22492/93

WyrokETPCz2000-03-28ECLI:CE:ECHR:2000:0328JUD002249293

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy władze tureckie naruszyły pozytywny obowiązek ochrony życia dziennikarza oraz obowiązek przeprowadzenia skutecznego śledztwa w sprawie jego śmierci, zgodnie z art. 2 Konwencji, a także czy zapewniły skuteczny środek odwoławczy zgodnie z art. 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że władze tureckie miały świadomość realnego i bezpośredniego zagrożenia dla życia Kemala Kılıça, wynikającego z jego pracy jako dziennikarza gazety "Özgür Gündem" w regionie dotkniętym konfliktem, oraz z wcześniejszych gróźb i ataków na pracowników tej gazety. Mimo to, władze nie podjęły rozsądnych środków ochronnych, odrzucając jego prośby o ochronę i bagatelizując zagrożenie. Dodatkowo, Trybunał stwierdził, że śledztwo w sprawie zabójstwa było nieskuteczne, wąskie i krótkotrwałe, nie uwzględniając możliwego związku z pracą dziennikarza ani roli sił bezpieczeństwa, co uniemożliwiło ustalenie sprawców i pociągnięcie ich do odpowiedzialności. Nieskuteczność śledztwa i brak możliwości uzyskania zadośćuczynienia na poziomie krajowym doprowadziły do naruszenia art. 13.
Stan faktyczny
Kemal Kılıç, brat skarżącego, był dziennikarzem gazety "Özgür Gündem" w Şanlıurfa w Turcji. Gazeta ta była postrzegana jako pro-kurdyjska, a jej pracownicy byli celem ataków. W grudniu 1992 r. Kemal Kılıç złożył do gubernatora Şanlıurfa pismo, informując o groźbach śmierci i atakach na dystrybutorów gazety oraz prosząc o ochronę, jednak jego prośba została odrzucona. 18 lutego 1993 r. Kemal Kılıç został zamordowany dwoma strzałami w głowę. Śledztwo krajowe nie doprowadziło do ustalenia sprawców, mimo że w 1993 r. znaleziono broń, która, jak się później okazało, była używana w zabójstwie Kılıça i należała do członka organizacji Hizbullah, Hüseyina Güney’a. Güney został skazany za członkostwo w organizacji terrorystycznej, ale nie za zabójstwo Kılıça.
Rozstrzygnięcie
1. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji z powodu braku ochrony życia Kemala Kılıça (głosami 6 do 1). 2. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji z powodu zaniedbania przeprowadzenia skutecznego śledztwa w sprawie śmierci brata skarżącego (jednogłośnie). 3. Uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania zarzutu naruszenia art. 10 (jednogłośnie). 4. Stwierdza naruszenie art. 13 Konwencji (głosami 6 do 1). 5. Uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania zarzutu naruszenia art. 14 (jednogłośnie). 6. Zasądza na rzecz skarżącego 15 000 GBP tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe dla spadkobierców brata skarżącego, do wypłaty w ciągu trzech miesięcy (głosami 6 do 1). 7. Zasądza na rzecz skarżącego 2 500 GBP tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe, do wypłaty w ciągu trzech miesięcy (jednogłośnie). 8. Zasądza na rzecz skarżącego 20 000 GBP (pomniejszone o 4 200 franków francuskich otrzymanych w ramach pomocy prawnej) tytułem kosztów i wydatków, do wypłaty w ciągu trzech miesięcy (jednogłośnie). 9. Orzeka, że po upływie trzech miesięcy od daty wyroku, odsetki ustawowe w wysokości 7,5% rocznie będą naliczane od zaległych kwot (jednogłośnie). 10. Oddala pozostałe żądania skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia (jednogłośnie).

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   KILIÇ-Türkiye Davası   (22492/93)   Strazburg   Mart 2000   USULİ İŞLEMLER   1. Dava, Mahkeme'ye Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”)   tarafından, İnsan Hakları ve Temel Hürriyetlerin Korunmasına Dair Avrupa   Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) 32-1 ve 47 Maddelerinin öngördükleri 3 aylık süre   içinde 8 Mart 1999 tarihinde sunulmuştur. Dava bir Türk vatandaşı olan Sn. Cemil   Kılıç’ın Sözleşmenin eski 25. Maddesi uyarınca 13 Ağustos 1993 tarihinde Türkiye   Cumhuriyeti aleyhine yönelttiği, Komisyona yapılan bir başvurudan (no. 22492/93)   kaynaklanmıştır.   Komisyon’un talebi Sözleşmenin 44 ve 48 maddeleri ile Türkiye'nin   Mahkemenin zorunlu yetkisini tanıdığı deklarasyona dayanmaktadır. (Eski Madde   46) Talebin amacı, Davalı Devletin, Sözleşmenin 2,10,13,14 ve 18.Maddelerini ihlal   edip etmediği, mevcut olguların ortaya konup konmadığının bir kararla   saptanmasıdır.   2. Büyük Dairenin jüri heyeti, 31 Mart 1999 tarihinde Sözleşmenin 11   no’lu Protokolünün 5. Maddesinin 4. paragrafına, İç Tüzük 100-1 ve Mahkeme'nin   24-6 iç tüzüğüne uygun olarak başvurunun, Bölümlerden biri tarafından   incelenmesine karar vermiştir. Bunun üzerine başvuru Birinci Bülüme   devredilmiştir.   3. Büyük Daire, bölüm içerisinde, Türkiye adına seçilen hakim Sn. R.   Türmen (Sözleşmenin 27. Maddesi, paragraf 2. Mahkemenin 26-1 (a) iç tüzüğü) ve   Bölüm Başkanı olarak Sn. E. Palm’dan oluşmaktadır. (İç Tüzük 12 ve 26., p.(a)).   Sn.J.Casadevall, Sn.L.Ferrari Bravo, Sn. B. Zupancic, Sn. W Thomassen ve Sn. R.   Maruste Daire'yi oluşturmak için tayin edilmişlerdir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2000. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   4. Sonradan Sn.Türmen görevinden çekilmiştir (İç Tüzük 28). Buna   mukabil, Hükümet, Sn. F. Gölcüklü’yü ad hoc Hakim olarak atamıştır. (Sözleşmenin   27. Maddesi, para. 2 ve İç Tüzük 29. 1. Fıkrası)   5. 14 Eylül 1999 tarihinde Daire bir duruşma yapmaya karar vermiştir.   6. İç tüzüğün 59. Maddesinin 3. fıkrasına göre, Daire Başkanı   başvurudaki söz konusu görüşleri ibraz etmeleri için tarafları davet etmiştir. Sekreter   başvuranların ve Hükümetin görüşlerini sırasıyla 23 ve 22 Temmuz 1999 tarihinde   almıştır.   7. Dairenin kararına uygun olarak, duruşma 18 Ocak 2000 tarihinde   Strazburg İnsan Hakları Mahkemesinde gerçekleşmiştir. Mahkeme huzurunda hazır   bulunanlar,   A) Hükümet adına;   Sn. Ş. ALPASLAN   Sn. Y KAYAALP Ajan,   Sn. B. ÇALIŞKAN   Sn. S. YÜKSEL   Sn. E. GENEL   Sn. A. EMÜLER   Sn. E. HOÇAOĞLU   Sn. M. GÜLŞEN Danışmanlar   B) Başvuru sahibi adına;   Sn. F. HAMPSON   Sn.R.YALÇINDAĞ   Sn. C. AYDIN Avukat   Mahkeme Sn. Hampson, Sn. Yalçındağ ve Sn. Alpaslan’ın beyanlarını   dinlemiştir.   DAVA ESASLARI   I. Dava Konusu Olaylar   8. Başvuranın erkek kardeşi olan Kemal Kılıç Şanlıurfa’da Özgür Gündem   gazetesi adına çalışan bir gazeteciydi.   Özgür Gündem, merkez binası İstanbul’da olan günlük bir gazeteydi.   Sahipleri gazeteyi Türk-Kürt düşüncesini yansıtan araştırmacı bir gazete olarak   tanımlamıştır. Bu gazete 30 Mayıs 1992 ve Nisan 1994 tarihleri arasında   yayınlanmıştır. Yayınlanması durdurulduğunda PKK’nın beyanının yayınlanması ve   ayrılıkçı propaganda yapmak gibi nedenlerle kendilerine karşı açılmış sayısız dava   bulunmaktaydı. 10 Aralık 1993 tarihinde Özgür Gündem'in İstanbul bürosuna   yapılan bir arama ve operasyonun ardından, editör, müdür ve gazete sahibi PKK   üyesi olmakla ve PKK'ya yardım ve propaganda yapmakla suçlanmışlardır. 2 Aralık   tarihinde Özgür Gündem'in varisi Özgür Ülke tarafından devralınan İstanbul   bürosu bombalanmıştır.   9. Evli olmayan Kemal Kılıç, Şanlıurfa’nın dışında Külünçe’nin bir   köyünde babası ile birlikte bir evde yaşamaktaydı. Gazeteci olarak çalışmanın   yanısıra Şanlıurfa İnsan Hakları Derneği'nin de bir üyesi idi.   10. Kemal Kılıç, 23 Aralık 1992 tarihinde Şanlıurfa Valisine bir basın   bildirisi göndermiştir. Bu bildiride Özgür Gündem gazetesinin dağıtımını yapan   Birleşik Basın Dağıtım temsilcisine ve dağıtım için kullanılan taksinin şoförüne ve   sahibine ölüm tehditleri yapıldığı belirtilmiştir. Özgür Gündem gazetesi için çalışan   şahıslara saldırıldığı ve öldürüldüğü, bunun dağıtımını ve satışını yapanların   kundaklama ve saldırıların kurbanları haline gelmiş olduğu belirtilmiştir.   Güneydoğudaki diğer illerde güvenlik memurlarının, büroları, işçileri ve   dağıtımcıları koruduğu gerçeğine değinilmiştir. Şanlıurfa bürosunda çalışan kendisi,   diğer gazeteci, gazetenin dağıtımcısı ve şoförünün güvenliğinin korunması için   önlemlerin alınmasına dair bir talepte bulunulmuştur.   11. Valilik, 30 Aralık 1992 tarihli mektupla, Kemal Kılıç’ın korunma   talebinin incelendiğini bildirmiştir. Hiçbir vilayette gazete dağıtımcılarına koruma   tahsis edilmediği, onlara karşı bir saldırı ya da tehdit olmadığını bildirmişlerdir.   Talebi reddedilmiştir.   12. Kemal Kılıç, 11 Ocak 1993 tarihinde bir basın bildirisi   yayınlamıştır. Bu bildiride, koruyucu önlemlerin alınması için acil taleplerde   bulunulduğu halde, Şanlıurfa’daki Özgür Gündem’in satışına ve dağıtımına yönelik   bu saldırıların devam ettiği belirtilmiştir. 5 Ocak 1993 ve 10 Ocak 1993 tarihlerinde   gazete büfelerine yapılan kundaklama ile ilgili olarak detaylı bilgi verilmiştir.   Raporda valiyi gazetenin dağıtım güvenliğini sağlamadığı için kınamış, valinin ve   polislerin sorumluluklarını yerine getirmelerini talep etmiştir.   13. Valinin şikayetine müteakip, Kemal Kılıç, basın bildirisinde basın   ve yayın yoluyla Vali’ye hakaret etmekten suçlanmıştır. 18 Ocak 1993 tarihinde   Şanlıurfa Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltına alınmış ve aynı gün serbest   bırakılmıştır.   14. 18 Şubat 1993 tarihinde, saat 17.00 sıralarında, Kemal Kılıç   Şanlıurfa merkezindeki bürosundan ayrılıp, otobüs durağına yürümüştür. Yaklaşık   17.30 civarında, Kuyubaşı'dan Şanlıurfa Akçale otobüsüne bindi. Otobüs Külençe   yoluyla ana yol kavşağına varmadan önce beyaz bir Renault marka araba otobüsü   geçerek köyün sokağına dönmüş ve farları sönük bir şekilde park etmiştir. Araba   saat 18.20 civarında yakınlardaki bir inşaatta gece bekçisi olan Ahmet Fidan   tarafından fark edilmiştir. Kemal Kılıç otobüs kavşakta durduğunda inen tek   yolcudur. Köye doğru yürür. Ahmet Fidan tartışma ve imdat çığlığı ardından iki el   silah sesi duymuştur.   15. Hadise, olay yerine çabuk bir şekilde gelen jandarmalara rapor   edilmiştir. Kemal Kılıç’ın cesedi, kafasında iki kurşun yarası ile tespit edilmiştir.   Başvuran ve ailesinin diğer üyeleri ne olduğunu görmek için köyden gelmişlerdir.   16. Merkez Bölge Jandarma Komutanı Yüzbaşı Kargılı, olay yerinde   soruşturma görevini üstlenmiştir. İki kovan bulunmuş ve bunlar bölgeye vardığında   savcıya verilmiştir. Kurbanın ağız kısmının dört parça paket bandı ile kapatılmış   olduğu ve boynunun etrafında ise bir ip bulunduğu görülmüştür. Aynı zamanda   üzerinde U ve Y harfleri bulunan kana bulanmış bir kağıt parçası da ortaya   çıkarılmıştır. Olay yerinin krokisi çizilmiştir. Yüzbaşı Kargılı kendi kamerasıyla   fotoğrafları çekmiş ve tekerlek izi bulamamıştır. Karanlık yüzünden kurbanı,   saldırganları ve arabayı görmediğini belirten gece bekçisi Ahmet Fidan’ın ifadesi   jandarmalar tarafından alınmıştır.   17. Cesedin incelenmesi 19 Şubat 1998 tarihinde savcının huzurunda bir   doktor tarafından yapılmıştır. Raporda iki kurşunun kafasından girdiği ve sağ   şakağında bir darbe izi, sağ elinde bir sıyrık, sırtında bir çürük ve sol elinde yarım   daire şeklinde ısırma izini andıran bir bere olduğu belirtilmiştir. Kemal Kılıç’ın,   beyin dokusunun zedelenmesi ve beyin kanaması yüzünden öldüğü sonucuna   varılmıştır.   18. Şanlıurfa otobüsü sürücüsü ve muavinin ifadesi 19 Şubat’ta   jandarmalar tarafından alınmıştır. Jandarmalar aynı zamanda 19 ve 23 Şubat tarihleri   arasında başvuranın, babasının, üç erkek kardeşinin ve otobüsteki yolculardan   ikisinin ifadelerini de almışlardır.   19. 26 Şubat 1993 tarihinde Yüzbaşı Kargılı arama izni ile Kemal   Kılıç’ın yaşamış olduğu evde bir arama yapmış, kitapları, gazete kupürlerini, bir   fotoğraf ve iki kaseti yeni incelemeler için almıştır.   20. 15 Mart 1993 tarihinde Yüzbaşı Kargılı evden birkaç parçanın ve   soruşturmayla ilgili belgelerin alınması ile ilgili araştırmasını savcıya bildirmiştir.   21. 12 Ağustos 1993 tarihinde, savcı cinayetin faillerini teşhis etmenin   veya yakalamanın mümkün olmadığı gerekçesiyle, 20 yıllık zaman aşımı süresi   sonuna kadar araştırmaya devam edilmesi kararını vermiştir.   22. 24 Aralık 1993 tarihinde Diyarbakır’daki Aydın ticaret dükkanına   silahlı bir saldırı gerçekleşmiştir. Şüpheli failler olay yerinden polis tarafından   izlenmiş ve birkaç kişi tutuklanmıştır. 24 Aralık 1993 tarihli polis raporunda, şüpheli   Hüseyin Güney’in bir apartmanın merdivenlerinden yukarı doğru koşarak kaçmaya   çalıştığının görüldüğü, nefessiz bir şekilde terler içerisinde yakalandığı belirtilmiştir.   Güney'in binanın önüne yerleştirilmiş 9 mm’lık Czech tabancasını almak için geri   döndüğü anlaşılmıştır.   23. 27 Aralık 1993 tarihli balistik raporda, Czech tabancasının Kemal   Kılıç’ın öldürülmesi de dahil olmak üzere, diğer 15 vurma olayında da kullanılmış   olduğu bildirilmiştir. 3 Şubat 1994 tarihli, diğer 16 davalıyı da içeren bir olayda,   Hüseyin Güney yasadışı Hizbullah örgütünün bir üyesi olmakla ve Devletin   egemenliğini bozarak ülkenin bir bölümünü ayırma niyetiyle faaliyetler yürütmekle   ve İslamcı temellere dayalı bir Kürt devleti kurmaya çalışmakla suçlanmıştır. Bu   faaliyetler Aydın Ticaret'e yapılan saldırı ve Czech tabancasının kullanıldığı 15 olay   olarak tespit edilmiştir.   24. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğünde alınan tarihsiz sorgu   tutanaklarında, Hüseyin Güney kendisinin Hizbullah üyesi olduğunu ve Aydın   Ticaret’e yapılan saldırıda yer aldığını kabul ettiği kayda geçmiştir. Kemal Kılıç’ın   öldürülmesinde yer aldığını inkar etmiş ve Czech tabancasının grubun başka bir   üyesi tarafından kendisine verildiğini belirtmiştir. 6 Ocak 1994 tarihinde savcıya   verdiği ifadesinde, Hüseyin Güney polisteki itiraflarının işkence yoluyla   verdirildiğini söylemiş ve Hizbullah’a katılmış olduğunu, Aydın Ticaret’e yapılan   saldırıyı inkar etmiştir.   25. Diğer davalılarla birlikte, Hüseyin Güney’in davası Şubat 1994 ve   Mart 1999 tarihleri arasında 3 no’lu Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi   önünde gerçekleştirilmiştir. 3 Mart 1994 tarihinde Hüseyin Güney olaylara   karıştığını inkar etmiştir. 27 Ekim 1994 tarihli duruşmada onu tutuklayan polis   memurları 24 Aralık 1993 tarihli olay tespit tutanağını hiçbir şey ilave etmeksizin   teyit etmişlerdir. 17 Aralık 1996 tarihinde Mahkeme Kemal Kılıç’ın öldürülmesi ile   ilgili belgelerin verilmesi için talepte bulunmuştur.   26. 23 Mart 1999 tarihli kararında Mahkeme, Hüseyin Güney’ı ayrılıkçı   örgüt Hizbullah’ın üyesi olmaktan suçlu bulmuştur. Mahkeme, onun 9 mm’lik   Czech tabancasının bulunduğu yerden kaçmaya çalışırken yakalandığını ve sonradan   bunu inkar ettiyse de polise Hizbullah’ın bir üyesi olduğunu ve dükkana yapılan   saldırıda yer aldığını itiraf ettiğini belirtmiştir. Mahkeme buna rağmen tabancaların   örgüte ait farklı bireyler tarafından kullanılmış olabileceğini ve davalıların silahları   saldırıdan önce, grubun diğer üyeleri tarafından kendilerine verildiğini ifade   ettiklerini belirtmiştir. Hüseyin Güney dükkana yapılan saldırıda yer almış olsa bile,   diğer hiçbir eylemden sorumlu tutulmaması gerektiği belirtilmiştir. Hüseyin Güney   müebbet hapisle cezalandırılmıştır.   27. Mahkemenin kararını müteakip Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi Başsavcısı, Kemal Kılıç’ın öldürülmesine ilişkin olarak, bir araştırma   dosyası açmıştır (no. 1999/1187). 20 Aralık 1999 tarihli yazıyla, savcı, Şanlıurfa   Jandarma Komutanı'na Kemal Kılıç cinayetiyle ilgili ele geçirilen her olayı, her üç   ayda bir kendisine rapor edilmesi için talimat vermiştir.   II. Sözleşme Organlarına Sunulan Bilgi ve Belgeler   a) Yurt İçinde Yapılan Soruşturmanın Belgeleri ve Mahkeme İşlemleri:   28. Soruşturma dosyasının içerikleri jandarmalar ve Şanlıurfa’daki savcı   tarafından derlenmiş, Şubat 1994’den Haziran 1997 tarihine kadar Diyarbakır 3   no’lu Devlet Güvenlik Mahkemesindeki Hüseyin Güney’in duruşma tutanakları   Komisyon’a sunulmuştur. Hükümet 3 no’lu Diyarbakır Devlet Güvenlik   Mahkemesi'nin 23 Mart 1999 tarihli kararını mahkemeye sunmuştur.   b) Susurluk Raporu:   29. Başbakanlığa bağlı Koordinasyon ve Kontrol Komitesinin ikinci   Başkanı Sn. Kutlu Savaş tarafından, Başbakanın talebiyle hazırlanan Susurluk   Raporu'nun bir kopyasını başvuran, Komisyon’a sunmuştur. Başbakan, Ocak   1998’de raporu aldıktan sonra bunu kamuya sunmuş, ancak 11 sayfa ve bazı ekler   saklı tutulmuştur.   30. Giriş bölümünde, raporun adli soruşturmaya dayalı olmadığı ve   resmi bir teftiş raporu oluşturmadığı belirtilmiştir. Bu raporun bilgi verme ve   Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde olan belli olayları tanımlamaktan öte olmayan   bir rapor olduğunu ve siyasi şahıslar, hükümet kuruluşları ve gizli gruplar arasında   hukuk dışı işlemlerin varlığını açıklamak için hazırlanmış olduğu belirtilmektedir.   31. Rapor, verilen emirler direktifinde gerçekleşen cinayetler, tanınmış   şahısların öldürülmesi ya da Kürt yanlıları ve devlete hizmet ettiği farz olunan bir   grup “muhbir”in kasti eylemleri gibi bir dizi olayı analiz etmekte ve bölgede   terörizmi yok etmek için yapılan mücadele ile bunun sonucunda oluşan yeraltı   ilişkileri, özellikle de uyuşturucu kaçakçılığı bağlantısının mevcudiyetini sonuca   bağlamaktadır. Rapordaki, radikal dergileri ilgilendiren konuları içeren bölümler   aşağıda sunulmuştur:   “….Diyarbakır Emniyetine yaptığı itirafta…..Sn. G…….Ahmet   Demir’in (sf 35) zaman zaman Behçet Cantürk’ün cinayetini planlamış olduğunu ve   gerçekleştirttiğini, aynı şekilde öldürülmüş olan PKK ve mafyadaki diğer   partizanlardan bahsettiğini, Musa Anter’in cinayetini de planlamış olduğunu ve A.   Demir tarafından gerçekleştirildiğini belirtmiştir. (Sf.37)   ……   Ermeni kökenli Behçet Cantürk’e ait eski özet bilgiler aşağıda verilmiştir.   (Sf.72)   …….1992’de Özgür Gündem gazetesine mali destek verenlerden   biriydi. Cantürk’ün kim olduğu ve ne yaptığı belliyse de Devlet onunla başa   çıkamıyordu. Çünkü yasal müeyyideler yetersizdi. Özgür Gündem plastik   patlayıcılarla bombalandı ve Cantürk yeni bir teşebbüse başlayıp bunu Devlete   sunmayı düşünürken, Türk Emniyet Örgütü öldürülmesine karar verdi ve bu karar da   gerçekleştirildi. (Sf. 73)   Bütün ilgili Devlet organları bu faaliyetlerden ve operasyonlardan   haberdardı… Söz konusu operasyonda öldürülen şahısların özellikleri   incelendiğinde, olağanüstü halin ilan edildiği bölgede öldürülen Kürt taraftarlar ile   bu bölge dışında öldürülenler arasındaki fark ekonomik anlamdaki parasal güce   dayanmaktaydı. Tek anlaşmazlığımız işlemlerin şekli ve onun sonuçları ile ilgili   olanıdır. Bunların arasında bütün olayları onaylayanlar olsa bile, Musa Anter’in   cinayetinde bir pişmanlığın söz konusu olduğu belirtilmiştir. Musa Anter’in hiç bir   silahlı eylemde bulunmadığı, daha çok onun olayların felsefi yönüyle ilgilendiği ve   ölümüyle yaratılan etkinin onun kendi gerçek nüfuzunu aşmış olduğu ve bu öldürme   kararının bir hata olduğu söylenmiştir. (Bu şahıslar hakkındaki bilgiler ek 9 de   bulunmaktadır). Diğer gazeteciler de öldürülmüştür. (Sf.74)"   32. Rapor, emniyet polis ve istihbarat bölümlerinin farklı kolları   arasındaki iletişim ve koordinasyonun gelişimini, yasadışı eylemlere bulaşmış,   emniyet güçleri görevlilerinin tanımlanması ve azledilmesi, itirafçı kullanımının   sınırlandırılması, köy koruyucularının sayılarını azaltma, Güneydoğu bölgesi   dışındaki Özel Operasyon Dairesinin kullanımının son bulması ve bu bölgenin   dışında polis kapsamında olması ve çeşitli olaylarda soruşturma açılması,   uyuşturucu kaçakçılığı faaliyetlerini ve çeteleri bastırmak için atılan adımlarla ilgili   tavsiyeler ve Büyük Millet Meclisi’nin Susurluk soruşturmasının sonuçlarının,   gerekli işlemlerin üslenilmesi için uygun otoritelere sevk edilmesi gibi sayısız   önerilerle bitirilmiştir.   c) - A.01.GEC Sayılı 1993 10/90 Meclis Araştırma Komisyon Raporu :   33. Başvuru sahibi Türkiye Büyük Millet Meclisinin Meclis Araştırma   Komisyonu tarafından hazırlanan faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlar   hakkındaki 1993 tarihli bu raporu sunmuştur. Bu rapor 9’u gazeteci olan 908   çözümlenmemiş cinayetle ilgilidir. Raporda halkın güneydoğu bölgesindeki   yetkililere karşı güvensiz olduğu ve Batman bölgesinde Hizbullah’ın siyasi ve askeri   eğitim verilen bir kampı bulunduğu ve emniyet güçlerinden yardım aldıkları   açıklanmıştır. Rapor, bölgede sorumsuzluk olduğu ve bazı resmi görevli gibi   görünen grupların cinayetlere karışmış olabileceği görüşüyle bitirilmiştir.   d) Komisyon Delegelerine Sunulan Deliller :   34. Komisyondan bir delege dört şahidi dinlemiştir. Bunlar; başvuru   sahibi, Kemal Kılıç’ın öldürülmesiyle ilgili soruşturmayı yürüten Jandarma Yüzbaşı   Cengiz Kargılı, Hüseyin Güney’e karşı işlemleri başlatan Diyarbakır Devlet   Güvenlik Mahkemesi Savcısı Sn. Cafer Tüfekçi ve mahkemede Hüseyin Güney   hakkındaki soruşturmayı başlatan Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı,   Sn. Mustafa Çetin Yağlı’dır.   35. Diğer üç şahit duruşmaya çıkmamıştır. Gece bekçisi Ahmet Fidan   bulunamamıştır. Şanlıurfa Savcısı Sn. Hüseyin Fidanboy duruşmaya katılmak   üzereyken, kar yağışı yüzünden Ankara’ya yapılan uçuş ertelenmiştir. Olay   tarihindeki Şanlıurfa Valisi, Sn. Ziyaeddin Akbulut’un 4 Şubat ve 4 Temmuz 1997   tarihlerindeki duruşmalara katılması istenmesine rağmen, katılmamıştır. İlk   duruşmadan sonra Hükümet ajanı, Sn. Akbulut’un yıllık iznini almış olduğuna dair   bir açıklama sunmuştur. İkinci duruşmada Hükümet, Sn. Akbulut’un Kemal Kılıç’ın   kendisine başvurduğunu hatırlamadığını, yapılan iddiaların asılsız olduğunu ve yıllık   izni münasebetiyle duruşmaya katılamayacağını belirten bir yazı sunmuştur.   III. İlgili İç Hukuk Ve Uygulaması   36. Yasaya aykırı fiillerle ilgili sorumluluk hakkındaki esaslar ve işlemler   aşağıdaki şekilde özetlenebilir.   e) Ceza Davaları :   37. Ceza Kanunu gereğince adam öldürme (448-455 nci Maddeler) ve adam   öldürmeye teşebbüsün (61 ve 62. Maddeler) her çeşidi cezai suçları oluşturur. Bu tür   suçları oluşturan eylem ve ihmaller hakkında yetkililerin haberi olduğu anda hazırlık   soruşturması başlatma yükümlülükleri Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununun 151   ila 153. maddeleri kapsamına girmektedir. Suçlar Valiliğe, resmi makamlara ya da   güvenlik güçlerine rapor edilebilir. Şikayet yazılı ya da sözlü olarak yapılabilir.   Sözlü olarak yapılırsa, otorite bunu tutanağa geçmek zorundadır. (Madde 151)   Bir ölümün tabii sebeplerden olmadığı konusunda delil varsa, olaydan   haberdar olan emniyet güçleri mensuplarının bunu savcıya ya da ceza hakimine   bildirmesi gereklidir. (Madde 152) Ceza Kanununun 235. Maddesine göre, bir kamu   görevlisi görevi esnasında ihbar aldığı bir suçu polise ya da savcılığa bildirmezse, o   kişi hapis cezasıyla cezalandırılır.   Bir suç işlediğine dair şüphe uyandıran bir durumdan herhangi bir şekilde   haberdar edilen savcı, soruşturma açıp açmamaya dair karar verebilmek için olayları   araştırmaya mecburdur. (Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 153. Maddesi)   38. Terör suçları söz konusu olduğunda, Cumhuriyet Savcısı Türkiye   genelinde oluşturulan Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve savcıları lehine savcı   yetkisinden vazgeçer.   39. Şayet şüphe edilen suçlu bir devlet memuruysa ve suç görevini ifa   ederken gerçekleşmişse, hazırlık soruşturmasının yapılması, savcının ratione   personae yetkisini kısıtlayan 1914 tarihli Memurin Muhakematı Kanunu uyarınca   yürütülür. Böyle durumlarda hazırlık soruşturmasını yürütmek ve sonuçta dava açıp   açmamaya karar vermek, ilgili bölge idari kurulunun görevidir. (ilçe ya da il olması   şüphelinin bulunduğu duruma bağlıdır). Lüzum u muhakeme kararı alındıktan sonra,   durumu araştırma görevi savcıya aittir.   Konsey kararına karşı Yüksek İdari Mahkemesi'ne temyiz başvurusunda   bulunabilir. Şayet men-i muhakeme kararı alınırsa, dava kendiliğinden bu   mahkemenin önüne gelir.   40. Olağanüstü Hal Bölge Valisinin yetkilerini düzenleyen 10 Temmuz 1987   tarih ve 285 no'lu Kanun Hükmünde Kararnamenin 4. Maddesinin (i) paragrafı   gereğince 1914 tarihli kanun (39. paragraf) Valinin yetkisi altında görev yapan   güvenlik güçleri mensuplarına da uygulanır.   41. Şayet şüpheli, bir ordu mensubu ise, uygulanacak kanun suçun niteliğine   göre belirlenir. Eğer suç Askeri Ceza Kanunu (no 1632 ) kapsamına giren askeri   suçsa cezai işlemler Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve İşleyişi Hakkındaki 353   no’lu yasa gereğince yürütülür. Silahlı Kuvvetler mensubunun adi bir suçtan itham   edildiği durumda, normal olarak Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümleri   uygulanır. (Bkz. Anayasanın 145. Maddesinin 1. paragrafı ve 353 sayılı yasanın 9-   14. bölümleri)   Askeri Ceza Kanunu Silahlı Kuvvetler mensubu bir kişinin emre itaatsizlik   sonucu başkasının yaşamını tehlikeye sokması halini askeri bir suç olarak kabul eder   (Madde 89). Böyle durumlarda şikayetçiler Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda   belirtilen makamlar ya da suçlunun üstü aracılığıyla şikayetlerini yapabilirler.   f) Ceza Suçlarının Dışında Oluşan Hukuki ve İdari Sorumluluk :   42. 2577 sayılı idari usul yasasının 13. Bölümü gereğince resmi makamların   fiilleri sonucunda zarara uğradığını iddia eden kişiler, iddia edilen fiilin   gerçekleşmesinden sonra bir yıl içerisinde tazminat talebinde bulunabilirler. Şayet   talep tamamıyla ya da kısmen reddedilir veya altmış gün içerisinde bir cevap   alınamazsa, mağdur idari yargıya başvurabilir.   43. Anayasanın 125. Maddesinin 1 ve 7. Paragraflarına göre:   “İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır……..   İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür."   Bu hüküm Devletin objektif sorumluluğunu ortaya koyarak, Devlet'in kamu   düzenini sağlama, kamu güvenliğini veya kişilerin yaşam ve mülkiyet haklarını   koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği ancak bizzat yetkililere atfedilmeyen   durumlarda söz konusu olur. Bu kurallar gereğince kimliği meçhul şahıslar   tarafından gerçekleştirilen eylemlerden zarar gördüğünü iddia eden herkes için,   resmi makamlar bu zararın bedelini ödemekle sorumlu tutulabilir.   44. Yukarıda belirtilen hükümden alınmış bulunan 16 Aralık 1990 tarih   ve 430 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin (bkz. yukarıdaki 43. paragraf) son   cümlesi şöyledir:   “Bu kanun hükmünde kararname ile ….Olağanüstü Hal Bölge Valisine   ve Olağanüstü Hal Bölgesi dahilindeki İl Valilerine tanınan yetkilerin kullanılması   ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar hakkındaki cezai, mali veya   hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı   merciine başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz uğradıkları zararlardan dolayı Devletten   tazminat talep etme hakları saklıdır.”   45. Borçlar Kanunu gereğince yasal olmayan ya da haksız bir fiil   sonunda zarar gören herkes zararları (41-46. maddeler) ve manevi kayıpları (madde   47) için dava açma hakkına sahiptir. Hukuk mahkemeleri, davalının suçu hakkında,   Ceza Mahkemelerinin verdiği kararlara ve jürinin verdiği kararlara bağlı değildir.   (Madde 53).   Ancak, 657 no’lu yasanın 13. bölümü gereğince devlet yetkililerinin yetkilerini   kullanırken işledikleri kusurlardan doğan tazminat davaları, kendilerine rücu   edilmek kaydıyla ve kanunun gösterdiği şekil ve şartlara uygun olarak ancak idare   aleyhine açılabilir (bkz. Anayasanın 129. Maddesi, para. 5 ve Borçlar Kanunu'nun   100. ve 55. Maddeleri). Bu yine de kesin bir kural değildir. Yasadışı veya haksız   olduğu kabul edilen bir fiilin bir "idari işlem" veya eylemden kaynaklanmadığı   saptanırsa mağdurun işverenin sorumluluğu ilkesine bağlı olarak idareye dava açma   hakkı saklı tutularak hukuk mahkemesinde tazminat davası açma hakkı bulunur.   (Borçlar Kanununun 50.maddesi)   HUKUKİ İNCELEME   I. Mahkemenin Olaylar Hakkındaki Değerlendirmesi   46. Söz konusu davada   Mahkeme,   Komisyon önünde yapılan   saptamaların, taraflar arasında artık bir tartışma konusu olmaktan çıktığını   belirtmektedir.   47. Komisyon huzurunda, başvuru sahibi açık ve belirtilen ifadelerle,   kardeşinin devletin gizli ajanları tarafından ya da Hizbullah’ın üyeleri tarafından   öldürülmüş olduğunu ve devletin buna eğitim ve teçhizatla destek verdiğini iddia   etmiştir. Bu iddia davalı Hükümet tarafından reddedilmiştir.   48. Komisyon delegasyonu Ankara’da ve Strazburg’da (bkz. 23 Ekim 1998   Komisyon Raporu, 20. ve 24. Paragraf) tanıkları dinledikten sonra, Kemal Kılıç’ı   öldüreni tespit etmenin mümkün olamayacağı sonucuna varmıştır. Makul şüphe   dışında cinayetin devlet görevlileri veya devlet adına adına hareket eden kişiler   tarafından işlendiğine dair yeterli delil bulunmamaktadır. Aynı zamanda şüpheli   Hüseyin Güney’in bu olay ile bağlantısı olduğuna dair kesin bir delilin mevcut   olmadığı tespit edilmiştir (bkz. yukarda belirtilen Komisyon Raporu, 187-189, 201-   203. paragraflar)   Mahkeme huzurundaki görüş ve savunmalarında, başvuru sahibi ve Hükümet,   Komisyon sonuçlarını kabul etmişlerdir.   49. Mahkeme, 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe giren Sözleşme sisteminden   önceki yerleşik içtihatlarının, Komisyon'un olayları saptaması ve değerlendirmesi   açışından temel bir kaynak olduğunu hatırlatır (eski 28/1 ve 31. maddeler).   Mahkeme Komisyon'un olayla ilgili bulgularına bağlı kalmayarak, kendi   değerlendirmesini önündeki kaynaklar ışığında yapmakta serbesttir, ancak bu   alandaki yetkisini sadece istisnai durumlarda kullanır (bkz. diğer otoriteler arasında,   Temmuz 1999 Tanrıkulu Türkiye Kararı, 1999 Raporları 67. paragraf).   50. Tarafların iddialarının ve mahkeme huzurundaki delillerin   değerlendirilmesiyle görevli Komisyon tarafından verilen bilgileri göz önünde   bulundurarak, Mahkeme, olayları değerlendirmek için kendi yetkilerini kullanmayı   gerektirebilecek hiçbir unsura rastlamamıştır. Komisyon tarafından yapılan tespitleri   kabul etmiştir.   51. Mahkeme, Komisyon'un saptamalarda bulunduğu sırada, dönemin   Şanlıurfa Valisi Ziyaeddin Akbulut’un ifade vermekten kaçması, Komisyon'un   olayları tespit etme görevinin önlendiğine dikkat çekmektedir. Sn. Akbulut’un   gelmesi hükümetten iki kez talep edilmiştir. Komisyon, Sayın Akbulut'un   tanıklığının Kemal Kılıç ve Şanlıurfa’daki Özgür Gündem gazetesinde çalışan diğer   şahısların tehlike içerisinde olduğu iddialarına karşılık olarak, yetkililerin ne gibi   önlemler almış olduğu konusunda ışık tutması ve yetkililerde bulunan bilgilerin   neler olduğunu aydınlatmak açısından önemli olduğunu belirtmiştir. (Yukarıda   belirtilen Komisyon Raporunun 182. paragrafı)   52. Mahkeme, Sözleşmenin eski 25. Maddesi (yeni 34.madde)   anlamındaki bireysel başvuru hakkı sisteminin etkili bir şekilde işlemesi için,   sadece başvuranların veya potansiyel şikayetçilerin resmi makamların herhangi bir   baskısına maruz kalmaksızın, Sözleşme makamlarıyla serbestçe iletişim   kurabilmesinin değil, aynı zamanda başvuruların doğru ve etkili bir incelemesinin   yapılabilmesinde Devletin bütün gerekli kolaylıkları sağlamasının da son derece   önemli olduğunu belirtmiştir. (bkz. Komisyonun olayları oluşturma görevini içeren   Sözleşmenin eski 28. Maddesinin 1 (a) paragrafı, Mahkeme İç Tüzüğü gereğince   şimdi Sözleşmenin 38. maddesi olarak değiştirilmiştir.)   53. Mahkeme, Hükümetin bu kadar önemli, resmi bir tanığın Komisyon   Delegeleri huzurunda ifade vermemesi konusunda yeterli veya samimi bir   açıklamada bulunmamasına da dikkat çekmektedir. (bkz. yukarıda 35. Paragraf)   Sonuç olarak, 28/1(a) maddesi anlamında, Hükümetin Komisyona   olayları tespit etme görevi için gerekli tüm olanakları sağlama yükümlülüğünü   yerine getirmediğini ileri sürmektedir.   II. Sözleşmenin 2. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası   54. Başvuran koruma ve etkili bir soruşturma yapılmadığı için kardeşi Kemal   Kılıç’ın ölümünden, Devlet'in sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Sözleşmenin   aşağıdaki 2. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Buna göre;   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm   cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu   cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.   2. Öldürme aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin   zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali   suretiyle yapılmış sayılmaz.”   Bir kimsenin yaşadığı şiddete karşı korunması için, usulüne uygun olarak   yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını   önlemek için ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.   55. Hükümet, bu iddialara itiraz etmiştir. Komisyon, davanın olaylara ilişkin   bölümünde Devlet görevlilerinin yasadışı eylemlerine karşı etkili müeyyidelerin   yokluğundan bahsetmiş, Özgür Gündem'le ilgili çalışan kişilere yönelik saldırılarla   bağlantılı olarak Devlet'in Kemal Kılıç'ın şikayetlerine kayıtsız kalarak ve onun   ölümünden sonraki soruşturma ve hukuki işlemlerde gösterdiği eksiklik dolayısıyla   Kemal Kılıç'ın yaşam hakkının korunması konusunda pozitif yükümlülüğünü yerine   getirmediğini belirtmiştir.   III. Mahkeme Huzurunda Bulunanların Sunumları   a) Başvuran;   56. Başvuran Komisyon'un Raporu ve (28 Ekim 1998 Osman-İngiltere   Davası Raporları 1998-VIII, S-3124) Mahkemenin Osman davasındaki kararını   ortaya koyarak, resmi makamların 1993 ve buna yakın tarihlerde güneydoğu   bölgesinde, hukukun etkin bir şekilde yürütülmesini ve uygulamasını   sağlayamadıklarını ileri sürmüştür. Başvuran, Susurluk raporuna dayanarak söz   konusu raporun yasadışı saldırıların, devlet görevlilerinin bilgisi ve desteği dahilinde   gerçekleştirildiği iddialarına güçlü destek verdiğini belirtmiştir. Güvenlik güçleri ile   ilgili iddialarda savcıların etkili soruşturma yürütmediklerine, yasadışı öldürmelerde   ve sözleşme organları tarafından tespit edilen soruşturma eksikliklerine değinmiştir.   Aynı zamanda güvenlik güçlerine karşı yapılan şikayetleri incelemek için   salahiyetin savcılardan alınıp bağımsız olmayan idari konseylere verilmiş olduğunu   ve iddia edilen terörist suçları ele almak için askeri bir hakimin varlığından dolayı   bağımsız olmayan Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görev yaptığını belirtmiştir.   57. Bütün bu unsurlar, başvurana ve Komisyon'a göre güvenlik güçleri   veya bunların kontrolü veya bilgisi dahilinde hareket edenlerin sorumsuz   davranışlarının hukukun üstünlüğü ilkesiyle çeliştiğini göstermektedir. Bir gazeteci   olarak Kemal Kılıç’ın Özgür Gündem’de hedef olarak risk altında bulunmuş olduğu,   bu davanın özel durumlarında, otoriteler kanunda öngörüldüğü gibi onun hayatını   koruma talebine yeterli cevap verememişlerdir.   58. Başvuran, tekrar Komisyon raporuna dayanarak Kemal Kılıç’ın   ölümüyle ilgili soruşturmanın temel olarak kusurlu olduğunu ileri sürmüştür. Olay   yerindeki ön araştırmaya ilişkin unsurlardan sonra, otoriteler faillerin bulunması için   fazla çaba göstermemişlerdir. Soruşturmayı yürüten jandarma yüzbaşısının o   dönemde muhabirlerin ve özellikle Kemal Kılıç'ın içinde bulunduğu zorlukları   bilmesine karşın, yetkili makamlar Kemal Kılıç’ın öldürülmesinin Özgür Gündem   muhabiri olarak çalışması ile ilgili olup olmadığını ortaya çıkarmak için   soruşturmayı genişletmeye bile gerek görmemişlerdir. Kemal Kılıç’ın   öldürülmesiyle ilgili olarak diğer tanıkların arasında Hüseyin Güney, bir şüpheli   olarak suçlansa da başvuran, onun duruşmasında cinayetle bir bağlantısı olduğuna   dair hiç bir delilin bulunmadığını belirtmiştir. Ne var ki, Ekim 1998'de Komisyon'un   raporunu yayınladığı tarihlerde dava henüz devam etmekteydi ve olaya ilişkin delil   olmamasına karşın, öldürmeye ilişkin soruşturma kapanmak üzereydi.   b) Hükûmet;   59. Hükümet, Komisyon'un yaklaşımını genel ve tutarsız olduğu gerekçesiyle   reddetmiştir. “Susurluk Raporu”nun delile dayalı ve kanıtlayıcı bir değeri olmadığını   ve Türkiye’nin Güneydoğusundaki durumunu değerlendirirken göz önünde   bulundurulamayacağını şiddetle ileri sürmüştür. Rapor, Başbakanlığa sadece bilgi   sağlama ve bazı öneriler sunma maksadıyla hazırlanmıştır. Raporu düzenleyenler   raporun doğruluğu ve uygunluğunun Başbakanlık tarafından değerlendirileceğini   vurgulamışlardır. Raporda öne sürülen olaylar hakkındaki spekülasyon ve   tartışmalar yaygındı ve içeriğinin doğru olduğu varsayımına dayalıydı. Ancak   Devlet, sadece makul şüphe ötesinde ispatlanmış olaylarla sorumlu tutulabilir.   60. Komisyon'un ve başvuranın, Kemal Kılıç’ın hukuk dışı bir saldırı   kurbanı olma tehlikesi içerisinde olduğuna dair saptamaları karşısında, Hükümet,   Devletin, 1993-94 yılları arasında en üst düzeye ulaşmış olan 30.000’den fazla Türk   vatandaşının ölümüne neden olan 1984 yılından beri süregelen terörist saldırılarıyla   uğraşmakta olduğunu belirtmiştir. Güneydoğu’daki durum, 1993-1994 tarihlerinde   bu bölgede yetkili olmak için mücadele veren PKK ve Hizbullah da dahil olmak   üzere birçok silahlı terörist grup tarafından istismar edilmiştir. Güvenlik güçleri,   yasa ve düzeni oluşturmak için ellerinden gelen her şeyi yaparlarken çok büyük   engellerle karşılaşmışlardır ve dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi terörist   saldırılar ve öldürmeler engellenememiştir. Aslında, söz konusu dönemde toplumda   hiç kimse tehdit ve şiddetin yaygın olduğu bir ortamda kendini güvende   hissedemezdi. Örneğin, sadece Kemal Kılıç değil, bütün gazetecilerin risk altında   olduğu söylenebilir.   61. Hükümet, Kemal Kılıç’ın ölümünde yapılan soruşturmanın oldukça   dikkatli ve ustalıkla yürütüldüğünü ileri sürmüştür. Olayı yeri, otopsi, balistik   inceleme tutanakları ve şahitlerin ifadelerinin alınması dahil olmak üzere bütün   gerekli adımlar çabuk ve etkili bir şekilde atılmıştır. Diğer üç kişinin de cinayete   karıştığı bilinerek Hüseyin Güney hakkındaki yargılama başladıktan sonra bile   soruşturmaya devam edilmiştir. Ayrıca, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi   Hüseyin Güney’in öldürmeyi bizzat gerçekleştirdiğini saptayamadığından   soruşturma yasal sürenin sonuna kadar devam edecek olan Devlet Güvenlik   Mahkemesinde açılmıştır.   MAHKEMENİN DEĞERLENDİRMESİ   Yaşama Hakkının Koruma Yükümlülüğünün İhlal Edildiği İddiası,   I. Koruyucu Önlemlerin Alınmadığı İddiası   62. Mahkeme, Sözleşme’nin 2/1. Maddesinin ilk cümlesinin bir Devlete   bilinçli ve yasadışı öldürmeleri önleme yükümlüğü yanında, kişilerin yaşam   hakkının hukuken korunması için uygun önlemlerin de alınmasını gerektirdiğini   belirtmektedir. (bkz. 9 Haziran 1998 L.C.B. İngiltere Kararı, Raporları 1998-III s.   1403. paragraf 36) Bu hüküm, kişiler aleyhine işlenecek suçları caydırıcı etkili ceza   hükümleri koyarak ve bu hükümlerin ihlalini önleyici, bastırıcı ve cezalandırıcı icra   mekanizması getirerek yaşam hakkını güvence altına alma konusunda devlete   verilecek asli bir görevi de içermektedir. Pozitif bir yükümlülükten bahsedildiğinde   otoritelerin birey veya bireylerin yaşam hakkına yönelen gerçek ve yakın bir   tehlikenin varlığından haberdar olması, ve bu tehlikeden kaçınabilmek amacıyla   yetkileri kapsamında önlem almaları durumunun varlığı söz konusudur. (bkz.   yukarıda belirtilen Osman Kararının 115. paragrafı)   63. Modern toplumların yönetilmesindeki güçlükler, öncelikler ve mevcut   kaynaklar kapsamında yapılması gereken insan yönetimi ve işlemsel seçeneklerin   öngörülmezliği de göz önüne alındığında, pozitif yükümlülüğünün kapsamı   makamlara imkansız veya ölçüsüz bir yük getirmeksizin yorumlanmalıdır.   Dolayısıyla yaşam hakkına geldiği iddia edilen her tehlike sözleşmenin gerekleri   anlamında yetkililer için bu tehlikenin gerçekleşmesini önleyici önlemler almasını   gerektirmez. Pozitif bir yükümlülüğün söz konusu olabilmesi için, yetkililerin birey   veya bireylerin yaşama hakkını üçüncü bir tarafın suç niteliği taşıyan fiillerden   gelebilecek gerçek ve yakın tehlikenin varlığından haberdar olmalı veya olmaları   gerekmekte ve selahiyetleri kapsamında söz konusu tehlikeden kaçınabilmeye   yönelik önlemler almayı ihmal etmiş olmaları gerekmektedir. (bkz. Osman kararı   yukarıda p.116)   64. Söz konusu davada, makul şüphe ötkesinde bir Devlet görevlisi veya   Devlet makamları için hareket eden bir kişinin Kemal Kılıç'ın öldürülmesi olayına   karıştığı belirlenememiştir. (bkz. Paragraf 48 ve 50). Burada saptanması gereken   sorun yetkili makamların, Kılıç'ın yaşama hakkına yapılan bilinen tehlikeden onu   korumak anlamındaki pozitif yükümlülüklerini yerine getirmeyi ihmal edip etmemiş   olduklarıdır.   65. Mahkeme, kimliği meçhul silahlı kişilerce vurularak öldürülmesinden tam   iki ay önce Kemal Kılıç’ın, 23 Aralık 1992 tarihinde Şanlıurfa Valiliği’nden bir   koruma talebinde bulunduğunu belirtmiştir. Dilekçesi, Özgür Gündem gazetesinde   çalıştığı için onun kendisinin ve diğerlerinin risk altında olduğunu açıklamaktadır.   Şanlıurfa’da ve güneydoğu bölgesinin diğer şehirlerinde gazetenin dağıtıcılarına ve   satıcılarına tehdit ve saldırılar geldiğini iddia etmiştir. 11 Ocak 1993 tarihli basın   bülteninde Şanlıurfa’da olan özel saldırılar hakkındaki iki haberi detayıyla vermiştir.   66. Hükümet, bu bölgedeki kargaşanın mağdurlarının, trajik sayısına bakarak,   Kemal Kılıç’ın güneydoğu bölgesindeki diğer insanlardan ya da gazetecilerden daha   fazla bir risk altında olmadığını iddia etmiştir. Mahkeme 1993’ün başlarında,   otoritelerin Özgür Gündem gazetesinin basımında ve dağıtımında yer alan kişilerin   devlet görevlileri tarafından kabul edilmese de karşılıklı bir mücadelenin kurbanı   durumuna düşmek korkusunu taşıdıklarından haberdar olduğunu belirtmiştir. (bkz. 2   Eylül 1998 Yaşa-Türkiye Kararı, 1998-VI Raporları, s. 2440, paragraf 106) Gazete   dağıtıcılarına ve bayilerine yapılan saldırılar ile gazetecilerin öldürülmesi olayları   tartışılmaz olarak bilinmektedir. (bkz. Yaşa-Türkiye Kararı yukarıda belirtildiği gibi   106. paragraf No. 23144/93, Ersöz ve Diğerleri-Türkiye, 29.10.98 tarihli Kom.Rap.,   p.28-62, 141-142, Mahkeme huzurunda devam ediyor). Mahkeme Özgür Gündem   gazetecisi olan Kemal Kılıç’ın yasa dışı bir saldırı kurbanı olma tehlikesi altında   bulunduğuna ikna olmuştur. Ayrıca, bu tehlike söz konusu koşullarda gerçek ve   yakın bir tehlike olarak kabul edilebilir.   67. Otoriteler, bu tehlikeden haberdardı. Kemal Kılıç, Şanlıurfa Valisi'ne   önlem alınması talebiyle dilekçe yazmıştır. Diyarbakır Polisi Özgür Gündem   bürosuyla koruyucu önlemler alınması konusunda görüşme halindeydi.   68. Ayrıca, otoriteler söz konusu tehlikenin, güvenlik güçlerine tanıdık olan   veya onların bilgisi dahilinde hareket eden kişiler veya grupların faaliyetlerinden   kaynaklanma olasılığının bilincindeydi veya bilincinde olması gerekirdi. Meclis   Araştırma Komisyonunun 1993 tarihinde yayınladığı bir rapora göre (bkz. Paragraf   33), bir Hizbullah Eğitim Kampına güvenlik güçleri tarafından yardım ve eğitim   verilmekteydi ve raporda bazı görevlilerin Güneydoğu bölgesinde 908   çözümlenmemiş cinayete karışmış olabileceği belirtiliyordu. Ocak 1998’de   yayınlanan Susurluk raporunda, Musa Anter ve başka gazeteciler dahil, PKK’yı   desteklediği iddia olunan kişileri ayıklamak amacıyla düzenlenen cinayetlerden,   otoritelerin haberdar oldukları açıklanmıştı. Hükümet, bu raporun hukuki veya   kanıtsal bir niteliği olmadığı konusunda ısrar etmiştir. Ancak, Hükümet, bile bunun   Başbakanı bilgilendirmek, gerekli önlemleri almasını sağlamak amacıyla   hazırlanmış olduğunu ifade etmiştir. Bu nedenle, rapor önemli bir belge olarak kabul   edilebilir.   Mahkeme, raporun herhangi bir Devlet görevlisinin belirli bir öldürme olayına   karıştığı şeklinde bir yoruma gitmemektedir. Ancak rapor “kontrgerilla” veya   terörist gruplarının Devlet çıkarlarına aykırı hareket ettiği kabul edilen bireyleri   hedef aldığını ve bu olayların güvenlik güçlerine mensup kişilerin bilgisi dahilinde   meydana geldiğini belirtmektedir.   69. Mahkeme, otoritelerin Kemal Kılıç’a yönelen tehlikeyi önlemek için   onlardan makul olarak beklenen her şeyi yapıp yapmadıkları konusunu göz önünde   tutmak zorundadır.   70. Mahkeme, Hükümet'in belirttiği gibi, kamu düzeninin sağlanması amacıyla   güneydoğu bölgesinde çok sayıda güvenlik gücünün görev yaptığını   hatırlatmaktadır. Güvenlik güçleri PKK ve diğer gruplardan gelen silahlı ve şiddetli   saldırılara karşı koyma gibi önemli bir görev üstlenmişlerdir. Yaşam hakkının   korunmasına yönelik hukuki bir çerçeve mevcuttur. Türk Ceza Kanunu cinayeti   yasaklar ve Cumhuriyet Savcılarının yetkisi dahilinde polis ve jandarma güçlerine   suçları önleme ve soruşturma yetkisi verir. Ayrıca ceza hukukuna göre yargılama   yapan, hüküm veren ve cezaya çarptıran mahkemeler görev yapmaktadır.   71. Ancak, Mahkeme güvenlik güçlerinin katılımıyla işlendiği iddia olunan   yasadışı eylemler bağlamında ceza hukuku uygulamasının, söz konusu dönemde   güneydoğuda bazı özel nitelikler taşıdığını gözlemlemektedir.   72. Öncelikle, söz konusu suçlar belirli koşullar altında Devlet   görevlileri tarafından işlendiğinde, savcıların soruşturma görevi, soruşturma yapılıp   yapılmaması konusunda kararı veren idari kurullara devredilmektedir. (bkz. Paragraf   39) Bu kurullar, söz konusu olan güvenlik güçlerinden sorumlu Valinin emri altında   çalışan hükümet görevlilerinden oluşmaktadır. Olayla ilgili soruşturma, olayla ilgili   birimlere hiyerarşik bir şekilde bağlı olarak çalışan jandarmalar tarafından   yürütülmektedir. Mahkeme iki davada idare kurullarının güvenlik güçlerinin dahil   olduğu bir ölüm olayının araştırılmasıyla ilgili olarak bağımsız veya etkili bir   soruşturma yapılmadığını saptamıştır. (27 Temmuz 1998 Güleç-Türkiye Kararı,   1998-IV Raporları s 1731-33, paragraf 77-82 ve 20 Mayıs 1999 tarihli Oğur-Türkiye   Kararı, 1999-Raporlarında basılmış, paragraf 85-93)   73. İkinci olarak, sözleşme organlarınca incelenen davalarda, söz   konusu bölgede, o dönemde hem Sözleşmenin 2. Maddesi gereğince usulü   yükümlülükleri kapsamında, hem de Sözleşmenin 13. Maddesi tarafından getirilen   etkili müeyyidelerin uygulanması bağlamında güvenlik güçlerinin neden olduğu   kusurları araştırmada bazı eksiklikler bulunduğunu saptamıştır. (bkz. 2. Maddenin   dahil olduğu 19 Şubat 1998 Kaya-Türkiye Kararı, 1998-I Raporları, p.86-92,28   Temmuz Ergi-Türkiye Kararı,1998-IV Raporları, p.82-85, 2 Eylül 1998 Yaşa-   Türkiye Kararı, 1998-VI Raporları, p.98-108, 8 Temmuz 1999 Çakıcı-Türkiye   Kararı, p.87 ve 8 Temmuz 1999 Tanrıkulu-Türkiye Kararı, p.101-111; Sözleşmenin   13. Maddesiyle ilgili olarak, bkz. daha önce belirtilen kararlar ve 18 Aralık 1996   Aksoy-Türkiye Kararı, 1996-VI Raporları, s.2286-7, p.95-100, 25 Eylül 1997   Aydın-Türkiye Kararı, 1998-VI Raporları, s.1895-8, p.103-109, 28 Kasım 1997   Menteş ve diğerleri-Türkiye Kararı, 1997-VIII Raporları, s-2715-6, p.89-92, 24   Nisan 1998 Selçuk ve Asker-Türkiye Kararı 1998-II Raporları, s-912-4, p.93.98, 25   Mayıs 1998 Kurt-Türkiye Kararı, 1998.III Raporları, s-1188-90, p.135-142, 9   Haziran 1998 Tekin-Türkiye Kararı, 1998-IV Raporları, s-1519-1520, p.62-69)   Bu davaların ortak özelliği savcının bireyler tarafından Güvenlik   güçlerinin yasadışı bir fiile karışma olayıyla ilgili iddiaları takip etmede gösterdiği   ihmal, söz konusu güvenlik güçleri üyelerinin ifadelerini alamaması ve onları   sorguya çekememesi, güvenlik güçleri tarafından sunulan olay tutanaklarına   dayanarak olayların PKK tarafından meydana getirildiği savını temel alması ve   başka delile dayanamamasıdır.   74. Üçüncü olarak, terör suçlarını araştırma yetkisi Devlet Güvenlik   Mahkemelerine verildiği için, soruşturmaya ve adli takibata dayalı olarak olayların   sorumluluğunun PKK’ya atfedilmesi özel bir durumdur. (bkz.p.38). Bir çok davada   Mahkeme, Askeri Hakimin varlığı nedeniyle, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin   Sözleşmenin 6. Maddesince öngörülen bağımsızlık koşulunu yerine getirmediğini   ve bu mahkemelerin davanın doğası ile ilgili olmayan bazı düşüncelerden   etkilenebileceğini saptamıştır. (bkz. 9 Haziran 1998 Incal-Türkiye Davası, 1998-IV   Raporları, s-1571-3, p-65-73)   75. Mahkeme bu davanın geçtiği dönemde, güneydoğu bölgesinde Ceza   Hukuku uygulamasının etkililiği konusunda bazı eksiklikler olduğu saptamasında   bulunmaktadır. Güvenlik güçleri mensuplarının faaliyetleri söz konusu olduğunda   Komisyon'un raporunda belirttiği gibi Sözleşme gereğince güvence altına alınan   temel hak ve özgürlüklere saygılı demokratik bir toplumda hukukun üstünlüğü ilkesi   ile çelişen bir sorumluluk eksikliğine izin verildiğini ifade etmektedir.   76. Kemal Kılıç’ın hukuken alması gerekli önlemlerin eksikliklerine ek   olarak, saldırıya karşı da önlem alınması da gerekirdi. Hükümet saldırılara karşı   etkili önlem sağlanamayacağını da belirtmiştir. Mahkeme bu tezle ikna olmamıştır.   Kemal Kılıç’ın yaşama hakkına yönelik tehlikeyi asgari düzeye indirgeyebilecek ve   elverişsiz sayılamayacak çok sayıda önlem alınabilirdi. Ancak bunun tersine,   otoriteler herhangi bir tehlike bulunmadığını öne sürmüşlerdir.   Uygun koruma önlemleri bağlamında makamların ne Kemal Kılıç'ın koruma   talebiyle ilgili olarak, ne de Şanlıurfa'daki Özgür Gündem çalışanlarına yönelik   tehlikenin kapsamını araştırma bağlamında adım attığına ilişkin hiç bir delil   bulunmamaktadır.   77. Mahkeme mevcut davada , yetkililerin Kemal Kılıç’ın yaşamına yönelmiş   olan gerçek ve yakın tehlikenin önlenmesi için makul önlemler almadıklarına karar   vermiştir. Bu nedenle, Mahkeme Sözleşmenin 2. Maddesinin ihlal edildiği kararına   varmıştır.   II. Soruşturmanın Yetersizliği İddiası   78. Mahkeme, Sözleşmenin 2. Maddesi gereğince yaşamı koruma yükümlülüğü   ile Sözleşmenin 1. Maddesine göre Devletin genel görevi olan “kendi yetki alanları   içinde bulunan herkese Sözleşmede açıklanan hak ve özgürlükleri korumak”   hükmünü hatırlatarak, güç kullanma sonucuyla öldürülen bireyler için etkili resmi   soruşturma yollarının bulunması gerektiğini belirtmektedir. (bkz. Mutatis mutandis,   Eylül 1995 Mc. Cann ve Diğerleri-İngiltere Kararı, A Serisi no. 324, s.49, p 161   ve yukarda belirtilen Kaya-Türkiye Kararı.p.105)   79. Mahkeme, soruşturmanın Jandarma Yüzbaşı Kargılı tarafından, olay   yerinde olası tanıkları sorguya çekmek ve saptamak ve olay yerinde bulunan mermi   çekirdeklerini balistik incelemesini yaptırmak vasıtasıyla gerçekleştirildiğini   belirtmektedir.   80. Ancak, Kargılı 15 Mart 1993 tarihinde bilgi ve belgeleri Şanlıurfa   savcısına yolladıktan sonra, soruşturmaya ilişkin başka bir teşebbüste   bulunmamıştır. Ayrıca 24 Aralık 1993 tarihinde Diyarbakır'da yakalanan Hizbullah   üyesi Hüseyin Güney hakkında, ayrılıkçı suçlardan biri olarak Kemal Kılıç’ı   öldürdüğü iddiasıyla düzenlenen iddianameye rağmen, onun söz konusu suçu   işlediğini gösteren doğrudan bir delil bulunmamaktaydı. (bkz. P.48 ve 50)   Diyarbakır DGM, Kılıç olayıyla ilgili tanık dinlememiştir ve Güney’de bu suçu   işlediğine dair bir itirafta bulunmamıştır. Kemal Kılıç’ın Şanlıurfa'da öldürülmüş   olmasıyla ilgili bağlantının kurulması yolunda hiçbir adım atılmamıştır. Her ne   kadar savcılık Hüseyin Güney tarafından kullanıldığı iddia olunan silahın   Diyarbakır'da bir dükkana yapılan saldırıda ve başka 15 olayda kullanılmış olduğuna   ilişkin balistik incelemesine dayanmaktaysa da dükkana yapılan saldırıdan önce   silahın Güney'e ait olduğunu gösteren hiç bir delil bulunmamaktadır. Bu bulgu   Güney'in silahı başka bir olayda kullanmadığını saptayan Diyarbakır Devlet   Güvenlik Mahkemesi'nin 29.3.1999 tarihli kararı ile teyit edilmiştir.   81. Hükümet, Hüseyin Güney'in yanlışlıkla Kemal Kılıç’ın öldürülmesi   olayına karıştığı yolundaki başvuranın ve Komisyon'un görüşlerine karşı çıkmış ve   bunun soruşturmanın kapanmasıyla ilgili pratik etkisi olmadığını savunmuştur.   Ancak, Mahkeme 16 Şubat 1994 tarihinde Şanlıurfa Cumhuriyet Savcısının verdiği   yetkisizlik kararıyla olayın Devlet Güvenlik Mahkemesinin yetkisine girdiğini   belirttiğini ve dosyayı bu mahkemeye gönderdiğini belirtmektedir. Diyarbakır DGM   Savcılığı'nın soruşturmayı esaslı bir şekilde yürütme kapsamında herhangi bir   girişimde bulunduğu açık değildir. Dosyanın atıl kalması DGM'nin 29 Mart 1999   tarihinde vermiş olduğu kararla olayla ilgili olarak genel bir bilgi talebinde bulunan   savcının yeni bir dosya açtığını bildirmesiyle de desteklenmektedir.   82. Mahkeme, olaydan sonra Jandarma ve Şanlıurfa Savcısı tarafından   yapılan soruşturmanın Kemal Kılıç’ın bir Özgür Gündem Muhabiri olarak olası bir   hedef durumunda bulunmasına yönelik herhangi bir incelemeyi kapsamadığını   belirtmektedir. Davanın DGM savcılığına intikal etmesi, olayın, ayrılıkçı bir suç   olarak kabul edildiğini göstermektedir. Olayda güvenlik güçlerinin bağlantısını   araştırma yolunda herhangi bir girişimde bulunulduğuna ilişkin bir gösterge yoktur.   83. Dar kapsamlı ve kısa süren soruşturma nedeniyle Mahkeme, Kemal   Kılıç’ın ölümüne ilişkin olarak yetkililerin etkili bir soruşturma yapmadığını   belirtmiştir. Bu bağlamda Sözleşmenin 2. Maddesinin ihlal edildiğine karar   vermiştir.   III. Sözleşmenin 10. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası   84. Başvuran, kardeşi Kemal Kılıç’ın öldürülmesi nedeniyle, Sözleşmenin   10.maddesinin ihlal edildiği şikayetinde bulunmuştur.   Buna göre;   “1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, dernek kurmak, ayrıca   çıkarlarını korumak için başkalarıyla birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara   katılmak haklarına sahiptir.   2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik   bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin toprak   bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve   suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın ve ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının   korunması, veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla   öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir."   85. Başvuran, kardeşinin bir gazeteci olduğu için öldürüldüğünü iddia etmiştir.   Gazetecilik faaliyetleri göz önünde tutularak hedef olduğu için bu düşünce ifadesi   özgürlüğüne yapılmış kanundışı bir girişimdi. Böylece, öldürme olayı Sözleşme'nin   2. ve 10. Maddesi gereğince ayrı ayrı ihlallere neden olan iki yönlü bir eylemdi.   86. Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir.   87. Mahkeme, başvuranın şikayetlerinin, Sözleşme'nin 2. Maddesi   kapsamında incelenmesini gerektiğini belirtmektedir. Bu nedenle bu şikayetin ayrıca   incelenmesine gerek görmemiştir.   IV. Sözleşmenin 13. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası   88. Başvuran Sözleşme'nin 13. Maddesi kapsamında güvence alına   alınan etkili bir başvuru hakkına sahip olmadığından şikayetçi olmuştur.   Bu maddeye göre;   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes,   ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış   da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir.”   89. Hükümet, yürütülen cezai soruşturmanın ve Hüseyin Güney’in   yakalanmasına takiben yapılan cezai takibatın ışığında, etkili başvuru yolları ile   ilgili hiç bir sorun bulunmadığını ileri sürmüştür.   90. Komisyon, başvuranın görüşlerini paylaşarak başvuranın kardeşinin   öldürülmesi olayına güvenlik güçlerinin karıştığı iddiasında haklı gerekçeler   olabileceği fikrindedir. Komisyon soruşturmanın yetersizliği konusundaki   saptamalara dayanarak, başvuranın etkili iç hukuk yollarından mahrum kaldığına   karar vermiştir.   91. Mahkeme, Sözleşme'nin 13. Maddesinin Sözleşme tarafından   öngörülen Sözleşmenin hak ve özgürlüklerin iç hukuk düzeninde ne şekilde   sağlanabilecek olursa olsun ulusal hukukta gerekli müeyyidelerin getirilmesi   güvencesini sağladığını belirtmektedir. Her nekadar 13. Madde kapsamındaki   yükümlülüklere uymak konusunda yüksek sözleşen devletlere belli ölçüde takdir   hakkı sağlansa da, 13. Maddenin etkisi Sözleşme kapsamında “tartışılabilir iddia”   konusunda bir iç hukuk yolu hükmünün ve yeterli tazminin sağlanmasında   kendisini gösterir. Bununla beraber 13.Madde tarafından talep edilen başvuru yolu   teoride olduğu kadar uygulamada da etkili olmalıdır, özellikle de bu yolun   kullanılması Devlet makamlarının işlemleri savsaklaması nedeniyle hukuka aykırı   olarak sekteye uğramamalıdır. (bkz. Aksoy-Türkiye, yukarıda belirtilmiştir. s.2286,   p.95; Aydın-Türkiye, yukarıda belirtilmiştir, s:1895-96, p:103; ve Kaya-Türkiye,   yukarıda belirtilmiştir, s:329-30, p.106)   Yaşama hakkının korunmasının temel önemi karşısında, 13.Madde   gerekli durumlarda tazminat ödenmesinin yanında, bir kişinin yaşam hakkını ihlal   edenlerin tespit edilerek cezalandırılması ve şikayetçinin soruşturma aşamasına etkin   olarak katılımını sağlayabilecek tam ve etkin bir soruşturma yapmayı da içerir. (bkz.   yukarıda belirtilen Kaya Kararı, s:330-31, p.107)   92. Söz konusu davada sunulan deliller göz önüne alındığında,   Mahkeme öldürme olayının Devlet görevlileri tarafından gerçekleştirildiği ya da   onların bu işe karıştıklarına dair makul şüphe ötesinde bir delil olmadığını ileri   sürmüştür. Ancak, daha önceki davalarda olduğu gibi bu durum 13. Maddenin   amaçları bakımından söz konusu şikayetin 2. maddeyle bağlantılı olarak   “tartışılabilir” olmasını önlememektedir. (bkz. 27 Nisan 1988) Boyle ve Rıce-   İngiltere Kararı, Seri A no. 131,s.23,p.52 ve yukarıda belirtilen Kaya ve Yaşa   Kararları, s.330-31, p.107 ve sırasıyla s.2442, p.113) Bu bağlamda, Mahkeme,   başvuranın kardeşinin yasadışı bir öldürme olayının kurbanı olduğunu ve bu yüzden   “tartışılabilir iddia” olarak dikkate alınabileceğini belirtmiştir.   93. Böylelikle başvuranın kardeşinin öldürülmesiyle ilgili olarak   yetkililerin etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğü bulunmaktaydı. Ancak   yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, (bkz: p.79-82) kapsamı 2. Madde   anlamındaki soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniş olan 13. Maddeye   uygun olarak etkili bir cezai soruşturma yapılmamıştır. (bkz. yukarıda belirtilen   Kaya Kararı, s. 330-31, p.107) Mahkeme, başvuranın kardeşinin ölümüne dayalı   olarak, başvurana etkili bir başvuru yolu sağlanmadığını ve bu münasebetle tazminat   talebini de içeren diğer geçerli başvuru yollarından mahrum kaldıklarını belirtmiştir.   Sonuç olarak Mahkeme 13. Maddenin ihlal edildiğine karar vermiştir.   V. Yetkililerin Sözleşme’nin 2. 10 Ve 13. Maddelerini İhlal Ettiği   İddiası   94. Başvuran, Türkiye’de resmi olarak Sözleşmenin 2. ve 13.   Maddelerinin ihlali uygulaması bulunduğunu, kendisinin mağdur durumuna   düşürüldüğünü iddia etmiştir. Başvuran, Komisyon ve Mahkeme'nin Türkiye’nin   güneydoğusundaki olaylarla ilgili verdiği kararlara da değinerek, bu hükümlerin   daha önce de ihlal edildiğinin saptandığını ve bu durumun yetkililerin ciddi insan   hakları ihlalleri iddialarıyla etkili müeyyideleri inkar ettiğinin bir göstergesi   olduğunu belirtmektedir.   95. Yukarıda belirtilen 2. ve 13. Maddelerin kapsamındaki saptamalara   dayalı olarak Mahkeme, yetkililerin bu tür bir idari uygulamada bulundukları   yolunda bu davada bir saptamada bulunmaya gerek olmadığını belirtmektedir.   VI. Sözleşmenin 14. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası   96. Başvuran, kardeşinin gazeteci ve Kürt kökenli olduğu için   öldürüldüğünü ve bu yüzden 2. Maddede koruma altına alınan yaşam hakkı ile   bağlantılı olarak, ulusal köken, siyasi veya diğer fikir ayrılıkları sebebinden mağdur   durumda olduğu gerekçesi ile Sözleşmenin 14. Maddesinde yer alan yasak hükmüne   aykırı olduğunu belirtmiştir. 14. Maddeye göre:   “Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet,   ırk, renk, dil, din, siyasal ve diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir   azınlığa mensupluk, servet, doşum, veya herhangi başka bir durum bakımından hiç   bir ayırımcılık yapılmadan sağlanır”   97. Hükümet bu konuyu görüşlerinde veya duruşmada dikkate   sunmamıştır.   98. Mahkeme, bu şikayetin Sözleşme'nin 2. ve 13. Maddeleri   kapsamında değerlendirildiğini ve ayrıca incelenmesine gerek olmadığını   belirtmiştir.   VII. Sözleşmenin 41. Maddesinin Uygulanması   99. Sözleşmenin 41. Maddesine göre :   “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar   verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi   edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette zarar   gören tarafın tatminine hükmeder”.   A) Maddi Zarar :   100. Başvuran, şu an ölmüş bulunan erkek kardeşi için maddi zarar   olarak, 30.000 İngiliz Sterlini (İ.S.) talep etmiştir. Başvuran, öldüğünde 30 yaşında   olan ve gazeteci olarak çalışan kardeşinin maaşının 1000 İ.S’ne denk geldiğini,   bunun da kaybettiği maddi gelirler göz önünde tutulacak olursa, 182.000 İ.S olarak   hesaplanabileceğini ileri sürmüştür. Ancak, haksız bir meblağdan kaçınmak için   başvuran 30.000 İ.S gibi daha az bir meblağ talep etmiştir.   101. Hükümet, başvuranın kardeşinin ölümüyle devlet arasında doğrudan   bir bağlantı kurmadığını belirterek, başvuranın talebini abartılı ve haksız bir meblağ   olduğu için reddetmiştir. Türkiye şartlarında kardeşinin talep edilen bu yüklü   meblağı kazanmış olacağına itiraz etmiştir.   102. Mahkeme, başvuranın kardeşinin evli olmadığını ve hiç çocuğu   bulunmadığını belirtmiştir. Başvuranın hiç bir şekilde ona bağımlı olduğu iddia   edilmemiştir. Bu Sözleşme'nin ihlalinden zarar gören ailenin yakın bir üyesi olan   başvurana yapılan maddi zarar kararının dışında tutulmaz. (bkz. 18 Aralık 1996   Aksoy-Türkiye Kararı, 1996-VI Raporları, p.113, başvuranın ölmeden önceki   kazancı ve gözaltı ile işkence nedeniyle yaptığı tıbbi masraflar mahkemece takdir   olunarak başvuruyu devam ettirenin babası için öngördüğü tazminat miktarı ile ilgili   kısım) Ancak söz konusu davada, maddi zararlar için yapılan talep başvuranın   kardeşinin ölümünden kaynaklanan zarara bağlıdır. Hem başvuranın ölmeden önce   kardeşi tarafından hem de kardeşinin ölümünden sonra başvuran tarafından maruz   kalınan kayıpları kapsamaktadır. Bu yüzden Mahkeme, bu davada başvurana bu   başlığa göre bir karara varmanın uygun olmadığını belirtmiştir.   B) Manevi Zararlar :   103. Başvuran, ihlallerin sayısına ve şiddetine bağlı olarak kardeşi adına   40.000 İ.S. kendisi içinse 2,500 İ.S. talep etmiştir.   104. Hükümet bu meblağın aşırı olduğunu ve adil olmadığını ileri sürmüştür.   105. Ölmüş kardeşi için adına talep ettiği manevi tazminata dayalı   olarak, Mahkeme, eşlerin ve çocukların ve gerektiği yerde ailesinin ya da   kardeşlerinin yaşamlarını idame ettirmesi için, daha önceden tazminatlara   hükmettiğini belirtmiştir. Kaybından ya da ölümünden önce, keyfi gözaltı ya da   işkencenin varlığının tespit edildiği durumlarda, ölmüş şahıs hakkında daha önceden   kararlaştırılmış miktarlar şahsın mirasçısına verilir. (bkz. yukarıda belirtilen Kurt-   Türkiye Kararı p. 174-175 ve Çakıcı-Türkiye, p.130), Mahkeme kimliği meçhul   şahıslarla yaptığı kısa bir tartışmadan sonra aniden ölen Kemal Kılıç’ın yaşama   hakkının korunmasında gösterilen ihmal konusunda 2. ve 13. Maddelerin ihlal   edildiği saptamasını hatırlatmaktadır. Mahkeme, söz konusu dava kapsamında   başvurana ve kardeşinin mirasçılarına 15.000 İ.S. verilmesini uygun görmüştür.   106. Mahkeme, başvuranın sadece ihlal saptamasıyla tazmin edilemeyecek   manevi bir zarara uğradığını kabul etmektedir. Adil bir değerlendirme yaparak   Mahkeme, başvurana ödeme tarihindeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilmek   üzere 2500.- İ.S ödenmesini kararlaştırmıştır.   C- Masraflar ve Giderler :   107. Başvuran, başvuruyu yaparken maruz kaldığı masraflar ve ücretler   için, Avrupa Konseyi adli yardım kapsamında aldığı miktar haricinde toplam   32.327.36 İ.S talep etmiştir. Bu miktar, Ankara ve Strazburg’daki duruşmalarda   Komisyon delegeleri huzuruna ve Strazburg Mahkemesinde yapılan duruşmaya şahit   olarak katılması münasebetiyle ortaya çıkan masrafları ve ücretleri de içermektedir.   Görevi İngiltere ve Türkiye'deki avukatlar ve başvuran arasındaki irtibatı sağlamak   olan Kürdistan İnsan Hakları Projesi'nin hususunda ücretleri ve idari harcamaları   için 5.255 İ.S ve Türkiye’deki avukatlar tarafından yürütülen iş için harcamalar   3.570 İ.S olarak belirlenmiştir.   108. Hükümet, mesleki ücretleri abartılı olması gerekçesiyle makul bulmamış   bunun İstanbul Barosu ücretlerine uygun olması gerektiğini ileri sürmüştür.   109. Masraflarla ilgili taleple bağlantılı olarak, Mahkeme adil karar vererek ve   başvuran tarafından iddia edilen taleplerin ayrıntılarına dayanarak, Avrupa   Konseyince yapılan adli yardım kapsamında ödenen 4.200 Fransız Frangının karar   tarihindeki kur üzerinden İngiliz Sterlinine çevrilerek 20.000 İngiliz Sterlininden   çıkarılması ve buna KDV’nin de eklenerek başvurana ödenmesine karar vermiştir.   D) Temerrüt Faizi:   110. Mahkeme, işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre   tespit edilmiş olan yıllık % 7,5 oranına tekabül eden İngiltere’de uygulanan yasal   faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.   YUKARIDA BELİRTİLEN NEDENLERLE MAHKEME   1.Altıya karşı bir oyla, Kemal Kılıç’ın yaşama hakkının Hükümet tarafından   korunmaması nedeniyle Sözleşme’nin 2. Maddesinin ihlal edildiğine;   2.Oybirliğiyle, ilgili Hükümet yetkililerinin başvuranın kardeşinin ölümüne   ilişkin etkili bir soruşturma yürütmede gösterdiği ihmal nedeniyle 2. Maddenin ihlal   edildiğine;   3.Oybirliğiyle, 10. Maddenin ihlaliyle ilgili iddianın ayrıca incelenmesine gerek   olmadığına;   4.Altıya karşı bir oyla Sözleşmenin 13.maddesinin ihlal edildiğine;   5.Oybirliğiyle. Sözleşmenin 14. Maddesinin ihlaliyle ilgili iddiasının   incelenmesine gerek olmadığına;   6.Altıya karşı bir oyla, Hükümetin başvuranın kardeşi için üç ay içinde manevi   tazminat olarak 15.000 İngiliz Sterlinin ödeme günü kuru üzerinden Türk Lirasına   çevrilerek, başvuranın kardeşinin mirasçılarına verilmek üzere başvurana   ödemesine;   7.Oybirliğiyle, Hükümetin başvurana üç ay içinde manevi tazminat olarak   2.500 İngiliz Sterlininin ödeme günü kuru üzerinden Türk Lirasına çevrilerek   ödemesine;   8.Oybirliğiyle, üç ay içinde yargılama masrafları olarak adli yardım   kapsamında ödenen 4.200 Fransız Frangının karar tarihindeki kur üzerinden İngiliz   Sterlinine çevrilerek 20.000 İngiliz Sterlininden çıkarılması ve buna KDV’ninde   eklenerek başvurana ödenmesine;   9.Oybirliğiyle, üç aylık süreden sonra geç ödeme dolayısıyla yıllık %7,5 faiz   uygulanmasına;   10.Başvuranın tazminatla ilgili diğer taleplerinin reddine karar vermiştir.   Bu karar 28 Mart 2000 günü Strazburg’da İnsan Hakları Binasında yapılan   duruşmada İngilizce olarak verilmiştir.   Michael O’BOYLE   PALM   Elizabeth   Sekreter   Başkan   Sözleşmenin 45. Maddesi 2. Paragrafı uyarınca Sn. Gölcüklü’nün   muhalefet şerhi bu karara eklenmiştir.   HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN KISMI MUHALEFET ŞERHİ   (Geçici çevri)   Aşağıdaki nedenlerden dolayı, Kılıç davasının hükümlerinin 1, 4 ve 6.   Maddelerindeki çoğunluk kararına katılmadığımı üzülerek belirtmek isterim.   1. Mahkeme , Kemal Kılıç’ın yaşama hakkının Hükümet tarafından   korunmaması nedeniyle Sözleşmenin 2. Maddesinin ihlal edildiğine karar   vermiştir.   Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinin, bütün halkı için oldukça riskli bir bölge   olduğuna dair hiç kimsenin aklında en ufak bir şüphe yoktur. PKK ve Hizbullah   teröristleri ve aşırı sol üyeleri, yabancı güçler tarafından teşvik edilenler ve   desteklenenler suçlarını gerçekleştirmek için her fırsatı kullanmaktadırlar. Daha da   öte gangsterler ve dolandırıcılar bu bölgedeki teröristlerin varlığından istifade   etmektedirler. Hükümet yaşamı tehdit edenlerle mücadele etmek için, kendi yetkileri   içerisinde bütün gerekli önlemleri almıştır, almaya da devam edecektir. (bkz.   Kararın 70. paragrafı) Mahkeme, bizzat kendisi, Sözleşme tarafından Devlete kabul   ettirilen pozitif yükümlülüğün kesin olmadığını fakat sadece en iyi çabaları   kullanmak için bir yol olduğunu kabul etmektedir. (bkz. Kararın 63’den 66’ya kadar   olan paragrafları)   Dolayısıyla, Kemal Kılıç gibi, bu bölgede yaşayan kendi ifadesiyle riskli   bir işte çalıştığını (o bir gazeteciydi) ve tehdit edildiğini söyleyen – kim tarafından   olduğunu bile söyleyememiş biri, diğerlerinden daha fazla dikkatli olmalıydı ve bu   tehlikelere karşı hükümetin onu korumasını beklemekten ziyade kendi güvenlik   önlemlerini almış olmalıydı.   Komisyon’un bulgularına dayalı olarak, Kemal Kılıç'ın maruz kaldığı riskin   bilincindeyken 18 Şubat 1993 tarihinde, saat 5.30’da havanın karanlık olmasına   rağmen eve gitmek için otobüse binmiş ve iddia edilen şüpheli araba otobüsün   peşine düşmüştür. Hiç bir önlem almaksızın gerektiğinde hiç kimsenin yardım için   gelemeyeceği, ıssız bir durakta inmiştir.   Ne yazık ki, hiçbir Hükümet yüzlerce ve hatta binlerce kişinin aynı durumda   bulunduğu yüksek riskli bir bölgede tehdit edildiğini hisseden veya kişisel koruma   talep eden herkese güvenlik görevlisi sağlayamaz.   Sonuç olarak, Hükümetin Kemal Kılıç’ın yaşamını koruması konusunda   Sözleşmenin 2. Maddesini ihlal ettiği görüşünü paylaşmamaktayım.   2. Sözleşmenin 13. Maddesinin ihlali saptamasıyla ilgili olarak Ergi-Türkiye   davasındaki muhalefet şerhime gönderme yapıyorum (bkz. 28 Temmuz 1998 Kararı,   1998-IV Hükümler ve Kararlar Raporları)   Ayrıca, ölüme ilişkin yeterli soruşma yapılmadığı konusunda Sözleşmenin 2.   Maddesinin ihlal edildiği saptamasına varıldığı zaman, 13. Madde kapsamında da   ayrı bir inceleme yapılmasına gerek olmadığı yolundaki Komisyon'un saptamasına   katılmaktayım. 2 ve 13. Maddeler uyarınca başvuranın yapmış olduğu şikayetlerle   ilgili olarak ölüme ilişkin tatmin edici ve yeterli soruşturma yapılmamış olması   konusu otomatik olarak ulusal mahkemeler önünde etkili müeyyidenin bulunmadığı   anlamına gelmektedir. Bu konuda Kaya-Türkiye davasındaki muhalefet şerhimi ve   (bkz. 19 Şubat 1998 Kararı, 1998 Raporları) çoğunlukla birlikte Komisyon   tarafından ifade edilen fikirleri sunmaktayım. (bkz. Aytekin-Türkiye, başvuru no.   22880/93 18 Eylül 1997, Ergi-Türkiye, başvuru no. 23818/94, 20 Mayıs 1997, Yaşa-   Türkiye, başvuru no. 22495/93, 8 Nisan 1997)   3.Mahkeme başvurana “kardeşi için….manevi tazminat olarak…başvuranın   kardeşinin mirasçılarına verilmek üzere” başvurana 15.000 İngiliz Sterlini   ödenmesine karar vermiştir.   Bu durumun mantıklı bir sonucu olarak, kamu davası (actio popularis) sözleşme   sisteminin dışında bırakılmıştır. Bu nedenle Mahkeme, şimdiye kadar bireysel   ihlallerde mağdurun hayattaki eşi ya da çocukları gibi sadece çok yakın akrabalara   ya da istisnai olarak şayet hakkaniyete uygun şekilde bir talep belirtilmişse, anne ve   babasına manevi zarar tazminat ödenmesine karar vermiştir. (bkz. Söz konusu   davanın kararının 105. paragrafı ve Tanrıkulu-Türkiye Davası, p.138)   İhlallerin sonucunda, herhangi bir haklı ispatı olmayan, manevi zarara   uğramamış soyut, meçhul ve tanımlanmayan bir grup için (muhtemelen çok uzak   mirasçılar) talep edilen tazminat tamamıyla Sözleşme sistemine yabancı ve aykırıdır.   Kemal Kılıç bekardı. Çocukları ve eşi yoktu, bu yüzden manevi zarar için   tazminatı hak eden mirasçıları yoktu. Fakat, çok şaşırtıcıdır ki, Mahkeme başvuranın   erkek kardeşine, manevi zarar olarak 2.500 İngiliz Sterlini ödemeyi kararlaştırmıştır.   (bkz. söz konusu dava kararının 106. paragrafı) Mağdurun mirasçılarından biri   olarak, bu erkek kardeş 15.000 İngiliz Sterlin’in bir kısmını da alacaktır. Bu davada,   Mahkeme kararının özüne aykırı olarak, aynı kayıp için tazminatı iki kısım halinde   olacaktır.   4. Bitirmeden önce, önemli olduğunu düşündüğüm bir nokta da düşüncelerimi   ifade etmede kendimi zorunlu hissetmekteyim. Devletin görevlisinin suçlu olduğu   varsayılan davalarda, sadece idari organ (idari kuruluş) salahiyet verdiği takdirde   soruşturma başlatılabilir. Ancak bu organ yasayla kamu görevlilerinden   oluşturulmuştur. Bağımsız ve tarafsız değildir. Görüşüne tamamıyla katıldığım   Mahkeme mütemadiyen Türk Hükümetini bu işlemler nedeniyle eleştirmiştir.   Ancak, Mahkemenin Grams-Almanya davasındaki 5 Ekim 1999 kararı   bu noktada öğreticidir. Dava Kızılordu Franksiyonunun bir üyesinin ölümüyle   ilgilidir. Mahkeme Schwerin Savcılığının, polis memurlarının kendilerini koruma   maksadıyla ateş açmış olduklarını ve Grams’ın kendisini başından vurarak intihar   etmiş olduğu esasına dayanarak davayı düşürmüş olduklarını belirtmiştir. Sonuçta,   Savcılık neticelerini oluşturduğu davanın soruşturmasından sorumlu özel bir birimin   verdiği 210 sayfalık bir raporu (Absclussvermerk) öne sürmüştür. Bu örnekte ilginç   ve daha da önemli olan şey, başvurunun Hükümet'e bile iletilmemiş olması,   soruşturmanın adli bir organ tarafından değil de özel bir birim tarafından yani idari   bir organ tarafından yürütülmesidir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło