Komutanı Tuncer Arpacı ile
sözkonusu bölgeye intikal etmesi emri verilmiꢀtir. Operasyon alanı içinde kalan, cesedin
bulunduğu yere ulaꢀtıklarında, Karakol Komutanı, tüm bulgulara iliꢀkin bir rapor
hazırlamıꢀtır. Tanık da raporu imzalamıꢀtır. Cesedin bulunduğu nokta, yaklaꢀık olarak
Kurꢀunlu köyünden dört - beꢀ kilometre uzaklıktaydı. Tanık, cesedi inceleme yetkisi
olmamasına rağmen, ölü ꢀahsın kulaklarının kesildiğini fark etmiꢀtir. Ardından kendisine
cesedi Çevrecik köyüne götürmesi emri verilmiꢀtir. Daha sonra ise, ceset Palu Cumhuriyet
Savcılığı’na nakledilmiꢀtir.
II. ĐLGĐLĐ ĐÇ HUKUK
Đlgili iç hukuka iliꢀkin açıklama Ergi – Türkiye davasında bulunabilir (28 Temmuz
1998, Raporlar 1998-IV, ss. 1767-68, §§ 46-52).
HUKUK
1.HÜKÜMET’ĐN ÖN ĐTĐRAZI
Hükümet, Komisyon’a sunduğu ek görüꢀünde, baꢀvuranların iç hukuk yollarını
tüketmediğine dair iddiası üzerinde daha ayrıntılı durmuꢀtur. Bu bağlamda, özellikle idari
yollar olmak üzere, birkaç yolun açık olduğuna iꢀaret etmiꢀtir.
AĐHM, konunun, kabuledilebilirlik kararında Komisyon tarafından yeterince incelendiğini not
ederek tekrar incelenmesini gerekli bulmamıꢀtır. Dolayısıyla, Hükümet’in ön itirazını
reddeder.
II.AĐHM’NĐN KANIT DEĞERLENDĐRMESĐ ĐLE OLAYLARI BELĐRLEMESĐ
A.Tarafların iddiaları
1.Baꢀvuranlar
Birinci ve ikinci baꢀvuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın, son olarak, çok
sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü öne sürmüꢀlerdir. Kanıtlar, sözkonusu
ꢀahısların güvenlik güçlerince çok yakın mesafeden öldürüldüğünü göstermektedir. Birinci
baꢀvuran Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının öldükten sonra kesildiğini ileri
sürmüꢀtür.
Birinci ve ikinci baꢀvurana göre, Komisyon’un görgü tanıklarından kanıt alması
mümkün olmamıꢀtır, çünkü, öldürülme ꢀartlarından ötürü, iki Mehmet’in öldürüldüğünü
gören tanıklara çağrı yapmaları mümkün olmamıꢀtır. Ancak bu, sözkonusu kiꢀilerin
ölümünden doğan sorumluluğun belirlenememesi anlamına gelmemektedir. Bu tür bir yorum,
baꢀvuranlara göre, ꢀayet bir Devlet görevlisinin elinde silah bulunmazsa, bir Devlet’in, adam
öldürmeden asla sorumlu olmayacağı demek olacak, bu da, AĐHS’nin 2. maddesine aykırı
olacaktır.
Birinci ve ikinci baꢀvuranlar ayrıca, dava ꢀartları çerçevesinde, Hükümet’in, iki
Mehmet’in nasıl öldürüldüğüne dair makul açıklama getirmesi gerektiğini ileri sürmüꢀlerdir.
Bunu desteklemek için de, Inter-Amerikan Đnsan Hakları Mahkemesi’nin Godinez –
Honduras kararına atıfta bulunmuꢀtur (20 Ocak 1989 kararı, Đnter-Am Đ. H. M. Ser. C No. 5, §
141). Bu davada, mahkeme, “insan hakları ihlallerini belirleme safhasında, Devlet’in,
ꢀikayetçinin, Devlet’in iꢀbirliği olmadığı takdirde elde edilemeyecek kanıtları sunmadığı
ꢀeklinde bir savunma yapamayacağına” hükmetmiꢀtir. Ayrıca, Đnsan Hakları Komitesi de bu
yönde bir yaklaꢀımı benimsemiꢀtir. Bu bağlamda baꢀvuranlar, Barbado – Uruguay davasına
atıfta bulunmuꢀlardır (Đnsan Hakları Komitesi Tebliği No. 84, 1981, § 9.6). Bu davada, “kanıt
sunma zorunluluğuna iliꢀkin olarak, Komite, halihazırda geçmiꢀ davalarda, özellikle ꢀikayetçi
tarafın ve Taraf Devlet’in her zaman kanıtlara ulaꢀma imkanının eꢀit olmadığını ve daha çok
Taraf Devlet’in ilgili bilgilere ulaꢀma imkanının olduğunu göz önüne alarak, sözkonusu
zorunluluğun yalnızca ꢀikayetçi tarafa ait olamayacağı” kanısına varılmıꢀtır.
Son olarak, üçüncü baꢀvuran, Derviꢀ Karakoç’un, sorumlu Hükümet’in güvenlik
güçleri tarafından çok kısa mesafeden vurulduğunu ileri sürmüꢀtür. Ayrıca, Karakoç’un atı ve
köpeğinin de vurularak öldürüldüğünü ileri sürmüꢀtür.
2. Hükümet
Hükümet, yapılan operasyonun olağan nitelikte olduğunu ve operasyon bölgesine
girmemeleri için civar köy sakinlerine önceden bilgi verildiğini ifade etmiꢀtir. Operasyon,
köylüleri cezalandırmak veya korkutmak amacıyla değil, daha önceden büyük çaplı bir PKK
yuvasının yok edildiği bölgede PKK’nın yeniden yapılanmasını önlemek amacıyla
yapılmıꢀtır.
Meydana gelen üç ölüme, güvenlik güçleri tarafından sebebiyet verildiğine iliꢀkin
kanıt bulunmamıꢀtır. Olayların araꢀtırılması, yedi kiꢀiyi yargılayan yargı organı tarafından
gereğince yürütülmüꢀtür.
Hükümete göre, baꢀvuranların ve tanıkların sözlü ifadeleri, baꢀvuranların iddialarının
doğruluğunu ꢀüpheye yer bırakmayacak ꢀekilde kesinleꢀtirmek için yeterli olmamıꢀtır. Bunun
aksine, jandarmaların ifadesi tutarlı ve sözkonusu olaylara ıꢀık tutar nitelikteydi.
B.Madde 38 § 1 (a) ve bu bağlamda AĐHM’ce çıkarılan sonuçlar
Kanıtları incelemeye geçmeden önce, AĐHM, daha önce de yaptığı gibi, AĐHS’nin 34.
maddesi ile öngörülen bireysel baꢀvuru sisteminin etkin olarak yürütülmesi için Devletlerin,
baꢀvuruların, düzgün ve etkili bir biçimde incelenmesinin sağlanması için her türlü yolu
olanaklı kılması gerektiğinin çok büyük önem arz ettiğinin altını çizer (bkz. Tanrıkulu –
Türkiye [BD], no. 23763/94, § 70 1999-IV). Bu tür davalara iliꢀkin iꢀlemlerin bir özelliği,
bireysel bir baꢀvuranın, Devlet’i, kendisinin AĐHS’den kaynaklanan haklarını ihlal etmekle
suçladığı durumlarda, bazı davalarda, yalnızca sorumlu Hükümet’in bu iddiaları
doğrulayabilecek veya reddedecek bilgilere ulaꢀma imkanının olduğudur. Hükümet’in, sadece
kendi tasarrufunda bulunan bu tür bilgileri tatmin edici bir açıklama yapmayarak vermemesi,
sadece baꢀvuranın iddialarının temeli olduğu çıkarımlarına götürmez aynı zamanda sorumlu
Devlet’in AĐHS’nin 38 § 1 (a) maddesinden kaynaklanan yükümlülüğüne bağlı kalmasının
derecesi hakkında olumsuzluk yansıtır (bkz. Timurtaꢀ – Türkiye, no. 23531/94, §§ 66 ve 70,
AĐHM 2000-VI).
Bu bağlamda, AĐHM, Hükümet’in, Komisyon’un bilgi ve belge taleplerine verdiği
yanıta iliꢀkin bazı hususları önemle not eder. Belirli belgeler için yapılan bireysel talepler
hariç, Hükümet’ten ayrıca, 1997 yılında Ankara’daki duruꢀma esnasında da olmak üzere,
birkaç defa, 10 Kasım 1992’deki askeri operasyona ve baꢀvuranın akrabalarının
öldürülmesine dair tüm belgeleri Komisyon’a ve akabinde AĐHM’ye sunması talep edilmiꢀtir.
Bu belgelere iliꢀkin olarak, AĐHM öncelikle, kıdemli bir jandarma olan Albay Hüseyin
Yılmaz’ın ifadesine göre, tüm operasyonu detaylarıyla anlatan bir “nihai rapor/detaylı
operasyon raporu”nun bulunması gerektiğini gözlemler. Komisyon, 21 Mart 1997 ve 5
Haziran 1997 tarihlerinde Hükümet’ten bu belgenin kopyasını talep etmiꢀtir. ꢁayet bu belgeyi
gönderme durumunda değil ise, Hükümet, bu belgenin verilmesini engelleyen milli güvenlik
çıkarlarının yazılı bir açıklamasını temin etmeye davet edilmiꢀtir. Bu taleplere bir yanıt
alınamamıꢀtır.
Đkinci olarak, Askeri Mahkeme’nin kararı ve 11 Kasım 1992 olay raporu dahil olmak
üzere birkaç belgeden, Sancak-1 Operasyon Planı’nın 8 Kasım 1992’de hazırlandığı
görülmektedir. Bu belge de Hükümet tarafından sunulmamıꢀtır. Bu iki önemli belgenin
sunulmamasına, kararın ilerleyen paragraflarında değinilecektir, ancak, ꢀu aꢀamada dahi,
AĐHM, sözkonusu belgelerin, davanın olaylarının ortaya konması açısından ifadeleri faydalı
olabilecek tanıkları belirlemede Komisyon için yararlı olabileceğinin altını çizer. Bu
bağlamda, AĐHM, Albay Yılmaz’a göre, Kovancılar ve Alacakaya’daki askeri birimlerin,
cesetlerin bulunduğu Kurꢀunlu Ovası’ndan sorumlu olduğunu not eder. Ancak, Hükümet
tarafından ꢀahitliği sunulan jandarma tanıkların hiçbiri bu birimlere ait değildi.
Son olarak, AĐHS iꢀlemleri esnasında Hükümet tarafından sunulan belgelerin bazıları
da, AĐHS kurumlarına ulaꢀtırılmayan ve soruꢀturmayla ilgili ve potansiyel olarak önemli diğer
belgelere atıfta bulunmaktadır. Bu belgeler ꢀunları içermektedir:
(a)Palu Cumhuriyet Savcısı Sn.Turan tarafından hazırlanan ve Kayseri Devlet
Güvenlik Mahkemesi’ne gönderilen, Derviꢀ Karakoç ve Mehmet Akan’ın öldürülmesine
iliꢀkin soruꢀturmayı özetleyen fezleke;
(b) Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, Palu Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilen cevabı;
(c) yedi jandarma hakkında suçlamaları içeren 19 Ağustos 1994 tarihli iddianame;
(d) 22 Haziran 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alınmıꢀ
görevsizlik kararı;
(e) yargılama süresince bazı jandarma personelince verilen ifadeler.
Hükümet, yukarıda anılan belgeleri temin etmemekle ilgili herhangi bir açıklama
getirmemiꢀtir. Sorumlu bir Hükümet’in, yukarıda değinildiği gibi, AĐHS iꢀlemleri süresince
iꢀbirliği yapmasının önemine atıfta bulunarak, AĐHM, bu davada, sorumlu Devlet’in,
AĐHS’nin 38 § 1 (a) maddesindeki olaylar ve olguları ortaya koymada Komisyon ve
AĐHM’ne gerekli tüm kolaylıkları sağlaması yükümlülüğünü yerine getirmediğini tespit
etmiꢀtir.
C. AĐHM’nin olayları değerlendirmesi
1. Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesi
Üçüncü baꢀvuran Rabia Karakoç’a göre, oğlu Derviꢀ Karakoç, 10 Kasım 1992
tarihinde askerler tarafından çok kısa mesafeden vurulmuꢀtur. Hükümet bunu reddetmiꢀtir.
AĐHM, üçüncü baꢀvuranın köyü yakınında 10 Kasım 1992 tarihinde, bir askeri
operasyon olduğunun ve dokuz kurꢀunla vurulmuꢀ olan oğlu Derviꢀ’in cesedinin operasyon
sonunda bulunduğunun tartıꢀma konusu olmadığını not eder. Tartıꢀma konusu olan, Sn.
Karakoç’un, üçüncü baꢀvuranın iddia ettiği gibi askerlerce öldürülüp öldürülmediğidir.
Asıl meydana gelen olaylara iliꢀkin çeliꢀen ve çatıꢀan iddiaların olduğu bu tip bir
davada, AĐHM, kapsamlı yerel adli soruꢀturma ve belge nitelikli kanıtların bulunmaması
hususunda esef duyar. Belgesel kanıtların bulunmaması bağlamında, AĐHM, yukarıda ayrıntılı
olarak değinilen belgeler ve özellikle 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planı ile “nihai
rapor/detaylı operasyon raporu”nun Hükümet’in tasarrufunda tutulduğunu ve bunların,
davanın olayları ve olgularını doğru bir biçimde ve tam olarak belirlemede vazgeçilmez
olduğunu not eder. AĐHM, bu belgelerin, kendisine, hangi askeri birimlerin aslında
operasyonda yer aldığını ve operasyon esnasındaki yerlerine dair daha kesin bilgi
sağlayacağını ümit eder. Bu belgelerin yokluğunda, AĐHM, tespitlerini, AĐHS kurumlarında
süren iꢀlemlerde dosyalanan sınırlı sayıda diğer bazı belgeler ve Komisyon temsilcilerine
verilen sözlü kanıtlar temelinde yapmak zorunda kalmıꢀtır.
Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesi soruꢀturmasıyla ilgili belgelere iliꢀkin olarak AĐHM,
baꢀlangıçta Sn. Karakoç’un cesedinin operasyondan sonra askerler tarafından bulunmuꢀ
olmasına rağmen, bu gerçeğin, AĐHM’ye sunulan operasyon raporlarında kaydedilmediğini
not eder. Sn. Karakoç’un cesedi, cesedi bulan askerler tarafından değil, operasyon sona
erdikten sonra, kendisini aramaya çıkan annesi ve bazı Kurꢀunlu köyü sakinleri tarafından
götürülmüꢀtür. Ceset üzerinde inceleme, ancak Zülfü Akkum cesedi Dicle’ye götürdüğünde
yapılmıꢀtır.
Temin edilen 11 Kasım 1992 tarihli operasyon raporlarına iliꢀkin olarak, AĐHM,
bunların eksiklikler ve çeliꢀkilerle dolu olduğu sonucuna varmaktan baꢀka seçeneği yoktur.
Bu kusurların ciddi niteliğine istinaden, AĐHM, Murat Koç’un iddia ettiği üzere raporların
askeri operasyonun hemen sonrasındaki “kargaꢀa ortamı”nda hazırlanması veya Albay
Yılmaz’ın öne sürdüğü gibi “masum eksiklikler” olduğu ꢀeklinde açıklanması hususunda ikna
olmamıꢀtır. Buna ek olarak, operasyonda görev alan bazı birimlerin faaliyetlerine iliꢀkin
hiçbir kayıt tutulmamıꢀtır. Binbaꢀı Ersan Topaloğlu’nun verdiği ifadeye göre, operasyondaki
faaliyetlerin kaydını tutmak komando birimlerinin uygulaması değildi, dolayısıyla
operasyonda kendi emrindeki komando birimlerinin faaliyetlerine iliꢀkin rapor
hazırlanmamıꢀtır.
Sn. Karakoç’un cesedinin muayene raporuna iliꢀkin olarak, AĐHM, bu raporun
yalnızca, vücutta tespit edilen kurꢀun giriꢀ ve çıkıꢀ deliklerinin sayısından ibaret olduğunu not
eder. Muayeneyi yapan Dr. Türkan tarafından, kurꢀun izlerinin veya baꢀka kanıtların hala
ceset üzerinde olabileceği ihtimaline değinilmemiꢀtir. Ateꢀ edilme mesafesi ya da kullanılan
silah veya silahların belirlenmesine çalıꢀılmamıꢀtır. Ölümün silah atıꢀından kaynaklanan
yaralanmadan olduğunun tespiti, Dr. Türkan ve Cumhuriyet Savcısı Đbrahim Engin’in tam
otopsi raporunun gerekli olmadığı sonucuna varmaları için yeterli olmuꢀtur. Dolayısıyla bu
rapor, ölüme sebebiyet verenlerin belirlenmesine yardımcı olabilecek ipuçları ortaya atmaya
muktedir değildir.
Yazılı kanıtlara istinaden AĐHM son olarak, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turan’ın 3
Aralık 1993 tarihli yazısında Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un ölümünde iliꢀkin
soruꢀturmanın devam etmekte olduğunu iddia etmesine rağmen, ilgili belgelerin mevcut
olmasına karꢀın, soruꢀturmaya iliꢀkin hiçbir belgenin Askeri Mahkeme’ye ya da AĐHS
kurumlarına iletilmediğini not eder.
Sözlü kanıtlara iliꢀkin olarak, AĐHM, - Derviꢀ Kararkoç’u hayattayken gören son
kiꢀiler olan - Rabia Karakoç, Güllü Güzel-Karakoç, Zeliha Karakoç, Hayriye Karaman ve
Hacire Ceylan isimli beꢀ kadının Komisyon temsilcilerine anlattıklarının detay bakımından
ikna edici nitelikte, tutarlı ve birbirini doğrulayıcı olduğu kanısındadır. Rabia Karakoç, Güllü
Güzel-Karakoç ve Zeliha Karakoç ve Hayriye Karaman, temsilcilere sabah erken saatte
köyden nasıl çıktıklarını ve kendilerine daha uzağa gitmemelerini, zira bir operasyon
yapıldığını söyleyen Hacire Ceylan ve Hediye Akodun isimli çobanlara nasıl rastladıklarını
anlatmıꢀlardır. Ayrıca, Rabia Karakoç, tek el silah sesini duyduğunu ve ardından gelen sürekli
ateꢀi anlatmıꢀtır. Olayların bu ꢀekilde anlatımını – yine olayların bir diğer tanığı olan – Hacire
Ceylan da temsilcilere verdiği ifadede doğrulamıꢀtır. Ayrıca, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ
Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği ifadede Bn. Ceylan da 10 Kasım 1992 tarihinde bir
operasyon yapıldığını ve askerlerin kendisine eve gitmesini söylediğini doğrulamıꢀtır. Bu
anlatılanlar ıꢀığında, AĐHM, Hediye Akodun’un Ağır Ceza Mahkemesi’ne bir operasyon
yapılmadığı ꢀeklindeki ifadesini ilgili bulmamıꢀtır. Buna ek olarak, Bn. Ceylan da temsilciler
huzurunda Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesiyle ilgili olarak Ağır Ceza Mahkemesi tarafından
sorgulandığını ileri sürmüꢀtür, ancak görüldüğü kadarıyla bu, ifadesine kaydedilmemiꢀtir.
Ayrıca, Rabia Karakoç’un ifadesi de Đnsan Hakları Derneği’ne verdiği ifadelerle ve
baꢀvuru formunda ortaya konduğu ꢀekliyle olayların anlatımı ile büyük ölçüde tutarlı
niteliktedir.
Diğer taraftan, AĐHM, jandarmaların, temsilcilere verdiği ifadeleri çeliꢀkili ve çoğu
zaman açıksözlülükten uzak bulmaktadır. Bu bağlamda öncelikle, Askeri Mahkeme’de cezai
iꢀlemlerdeki sanıklardan biri olan Tuncer Arpacı’nın ifadesine atıfta bulunur. Bu iꢀlemler
devam ederken, Sn. Arpacı, bizzat üç ceset bulduğunu ve bunu operasyon raporuna
kaydettiğini beyan etmiꢀtir. Ayrıca, operasyonda Cobra helikopterlerinin kullanıldığını ifade
etmiꢀtir. Ancak, tarafları temsil eden temsilciler ve avukatlar tarafından ifadesi alınırken, Sn.
Arpacı, operasyondan sonra yalnızca bir ceset bulunduğunu ve helikopter kullanılmadığını
ifade etmiꢀtir. Sn. Arpacı’nın üç cesede ve bunların bulunduğu yere iliꢀkin olarak Askeri
Mahkeme’ye verdiği tam ve detaylı tarif karꢀısında AĐHM, Arpacı’nın ifadelerindeki
çeliꢀkilere iliꢀkin verdiği izahat hususunda, yani Askeri Mahkeme’ye verdiği ifadede
ꢀaꢀırdığını ifade etmesi hususunda, ikna olmamıꢀtır. Bu nedenle, Sn. Arpacı’nın güvenilir bir
tanık olmadığı kanısındadır.
Đkinci olarak, AĐHM, Askeri Mahkeme’ye çıkarılan bir diğer tanık jandarma Murat
Koç tarafından temsilcilere verilen ifadenin benzeri çeliꢀkiler içerdiğini gözlemler. Askeri
Mahkeme’ye verdiği ifadede, Sn. Koç, operasyon esnasında birkaç teröristin öldürüldüğünü
duyduğunu söylemiꢀtir. Ancak, delegelere, operasyon sonrasında hiç ceset bulunmadığını
belirtmiꢀtir. Aslında bir cesedin bulunduğunun belirtildiği operasyon raporunu imzalamadan
önce olayların doğruluğunu tetkik etmeyi gerekli görmemiꢀtir.
Albay Hüseyin Yılmaz’ın delegelere sunduğu kanıtlara iliꢀkin olarak ise AĐHM,
Yılmaz’ın, askeri raporlar arasındaki çeliꢀkileri “masum eksiklikler” olarak nitelendirmesi
karꢀısında ꢀaꢀkınlığa düꢀmüꢀtür. AĐHM, bu tür bir izahatın, profesyonel ve kıdemli bir ordu
mensubundan beklenen standartlarla uyuꢀmadığı kanısındadır. Ayrıca, Albay Yılmaz’ın
operasyonu bizzat planlamıꢀ ve idare etmiꢀ olduğu gerçeği dikkate alındığında, AĐHM,
Yılmaz’ın, Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesine dair bilgiden gerçekten yoksun olduğu
hususunda ikna olmamıꢀtır. Bunun ötesinde, kendi emrinde olan bir operasyonda yer alan
yedi jandarmanın, bu operasyon esnasında meydana gelen ölümlerden ötürü
kovuꢀturulduğundan haberdar olmadığı hususunda da ikna olmamıꢀtır. Aynı durum,
kendisinin de yer aldığı askeri operasyon esnasında, iddia edilen davranıꢀlarından ötürü
kovuꢀturulan personelin sayısını bilmediğini öne süren Arıcak Jandarma Komutanı Mürꢀit
Yılmaz’ın ifadesi için de geçerlidir.
Dolayısıyla AĐHM, Devlet yetkililerince davanın olaylarına iliꢀkin olarak verilen
bilginin yalnızca çeliꢀkili olmasıyla kalmayıp bu görevlilerin bazıları tarafından verilen
ifadelerin doğru kabul edilemeyeceği bir durumla karꢀı karꢀıyadır. Tatmin edici bir açıklama
ꢀöyle dursun, herhangi bir açıklamanın bulunmadığı bu durumda, mevcut ꢀartlarda ve diğer
tanıkların verdiği yazılı ve sözlü ifadelere dair değerlendirmesini dikkate alarak AĐHM, bu
davada, üçüncü baꢀvuranın iddialarının temeli olduğuna dair çıkarımlar yapmanın yerinde
olduğu kanısındadır.
Yukarıda anlatılanlar ıꢀığında AĐHM, Derviꢀ Karakoç’un, kendisine ait atın ve
köpeğin, üçüncü baꢀvuran tarafından öne sürülen olaylar çerçevesinde askerler tarafından
öldürüldüğünün belirlendiğini tespit etmiꢀtir.
2. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesi
Birinci ve ikinci baꢀvuranlar, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın, hayatta iken son
olarak, fazla sayıda askerle birlikte dağ eteğinde görüldüğünü ve sonrasında güvenlik
güçlerince öldürüldüğünü öne sürmüꢀlerdir. Zülfü Akkum, ayrıca, oğlunun kulaklarının
öldükten sonra tahrip edildiğini ileri sürmüꢀtür.
Hükümet, bu iki ꢀahsın aslında öldüğünü kabul etmiꢀ, ancak bunun, askerler ve PKK
mensupları arasındaki çapraz ateꢀte gerçekleꢀtiğini ve bu ꢀahısları aslen kimin öldürdüğünü
belirlemenin mümkün olmadığını ileri sürmüꢀtür.
Dolayısıyla AĐHM, 10 Kasım 1992 tarihinde Sancak-1 Operasyonu’nun yapıldığı
alanda Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç’un cesetlerinin bulunduğu konusunda taraflar
arasında herhangi bir anlaꢀmazlık bulunmamaktadır. Mehmet Akkum’un kulaklarının tahrip
edildiği hususunda da görüꢀ ayrılığı bulunmamaktadır. Ancak üzerinde anlaꢀmazlık bulunan
konu, nasıl öldükleridir.
AĐHM, iddialarını kanıtlamak için, birinci ve ikinci baꢀvuranların, gerçekçi ve
mantıksal olarak kendilerinden beklenen her ꢀeyi yaptıkları kanısındadır. Oğlunun askerlerce
öldürülmesine sebep olan olayları gören tanıkları bulunan üçüncü baꢀvuran Rabia Karakoç’un
aksine, birinci ve ikinci baꢀvuranların Hacire Ceylan’dan baꢀka bir görgü tanığı yoktu.
Yukarıda da anıldığı üzere, Hükümet’in 8 Kasım 1992 tarihli operasyon planını ve – Albay
Yılmaz’a göre bir bölgeden sorumlu birimleri belirlemeyi mümkün kılacak – “nihai
rapor/detaylı operasyon raporu”nu sunamaması, baꢀvuranların tanıklık yapamadığı ve
Komisyon’un sözkonusu bölgede ne olduğuna dair birebir bilgisi bulunan askeri personele
çağrı yapamadığı anlamına gelmektedir. AĐHM ayrıca, “nihai rapor/detaylı operasyon
raporu”nun yerel soruꢀturma makamlarına ve hatta Askeri Mahkeme’ye dahi sunulmamıꢀ gibi
gözüktüğüne iꢀaret eder. Bu ꢀartlar çerçevesinde, baꢀvuranların ve AĐHS kurumlarının da,
Hükümet’in iꢀbirliği olmadan bu belgelere ulaꢀma imkanı olmamıꢀtır.
Bu davanın olayları çerçevesinde, kanıtların Sorumlu Hükümet’in elinde bulunduğu
durumda, AĐHM, baꢀvuranların iddialarını destekleyecek yeterli kanıt sunamadığı sonucuna
varmanın uygun olmayacağı kanısındadır. Bu safhada, AĐHM, bir baꢀvuran tarafından öne
sürülen iddiaları doğrulayacak veya reddedecek bilgiye ulaꢀma imkanı olan tarafın yalnızca
sorumlu Hükümet olması halinde, - tatminkar bir açıklama yapmaksızın - Hükümet’in bu tür
bilgileri vermemesinin, baꢀvuranın iddialarının dayanağı olduğu doğrultusunda çıkarımlar
yapılmasına sebep olabileceğini bir kez daha tekrarlar.
Buna ek olarak, AĐHM daha önce de, sözkonusu olayların tamamen veya büyük bir
kısmının makamların kendi bilgileri dahilinde olduğu hallerde – bu makamların denetiminde
gözaltında tutulan insanların durumunda olduğu gibi – bu gözaltı durumları esnasında
meydana gelen yaralanmalar ve ölümlere iliꢀkin kuvvetli karineler doğuracağını belirtmiꢀtir.
Dolayısıyla, bireyin sağlıklı halde gözaltına alındığı fakat serbest kaldığı tarihte yaralanmıꢀ
olduğu durumlarda, Devlet, bu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir
açıklama getirmekle yükümlüdür, aksi takdirde, AĐHS’nin 3. maddesi bağlamında bu bir
problem teꢀkil eder (bkz. Tomasi – Fransa, 27 Ağustos 1992 kararı, Seri A no. 241-A, ss. 40-
41, §§ 108-111; Ribitsch – Avusturya, 4 Aralık 1995 kararı, Seri A no. 336, ss. 25-26, § 34; ve
Selmouni – Fransa [BD], no. 25803/94, § 87 AĐHM 1999-V). Bu gibi durumlarda, kanıt
yükümlülüğünün makamlara ait olduğu düꢀünülebilir (bkz. diğerlerinin yan sıra, Salman –
Türkiye [BD], no. 21986/93, § 100, AĐHM 2000-VII).
AĐHM, sağlıklarından Devlet’in sorumlu olduğu, gözaltında tutulan kiꢀilerin durumları
ile, Devlet makamlarının denetiminde olan bölgelerde yaralı veya ölü bulunan kiꢀilerin
durumları arasında bir paralellik görmenin meꢀru olduğu kanısındadır. Bu tür bir paralellik,
her iki durumun da tamamen veya büyük bir kısmının, makamların bilgisi dahinde olduğu
gerçeğine dayandırılmıꢀtır. Dolayısıyla, bu tür davalarda olduğu gibi baꢀka davalarda da,
Hükümet’in elinde bulunan kritik belgeleri sunmadığı, ki bunun da AĐHM’nin olayları kesin
olarak belirlemesini engellediği durumlarda, bu belgelerin neden baꢀvuranların iddialarını
doğrulamada faydası olmadığına veya sözkonusu olayların nasıl meydana geldiğine dair
tatmin edici ve inandırıcı bir açıklama getirmek görevi Hükümet’e düꢀmektedir, aksi ise
AĐHS’nin 2. ve/veya 3. maddesi bağlamında bir problem ortaya koyacaktır.
Hükümet, kendisi tarafından tutulan belgelerin, baꢀvuranların iddialarına dair bir bilgi
taꢀımadığı sonucunun çıkarılabileceği herhangi bir görüꢀ sunamamıꢀtır. Dolayısıyla, AĐHM,
Hükümet’in, baꢀvuranların iki akrabasının öldürülmesi ve Mehmet Akkum’un vücudundaki
tahribi açıklama yükümlülüğünü yerine getirip getirmediği inceleyecektir. Bunu yaparken ise,
AĐHM, temsilciler huzurunda verilen sözlü ifadeyi değerlendirmeye alacak ve yerel düzeyde
yürütülen soruꢀturmaya özellikle ağırlık verecektir, bunun amacı, bu soruꢀturmanın
sorumluların tespit edilip cezalandırılması için yeterli olup olmadığını kesinliğe
kavuꢀturmaktır (bkz. mutatis mutandis Đpek – Türkiye, no. 25760/94, § 170, AĐHM 2004-…
(bölümler) ve içinde anılan kararlar).
Baꢀvuranların, iki akrabalarının son olarak askerlerin elinde gördükleri ꢀeklindeki
iddialarını desteklemek amaçlı sunabildiği tek kanıt, Hacire Ceylan’ın görgü tanıklığı yapması
olmuꢀtur. AĐHM, 17 Mayıs 1995 tarihinde Elazığ Ağır Ceza Mahkemesi’ne verdiği
ifadesinde, Hacire Ceylan sözkonusu tarihte, askerlerin kendisine bir operasyon yapılacağını
ve evine dönmesini söylediğinde, kendisinin köy dıꢀında hayvanlarını otlattığını belirtmiꢀtir.
Askerleri, Mehmet Akan’ı veya baꢀka bir kiꢀiyi döverken görmemiꢀtir. Bu ifadeden, Ceylan,
askerlerin her iki Mehmet’i de aldığını gördüğüne yönelik sorgulanmıꢀ gibi görünmemektedir.
Ceylan’ın Komisyon delegelerine verdiği ifade ile ilgili olarak, AĐHM, bu ifadenin
gayet inandırıcı olduğunu tespit etmiꢀtir. Ceylan, Komisyon temsilcilerinin, baꢀvuranların
temsilcilerinin sorgulaması ve Hükümet temsilcilerinin çapraz sorgusu esnasında olayları aynı
ꢀekilde anlatmıꢀtır. 17 Mayıs 1995 tarihinde verdiği ifadede olduğu gibi, kendisine köye
dönmesini söyleyen askerleri gördüğünü doğrulamıꢀtır. Gözlerinin iyi görmemesinden dolayı
askerlerin iki Mehmet’e ne yaptığını göremediğini, ancak ikisinin de askerlerin elinde olduğu
hakkında ꢀüphesi olmadığını belirtmiꢀtir.
Đkinci baꢀvuran Hüseyin Akan da, temsilcilere ifadesinde, Ceylan’ın köye döndüğünde
kendisine ve diğer köylülere iki Mehmet’i askerlerin elinde gördüğü bilgisini verdiğini
doğrulamıꢀtır.
Hükümet’in göstermiꢀ olduğu jandarma tanıklarının ifadeleri söz konusu olduğunda,
AĐHM, bu tanıkların hiçbirinin operasyon sırasında cesetlerin bulunduğu alandan sorumlu
olan askeri birimlere ait olmadığını belirtmiꢀtir. AĐHM her durumda, jandarma tanıklarının
Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesiyle ilgili (Mehmet Akan ve Mehmet Akkum’un
öldürülmesiyle ilgili olayları da ilgilendiren) yukarıda yer alan ifadelerinin değerlendirmesine
baꢀvurabilirdi.
AĐHM, sözlü kanıtın baꢀvuranların iddialarının temelsiz olduğu sonucuna götürdüğü
ya da söz konusu olayların nasıl ortaya çıktığı hakkında Hükümet tarafından yeterli ve ikna
edici bir açıklama oluꢀturduğunun söylenemeyeceğini dikkate almaktadır.
Yerel düzeyde gerçekleꢀtirilen araꢀtırmayla ilgili olarak, AĐHM’nin Derviꢀ
Karakoç’un cesedinin incelenmesine iliꢀkin gözlemleri, aynı ꢀekilde Mehmet Akkum ve
Mehmet Akan’ın cesetlerinin incelenmesi açısından da geçerlidir. Bunun sonucu olarak, bu
incelemelerin raporları yalnızca kurꢀunun girip çıktığı deliklerin sayısını kaydetmiꢀtir; kurꢀun
ve ꢀarapnel izlerinin vücuda yerleꢀme ihtimalinine hiçbir ꢀekilde yer verilmemiꢀtir (bununla
beraber, Dr. Aydın bazı yaralanmaların ꢀarapnelden kaynaklanmıꢀ olabileceği sonucuna
varmıꢀtır); kurꢀunların atıldığı mesafeyi ya da kullanılan ateꢀli silahın tipini belirlemek için
hiçbir giriꢀimde bulunulmamıꢀtır. Aynı zamanda, bu ölümlerle ilgili olarak, Dr. Türkan ve
Cumhuriyet Savcısı Sn. Engin ölenlerin silah atıꢀıyla yaralandıkları ve bu nedenle tam bir
otopsi yapılmasının gerekli olmadığı sonucuna varmıꢀlardır. Ayrıca, ölen kiꢀilerin bir
çatıꢀmada yer alıp almadığını ya da ateꢀli bir silah kullanıp kullanmadıklarını belirlemek için
hiçbir denetim yapılmamıꢀtır; böyle denetlemeler, barut izleri için cesetlerin parmak uçlarının
incelenmesini gerektirebilirdi.
AĐHM ayrıca, cesetlerin bulunduğu yerin balistik incelemesinin yapılmadığını da
belirtmiꢀtir. Nitekim, Mehmet Akan ve Derviꢀ Karakoç davasında cesetleri alan ve
incelenmek üzere Dicle’ye götüren köylülerdi.
AĐHM, Palu Cumhuriyet Savcısı Nihat Turan’ın yaptığı soruꢀturmaya eleꢀtirel bir
biçimde değinmektedir. Örneğin, Turan soruꢀturmanın hemen baꢀında - kendisine getirilen
askeri belgelerin hiçbirinde ölenlerle ilgili böyle bir bilgi olmamasına rağmen - Mehmet
Akkum’un terörist olduğu sonucuna varmıꢀtır ve bu yüzden de ölümü soruꢀturmak için yargı
yetkisinin olmadığını belirtmiꢀtir. Ayrıca, askeri bir operasyon içindeki silahlı bir çatıꢀmada
suç iꢀlenip iꢀlenmediğini belirlemenin, bu operasyona hangi askeri birimlerin katıldığına dair
bilgiye sahip olmadan mümkün olmadığına inandığı için, operasyonda yer alan jandarmaların
hiçbirini sorgulamak için giriꢀimde bulunmamıꢀtır. Ancak, AĐHM, Nihat Turan’ın ölümleri
sorgulamak için yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden bir ay önce, 20 Kasım 1992
tarihinde, askeri raporlara ulaꢀtığını belirtmektedir. Bununla beraber, bu durum Nihat Turan’ı
operasyonda yer alan jandarmaları ölümler hakkında bilgileri olup olmadığı konusunda
sorgulamaya götürmemiꢀtir. Nihat Turan yine 23 Aralık 1992’de, Mehmet Akkum’un
cesedinden bir teröristin cesedi olarak bahsetmiꢀtir; bu da Turan’ın Zülfü Akkum’un 16
Kasım 1992’de oğlunun cesedini teꢀhis ettiğini belirten belgeyi kabul etmediğini
göstermektedir. Ayrıca, Turan’ın 30 Mart 1993’te askeri raporları yalnızca Kayseri Devlet
Güvenlik Mahkemesi’ne göndermesi, yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce bu
raporların içeriklerine gerçekten dikkat edip etmediği ꢀüphelerini daha da arttırmaktadır.
Aynı zamanda, ölenlerin yakınlarının ölümlerin askerler tarafından gerçekleꢀtirildiğine
dair Palu ve Dicle savcılıklarına resmi ꢀikayette bulunmasına rağmen, Nihat Turan o esnada
ölenlerin yakınlarını sorgulamamıꢀtır. Turan ilk olarak, Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk
ve Dıꢀ Đliꢀkiler Müdürlüğü’nün kendisini Komisyon’a yapılan baꢀvurudan haberdar ettiği ve
kendisine ölümlerle ilgili soruꢀturmanın nasıl ilerlediğini sorduğu 22 Ekim 1993’te ve 3
Kasım 1993’te - ölümlerden yaklaꢀık bir yıl sonra - ölenlerin yakınlarını sorgulamayı
düꢀünmüꢀtür.
Bu nedenle, Turan’ın yargı yetkisinin olmadığına karar vermesinden önce yaptığı “ilk
araꢀtırma”, Mehmet Akkum’un cesedinin incelenmesine katılımıydı.
AĐHM, Turan’ın 9 Kasım 1992’den sürekli olarak askeri operasyonun yapıldığı tarih
olarak bahsetmesini ꢀaꢀırtıcı bulmaktadır, çünkü Turan’ın savcılığına gönderilen bütün
belgeler bu tarihi 10 Kasım 1992 olarak gösteriyordu. Turan’ın 9 Kasım’ın operasyonun
yapıldığı tarih olduğu konusunda ısrarlı olması, soruꢀturmanın büyük önem taꢀıyan ilk
safhalarında birçok yanlıꢀ anlaꢀılmaya ve dolayısıyla gecikmeye neden olmuꢀtur.
Kayseri Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı’nın ölen Mehmet Akkum hakkında cezai
takibat baꢀlatmama sonucuna vardığı 21 Mayıs 1993 tarihli karar, yerel makamların
baꢀvuranların yakınlarının ölümlerini soruꢀturma görevlerini ciddiye almadıklarını
göstermektedir. Bu savcıdan, Mehmet Akkum hakkında cezai takibat baꢀlatması değil, onun
ölümünü soruꢀturması istendiğini bilmek gerekir. Ancak, 22 Ekim 1993’te Adalet Bakanlığı
Uluslararası Hukuk ve Dıꢀ Đliꢀkiler Müdürlüğü kendisini Komisyon’a yapılan baꢀvurudan
haberdar ettiğinde ve kendisine ölümlerle ilgili soruꢀturmanın nasıl ilerlediğini sorduğunda,
verdiği 25 Kasım 1993 tarihli cevabında, cezai takibat baꢀlatmama kararının soruꢀturmayı
sonlandırdığını ve dosya tanıkların isimlerini içermediğinden tanıkları sorgulamanın mümkün
olmadığını belirtmiꢀtir. Bu durum, Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısının operasyona katılan
askeri birimlerin isimlerini listeleyen askeri kayıtları gözardı ettiğini göstermektedir.
AĐHM, Askeri Mahkeme’de yapılan yedi jandarmanın duruꢀmasıyla ilgili olarak,
birçok davalı ve görgü tanığının iddianame ve ifadelerini içeren ve bu takibatlarla ilgili olan
birçok önemli belgenin Komisyon’a ya da AĐHM’ye ulaꢀtırılmadığını yinelemiꢀtir. Bu yedi
jandarmanın suçlanmasının tek sebebi, bu kiꢀilerin 11 Kasım 1992 tarihli raporun yazarları
olmalarıdır. Bu jandarmalardan biri olan ꢁaban Bozkurt’un operasyona bile katılmamıꢀ
olması, yetkililerin onu da suçlamasını önlememiꢀtir.
AĐHM’nin ꢀaꢀırtıcı bulduğu bir diğer konu ise, bütün davalıların Askeri Mahkeme
huzuruna çıkmamasının mazur görülmesiydi. Sonuç olarak, davalılar kendileri tarafından
imzalanan 11 Kasım 1992 tarihli rapor ile daha sonra kendilerinin verdiği ifadeler arasındaki
ciddi aykırılıklar için, özellikle de operasyondan sonra bulunduğu belirtilen cesetlerin
sayısındaki tutarsızlıklar için hesap vermeleri istenmemiꢀtir. Bu bağlamda, AĐHM, Askeri
Mahkeme’nin yedi jandarmanın açıklamalarında tutarlı olduklarını düꢀünmesini hayretle
karꢀılamaktadır.
Ayrıca, Askeri Mahkeme’nin “nihai rapor/ayrıntılı operasyon raporu”nun varlığından
haberdar edilmediği görülmektedir. Dolayısıyla, Askeri Mahkeme cesetlerin bulunduğu
alanlardan hangi askeri birimlerin sorumlu olduğu ya da operasyonun diğer ayrıntıları
hakkında bilgi edinmemiꢀtir.
Askeri Mahkeme’nin davalıların beraati için verdiği kararda, Hacire Ceylan ve Hediye
Akodun’un ifadelerine güvenmesiyle ilgili olarak, AĐHM Hediye Akodun’un birꢀey
gördüğünü inkar etmesine rağmen, Hacire Ceylan’ın gerçekten bir operasyon gerçekleꢀtiğini
onayladığını belirtmektedir. Ancak, Hacire Ceylan’dan askerlerin Mehmet Akkum ve
Mehmet Akan’ı götürdüklerini görüp görmediğini söylemesi istenmemiꢀtir. Ceylan yalnızca
askerleri Mehmet Akan’ı ya da diğer herhangi bir köylüyü döverken görmediğini ifade
etmiꢀtir.
Askeri Mahkeme’nin operasyon alanında baꢀvuranların yakınlarını öldürmekten
sorumlu olabilecek herhangi bir teröristin varlığını doğrulamayı gerekli bulmadığı
görülmektedir. Bununla beraber, AĐHM Sancak-1’in çok sayıda teröriste ateꢀ eden yüzlerce
askeri kapsayan büyük çaplı bir operasyon olduğunun belirtilmesine rağmen, hiç terörist
cesedi bulunmadığını ve hiçbir askerin yaralanmadığını ya da ölmediğini ifade etmektedir.
Gerçekten de, Askeri Mahkeme’ye göre silahlı kuvvetlerin kullandığı tipte olmayan
kullanılmıꢀ tüfek fiꢀekleri dıꢀında, operasyonda PKK’nın yer aldığına dair hiçbir kanıt yoktur.
Her durumda, bu BKC tipi tüfek fiꢀeklerini ölümlerle eꢀleꢀtiren adli tıp muayenesi ya da tam
bir otopsi olmadığı sürece, AĐHM bunlara kanıt değeri vermek istememektedir.
Mehmet Akkum’un cesedinin parçalanmasıyla ilgili olarak, AĐHM yerel makamların
bu konuya ciddi önem verdiğini gösteren hiçbir belgenin Komisyon’a ya da AĐHM’ye
sunulmadığını belirtmektedir. Aksine, AĐHM, Nihat Turan’ın temsilciler önünde cesedin nasıl
bu ꢀekilde parçalandığını araꢀtırmanın kendi görevi olmadığını söylediğini ifade etmektedir.
Son olarak, Askeri Mahkeme’de yapılan duruꢀmalar süresince, davalıların hiçbiri bu konuyla
ilgili olarak sorgulanmamıꢀtır.
Askeri Mahkeme’de yapılan cezai takibatları ve yerel soruꢀturmayı incelemesine
dayanarak AĐHM, ilk olarak Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın ölümleriyle ve Mehmet
Akkum’un cesedinin parçalanmasıyla, ikinci olarak da sorumluların belirlenmesi ve
cezalandırılmasıyla ilgili gerçekleri saptatabilecek hiçbir anlamlı soruꢀturmanın yerel düzeyde
gerçekleꢀtirilmediğini belirtmektedir.
Yukarıda bahsedilenlerin ıꢀığında, Hükümet’in Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın
ölümlerinin ve Mehmet Akkum’un cesedinin parçalanmasının hesabını vermediği ortaya
çıkmaktadır.
III. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
AĐHS’nin 2. Maddesi ꢀöyledir:
“ 1. Herkesin yaꢀam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile
cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine
getirilmesi dıꢀında hiç kimse kasten öldürülemez
2. Öldürme, aꢀağıdaki durumlardan birinde kuvvete baꢀvurmanın kesin zorunluluk
haline gelmesi sonucunda meydana gelmiꢀse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmıꢀ
sayılmaz:
a) Bir kimsenin yasadıꢀı ꢀiddete karꢀı korunması için
b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu
bulunan bir kiꢀinin kaçmasını önlemek için
c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”
A. Derviꢀ Karakoç’un Öldürülmesi
1. Tarafların ifadeleri
Üçüncü baꢀvuran, oğlu Derviꢀ Karakoç’un AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilerek
Kurꢀunlu düzlüğünde askerler tarafından öldürüldüğünü ileri sürmüꢀtür. Karakoç’un silahsız
olduğunu ve güvenlik kuvvetleri için hiçbir tehdit oluꢀturmadığını belirtmiꢀtir. Karakoç’un
AĐHS’de yer alan nedenlerin hiçbiri için öldürülmediğini ve öldürülmesinin gerekmediğini
ifade etmiꢀtir.
Hükümet, Karakoç’un üçüncü baꢀvuranın iddia ettiği ꢀekilde öldürüldüğünün
saptanmadığını ileri sürmüꢀtür.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
Yaꢀam hakkını koruma altına alan ve yaꢀam hakkının alınmasının haklı sayılabileceği
koꢀulları belirleyen 2.madde, AĐHS’nin ihlali hiçbir ꢀekilde kabul edilmeyen en temel
hükümleri içinde yer almaktadır. 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluꢀturan
demokratik toplumların temel değerlerinden birini oluꢀturmaktadır. Bu nedenle, yaꢀam
hakkının alınmasının haklı sayılabileceği koꢀullar tam anlamıyla yorumlanmalıdır. Bireylerin
korunması amacıyla oluꢀturulmuꢀ bir belge olan AĐHS’nin amacı, 2. madde’nin teminatlarının
yararlı ve etkili olabilmesi için, bu maddenin yorumlanıp uygulanmasını gerektirmektedir
(bkz. McCann ve Diğerleri / Đngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, A Serisi no. 324, s. 45-46,
§§ 146-147).
2. madde bütünüyle okunduğunda, yalnızca kasıtlı öldürmeyi değil, aynı zamanda
kasıtsız bir sonuç olan yaꢀam hakkının alınmasına yol açabilecek “güç kullanımına” izin
veren durumları kapsadığı görülmektedir. Bununla beraber, öldürücü gücün kasıtlı kullanımı,
bunun gerekliliğini değerlendirirken dikkate alınacak faktörlerden yalnızca biridir. Güç
kullanımı, (a) ve (c) alt paragraflarında belirtilen bir ya da daha fazla amacın elde edilmesi
için “kesinlikle gerekli” olmalıdır. Bu koꢀul, “Devlet” eyleminin AĐHS’nin 8’den 11’e kadar
olan maddelerinin 2. paragraflarına göre “demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığını”
belirlerken, genelde uygulanan gereklilik testinden daha katı ve zorlayıcı bir testin yapılması
gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak, kullanılan güç, belirtilen amaçların elde edilmesiyle
tam anlamıyla orantılı olmalıdır (ibid., s. 46, §§ 148-149).
2. madde’de korumaya verilen önemin ıꢀığında, AĐHM yaꢀam hakkından mahrum
etmeyi, yalnızca Devlet ajanlarının eylemlerini değil, aynı zamanda çevreleyen bütün
koꢀulları göz önüne alarak en dikkatli biçimde incelemeye almalıdır. 2. maddenin 2.
paragrafında belirtilen amaçlardan biri için Devlet ajanları tarafından güç kullanılması, o
sırada geçerli olan iyi sebepler olarak algılanan fakat daha sonra yanılma olduğu ortaya çıkan
dürüst bir inanca dayandığı zaman haklı görülebilir (ibid., s. 58-59, § 200).
AĐHM, Derviꢀ Karakoç’un 10 Kasım 1992’de askerler tarafından öldürüldüğünü
saptamıꢀtır. Davalı Hükümet, baꢀlangıçta üç kiꢀinin terörle mücadelede kendini savunan
güvenlik kuvvetleri ile yapılan silahlı bir çatıꢀmada öldürüldüğünü iddia etmiꢀtir. Hükümet
daha sonra, Derviꢀ Karakoç’u askerlerin öldürdüğünü inkar etmiꢀtir; güç kullanımının
AĐHS’nin 2. maddesinin 2. paragrafında belirtilen meꢀru amaçlardan daha farklı bir ꢀey
olmadığını ileri sürme yoluna gitmemiꢀtir. Bu durumun Hükümet’in ileri götürmesi gereken
bir konu olduğunu düꢀünerek AĐHM, Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesinin AĐHS’nin 2 § 2
maddesine göre haklı görülüp görülmeyeceğini araꢀtırmayı gerekli görmemektedir.
Derviꢀ Karakoç’un öldürülmesiyle ilgili olarak, 2. maddenin ihlal edildiği
görülmektedir.
B. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın Öldürülmesi
1. Tarafların ifadeleri
Birinci ve ikinci baꢀvuran, yakınları Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın AĐHS’nin
ikinci maddesi ihlal edilerek ve kanuna aykırı bir biçimde öldürüldüklerini iddia etmiꢀlerdir.
Hükümet, Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın baꢀvuranların iddia ettiği biçimde
öldürüldüğünü kanıtlamak için yeterli delil olmadığını belirtmiꢀtir.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
AĐHM, Hükümet’in Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesini
açıklayamadığını saptamıꢀtır. Mehmet Akkum ve Mehmet Akan’ın öldürülmesiyle ilgili
olarak, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği görülmektedir.
C. Operasyonun planlanmasında ve kontrolünde dikkatsizlik iddiası
Baꢀvuranlar, Hükümet’in yakınlarının yaꢀam hakkını korumadığını ileri sürmüꢀlerdir.
Bu bağlamda, baꢀvuranlar özellikle Devlet’in yakınlarının yaꢀam riskini en aza indirecek
ꢀekilde Sancak-1 operasyonunu planlayıp yönetmediğini; yakınlarının ölümüyle ilgili titiz bir
araꢀtırma yapmadığını; ve son olarak, bu ölümlerin sorumlularının kanuna uygun biçimde
hareket edip etmediklerini belirlemek için gerçek yasal iꢀlemler baꢀlatmadığını iddia
etmiꢀlerdir.
Hükümet, bu konuya özellikle değinmemiꢀtir.
AĐHM, yukarıdaki AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiği bulgularına dayanarak, bu
dava koꢀulları içinde, bu konuyla ilgili ayrı bir bulgu elde etmeyi gerekli görmemektedir.
D. Soruꢀturmanın yetersiz olduğu iddiası
Baꢀvuranlar, yaꢀam hakkı pratikte anlamlı olacaksa, o zaman yaꢀam hakkının
alınmasının yasaya uygun olup olmadığını belirlemek için yasal iꢀlemlerin baꢀlatılmasının –
yasaya aykırı olduğu düꢀünüldüğünde ceza uygulanmaktadır- ve etkin bir soruꢀturmanın
gerekli olduğunu belirtmiꢀlerdir. Bu bağlamda, baꢀvuranlar, bu davadaki soruꢀturmanın ve
cezai takibatın etkin olmanın aksine adaleti saptıracak kadar eksik olduğunu ileri
sürmüꢀlerdir.
Hükümet bu iddiaları reddetmiꢀ ve yetkililerin ölümleri soruꢀturmak için cezai
kovuꢀturma dahil gerekli bütün adımları attıklarını belirtmiꢀtir.
AĐHM, AĐHS’nin 1. maddesi uyarınca Devlet’in genel bir ödevi olan “kendi yetki
alanları içinde bulunan herkese bu Sözleꢀme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve
özgürlükleri tanımak”la birlikte ele alınan 2. maddede yer alan yaꢀam hakkını koruma
zorunluluğunun, güç kullanımı sonucu kiꢀiler öldürüldüğünde etkin ve resmi bir tür
soruꢀturmayı gerekli kıldığını yinelemektedir (bkz., mutatis mutandis, McCann ve Diğerleri,
yukarıda değinilmiꢀ, s. 49, § 161; ve Kaya / Türkiye, 19 ꢁubat 1998 tarihli karar, Raporlar
1998-I, s. 329, § 105).
AĐHM, davalı Hükümet’in birinci ve ikinci baꢀvuranların yakınlarının ölümlerininin
nedenini açıklayıp açıklamadığı sorusu bağlamında yedi jandarmanın soruꢀturmasını ve
duruꢀmasını incelemiꢀ ve yetkililerin ölümlerle ilgili gerçekleri saptayabilecek anlamlı bir
soruꢀturma yürütmediği sonucuna varmıꢀtır. AĐHM, bu soruꢀturmanın Derviꢀ Karakoç’un
ölümüyle ilgili olarak yapılan soruꢀturmayla aynı olduğunu belirtmektedir. Yukarıda
bahsedilen incelemede belirlediği eksikliklerin ıꢀığında AĐHM, yerel makamların AĐHS’nin 2.
maddesinin gerektirdiği gibi, baꢀvuranların üç yakınının ölümüyle ilgili yeterli ve etkin bir
soruꢀturma yürütmediği sonucuna varmıꢀtır.
Bu nedenle AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiꢀtir.
IV. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Birinci baꢀvuran Zülfü Akkum, oğlunun kulaklarının ölümden sonra askerler
tarafından kesildiğini belirtmiꢀtir. Bu baꢀvuran, uluslararası anlaꢀmazlıklarda uygulanabilir
olan 1949 Cenova Sözleꢀmesi I’e ve ayrıca uluslararası olmayan anlaꢀmazlıklarda
uygulanabilir olan 1949 tarihli dört Cenova Sözleꢀmesi’nin 3. maddelerine gönderme
yaparak, savaꢀ zamanında bile ölülerin yağmalanmaması ve kesilip bozulmaması gerektiğini
ifade et
miꢀtir. 3. madde’nin ihlalleri, evrensel müsamahakar hukuk suçlarıdır.
Birinci baꢀvuran ayrıca, oğlu Mehmet Akkum’un parçalanmasının AĐHS’nin 3.
maddesine aykırı olan insanlık dıꢀı muameleyi gösterdiğini, ve tam olmayan ve bozulmuꢀ bir
ceset gömmek zorunda kaldığı için, cesedin parçalanmasının bir Müslüman için saldırganca
olduğunu ileri sürmüꢀtür.
AĐHS’nin 3. maddesi ꢀöyledir:
“Hiç kimse iꢀkenceye, insanlık dıꢀı ya da onur kırıcı ceza veya iꢀlemlere tabi
tutulamaz.”
Hükümet, bu konuya değinmemiꢀtir.
AĐHM baꢀlangıçta, AĐHS’nin 3. maddesinin demokratik toplumun en temel
değerlerinden birini içerdiğini yinelemektedir. Bu madde iꢀkenceyi, insanlık dıꢀı ya da onur
kırıcı ceza veya iꢀlemleri koꢀullar ve mağdurun davranıꢀı ne olursa olsun kesinlikle
yasaklamaktadır (bkz., örneğin, Labita / Đtalya [GC], no 26772/95, § 119, AĐHM 2000-IV).
Bir ceza ya da iꢀlemin “insanlık dıꢀı” ya da “onur kırıcı” olması için, buradaki eziyet
ya da küçük düꢀürmenin her durumda, meꢀru iꢀlem ya da cezanın belli bir ꢀekliyle bağlantılı
olan eziyet ve küçük görmenin kaçınılmaz unsurunu aꢀması gerekmektedir (bkz. V./ Đngiltere
[GC], no 24888/94, § 71, AĐHM 1999-IX). Đꢀlemin amacının mağduru aꢀağılamak ya da
küçük düꢀürmek olup olmadığı sorusu göz önüne alınması gereken ayrı bir faktördür, ancak
böyle bir amacın olmaması sonuç olarak 3. maddenin ihlalini yok sayamaz (bkz., örneğin,
Peers / Yunanistan, no. 28524/95, § 74, AĐHM 2001-III, ve Kalashnikov / Rusya, no.
47095/99, § 101, AĐHM 2002-VI).
AĐHM, “ortadan kaybolan kiꢀinin” ailesinden birinin 3. maddeye aykırı bir iꢀlemin
mağduru olup olmadığı sorusunun, baꢀvuranın acısına ciddi bir insan hakları ihlali
mağdurunun yakınlarının kaçınılmaz olarak duygusal baskı altında olmasından ayrı bir boyut
ve karakter veren özel faktörlerin varlığına bağlı olacağına karar vermiꢀtir (bkz. Çakıcı /
Türkiye [GC], no. 23657/94, § 98, AĐHM 1999-IV). Đlgili unsurlar, aile bağının yakınlığını –
bu bağlamda ebeveyn-çocuk bağına belli bir ağırlık verilecektir – iliꢀkinin özel koꢀullarını,
aile üyesinin söz konusu olaya ne kadar ꢀahit olduğunu, aile üyesinin ortadan kaybolan kiꢀi
hakkında bilgi elde etmek için gösterdiği çabayı ve yetkililerin bu soruꢀturmalara nasıl
karꢀılık verdiğini kapsamaktadır. Çakıcı davasında AĐHM, böyle bir ihlalin özünün aile
üyesinin “ortadan kaybolması” gerçeğinde yatmadığını, yetkililerin bu durum dikkatlerine
sunulduğunda duruma karꢀı tepkileri ve tavırlarıyla ilgili olduğunu vurgulamıꢀtır. Özellikle bu
ikinci durumda, ortadan kaybolan kiꢀinin bir yakını yetkililerin davranıꢀının mağduru
olduğunu iddia edebilir (bkz. ayrıca Timurtaꢀ, yukarıda değinilmiꢀ, §§ 96-98).
Aynı ꢀekilde, AĐHM oğlunun parçalanmıꢀ cesediyle karꢀılaꢀan bir baba olarak Zülfü
Akkum’un, AĐHS’nin 34. maddesi uyarınca yasal bir biçimde mağdur olduğunu iddia
edebileceğini düꢀünmektedir.Ayrıca, oğlunun cesedinin parçalanması sonucu Zülfü
Akkum’un çektiği acının, AĐHS’nin 3. maddesine aykırı olan onur kırıcı iꢀleme eꢀdeğer
olduğu konusunda AĐHM’nin ꢀüphesi yoktur. Birinci baꢀvuran Zülfü Akkum’la ilgili olarak,
AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varılmaktadır.
V. AĐHS’NĐN 13. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 13. maddesi kapsamında etkin bir hukuk yolu olmadığından
ꢀikayetçi olmuꢀlardır. AĐHS’nin 13. maddesi ꢀöyledir:
“Bu Sözleꢀme’de tanınmıꢀ olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi
görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmıꢀ da olsa, ulusal bir makama
etkili bir baꢀvuru yapabilme hakkına sahiptir.”
Hükümet, söz konusu olaylarla ilgili kapsamlı bir araꢀtırma yapıldığını ve bunun
sonucunda yedi jandarmanın suçlu bulunduğunu ifade etmiꢀtir. Bununla beraber, baꢀvuranlar
cezai kovuꢀturmaya katılmamıꢀtır.
AĐHM, AĐHS’nin 13. maddesinin, yerel yasal düzenlemede hangi biçimde güvenlik
altına alınmıꢀ olursa olsun, Sözleꢀme’de tanınmıꢀ olan hak ve özgürlüklerin özünü uygulamak
için ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlamayı teminat altına aldığını yinelemektedir. Bu
nedenle, 13. maddenin anlamı, AĐHS uyarınca “savunulabilir bir ꢀikayetin” aslıyla ilgilenecek
bir iç hukuk yolunun hükmünü gerektirmekte ve Sözleꢀmeyi Đmzalayan Devletlere,
sözleꢀmenin bu hükmünde yer alan zorunluluklara uyma ꢀekliyle ilgili bir takdir yetkisi
verilmiꢀse de, uygun hukuk yolunu belirtmektedir. 13. maddedeki zorunluluğun kapsamı,
baꢀvuranın AĐHS uyarınca yaptığı ꢀikayetin niteliğine göre değiꢀiklik göstermektedir.
Bununla beraber, 13. maddenin gerektirdiği hukuk yolu kanunda olduğu gibi pratikte de
“etkin” olmalıdır, özellikle de davalı Devlet’in yetkililerinin eylemleri ve ihmalleri tarafından
uygulamanın haksız bir biçimde engellenmemesi anlamında “etkin” olmalıdır (bkz. Aksoy /
Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-VI, s. 2286, § 95);
Aydın / Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96, § 103; ve Kaya,
yukarıda kaydedilmiꢀ, s. 329-30, § 106).
Yaꢀamın korunması hakkına büyük önem veren 13. madde, uygun görülen yerde
tazminat ödenmesine ek olarak, yaꢀam hakkının alınmasından sorumlu olanların
belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve ꢀikayette bulunan kiꢀinin soruꢀturma
iꢀlemlerine kolayca ulaꢀabileceği kapsamlı ve etkin bir soruꢀturmayı gerekli kılmaktadır (bkz.
Kaya, yukarıda kaydedilmiꢀ, s. 330-31, § 107).
Bu davada ileri sürülen kanıta dayanarak, AĐHM, AĐHS’nin 2. ve 3. maddeleri
uyarınca davalı Hükümet’in baꢀvuranların yakınlarının ölümünden ve birinci baꢀvuranın
gördüğü onur kırıcı muameleden sorumlu olduğunu saptamıꢀtır. Bu bakımdan, baꢀvuranların
ꢀikayetleri 13. maddenin amaçları dahilinde “savunulabilir” ꢀikayetlerdir (bkz. Salman,
yukarıda kaydedilmiꢀ, § 122, ve burada değinilen yetkililer).
Bu nedenle yetkililer, baꢀvuranların yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkum’un
cesedinin parçalanmasıyla ilgili etkin bir soruꢀturma yürütmek zorundaydılar. Yukarıda
belirtilen nedenlerden dolayı, hiçbir cezai soruꢀturmanın, ꢀartları 2. maddede öngörülen
soruꢀturma zorunluluğundan daha geniꢀ kapsamlı olabilen 13. maddeye uygun olarak
yürütülmüꢀ olduğu düꢀünülemez (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilmiꢀ, s. 330-331, § 107). Bu
nedenle AĐHM, baꢀvuranlara yakınlarının ölümü ve Mehmet Akkum’un cesedinin
parçalanmasına iliꢀkin etkin bir hukuk yolu sağlanmadığını ve baꢀvuranların böylece tazminat
talebi dahil olmak üzere diğer bütün hukuk yollarına ulaꢀımının engellendiğini saptamıꢀtır.
Sonuç olarak, AĐHS’nin 13. maddesinin ihlali söz konusudur.
VI. YETKĐLĐLERĐN AĐHS’NĐN 2. VE 13. MADDELERĐNĐ ĐHLAL ETTĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 2. maddesine dayanarak, Devlet ajanlarının dahil olduğu
düꢀünülen Türkiye’nin güneydoğusundaki kiꢀilerin öldürülmesiyle ilgili soruꢀturmaların
yetersiz olduğunu ve sorumluların cezalandırılmadığını ileri sürmüꢀlerdir. Bu iddia,
Komisyon’un ve AĐHM’nin Türkiye’deki yetkililerin etkin soruꢀturmalar yürütmemesini
saptamasıyla birlikte birçok durumda kanıtlanmıꢀtır. Baꢀvuranlar ayrıca, AĐHS’nin 13.
maddesi uyarınca, etkin hukuk yollarının sağlanmadığını iddia etmiꢀlerdir.
AĐHM, 2. ve 13. maddelerle ilgili yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu
davada belirlenen eksikliklerin yetkililerin benimsediği uygulamanın bir parçası olup
olmadığını bulmayı gerekli görmemektedir.
VII. AĐHS’NĐN 2. VE 13. MADDELERĐYLE BĐRLĐKTE 14. MADDESĐNĐN ĐHLAL
EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, Kürt kökenli olmalarından dolayı, kendilerinin ve ölen yakınlarının
AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesi ihlal edilerek ayrımcılığa maruz
bırakıldıklarını ileri sürmüꢀlerdir. 14. madde ꢀöyledir:
“Bu Sözleꢀmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil,
din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk,
servet, doğum veya herhangi baꢀka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan
sağlanır.”
Baꢀvuranlar özellikle, Kürt kökenli köylüler olarak yakınlarına Kürt kökenli olmayan
bir kiꢀiden daha az yaꢀam hakkı tanındığını iddia etmiꢀlerdir.
AĐHM 2. ve 13. maddelerin ihlalleriyle ilgili saptamalarını göz önüne alarak, bu
ꢀikayetlerin ayrıca 14. madde’yle birlikte ele alınmasını gerekli görmemiꢀtir.
VIII. AĐHS’NĐN 18. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar ayrıca, Mehmet Akkum’un öldürülmesinin örtbas edilmesi ve yasal
iꢀlemlerin güvenlik güçlerinin haklı olduğunu ispat etmek ve gerçeğin ortaya çıkmasını
engellemek amacıyla yapılacak kadar hatalı olması nedeniyle AĐHS’nin 18. maddesi’nin ihlal
edildiğini ileri sürmüꢀlerdir. AĐHS’nin 18. Maddesi ꢀöyledir:
“Bu Sözleꢀmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere getirilen
sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir.”
AĐHM yukarıdaki saptamalarını göz önüne alarak, bu ꢀikayeti ayrıca ele almayı
gerekli görmemektedir.
IX. AĐHS’NĐN 1 NO.LU PROTOKOLÜ’NÜN 1. MADDESĐ’NĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ
ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, AĐHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. maddesi uyarınca, askerlerin
yakınlarının öldürülmesinin yanısıra, çiftlik hayvanlarının ve özellikle Derviꢀ Karakoç’a ait at
ve köpeğin öldürülmesinden de sorumlu olduklarını belirtmiꢀlerdir. AĐHS’nin 1 No.lu
Protokolü’nün 1. maddesinin ilgili kısmı ꢀöyledir:
“Her gerçek ve tüzel kiꢀinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini
isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen
koꢀullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun
bırakılabilir.
...”
Hükümet, bu konuya bu ꢀekilde değinmemiꢀtir.
AĐHM, askerlerin Derviꢀ Karakoç’a ait köpek ve atı öldürdüğünü saptamıꢀtır. AĐHM,
atın ve köpeğin öldürülmesinin, Derviꢀ Karakoç’un mal ve mülk dokunulmazlığına haksız bir
müdahale oluꢀturduğunu düꢀünmektedir. Bu nedenle AĐHM, atın ve köpeğin öldürülmesiyle
ilgili olarak, AĐHS’nin 1 No.lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıꢀtır.
Çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak AĐHM, Mehmet Akkum ve Mehmet
Akan’ın Kurꢀunlu köylülerine ait olan ve operasyon bölgesinde ölü bulunan hayvanlara
çobanlık ettiğini belirtmiꢀtir. Baꢀvuranlar, operasyon boyunca 89 koyunun öldürüldüğünü
iddia etmiꢀlerdir. Bununla beraber AĐHM, baꢀvuranların kendilerine ait olan ölen hayvanların
sayısıyla ilgili olarak hiçbir kanıt göstermediğini belirtmiꢀ ve bu hayvanların hangi koꢀullarda
öldüğünü saptayamamıꢀtır. Bu ꢀartlar altında, AĐHM bu konuyla ilgili olarak bir ihlal söz
konusu olduğunu saptamamıꢀtır.
X. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐ’NĐN UYGULANMASI
AĐHS’nin 41. maddesi ꢀöyledir:
“Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili
Yüksek Sözleꢀmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme,
gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Maddi Tazminat
Zülfü Akkum, oğlunun tahmini kazanç kaybı olarak 47,877.45 Sterlin (GBP)’lik bir
miktar talep etmiꢀtir. Akkum ayrıca, operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyun için
4,045.05 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talep etmiꢀtir. Hüseyin Akan, kardeꢀinin tahmini kazanç
kaybı olarak 10,211.04 GBP’lik bir miktar talep etmiꢀtir. Son olarak, Rabia Karakoç oğlunun
tahmini kazanç kaybı olarak 40,073.59 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talebinde bulunmuꢀtur. O
dönemde Türkiye’deki ortalama ömür uzunluğu göz önüne alındığında, aktüarya cetveline
göre yapılan hesaplamalar sonucu yukarıda belirtilen miktarlar bulunmuꢀtur.
Hükümet, Đngiltere’de kullanılmak üzere hazırlanan aktüarya cetvelinin baꢀvuranlar
tarafından kullanılmasına itiraz etmiꢀtir. Hükümet ayrıca, talep edilen miktarları aꢀırı ve
asılsız bulmuꢀtur. Hükümet son olarak, AĐHM’nin karar verdiği miktarların haksız servet
edinmeye yol açmaması gerektiğini belirtmiꢀtir.
Baꢀvuranların kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak, AĐHM içtihat hukukunda,
baꢀvuranın talep ettiği tazminatla AĐHS’nin ihlali arasında kesin bir nedensel bağlantı olması
gerektiği ve bunun uygun durumlarda kazanç kaybıyla ilgili tazminatı da kapsayabileceği
belirtilmektedir (bkz., diğer makamlar arasında, Barbera, Messegué ve Jabardo / Đspanya
(Madde 50), 13 Haziran 1994 tarihli karar, A Serisi no. 285-C, s. 57-58, §§ 16-20, ve Çakıcı,
yukarıda kaydedilmiꢀ, § 127).
Birinci baꢀvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, dava dosyasında
Mehmet Akkum’un ölen oğlunun evli ya da çocuklarının olup olmadığıyla ilgili hiçbir bilgi
olmadığını belirtmiꢀtir. Ayrıca, birinci baꢀvuran hiçbir ꢀekilde oğluna bağlı olduğunu iddia
etmemiꢀtir. Bu nedenle AĐHM, birinci baꢀvurana tazminat ödenmesini uygun bulmamaktadır.
Birinci baꢀvuranın operasyonda öldürüldüğü iddia edilen 89 koyuna iliꢀkin talebiyle
ilgili olarak AĐHM, böyle bir ihlal saptamadığını ifade etmiꢀtir. Bu nedenle AĐHM, koyunlarla
ilgili olarak hiçbir tazminat ödenemeyeceği sonucuna varmıꢀtır.
Đkinci baꢀvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, baꢀvuranın ölen
kardeꢀinin dört çocuğu olduğunu belirtmiꢀtir. Bununla beraber, ikinci baꢀvuran, Mehmet
Akan’ın çocuklarının babalarına bağlı olduklarını ileri sürmemiꢀtir. AĐHM, Mehmet Akan’ın
öldürüldüğü zaman 70 yaꢀında olmasını göz önüne alarak, çocukların maddi yönden Mehmet
Akan’a bağlı olmasını olası görmemiꢀtir. Bu bakımdan, ikinci baꢀvurana da hiçbir tazminat
ödenmemesi sonucuna varılmıꢀtır.
Üçüncü baꢀvuranın kazanç kaybı talebiyle ilgili olarak AĐHM, ölen oğlu Derviꢀ
Karakoç’un öldürüldüğü sırada 33 yaꢀında, evli ve maddi bakımdan kendisine bağlı iki
çocuğu olduğunu belirtmiꢀtir. AĐHM ayrıca, AĐHS’nin 2. maddesi uyarınca, Derviꢀ
Karakoç’un ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunun saptandığını belirtmiꢀtir. Bu durumda,
2. maddenin ihlaliyle Derviꢀ Karakoç’un ailesinin bu kiꢀi tarafından sağlanan maddi destekten
yoksun bırakılması arasında doğrudan bir nedensel bağ bulunmaktaydı.
Bu nedenle, üçüncü baꢀvuranın oğlunun ölümü sonucu gelir kaybını yansıtan uygun
bir miktarın hesaplanması için aktüeryada kabul edilen bazla ilgili ayrıntılı ifadelerini göz
önüne alarak AĐHM, oğlunun tahmini kazanç kaybı olan ve 40,073 Sterlin (GBP)’ye tekabül
eden 57,300 EURO’luk miktarın Derviꢀ Karakoç’un eꢀi ve çocukları için elinde tutmak üzere
Rabia Karakoç’a ödenmesine karar vermiꢀtir. AĐHM, bu miktarın ödemenin yapılacağı
tarihte, karꢀılığı olan Türk Lirası üzerinden yapılmasına karar vermiꢀtir.
B. Manevi Tazminat
Baꢀvuranlar, ölen kiꢀilerin maruz bırakıldığı ihlallere iliꢀkin, mirasçılarının adına her
mağdur için 40,000 Sterlin (GBP)’lik bir miktar talep etmiꢀlerdir. Zülfü Akkum ayrıca,
AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlallerine iliꢀkin olarak 10,000 GBP, Hüseyin Akan ve
Rabia Karakoç da AĐHS’nin 13. Maddesi’nin ihlaline iliꢀkin olarak ayrı ayrı 2,500 GBP talep
etmiꢀlerdir.
Hükümet, herhangi bir ihlal saptandığında bunun yeterli tazminatı sağlayacağını
düꢀündüğü için, manevi tazminat ödenmesinin gereksiz olduğunu ileri sürmüꢀtür.
AĐHM, baꢀvuranların yakınlarının ölümünden ve Mehmet Akkum’un cesedinin
parçalanmasından yetkililerin sorumlu olduğunu saptadığını belirtmiꢀtir. 2. ve 3. maddelerinin
ihlallerine ek olarak, AĐHM ayrıca, yetkililerin AĐHS’nin 2. maddesindeki usul hukuku
zorunluluklarına karꢀı gelerek ve AĐHS’nin 13. maddesini ihlal ederek etkin bir soruꢀturma ve
hukuk yolu sağlamadıklarını saptamıꢀtır. Bu koꢀulları ve karꢀılaꢀtırılabilir davalardaki
tazminatları göz önüne alarak AĐHM, tarafsız bir ꢀekilde, 14,000 Sterlin (GBP)’ye tekabül
eden 20,000 EURO’luk manevi tazminatın ölen yakınlarının mirasçıları için ellerinde
bulundurmak üzere ikinci ve üçüncü baꢀvuranların her birine ödenmesine karar vermiꢀtir.
AĐHM, birinci baꢀvuran Zülfü Akkum’a, kendisi ve ölen oğlu Mehmet Akkum’un diğer
mirasçıları için, 20,000 EURO’luk manevi tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir. AĐHM son
olarak, kiꢀisel olarak katlandıkları manevi zarar için, birinci baꢀvuran Zülfü Akkum’a 9,800
GBP’ye tekabül eden 14,000 EURO, kalan diğer iki baꢀvuranın her biri için 2,450 Sterlin
(GBP)’ye tekabül eden 3,500 EURO’luk manevi tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir.
C. Masraf ve Harcamalar
Baꢀvuranlar, Avrupa Konseyi’nden yapılan yasal yardım aracılığıyla alınan miktarlar
hariç, baꢀvuruda bulunurken verilen ücretler ve yapılan masraflar için toplam 29,219.40
Sterlin (GBP) talep etmiꢀlerdir. Bu miktar, Ankara’daki duruꢀmada Komisyon delegeleri
huzurunda ifade alınmasına katılımda ve Strazburg’ta bulunan AĐHM huzurunda yapılan
duruꢀmaya katılımda ödenen ücretleri ve yapılan masrafları kapsamaktadır. Baꢀvuranların
talebi ꢀunlardan oluꢀmaktadır:
(a) Đngiltere’deki avukatlarının ücretleri için 12,470 Sterlin (GBP);
(b) Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 12,870 Sterlin (GBP);
(c) Đngiltere’deki avukatların yaptığı idari harcamalar için 121.40 Sterlin (GBP);
(d) Türkiye’deki avukatların yaptığı idari harcamalar için 853 Sterlin (GBP);
(e) Kürt Đnsan Hakları Projesi (KHRP) tarafından yapılan idari harcamalar için 370
Sterlin (GBP);
(f) KHRP’nin yaptığı çeviri harcamaları için 2,535 Sterlin (GBP).
Hükümet, Türkiye’deki avukatlar için talep edilen ücretin Türkiye Barolar Birliği’nin
belirlediği oranlardan sapmıꢀ olduğunu ileri sürmektedir. Baꢀvuranlar ve avukatları bu
ücretler üzerinde anlaꢀmıꢀ olsalar bile, böyle bir anlaꢀma hükümeti bağlamamaktadır.
Hükümet ayrıca, iddia edilen masrafların belgelenmediğini ifade etmektedir.
AĐHM, bu davanın Ankara’daki tanıkların ifadesini almak dahil, olaylara ve hukuka
yönelik ayrıntılı inceleme gerektiren karmaꢀık sorunlar içerdiğini belirtmektedir. Bununla
beraber AĐHM, KHRP’nin yaptığı masrafların gerekli ve mantıklı olduğuna ikna olmamıꢀtır;
çünkü kendi gider tablosunda da belirtildiği gibi, bu derneğin yaptığı iꢀ, Türkiye’deki ve
Đngiltere’deki avukatların yaptığı etkinlikleri büyük ölçüde ikiye katlamıꢀ olduğu
görünmektedir. AĐHM ayrıca, Türkiye’deki avukatların talep ettiği 12,870 Sterlin (GBP)’lik
miktarı çok yüksek bulmaktadır.
AĐHM, edindiği bilgiler üzerinden kendi tahmini yaparak, Avrupa Konseyi’nden yasal
yardım olarak alınan ve 19,595 Fransız Frangı’na tekabül eden 3,000 EURO ve katma değer
vergisi hariç, baꢀvuranlara 14,000 Sterlin (GBP)’ye tekabül eden 20,000 EURO ödenmesine
karar vermiꢀtir. Bu net ücret baꢀvuranların isteği üzerine, baꢀvuranların temsilcilerinin
Đngiltere’deki hesaplarına Sterlin olarak ödenecektir.
D. Gecikme Faizi
AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç
puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın benimsenmesinin uygun olduğu kanısındadır.
YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE
1) Hükümet’in ilk itirazını reddetmiꢀtir,
2) Davalı Devlet’in AĐHS’nin 38. maddesi uyarınca, gerçekleri saptama görevlerinde
Komisyon’a ve AĐHM’ye gerekli imkanları sağlama yükümlülüğünü yerine
getirmediğine,
3) Hükümet’in AĐHS’nin 2. maddesini ihlal ederek baꢀvuranların üç yakının ölümünden
sorumlu olduğuna,
4) Operasyonun planlanmasında ve uygulanmasında iddia edilen dikkatsizlikle ilgili
olarak, AĐHS’nin 2. maddesinin ihlalinin söz konusu olup olmadığını belirlemenin
gerekli olmadığına,
5) Davalı Devlet’e ait makamların üç kiꢀinin öldürülmesiyle ilgili olarak etkin bir
soruꢀturma yürütmemeleri nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesini ihlal ettiklerine,
6) Birinci baꢀvuranla ilgili olarak AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine,
7) AĐHS’nin 13. Maddesi’nin ihlal edildiğine,
8) Yetkililerin AĐHS’nin 2. ve 13. maddelerini ihlal eden uygulamaları olup olmadığını
belirlemenin gerekli olmadığına,
9) AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleriyle birlikte 14. maddesinin ihlal edilip edilmediğini
belirlemenin gerekli olmadığına,
10) AĐHS’nin 18. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına,
11) Derviꢀ Karakoç’un atının ve köpeğinin öldürülmesi nedeniyle AĐHS’nin 1 No’lu
Protokolü’nün 1. maddesinin ihlal edildiğine,
12) Kurꢀunlu köylülerine ait çiftlik hayvanlarının öldürülmesiyle ilgili olarak, AĐHS’nin 1
No’lu Protokolü’nün 1. maddesinin ihlalinin söz konusu olmadığına,
13) (a) davalı Devlet’in üçüncü baꢀvuran Rabia Karakoç’a maddi tazminat olarak,
AĐHS’nin 44 § 2 maddesine göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde,
tabi tutulabilecek vergiyle beraber 57,300 EURO (elli yedi bin üç yüz euro)
ödemesine, bu miktarın ödeme tarihinde Türk Lirası’na çevrilerek ödenmesine ve
Derviꢀ Karakoç’un eꢀi ve çocukları için Rabia Karakoç’un elinde bulundurulmasına,
(b)davalı Devlet’in baꢀvuranlara manevi tazminat olarak, AĐHS’nin 44 § 2 maddesine
göre kararın nihai olduğu tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde Türk
Lirası’na çevrilecek ꢀekilde aꢀağıdaki miktarları ödemesine:
(i)
Zülfü Akkum’a kendisi ve oğlu Mehmet Akkum’un diğer varisleri
için 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiꢀisel olarak ise 14,000 EURO
(on dört bin euro);
(ii)
Hüseyin Akan’a kardeꢀi Mehmet Akan’ın varisleri için elinde
tutmak üzere 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiꢀisel olarak ise
3,500 EURO (üç bin beꢀ yüz euro);
(iii) Rabia Karakoç’a oğlu Derviꢀ Karakoç’un eꢀi ve çocukları için
elinde tutmak üzere 20,000 EURO (yirmi bin euro), kiꢀisel olarak
ise 3,500 EURO (üç bin beꢀ yüz euro);
(iv)
yukarıdaki miktarların üzerine tabi tutulacak bütün vergiler;
(c) davalı Devlet’in Avrupa Konseyi’nden yasal yardım olarak alınan 3,000 EURO (üç
bin euro) hariç, masraf ve harcamalar için baꢀvuranlara, Đngiltere’deki kendilerinin
belirdiği banka hesabına tabi tutulabilecek katma değer vergisi ile beraber, bu kararın
verildiği tarihin döviz kuru üzerinden Sterline çevrilmek üzere 20,000 EURO ödemesine,
(d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aꢀılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için
Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde
edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına,
karar vermiꢀtir.
14)Baꢀvuranların yalnızca tatmin olmak amacıyla yaptıkları geri kalan talebi
reddetmiꢀtir.
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ olup 24 Mart 2005 tarihinde, Đçtüzüğün 77.
maddesinin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiꢀtir.
Soren NIELSEN
Sekreter
Christos ROZAKIS
Baꢀkan
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło