22339/03
WyrokETPCz2010-01-19ECLI:CE:ECHR:2010:0119JUD002233903
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy przewlekłość i nieskuteczność krajowych postępowań karnych dotyczących śmierci osoby w areszcie policyjnym, zakończonych umorzeniem z powodu przedawnienia, stanowiły naruszenie proceduralnych obowiązków państwa wynikających z art. 2 i 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że postępowania karne prowadzone w Turcji w sprawie śmierci Faruka Tuny w areszcie policyjnym były rażąco przewlekłe i nieskuteczne. Pomimo że władze krajowe miały informacje o tożsamości podejrzanych funkcjonariuszy, zwlekały z postawieniem im zarzutów i prowadzeniem czynności procesowych. Ostateczne umorzenie sprawy z powodu przedawnienia, po ponad dwudziestu latach od zdarzenia, uniemożliwiło pociągnięcie winnych do odpowiedzialności, co Trybunał uznał za niedopuszczalną bezkarność. Takie postępowanie naruszało proceduralne obowiązki państwa do przeprowadzenia skutecznego śledztwa w sprawach dotyczących prawa do życia i zakazu tortur.Stan faktyczny
Faruk Tuna, urodzony w 1960 roku, został aresztowany 2 sierpnia 1980 roku wraz ze swoją dziewczyną F.Ç. pod zarzutem rozwieszania plakatów. Był przesłuchiwany przez zespół policyjny „nr 867” w Stambule. 3 sierpnia 1980 roku trafił w stanie śpiączki do szpitala, gdzie zmarł 8 sierpnia 1980 roku. Sekcja zwłok wykazała liczne obrażenia i wylew krwi do mózgu jako przyczynę śmierci, mimo że początkowo władze twierdziły, że zmarł z powodu problemów żołądkowych. Władze krajowe prowadziły dwa postępowania karne przeciwko funkcjonariuszom, które trwały ponad dwadzieścia lat i ostatecznie zakończyły się umorzeniem z powodu przedawnienia, z wyjątkiem jednego funkcjonariusza, który został skazany, ale nie ma informacji, czy odbył karę.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji (w aspekcie proceduralnym). 3. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji (w aspekcie proceduralnym). 4. Uznał, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skargi dotyczącej art. 6 ust. 1 Konwencji. 5. Zasądził na rzecz skarżących 40 000 euro tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. 6. Oddalił pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEY
Đ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
TUNA - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 22339/03)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Ocak 2010
Đꢀbu karar Sözleꢀme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek olup
ꢀekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan ve (22339/03) baꢀvuru no’lu davanın nedeni
T.C. vatandaꢀları Ahmet Baran Tuna ve Mustafa Tarık Tuna’nın (baꢀvuranlar) 18 Mart 2003
tarihinde Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi’nin (AĐHS)
34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.
Baꢀvuranlar Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu
avukatlarından E. Cinmen tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢁULLARI
Baꢀvuranlar sırasıyla 1934 ve 1958 doğumlu olup Đstanbul’da ikamet etmektedir.
Baꢀvuranlar, 1960 yılında doğan ve 8 Ağustos 1980 tarihinde hayatını kaybeden öğrenci
Faruk Tuna’nın babası ve erkek kardeꢀidir. Ağustos 1980 tarihinde, Faruk Tuna kız arkadaꢀı F.Ç. ile birlikte yakalanarak gözaltına
alınmıꢀtır. Polisler bu iki genci afiꢀ astıkları gerekçesiyle Đstanbul’un Beꢀiktaꢀ semtindeki bir
pazar yerinde tutuklamıꢀlardır.
Faruk Tuna ve F.Ç.’nin sorgulamasını Đstanbul emniyet müdürlüğünden « no 867 » kod
adlı bir polis ekibi gerçekleꢀtirmiꢀtir. Ağustos 1980 tarihinde, koma halinde Haydarpaꢀa Numune Eğitim ve Araꢀtırma
Hastanesine sevk edilen Faruk Tuna aynı hastanede 8 Ağustos 1980 tarihinde vefat etmiꢀtir.
Karakol amirinin imzaladığı 3 Ağustos 1980 tarihli hastane sevk kağıdına göre, Faruk
Tuna’nın « mide sorunu » nedeniyle hastaneye kaldırılması gerekiyordu. Ağustos 1980 tarihinde, Üsküdar Cumhuriyet Savcısı’nın talebi üzerine Cerrahpaꢀa
Hastanesi adli tabipleri tarafından bir otopsi gerçekleꢀtirilmiꢀtir. Otopsi raporuna göre
vücudun her tarafında çok sayıda ekimoz tespit edilmiꢀtir. Raporda ölüm nedeninin ilgili
ꢀahsın gözaltı sırasında maruz kaldığı yaralanmalara bağlı olarak geçirdiği beyin kanaması
olduğu belirtilmiꢀtir. Ağustos 1980 tarihinde, Đstanbul valisinin 18 Ağustos 1980 tarihli talebi üzerine
emniyet müdürü ꢁ.B. Faruk Tuna’nın 3 Ağustos 1980 tarihinde mide ülserine bağlı olarak
sindirim bozukluğu ꢀikâyetiyle hastaneye kaldırıldığını ve 8 Ağustos 1980 tarihinde hastanede
hayatını kaybettiğini bildirmiꢀtir. Eylül 1980 tarihinde, Türkiye’de askeri sıkıyönetim ilan edilmiꢀtir.
Belirtilmeyen bir tarihte, no 867 kod adlı polis ekibi lağvedilmiꢀ ve ekip üyeleri ülkenin
çeꢀitli bölgelerine tayin edilmiꢀtir.
Birçok kere Faruk Tuna’yı sorgulayan polis memurlarının isimlerini isteyen savcı, çeliꢀkili
cevaplar almıꢀ ve kendisine isimleri verilen polislerden bazılarını dinlemiꢀtir.
Adı geçen polislerin arasında yer alan ve imzası deꢀifre edilen Sinan Yalçın (bundan böyle
« S.Y. » olarak adlandırılacaktır), ilk olarak 17 Ekim 1981 tarihinde Erzincan savcılığında
istinabe yoluyla dinlenmiꢀ ve orada tüm suçlamaları reddetmiꢀtir.
F.Ç. 1982 yılında beraat etmiꢀ ve iꢀkence gördüğü yönündeki suç duyurusu takipsizlik
kararıyla sonuçlanmıꢀtır. Haziran 1983 tarihinde, diğer bir emniyet müdürü R.T., verdiği ifadelerde Faruk
Tuna’nın ölüm nedeninin mide ülseri olduğunu ileri sürmüꢀtür. Kasım 1983 tarihinde tanık olarak dinlenen F.Ç. olayları aktarmıꢀtır. Mart 1985 tarihinde, Siyasi ꢁube Müdürü M.A. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen
ekibin mensubu olarak beꢀ kiꢀinin ismini vermiꢀtir. Daha sonra, Faruk Tuna ve kız arkadaꢀını
tutuklayan bu kiꢀilerin bekçi oldukları anlaꢀılmıꢀtır.
Đki ay sonra, 15 Mayıs 1985 tarihinde, M.A. daha öncekilerin yerine aralarında S.Y.’nin de
bulunduğu dört farklı isim vermiꢀtir. yılında bir kez daha dinlenen S.Y., ekibin ꢀef yardımcısı olarak Faruk Tuna’nın
ifadelerinin altına imza attığını, ancak sorgulamayı gerçekleꢀtiren « yedi polis memuru »
arasında yer almadığını belirtmiꢀtir. S.Y. ayrıca söz konusu polislerden üçünün ismini
verebileceğini eklemiꢀtir.
Đçiꢀleri bakanlığı, 19 Kasım 1985 tarihinde baꢀvuranların avukatının talebine cevap olarak
davayla ilgili soruꢀturmanın Diyarbakır askeri savcılığında devam ettiğini bildirmiꢀtir. Kasım 1986 tarihinde, baꢀvuran Baran Tuna yargılamanın aꢀırı uzun sürdüğünü ileri
sürerek Diyarbakır askeri savcısının ya yetkisizlik kararı alarak dosyayı Đstanbul savcılığına
göndermesini, ya da Faruk Tuna’nın ölümünden sorumlu kiꢀilerin kovuꢀturulmasını talep
etmiꢀtir.
Türkiye, 28 Ocak 1987 tarihinden itibaren bireysel baꢀvuru hakkını tanımıꢀtır.
1. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen polisler hakkında ilk yargılama : S.Y.’nin
mahkûmiyeti
Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, 6 Haziran 1988 tarihli iddianamesinde Faruk Tuna’nın
gözaltına alınmasından sorumlu polislerden biri olan S.Y.’nin iꢀkence uygulamaktan mahkûm
edilmesini istemiꢀtir. Bu davanın yargılaması Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi 5. Dairesi
önünde görülmeye baꢀlamıꢀtır. Haziran 1988 tarihinde Erzincan Ağır Ceza Mahkemesi tarafından istinabe yoluyla
dinlenen S.Y., Faruk Tuna’nın gözaltı sırasında kendisinin izinde olduğunu, daha sonra
« musevi olan ilgili ꢀahsın askerler tarafından copla dövüldüğünü ve bunun sonucunda
meydana gelen mide kanaması nedeniyle hastaneye kaldırıldığını » duyduğunu ifade
etmiꢀtir. Temmuz 1988 tarihinde, baꢀvuranlar davanın müdahil tarafı olmuꢀlardır. Baꢀvuranların
avukatı, daha sonra emniyet müdürlüğüne terfi eden M.A.’nın 1985 yılında verdiği ifadeleri
açıklaması amacıyla ağır ceza mahkemesi tarafından dinlenmesini istemiꢀtir. Avukat diğer
taraftan olayların meydana geldiği dönemde emniyet müdürü olan ꢁ.B.’nin de dinlenmesini
talep etmiꢀtir. Avukatın bu talepleri reddedilmiꢀtir.
Baꢀvuranların avukatı, 13 Temmuz 1988 tarihli duruꢀmada no 867 kod adlı ekibin mensubu
olduğunu kendisinin ifade ettiği Y.T.’nin tanık olarak dinlenmesini talep etmiꢀtir. ꢁubat 1989 tarihinde, baꢀvuranların avukatı Đstanbul ağır ceza mahkemesi hakimleri
için redd-i hakim talep etmiꢀtir Avukat, sekiz yıl süren soruꢀturmanın sonucunda yalnızca bir
polisin suçlandığını; no 867 kod adlı ekip mensuplarının tespitini yapabilecek en önemli isim
olan dönemin emniyet müdürü ꢁ.B.’nin dinlenmesi talebinin de yine aynı mahkeme
tarafından reddedildiğini kaydetmiꢀtir. Avukata göre tüm bu unsurlar ağır ceza mahkemesinin
tarafsızlığını ciddi ꢀekilde tartıꢀılır hale getirmiꢀtir.
Söz konusu ağır ceza mahkemesinin hakimleri redd-i hakim talebini reddetmiꢀtir. Mart 1990 tarihli duruꢀmada, F.Ç. mahkeme tarafından bir araya getirilen bir grup insan
arasından S.Y.’yi Faruk Tuna’ya iꢀkence uygulayanlardan biri olarak tespit etmiꢀtir.
Aynı duruꢀma sırasında, S.Y. ağır ceza mahkemesine no 867 kod adlı ekip mensuplarının
isimlerini vermiꢀtir : N.G. (komiser, ekip ꢀefi) ile polis memurları H.G., M.Y., M.S. ve Y.T..
Ağır ceza mahkemesi bu isimlerin tanık olarak dinlenmek üzere duruꢀmaya çağırılmasını
istemiꢀtir.
Sanık S.Y. tutuklanmamıꢀ ve görevi dolayısıyla duruꢀmalara katılmaktan muaf
tutulmuꢀtur. Haziran 1990 tarihinde, no 867 kod adlı ekibin ꢀefi tanık N.G., 1980 yılında meydana
gelen olaylarla ilgili olarak ifade vermiꢀtir : Temmuz 1990 tarihinde, tanık M.S. de ifade vermiꢀtir.
Baꢀvuranların avukatı, sanık S.Y.’nin isimlerini verdiği no 867 kod adlı ekibin mensubu
dört polis memuru hakkında cezai kovuꢀturma baꢀlatılmasını talep etmiꢀtir. Avukat, Avrupa
Đnsan Hakları Sözleꢀmesinin iꢀkence ve acı ya da insanlık dıꢀı veya aꢀağılayıcı uygulamaları
önleyici hükümlerine atıfta bulunmuꢀ ve Faruk Tuna’ya iꢀkence uygulayanların
cezalandırılmadığını belirtmiꢀtir.
Baꢀvuranların avukatı, Ağır ceza mahkemesine esas hakkında sunulan 20 Aralık 1990
tarihli layihalarında, F.Ç.’nin ifade tutanağının altında bulunan imzaların grafoloji uzmanı
tarafından incelenmesini talep etmiꢀtir. Avukat, görevlerini yerine getirirken suç iꢀlemeleri
durumunda Devletin kendi görevlilerini tespit etme sorumluluğu olduğuna dikkat çekmiꢀtir.
Đstanbul ağır ceza mahkemesi, 14 Ekim 1991 tarihinde Faruk Tuna’yı itirafa zorlamak
amacıyla dövmek ve bu suretle ölümüne sebebiyet vermek suçundan S.Y.’yi Türk Ceza
Kanunu’nun 452/1 ve 243/2 maddeleri uyarınca dört yıl beꢀ ay on gün hapis cezasına
mahkûm etmiꢀ ve ayrıca üç ay süreyle görevden men cezası vermiꢀtir. Mahkeme daha sonra
S.Y.’nin Faruk Tuna’yı dövenlerden biri olduğu kesin olmakla beraber, otopsi raporuna göre
ölüm sebebi olarak belirtilen beyin kanamasına neden olan darbenin kim tarafından vurulduğu
tespit edilemediğinden, Türk Ceza Kanunu’nun 463. maddesi uyarınca cezanın yarıya
indirilmesine karar vermiꢀtir.
Nisan 1992 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını tüm hükümleriyle
birlikte onamıꢀtır. Ekim 1992 tarihinde ağır ceza mahkemesine sunulan mektupta S.Y., Đstanbul emniyet
müdürü olan M.A.’nın kendisinin suçlu olmadığını bildiğini söylediğini, emekliye
ayrılabileceği ve mahkûm edilse bile hapse atılmayacağı konusunda kendisine söz verdiğini
ifade etmiꢀtir. S.Y. ayrıca, altı ay önce verilen kesin karardan beri görevinin baꢀında olduğunu
ve maaꢀını muntazaman almaya devam ettiğini belirtmiꢀtir. 1993 yılı mart ayında
emekliliğine hak kazanacağını belirten S.Y., kararın düzeltilmesini talep etmiꢀtir. Mart 1993 tarihinde, ağır ceza mahkemesi kararın düzeltilmesi talebini reddetmiꢀtir. Kasım 1993 tarihinde, S.Y. bu kararı temyize götürmüꢀtür.
Temyiz baꢀvurusu 21 Aralık 1993 tarihinde alınan kararla reddedilmiꢀtir. Bu suretle 14
Ekim 1991 tarihli karar kesinleꢀmiꢀtir.
Dosyadaki unsurlar polis memuru S.Y.’nin cezasını çekip çekmediği konusunda bir bilgi
sunmamaktadır.
2. Faruk Tuna’nın sorgulanmasını üstlenen polisler hakkında ikinci yargılama: davanın
zamanaꢀımı dolayısıyla düꢀmesi
Bu arada, Đstanbul ağır ceza mahkemesi savcısı 17 Kasım 1992 tarihli iddianamede dördü
yukarıdaki davada tanık olarak yer alan N.G., M.S., H.G., Y.T ve S.T. isimli diğer beꢀ polis
memurunun mahkûm edilmesini istemiꢀtir.
Baꢀvuranlar, 15 Aralık 1992 tarihinde bu davanın da müdahil tarafı olmuꢀlardır. Aralık 1995 tarihinde, Đstanbul ağır ceza mahkemesi delil yetersizliğinden ve bilhassa
F.Ç.’nin olaydan on beꢀ yıl sonra ꢀahısları teꢀhis edememesinden dolayı tüm sanık polis
memurlarının beraatına karar vermiꢀtir.
Baꢀvuranlar, 13 ꢁubat 1996 tarihinde kararı temyize götürmüꢀlerdir. Aralık 1996 tarihinde Yargıtay, yargılamada örneğin F.Ç.’nin ifadelerinin altındaki
imzaların bilirkiꢀi tarafından incelenmemesi; F.Ç. tarafından ileri sürülen iꢀkence iddiaları
hakkındaki soruꢀturma dosyasının takipsizlik kararıyla sonuçlanması ve bu dosyanın delil
unsurları içerme ihtimali bulunduğu halde incelenmemesi gibi bazı eksiklikler olduğu
gerekçesiyle 21 Aralık 1995 tarihli kararı bozmuꢀtur. Temmuz 2002 tarihinde, ağır ceza mahkemesi söz konusu polislerden Y.T.’yi dört yıl beꢀ
ay on gün hapis cezasına mahkûm etmiꢀ ve ayrıca üç ay süreyle görevden men cezası
vermiꢀtir. Diğer sanıklar beraat etmiꢀlerdir. Nisan 2003 tarihinde, Yargıtay bu kararı bozmuꢀ ve on beꢀ yıllık zamanaꢀımı süresinin
cinayet tarihinde, yani 8 Ağustos 1980’de baꢀladığını belirterek davanın zamanaꢀımı
nedeniyle düꢀürülmesine hükmetmiꢀtir.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 2. VE 3. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuranlar, oğul ve kardeꢀlerinin gözaltı sırasında sorgulamasını yapan yetkililer
tarafından iꢀkenceye maruz kaldığını ve bu uygulamaların 1980 yılında onun ölümüne sebep
olduğunu iddia ekmektedir. Baꢀvuranlar, 2003 yılında zamanaꢀımıyla son bulan ceza
yargılamasında ve iꢀkence yapanlar ile katillerin cezasız bırakılmasında birçok eksiklikler
bulunduğunu savunmaktadır. Bu cezasız bırakma baꢀlı baꢀına AĐHS’nin 2. maddesinde
teminat altına alınan hakların özüne ve 3. maddede belirtilen mutlak yasaklara aykırılık teꢀkil
etmektedir.
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
1. AĐHM’nin zaman bakımından yetkisi
AĐHM, AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine dayalı ꢀikâyetlerle ilgili olarak Hükümetin
AĐHM’nin zaman bakımından yetkisizliği yönünde bir iddiası bulunmadığını kaydetmektedir.
Bununla birlikte AĐHM, Hırvatistan aleyhine Blečić davası ([GC], no 59532/00, prg. 63-67,
CEDH 2006-III) kararında ortaya koyduğu muhakeme doğrultusunda bu konuyu resen
incelemeye karar vermiꢀtir.
AĐHM ayrıca, Türkiye aleyhine sunulan baꢀvurular için AĐHM’nin zaman bakımından
yetkisinin bu devletin bireysel baꢀvuru hakkını tanıdığı 28 Ocak 1987 tarihinde baꢀladığını
önemle hatırlatmaktadır (bakınız, örneğin, Türkiye aleyhine Surp Pirgiç Ermeni Hastanesi
Vakfi davası (karar), no 50147/99, 14 Haziran 2005, ve Türkiye aleyhine Akıllı davası,
no 71868/01, prg. 18, 11 Nisan 2006).
Bunun sonucu olarak, Savunmacı Devlet aleyhine sunulan baꢀvurularla ilgili olarak AĐHM,
yukarıda belirtilen kritik tarihten önce vuku bulan olaylardaki ꢀiddet uygulamalarına dayalı
ꢀikâyetler hakkında bilgi edinme yetkisi bulunmadığını kaydetmektedir (Türkiye aleyhine
Teren Aksakal davası, no 51967/99, prg. 61-62, CEDH 2007-X (alıntılar)).
Bu durumda geriye, mevcut dava koꢀullarında böyle bir durumun söz konusu olup
olmadığının bu alanda dikkate alınan yerleꢀik kıstaslar ıꢀığında incelenmesi kalmaktadır.
AĐHM, ilk olarak 2 Ekim 2007 tarihli kısmi kararında da AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine
dayalı ꢀikâyetin esasa iliꢀkin bölümünü zaman bakımından yetkisizlik gerekçesiyle
incelemediğini not etmektedir. Dolayısıyla AĐHM, bu hükümlerin yalnızca usule iliꢀkin
bölümünü inceleyecektir (Teren Aksakal davasıyla karꢀılaꢀtırınız, ilgili bölüm, prg. 65-77).
AĐHM, olguların 2 ve 3. maddelerin esasa iliꢀkin bölümüyle ilgili olduğu durumlarda usule
iliꢀkin yükümlülüklerin « birbirinden ayrılabilmesi » konusu ile, özellikle, zaman bakımından
yetkisini belirlemek üzere uygulanan iki kıstas (idem, prg. 162-163) konusunda Büyük
Daire’nin Slovenya aleyhine Šilih davasıyla ilgili olarak yakın zamanda aldığı kararda ortaya
çıkan ilkeleri (no 71463/01, prg.153-163, 9 Nisan 2009) hatırlatmaktadır ki; orada da mevcut
davada olduğu gibi olguların esasa iliꢀkin bölümü AĐHM’nin yetkili olduğu dönemin dıꢀında
kaldığı halde, usule iliꢀkin bölümü, yani daha ileri tarihteki yargılama süreci kısmen de olsa
bu dönemin içerisinde yer almaktadır (idem, prg. 148).
Mevcut davada, AĐHM ilk olarak yalnızca 28 Ocak 1987 tarihinden sonraki dönemlerde
tespit edilen usule iliꢀkin hatalı uygulama ve/veya ihmallerin AĐHM’nin zaman bakımından
yetkisi kapsamına girebileceğini gözlemlemektedir.
Đkinci olarak AĐHM, 2 ve 3. maddelerin zorunlu kıldığı usule iliꢀkin yükümlülüklerin
uygulanabilmesi için iꢀkence altında vuku bulan ölüm ile Savunmacı Devletin AĐHS’ni
tanıdığı tarih arasında gerçek bir bağlantı olması gerektiğini not etmektedir (idem, prg. 163 ve
164).
Her ne kadar baꢀvuranların yakınlarının ölümü kritik tarih olan 28 Ocak 1987 tarihinden
yedi yıl önce vuku bulmuꢀ olsa da, ceza davalarının her ikisi de söz konusu tarihten sonra
açılmıꢀ ve görülmüꢀtür. Gerçekten de, zanlılardan biri hakkında yürütülen ceza davası
hakkındaki iddianamenin sunulduğu 6 Haziran 1988 tarihinde baꢀlarken, diğer beꢀ zanlı
hakkındaki dava ise çok daha sonra 17 Kasım 1992 tarihinde baꢀlamıꢀtır.
AĐHM, baꢀvuranların – Hükümetin de itiraz etmediği – usule iliꢀkin ꢀikâyetinin, esas
itibariyle yukarıda belirtildiği üzere AĐHS yürürlüğe girdikten sonraki dönemde yürütülen ve
özellikle ölüm koꢀullarının ve aynı zamanda olası sorumlulukların belirlenmesiyle ilgili adli
iꢀlemler üzerine yoğunlaꢀtığını gözlemlemektedir.
Yukarıdaki değerlendirmeler ıꢀığında AĐHM, kendisinin 2. ve 3. maddelerin usul
yönünden ihlal edildiği iddialarını incelemek üzere zaman bakımından yetkili olduğu
kanaatine varmaktadır. AĐHM, Türkiye’nin bireysel baꢀvuru hakkını tanımasından sonra vuku
bulan olaylarda bu hükümlerin ihlal edilip edilmediğini incelemeye çalıꢀacaktır.
2. Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine dayalı ön itirazı
AĐHM, Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki ön itirazını baꢀvurunun
bütününü göz önüne alarak incelemiꢀtir. AĐHM, bu ön itirazı benzer davalarda defalarca
reddettiğini hatırlatmaktadır (AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerine dayalı ꢀikâyetler için bakınız,
diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Yaꢀa davası, 2 Eylül 1998, prg. 71’den 75’e kadar,
Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-VI, ve Türkiye aleyhine Hüseyin ꢁimꢀek davası,
no 68881/01, prg. 60’dan 62’ye kadar, 20 Mayıs 2008, ve yine içerisinde yer alan referanslar;
6. maddenin 1. paragrafına dayalı ꢀikâyet için, bakınız Türkiye aleyhine Karakullukçu davası,
no 49275/99, prg. 28, 22 Kasım 2005).
Bunun sonucunda AĐHM, Hükümetin ön itirazını reddetmektedir. AĐHM, baꢀvurunun
AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve
baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını tespit etmektedir. Dolayısıyla, ꢀikâyetin
kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa iliꢀkin
1. Tarafların argümanları
Hükümet, Faruk Tuna’nın ölümü hakkında bilgi sahibi olur olmaz yetkililerin derhal bir
soruꢀturma baꢀlattıklarını savunmaktadır. Hükümet ayrıca, konuyla ilgili adli yargılamanın ilk
bölümünde yetkililerin sorumlu polislerden birini saptayarak mahkûm ettiklerini ve ikinci
yargılamada ise ulusal mahkemelerin yegâne görgü tanığı F.Ç.’nin teꢀhis edememesi
dolayısıyla diğer zanlıların olaydaki sorumluluklarının belirlenemediğine kanaat getirdiklerini
kaydetmektedir.
Hükümet, olayla ilgili tüm iddia ve soruların incelendiği ve soruꢀturmaların Yargıtay
kararına uygun olarak geniꢀletildiği kanaatindedir. Hükümete göre, baꢀvuranlar bu yargılama
sürecinde aktif bir rol oynayamamıꢀlardır.
Hükümet, ön soruꢀturma gibi polis memurları hakkında yürütülen diğer iki ceza
yargılamasının da AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerinin usule iliꢀkin bölümünde belirtilen etkinlik
kıstasına cevap verdiği sonucunu çıkarmaktadır.
Baꢀvuranların kanaatine göre, ulusal makamlar, sorumluların cezasız kalmaları için çaba
göstererek yargılamayı bilinçli bir ꢀekilde karmaꢀık ve etkisiz hale getirmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar
özellikle yetkililerin no 867 kod adlı ekibin mensubu olan polislerin tespitinde pasif
davrandıklarını, otopsi raporunda açıkça belirtildiği halde ısrarla kötü niyetli bir tutum
sergileyerek ölümün mide sorunu yüzünden vuku bulduğunu belirttiklerini ileri sürmekte,
ayrıca emniyet müdürünün S.Y.’ye ceza almayacağı yönünde söz verdiğini ve S.Y’nin
dosyada yer alan bir mektubunda bunu doğruladığını, son olarak da ceza yargılamasının
zamanaꢀımı gerekçesiyle düꢀürüldüğünü hatırlatmaktadır.
2. AĐHM’nin değerlendirmesi
AĐHM, herꢀeyden önce, AĐHS’nin – 3. maddesinde olduğu gibi – 2. maddesi kapsamında
Devletlerin üstlendiği usule iliꢀkin yükümlülükler konusundaki yerleꢀik içtihadında belirtilen
genel ilkeleri anımsatmaktadır (Teren Aksakal, ilgili bölüm, prg. 84-87 ; Türkiye aleyhine
Okkalı davası, no 52067/99, prg. 65, 66 ve 76, CEDH 2006-XII (alıntılar) ; Yunanistan
aleyhine Makaratzis davası [GC], no 50385/99, prg. 73 ve 74, CEDH 2004-XI ; Türkiye
aleyhine Çamdereli davası, no 28433/02, prg. 36 ve 37, 17 Temmuz 2008 ; Türkiye aleyhine
Türkmen davası, no 43124/98, prg. 51-53, 19 Aralık 2006 ; yine bakınız, mutatis mutandis,
Türkiye aleyhine Abdülsamet Yaman davası, no 32446/96, prg. 55, 2 Kasım 2004 ; Türkiye
aleyhine Yeꢀil ve Sevim davası, no 34738/04, prg. 37, 38 ve 41, 5 Haziran 2007 ; Türkiye
aleyhine Batı ve diğerleri davası, no 33097/96 ve 57834/00, prg. 133-137, CEDH 2004-IV, ve
Türkiye aleyhine ꢁimꢀek ve diğerleri davası, no 35072/97 ve 37194/97, prg. 114’den 117’ye
kadar, 26 Temmuz 2005).
AĐHM, özellikle mevcut davada olduğu gibi ceza davası açılmasına neden olan
durumlarda, devletin üstlendiği usule iliꢀkin yükümlülüklerin ön soruꢀturma aꢀamasıyla sınırlı
kalmadığını hatırlatmaktadır. Bu durumda, karar aꢀaması da dahil olmak üzere yargılamanın
tamamında, 2. maddede belirtilen zorunluluklar karꢀılanmalıdır. Böylelikle, ulusal
mahkemeler kiꢀilerin hayatlarına mal olabilecek ve/veya onları maddi ya da manevi zarara
uğratabilecek davranıꢀları hiçbir zaman cezasız bırakmamalıdır. Halkın güvenini kazanmak,
onun hukuk devletine katılımını sağlamak ve ona yasadıꢀı eylem veya hile suçlarının hoꢀ
görülmediğini göstermek için bu kaçınılmazdır. Bir devlet görevlisi 2. ve 3. maddelere aykırı
bir davranıꢀta bulunmakla suçlanıyorsa, yargılama veya mahkûmiyet zamanaꢀımına
uğratılarak hükümsüz bırakılmamalı ve bu gibi davalarda af veya bağıꢀlama gibi önlemlerin
uygulanmasına izin verilmemelidir (Teren Aksakal, söz konusu bölüm, prg. 88 ; aynı ꢀekilde
bakınız, mutatis mutandis, Türkmen, söz konusu bölüm, prg. 51 ve 53 in fine ; Yeꢀil ve Sevim,
söz konusu bölüm, prg. 38 ; Okkalı, söz konusu bölüm, prg. 76, ve Türkiye aleyhine Evrim
Öktem davası, no 9207/03, prg. 55, 4 Kasım 2008).
Mevcut davada, AĐHM ilk olarak polislerden birinin mahkûmiyet aldığı birinci davanın
olayın aydınlatılması ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılması için yeterli olmadığı
kanaatine varan ulusal mahkemelerin ikinci davayı açtıklarını gözlemlemektedir. AĐHM,
dosyada mahkemelerin bu tespitinin yanlıꢀ olduğunu gösterecek hiçbir unsur görememektedir.
Mevcut davada aynı olayların iki defa farklı sanık isimleriyle aynı mahkeme tarafından
incelenmesi söz konusu olduğundan, AĐHM’nin incelemesi daha çok birinci yargılamadaki
unsurlar ıꢀığında ikinci yargılama üzerine yoğunlaꢀacaktır.
AĐHM, Đstanbul ağır ceza mahkemesinin no 867 kod adlı ekip mensuplarının isimlerini en
geç 27 Mart 1990 tarihinde öğrendiğini ve bu kiꢀileri ancak iki buçuk yıl sonra 17 Kasım tarihinde sanık olarak adaletin önüne çıkarmayı yeğlediğini not etmektedir.
Öte yandan AĐHM, izah edilemeyen baꢀka hukuki savsaklamalar bulunduğunu: ikinci ceza
yargılamasının baꢀladığı bu son tarih ile 21 Aralık 1995 tarihi arasında F.Ç. tarafından yapılan
baꢀarısız kimlik tespiti çabası haricinde davayla ilgili hiçbir hukuki iꢀlemin yapılmadığını
kaydetmektedir. Yargıtay bir yıl sonra verdiği kararda Đstanbul ağır ceza mahkemesinin 1988
yılından beri elinde bulunan bu dosya üzerindeki incelemelerinde bazı boꢀluk ve belirsizlikler
bulunduğunu kaydetmiꢀtir. Son olarak, dosyaya bakıldığında Yargıtay kararı ile ağır ceza
mahkemesinin verdiği ikinci karar arasında geçen altı yıla yakın bir zaman süresince önemli
herhangi bir hukuki iꢀlemin yapılmadığı anlaꢀılmaktadır.
Yukarıda dile getirilen ve çok ciddi sonuçlar doğuran bir davada davacı tarafın önemli bir
eylemine karꢀı direnç gösterme ꢀeklinde ortaya çıkan pasif tutum, davanın zamanaꢀımı
dolayısıyla düꢀmesi ve üstelik sorumluların bir ꢀekilde cezasız kalmasıyla sonuçlanmıꢀtır.
AĐHM, daha önce de aynı hukuki sorunların ortaya çıktığı durumlarla karꢀılaꢀtığını
(bakınız, diğerleri arasından, Batı ve diğerleri, söz konusu bölüm, prg. 147 ;
Abdülsamet Yaman, söz konusu bölüm, prg. 59; Çamdereli, söz konusu bölüm, prg. 38, ve
Teren Aksakal, söz konusu bölüm, prg. 99-100) ve mevcut davada daha öncekilerden farklı
bir çözüm bulunmasını gerektirecek herhangi bir neden görmediğini anımsatmaktadır.
Bunun sonucu olarak AĐHM, mevcut davada yürütüldüğü ꢀekliyle ceza yargılamalarının
bütününe bakıldığında, bu yargılamaların gereği kadar özenli bir ꢀekilde yürütülmediği ve
baꢀvuranların iddia ettikleri gibi yasadıꢀı eylemlere karꢀı caydırıcı etki yaratacak bir nitelik
taꢀımadığı kanaatine varmaktadır. Mevcut dava koꢀullarında, AĐHM söz konusu ihtilaflı iki
ceza yargılaması sonucunda AĐHS’nin 2 ve 3. maddelerinde dile getirilen değerlerin ihlalini
önleyici uygun bir iyileꢀtirme sunulmadığına hükmetmektedir. Dolayısıyla, bu iki madde
usule iliꢀkin bölümü bakımından ihlal edilmiꢀtir.
II. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. PARAGRAFININ ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
HAKKINDA
Baꢀvuranlar, yukarıda incelenen ꢀikâyetleriyle bağlantılı olarak ayrıca polis memurları
hakkında yürütülen yargılama süresinin uzunluğundan ꢀikâyetçi olmakta ve AĐHS’nin 6.
maddesinin 1. paragrafına atıfta bulunmaktadır.
AĐHM, mevcut dava dosyasında 2 ve 3. maddeler kapsamında ortaya çıkan hukuki konular
üzerine daha önce de hüküm vermiꢀ olduğunu hatırlatmaktadır. AĐHM, davayla ilgili bütün
gerekçeler ile tarafların argümanlarını göz önüne alarak, AĐHS’nin 6. maddesinin 1.
paragrafına dayandırılan diğer ꢀikâyetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığı kanaatine
varmaktadır (bakınız, diğer birçok karar arasında, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası,
no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs 2007, ve Evrim Öktem, ilgili bölüm, prg. 65 ).
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Baꢀvuranlar, maddi tazminat olarak 30 000 Euro ve manevi tazminat olarak ise 40 000
Euro talep etmektedir. Manevi tazminatla ilgili olarak baꢀvuranlar, Faruk Tuna’nın hayatta
olması halinde sağlayabileceği mali yardıma atıfta bulunmaktadır.
Hükümet, bu taleplerin dayanaktan yoksun ve aꢀırı olduğu kanaatindedir.
AĐHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında nedensel bağlantı
görememekte ve bu talebi reddetmektedir. Buna karꢀın, AĐHM baꢀvuranlara beraberce 000 Euro manevi tazminat ödenmesinin hakkaniyete uygun olacağı kanaatindedir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Baꢀvuranlar ayrıca, iç hukukta ve AĐHM önünde yapmıꢀ oldukları yargılama giderleri için 000 Euro talep etmektedir. Baꢀvuranlar, davayla ilgili dosyaların yirmi dört yıl boyunca
takip edilmesine atıfta bulunmaktadır. Baꢀvuranlar, alternatif olarak, AĐHM’den Đstanbul
barosunun tarifesine tekabül eden 4 000 Euro tutarının ödenmesini talep etmektedir.
Hükümet, bu taleplerin herhangi bir belgeyle desteklenmediği kanaatindedir.
AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre bir baꢀvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı
makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM mevcut davada sunulan belgeler ve
sözü edilen kıstaslar ıꢀığında, yargılama masraf ve giderleri için yapılan talebi reddetmektedir.
C. Gecikme faizi
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı orana üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini kaydetmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;
2. AĐHS’nin 2. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;
3. AĐHS’nin 3. maddesinin (usul bakımından) ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 6/1 maddesi hakkındaki ꢀikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;
a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru
üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından baꢀvurana 40.000 (kırk bin)
Euro manevi tazminat ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;
KARAR VERMĐꢁTĐR.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 19 Ocak 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
11
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło