23168/94
WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002316894
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy skazanie za publikację tomiku poezji zawierającego treści separatystyczne stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w wolność wyrażania opinii, naruszając art. 10 Konwencji? 2. Czy obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa naruszyła prawo skarżącego do rozpoznania sprawy przez niezawisły i bezstronny sąd, zgodnie z art. 6 ust. 1 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącego, choć przewidziana prawem i służąca uzasadnionym celom (bezpieczeństwo narodowe, integralność terytorialna), nie była „konieczna w społeczeństwie demokratycznym”. Stwierdził, że poezja, jako forma wyrazu artystycznego o ograniczonym zasięgu, wyrażała raczej głęboki smutek niż bezpośrednie wezwanie do powstania, a surowość kary (ponad 13 miesięcy więzienia i podwyższona grzywna) była nieproporcjonalna. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał, odwołując się do wcześniejszych wyroków (Incal, Çıraklar), uznał, że status sędziów wojskowych w sądach bezpieczeństwa państwa (podległość dyscyplinie wojskowej, wpływ władz wojskowych na ich karierę) budził uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu, zwłaszcza w przypadku cywila oskarżonego o propagandę przeciwko integralności państwa.Stan faktyczny
Skarżący, Hüseyin Karataş, turecki psycholog pochodzenia kurdyjskiego, opublikował w 1991 roku tomik poezji. W 1992 roku prokurator Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Stambule oskarżył go o propagandę separatystyczną na podstawie art. 8 ustawy antyterrorystycznej, zarzucając mu naruszanie integralności państwa. Sąd Bezpieczeństwa Państwa skazał skarżącego na karę pozbawienia wolności i grzywnę, a Sąd Kasacyjny podtrzymał wyrok. Po zmianie przepisów, kara więzienia została zmniejszona, ale grzywna znacznie zwiększona.Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji (dwunastoma głosami do pięciu). Trybunał stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (szesnastoma głosami do jednego). Trybunał zasądza na rzecz skarżącego 40 000 franków francuskich tytułem szkody niemajątkowej oraz 20 000 franków francuskich pomniejszone o 10 446,45 franków francuskich pomocy prawnej tytułem kosztów i wydatków. Pozostałe żądania zadośćuczynienia zostały oddalone.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
KARATAŞ-TÜRKİYE DAVASI
(23168/94)
Strazburg Temmuz 1999
USULİ İŞLEMLER
1. Dava, Sözleşme’nin 32. Maddesi’nin 1. fıkrası ve 47. Maddesinde öngörülen
üç aylık süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
(“Komisyon”) tarafından, Sözleşme’nin3 eski 19. maddesi gereğince kurulan
Mahkememize sunulmuştur. Dava, bir Türk vatandaşı olan Bay Hüseyin Karataş
tarafından Sözleşme’nin eski 25. Maddesi uyarınca 27 Ağustos 1993 tarihinde
Türkiye aleyhine Komisyona yapılan bir başvurudan (no. 23168/94)
kaynaklanmıştır.
Komisyon’un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski
Mahkeme A İçtüzüğü1’nün 32. Madde 2. fıkrasına dayanmaktadır. Talebin amacı,
dava esaslarının, davalı Devlet tarafından Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve
10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına
ilişkin bir kararın verilmesidir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan
amaçlarla alıntılanabilir.
2. Eski Mahkeme A İçtüzüğünün 33. Madde, 3. fıkrası uyarınca yapılmış olan
soruşturmaya cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve
kendisini temsil edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski İçtüzük 30. Maddesi).
Bunun sonucunda, zamanın Mahkeme Başkanı olan Sn. R. Bernhardt avukata yazılı
takibatlarda Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (eski İçtüzük 27. Maddesi, 3.
Madde). İleri bir aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber başvuran
avukatına sözlü takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir (36. Madde, 5.
Fıkra).
3. 11 no’lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle
usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla
(Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Maddesi) ve Sekreter aracılığıyla
hareket eden Sn. Bernhardt, Türk hükümeti (“Hükümet”) temsilcisi, başvuran
avukatı ve Komisyon Delegesi ile yargılama sürecinin organizasyonu konusunda
temasa geçmiştir (Eski İçtüzük 37. Maddesi, 1. ve 38. Fıkra). Bunun sonucunda
gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter Hükümetin ve başvuranın görüşlerini
sırasıyla 17 ve 25 Temmuz 1998 tarihlerinde almıştır. 8 Eylül tarihinde Hükümet
görüşüne eklenecek evrakları göndermiştir.
4. 11. no’lu Protokol’ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra
ve anılan Protokol’ün 5. Maddesi 5. Fıkrası uyarınca, dava Büyük Daireye
sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber bu dava ve Arslan - Türkiye
(başvuru No. 23462/94); Polat - Türkiye (No. 23500/94); Ceylan - Türkiye (No.
23556/94), Okçuoğlu - Türkiye (No. 24146/94); Gerger - Türkiye (No. 24919/94);
Erdoğdu ve İnce - Türkiye (No. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu -
Türkiye (No. 23536/94 ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (No. 23927/94 ve
24277/94); Sürek - Türkiye, No. 1 (No. 26682/95), Sürek - Türkiye No. 2 (No.
24122/94); Sürek - Türkiye No. 3 (No. 24735/94) ve Sürek- Türkiye No. 4 (No.
24762) olmak üzere, Türkiye’ye karşı açılan on iki dava için adaletin doğru şekilde
uygulanmasına yönelik olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar vermiştir.
5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet Türkiye için res’en, seçilmiş
bulunan hakim Sn. R. Türmen (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 2. Fıkrası ve Mahkeme
İçtüzüğü 24. Madde, 4. Fıkra), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan
Yardımcısı Sn. E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J.P. Costa ile Sn. M.
Fischbach’tan oluşmuştur (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 3. Fıkrası ve İçtüzük 24.
Maddesi 3 ve 5(a) Fıkrası). Heyet için atanan diğer üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo,
Sn. G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn. F. Tulkens, Sn. V. Straznicka,
Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H. S. Gereve, Sn. A. Baka, Sn. R. Maruste
ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzük 24. Maddesi, 3. ve 5.(a) Fıkrası ve İçtüzük 100.
Maddesi, 4. Fıkra). Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzük 28. Maddesi, 4. Fıkrasına
uygun olarak Oğur - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak davadan
çekilmesinden sonra Sn. Türmen’i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998
tarihinde Hükümet Sn. F. Gölcüklü’nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ
etmiştir (İçtüzük 29. Maddesi, 1. Fıkra).
Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Sn.
Botoucharova’nın yerine Sn. K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Maddesi, 5 (b)
Fıkrası).
6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Maddesi, 1. Fıkra), Komisyon
üyelerinden biri olan Sn. H. Danelius’u Heyet huzurunda takibatlara katılmak üzere
atamıştır.
7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma halka açık olarak 5 Mart 1999
tarihinde Polat - Türkiye davası ile eş zamanlı olarak Strazburg’daki İnsan Hakları
Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.
Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:
(a)
Hükümet adına
Sn. D. TEZCAN
Sn. ÖZMEN
Ortak Ajanlar,
Sn. B. ÇALIŞKAN
Sn. G. AKYÜZ
Sn. A. GÜNYAKTI
Sn. F.POLAT
Sn. A.EMÜLER
Sn. I.BATMAZ KEREMOĞLU
Sn. B.YILDIZ
Danışmanlar
Sn. Y.ÖZBEK
(b)
Komisyon adına
Sn. H.DANELIUS
Başvuran adına
Delege
Avukat
(c)
İstanbul
TUNCER
Barosu’ndan
Sn.
G.
Mahkeme, Sn. Danelius’un, Sn. Tuncer’in, Sn. Tezcan’ın ve Sn. Özmen’in
beyanlarını dinlemiştir.
DAVA ESASLARI
I. DAVA KONUSU OLAYLAR
8. Sn. Hüzeyin Karataş Kürt kökenli Türk olup 1963 yılında doğmuştur.
İstanbul’da yaşamaktadır ve psikolog olarak çalışmaktadır.
9. Kasım 1991 tarihinde İstanbul’da “Dersim - Bir İsyanın Türküsü1” başlıklı
bir şiir antolojisi yayınlamıştır.
10. 8 Ocak 1992 tarihinde, 1 no’lu İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
Cumhuriyet Savcısı (“Cumhuriyet Savcısı”, “Devlet Güvenlik Mahkemesi”)
başvuranı ve yayıncısını “Devletin bölünmez bütünlüğü” aleyhine propaganda
yapmakla suçlamıştır. Terörle Mücadele Kanunu’nun (3713 sayılı kanun - aşağıdaki
paragraf 18’e bakınız) 8. maddesinin uygulanmasını ve ilgili eserin nüshalarının
toplatılmasını talep etmiştir (bkz. Aşağıdaki 16. paragraf). Talebini desteklemek
amacıyla antolojiden yapılan ve aşağıda sunulan alıntıları sunmuştur.
“.....
[Özgürlük klanın yasasıdır]
... kutsal ellerimizde
büyük bir tutku büyüyor
- eski Kürdistanın ışığı
Gün ışığında Munzursuyu2 kanımızla ala bulanmadıkça
Osmanlı fahişesinin eniklerinin ezmesine izin vermeyeceğiz
Ötesi
Binlerce yıldır kanuna uyduk
Özgürlük klan yasasıdır.
[Yalnızlık içinde, mezar taşlarına baktılar]
Dersimin yüreği parçalandı
Kıyılan gibi kıvrılan sokakları
Dinamitin patlaması
Kepçelerin gürültüsü
Askerlerin botları...
Bir elde ilaç şişesi
Diğerinde zehir
Diğerlerinde Babil kuleleri
Türkler geliyor
Okullarıyla
Sadece zulüm kelimesini
Çok iyi bildiğimiz
Dilleriyle......
Meclisin koridorlarında
Galerilerde
Garnizonlarda
Soykırım hazırlıyorlar
Sınır bilmeyenler gibi...
Hızır’ın1 başında, yiğidim
Ne gördük
Ne de duyduk böyle şey
Sorarım kardeşim,
Hangi kutsal kitap kabul eder böyle bir zalimliği?
..
[Sessizce Deşt köyüne doğru baktılar]
... ve şimdi
zulüm adım adım yayılıyor
kanımız akan kana karışacak.
Direniş ve ihanet
Özgürlük ve esaret
Yan yana...
Bir kanun olarak kabul etmedik mi
Binlerce yıldır
Kan kanla yıkanır diye?
....
[Sessizlik içinde, gözyaşları yere düşer]
.... binlerce yıldır felaketler hayatımızı değiştirmedi
Kürdistanımız için
Dersimimiz için
İsyan ateşiyle sarhoş kellemizi veririz
....
[Sessizlik içinde, silahlarını ve tüfeklerini yağladılar]
.. haydi gidelim
güçlülerin çocukları
duyduk
dağlarda isyan varmış
duyup bir şey yapabiliyor muyuz?
Düğün dernek başlasın
Damlar kadar yüksek alevler göğe yükselsin
Gün bitmeden toplar sessizce düşer
Kutsal Kürdistan
Güzel Kürdistan
Kürdistan dostumuz
...
[Kardeş olmak için polislere doğru yürüdüler]
...
Binlerce yıl, yoldaş,
Yakından tanırız
En barbar zulümleri
Yaşadığınçağın aşkına sorarım sana
Bu zülme ne kadar daha dayanacağız?
...bizi özgürlüğe
götürecek yüce dağlar...
[Karlıdır dağlar]
..Osmanlı fahişesinin enikleri
defalarca yumrukladı dağlarımızı
akan suları
baharımızı
...
katliama hazırlanıyorlar
sınır tanımayanlar gibi.
... Binlerce yıldır, klanımız
dört bir yanı sarılı vatanımızda kuşatma altında.
[Önümüzdeki dağlarda kar sesi var]
...
Yüreğimde sınırsız bir öfke
Dilsiz bir nefret
(...)
Kanunlar geçit vermiyor
İsyan dağlardan gelir
Kimisi tarih için öldü
Kimisi ölümlerine yürüdü.
[Yalnızlığa doğru yürüdüler]
... bir avuç cesur adam
kutsal gövdelerinin umut ve direnişi ile
parça parça özgürlüü süslediler
önümüzde,
Ölümlerine yürüyenler...
Genç Kürtler
“Ben yirmi beş” yaşındayım
Şehit ölürüm
Kürdistan şehitlerine katılırım
Dersim yenildi
Ama Kürtçülük
Ve Kürdistan yaşayacak
Genç Kürtler intikam alacak
Can bedenden çıkınca
Yüreğim ağlamayacak
Bu günü yaşamak
Kürdistan şehitlerine katılmak
Ne mutlu...
[Alişer de ölmüştür]
...
Asırlaca devletsiz yaşadık,
sürgünde, katliamlarda
asırlarca
yollarda
Arkamızda bir kılıç taşıdık
Ama kılıca yenilmedik asla
...
Muhterem Hasanan1Şeyhi Alişer
Nasıl öceleğini bilecek kadar cesurdu
Şerefi, vatanı ve
Özgürlüğü için...
Bizden sonrakilere
Nasıl anlatırım
Tüm bunların cesur ve kahramanca olduğunu
Tüm bedenime mertlik doldurduğunu
...
Sizi çağırıyorum özgürlüğe,
ölüme
bu dağlarda
bu kutsal baharda
ölümle yürüyoruz
özgürlük ölümle kutsal
Sizi çağırıyorum ölmeye;
-zaman yürek atışı gibi yaralı.
...
[Sürgün]
...
Garnizonlar
Garnizon okulları
Çocuklar
Kadınlar...
İntikam şarkıları
Çocukların anaları
El ele
Yan yana
Teslim olma ve direniş
Ve ağırbaşlılık
Ve şeref
Ve Kürtün gururu
Mazlum Doğanların1
Alı Haydar Yıldızeslerin
Hayri Durmuşeslerin
Delil Doğanların
Yeminleriyle
Yavaş yavaş
Damla damla
Gizli isyanına döndü.”
11. Başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda özellikle tırnak içinde
gösterilen bölümlerin (bkz. Yukarıdaki 10. paragraf) hiçbir şekilde kendi görüşlerini
yansıtmadığını ileri sürerek aleyhine yapılan suçlamaları ret etmiştir.
12. 22 Şubat 1993 tarihinde birisi askeri hakim olmak üzere üç hakimden
oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı belirtilen suçlamalardan suçlu bulmuş
ve 3713 sayılı kanunun 8(1) Maddesi uyarınca bir yıl, sekiz aylık hapis cezasına ve
on aylık taksit halinde ödenecek olan 41.666.666 Türk Lirası (TRL) tutarında para
cezasına çarptırmıştır. Mahkeme aynı zamanda ilgili yayınların toplatılması emrini
vermiştir.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısının sunumlarının tamamını
kabul etmiştir ve söz konusu şiirlerin Türkiye’nin belli bir bölgesini “Kürdistan”
olarak adlandırdığını ve bu bölgedeki isyan hareketlerini Kürtlerin ulusal
bağımsızlık mücadelesi olarak adlandırarak bu hareketleri övdüğünü tespit etmiştir.
Devlet Güvenlik mahkemesinin görüşünde, eserde belirgin bir şekilde yer alan
övgü ifadesinin Türk uluslunun bütünlüğüne ve Türk Devletinin toprak bütünlüğüne
zarar veren bölücü propaganda teşkil etmektedir ve Bay Karataş’ın mahkumiyetini
haklı kılmaktadır.
13. 1 Temmuz 1993 tarihinde Yargıtay başvuranın temyiz başvurusunu ret
etmiştir. Kararın düzeltilmesine ilişkin olarak başvuran tarafından daha sonra aynı
mahkemeye yapılan başvurusu da başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
14. 30 Ekim 1995 tarihinde, 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı kanun yürürlüğe
girmiştir. Bu kanun 3713 sayılı kanunun 8. maddesi uyarınca uygulanabilecek hapis
cezası sürelerini azaltırken para cezalarını artırmıştır (bkz. Aşağıdaki 18. paragraf).
2. maddeye ilişkin geçiş hükmünde, 4126 sayılı kanun 3713 sayılı kanunun 8.
maddesi uyarınca uygulanan cezaların otomatik olarak gözden geçirileceği hükmünü
getirmiştir (bkz. Yukarıdaki 19. paragraf).
15. Sonuç olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın davasını dava
esaslarına dayalı olarak yeniden incelemiştir. 19 Nisan 1996 tarihli kararında,
mahkeme Bay Karataş’ın hapis cezasını bir yıldan, bir ay on güne indirmiş ancak
para cezasını 111.111.110 TL tutarına çıkartmıştır.
Başvuran tarafından yapılan temyiz başvurusu üzerine, Yargıtay 1 Aralık 1997
tarihli kararı onaylamıştır.
Bu tarihte Bay Karataş halen Ümraniye Hapishanesinde (İstanbul) hapis
cezasını çekmekteydi.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMALARI
A. Ceza Kanunu
1. Ceza Kanunu
16. Ceza Kanununun ilgili hükümleri şu şekildedir:
Madde 2, 2. fıkra
“Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir
olunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik
ve infaz olunur.”
Madde 36, 1. fıkra
“Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya kullanılmak
üzere hazırlanan veya fiilin irtikabından husule gelen eşya fiilde methali olmayan
kimselere ait olmamak şartıyla mahkemece zabıt ve müsadere olunur.”
2. Basın Kanunu (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)
17. Basın Kanunun 3. Maddesi (15 Temmuz 1950 tarih ve 5680 sayılı Kanun)
aşağıdaki şekildedir:
Madde 3
“Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla yayınlanan
diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.
Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde
gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması veya
satışa arzı "neşir" sayılır.
Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu neşir
ile vücut bulur.”
3. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun)
18. 3713 sayılı ve 12 Nisan 1991 tarihli terör eylemlerinin önlenmesine ilişkin
kanun 30 Ekim 1995 tarihinde yürürlüğe giren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı
kanun ile değişiktir (aşağıdaki paragraf 19’a bakınız). 8. ve 13. Maddeler şu
şekildedir:
Eski 8. Madde, 1. fıkra
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş
kullanılan yöntem ve niyet dikkate alınmaksızın yapılamaz. Yapanlar hakkında
iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır
para cezası hükmolunur. Bu suçun mükerreren işlenmesi halinde, verilecek
cezalar paraya çevrilemez.”
Yeni 8. Madde, 1. ve 3. fıkra
“Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş
yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon
liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun
mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.
....
Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı
mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi
halinde,sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan
iki yıla kadar hapis, yüzmilyon liradan üçyüzmilyon liraya kadar ağır para cezası
hükmolunur.”
Eski 13. Madde
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına
veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”
Yeni 13. Madde
“Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına
veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.
“Ancak, bu madde hükmü, 8’inci madde uyarınca verilen mahkumiyet
kararları için uygulanmaz.”
4. sayılı Kanunu değiştiren 27 Ekim 1995 tarih ve 4126
sayılı Kanun
19. 27 Ekim 1995 tarihli Kanun bu kanunun 3713 sayılı kanunun 8. maddesinin
ceza hükümlerine (bkz. Yukarıdaki 18. paragraf) yaptığı değişiklikler için geçerli
olan “2. maddeye ilişkin geçici hükmü” içermektedir. Bu geçici hüküm şu
şekildedir:
“Mevcut kanunun yürürlüğe girmesini takip eden ay içinde, kararı veren
mahkeme Terörle Mücadele kanunun 8. maddesi uyarınca (3713 sayılı kanun) ve sayılı Kanunun 8. Maddesine .... yapılan değişikliğe uygun olarak mahkum
edilen kişinin davasını yeniden inceleyecek, kişiye uygulanan hapis cezası
süresini yeniden ele alacak ve kişinin 13 Temmuz 1965 tarihli ve 647 sayılı
kanunun 4 ve 6. maddelerinden faydalanıp faydalanamayacağına dair bir karara
varacaktır.”
5. Cezanın İnfazına İlişkin Kanun (13 Temmuz 1965 tarih ve 647
sayılı kanun)
20. Cezanın infazına ilişkin kanunun 5. bölümünün ilgili bölümleri (647 sayılı
kanun) şu şekildedir:
“Para cezası kanunda yazılı hadler arasında tayin olunacak bir miktar paranın
Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir.
.....
Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içerisinde para
cezasını ödemezse, Cumhuriyet Savcısının kararıyla bir gün on bin lira sayılmak
üzere hapsedilir.
...
Para cezası yerine çektirilen hapis cezası 3 yılı geçemez.”
6. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu
21. Asliye kararları aleyhine kanun açısından temyiz ile ilgili kabul edilebilir
gerekçelerle ilişkin Ceza Muhakemeleri Usul Kanunun ilgili hükümleri şu
şekildedir:
Madde 307
“Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.
Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi kanuna
muhalefettir.”
Madde 308
“Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır:
Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması,
1- - Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin hükme
iştirak etmesi,
....”
B. Hükümet Tarafından Sunulan İçtihatlar
22. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı
tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten (Ceza
Kanunun 312. maddesi) sanık şahısların aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ve
Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine propaganda yapmaktan sanık (3713 sayılı
Kanunun 8. Maddesi - yukarıdaki 18. paragrafa bakınız) şahısın aleyhine
suçlamaların geri çekilmesine ilişkin diğer beş kararın bazı suretlerini temin etmiştir.
Suçların neşir yoluyla işlendiği davaların çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının
kararına yönelik sebeplerin takibatların zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden
unsurlardan bazılarının tespit edilememesi yada yetersiz delil olması gibi hususları
içermektedir. Diğer gerekçeler yayınlanan neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir
amacın olmadığı ya da suç işlenmediği ya da sorumlu şahısların tespit edilememesi
gibi hususları içermiştir.
Ayrıca, Hükümet yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu
bulunmadığı içtihatlarda Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen birkaç
kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100; 1992/33, 62,
73, 89, 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94, 114; 1994/3, 6, 12, 14, 68, 108, 131, 141,
155, 171, 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88, 92, 96, 101, 120, 124, 134,135;
1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54, 73, 86, 91, 103, 119, 353; 1997/11, 19, 32,
33, 82, 89, 113, 118, 130, 140, 148, 152, 153, 154, 187, 191, 200, 606; 1998/6, 8,
50, 51, 56, 85, 162.
Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar açısından, bu
davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan biri olan
“propagandanın” yapılmadığı gerekçesine dayanarak yada kullanılan kelimelerin
tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu kararları vermişlerdir.
23. Başvuran verilen cezalara ilişkin bilgiler ile birlikte Devlet Güvenlik
Mahkemesinde dava ile sonuçlanan eserlerin listesini ve çok sayıda yazar ve
yayıncının aleyhine takibatları sunmuştur. Örnek olarak suç işlemeye teşvik
etmekten ve Kürt lehtarı propaganda yapmaktan suçlu bulunan yazar İ.B. ve editör
A.N.Z aleyhine verilen bazı kararların nüshalarını sunmuştur. Bunlar 1991/149;
1993/ 109- 148- 169- 229- 223; 1994/ 28- 143- 249- 257-; 1995/ 10- 32- 84- 225-
283- 319- 327- 436; 1996/ 87- 136- 175- 213- 214- 252; 1997/ 49- 50- 53- 63- 120-
274- 571-; 1998/ 22- 23 sayılı kararlardır.
C. Devlet Güvenlik Mahkemeleri
24. Devlet Güvenlik Mahkemeleri 1961 Anayasası’nın 136. Maddesine uygun
olarak 11 Temmuz 1973 tarih ve 1773 sayılı Kanun ile oluşturulmuştur. Bu kanun Haziran 1976 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından yürürlükten
kaldırılmıştır. Söz konusu mahkemeler daha sonra 1982 Anayasası ile Türk yargı
sistemine yeniden dahil edilmiştir. Gerekçenin ilgili bölümü aşağıdaki metni
içermektedir:
“İşlendiği zaman uygun kararın verilebilmesi için özel bir yargı gerektiren ve
Devletin mevcudiyeti ve istikrarını etkileyen eylemler olabilir. Bu tür davalar için
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması gereklidir. Anayasamızın doğasında
bulunan ilkeye uygun şekilde, işlendikten sonra belli bir eyleme ilişkin karar
verilmesi amacıyla öze bir mahkemenin kurulması yasaklanmıştır. Bu sebeple
Devlet Güvenlik Mahkemeleri yukarıda belirtilen suçları içeren davaları yargılamak
için Anayasamızda Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurulmuştur. Yetkilerini
belirleyen özek hükümlerin önceden yürürlüğe sokulduğu ve herhangi bir suç
işlenmeden mahkemelerin kurulduğu göz önünde bulundurularak...., anılan türden
suçlar işlendikten sonra bu suçların ele alınması için kurulmuş olan mahkemeler
olarak tanımlanamazlar.”
Devlet Güvenlik Mahkemesinin yapısı ve işlevi aşağıdaki kurallara tabidir.
1. Anayasa
25. Yargı organlarına ilişkin anayasal hükümler şu şekildedir:
138.Madde, 1 ve 2. fıkra
“Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka
uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.
Hiçbir organ, makam, ....veya....... kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında
mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez;
tavsiye ve telkinde bulunamaz.”
139. Madde, 1. fıkra
“Hakimler... azlolunamazlar, kendileri istemedikçe Anayasada gösterilen
yaştan önce emekliye ayrılamaz...”
143. Madde, 1-5. fıkraları
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen ve
nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlara bakmak üzere Devlet
Güvenlik Mahkemeleri kurulacaktır.
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir başkan, iki asil ve iki yedek üye ile
savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.
Başkan, bir asil ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim ve
Cumhuriyet savcıları arasından; bir asil ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri
hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri
hakimler arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.
Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, üye ve yedek üyeleriyle savcı ve savcı
yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.
…”
145. Madde, 4. Fıkra
“Askeri yargı
Askeri hakimlerin özlük isleri ve yükümlülükleri … mahkemelerin
bağımsızlığı, hakimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla
düzenlenir. Kanun, ayrıca askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri
hizmetler yönünden askeri hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli
bulundukları komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir…”
2. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri
Hakkındaki 2845 Sayılı Kanun
26. Anayasa’nın 143. Maddesine dayalı olarak, 2845 Sayılı Kanunun Devlet
Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili hükümleri şu şekildedir:
1. Madde
“Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen
ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan
doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara
bakmak üzere … il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik
mahkemeleri kurulmuştur.”
3. Madde
“Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan ile iki üyeden oluşur ve ayrıca iki
yedek üye bulunur.”
5. Madde
“Devlet güvenlik mahkemesinin başkan ve bir asıl bir yedek üyesi … adli
yargı hakimler arasından; bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış askeri
hakimler arasından … tanır.”
6. Madde, (2), (3) ve (6) Fıkraları
“Askeri hakimler arasından üye,yedek üye ve Cumhuriyet savcı
yardımcılarının atanmaları, Askeri Hakimler Kanununda gösterilen usule göre
yapılır.
Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklı olmak üzere Devlet
Güvenlik Mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri … muvafakatları
alınmadıkça dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar.
Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye,
Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına
göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili
kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hakimin … görev yeri veya
görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir.”
9. Madde, (1). Fıkrası
“Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla
görevlidir.
…
(d) Anayasanın 120'nci maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen
Bölgelerde, Olağanüstü Halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar.
(e) “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik düzen
ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan
doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlar.
…”
27. Madde, 1. Fıkra
“Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.”
34. Madde, 1. ve 2. Fıkra
“Devlet güvenlik mahkemelerinde göreve atanan askeri hakimlerin … özlük
işlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin
cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve
kovuşturulmasında bu … kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri
uygulanır. …
Askeri yargıya mensup hakimler hakkında verilecek Yargıtay notları ve
adalet müfettişlerince … yapılacak soruşturmalara ilişkin evrak Adalet
Bakanlığına gönderilir.”
38. Madde
“Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresinin tamamını veya bir kısmını
kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde birden
fazla Devlet güvenlik mahkemesi olmak kaydıyla, Devlet güvenlik mahkemesi
aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine dönüştürülebilir…”
3. Askeri Hakimler Kanunu (357 Sayılı Kanun)
27. Askeri Hakimler Kanununun ilgili hükümleri aşağıda şekildedir:
Ek Madde 7
“Devlet güvenlik mahkemesi üyeliği veya yedek üyeliği … görevlerine
atanan askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi
yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, bu Kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı
Kuvvetleri Personel Kanununun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda
belirtilen şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.
(a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimlere subay sicil
belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil amiri Milli Savunma
Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.”
…”
Ek Madde 8
“Devlet güvenlik mahkemelerinin askeri yargıya mensup; mahkeme üyeleri
…, Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup
olduğu Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli
Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan Kurul tarafından
seçilir ve usulüne uygun olarak atanırlar…”
16. Madde, 1. ve 3. Fıkra
“Askeri hakimlerin … atanmaları bu kanun hükümleri saklı kalmak şartıyla
Silahlı Kuvvetler mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki hükümler esas
alınarak Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile
Cumhurbaşkanın onayına sunulur ve Resmi Gazete ile yayınlanır.”
......
“Askeri hakimlik kadrolarına yapılacak atamalarda … Askeri Yargıtay
notları, müfettiş raporları ve idari üstlerce düzenlenen siciller göz önünde
tutularak işlem yapılır.”
18. Madde, 1. Fıkra
“Askeri hakimler … maaş dereceleri, maaş yükselmeleri ve diğer özlük
hakları subaylar hakkındaki kanun hükümlerine tabidir.”
29. Madde
“Askeri Hakim subaylar hakkında Milli Savunma Bakanı tarafından,
savunmaları aldırılarak, aşağıda açıklanan disiplin cezaları verilebilir:
A. Uyarma: Görevde daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile
bildirilmesidir.
.........
B. Kınama: Belli bir eylem veya davranışın kusurlu sayıldığının yazı ile
bildirilmesidir.
.........
Bu cezalar kesin olup, ilgilinin kuvvet komutanlığındaki dosyası ile kıta
şahsi dosyasına konur, siciline işlenir.”
38. Madde
“Askeri hakimler … görevlerini yaparlarken eşiti adliye hakimlerinin ve
savcılarının özel kıyafetini taşırlar…”
4. Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi (22 Mayıs 1930)
28. 22 Mayıs 1930 tarihli Askeri Ceza Kanunun 112. Maddesi aşağıdaki
hükümleri öngörmektedir:
“Memuriyetinin nüfuzunu suiistimal ile askeri mahkemeler üzerinde tesir
yapanlar beş seneye kadar hapsolunur.”
5. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 Sayılı Yüksek Askeri İdari
Mahkemesi Kanunu
29. Madde kapsamında Askeri Yargıtay’ın Birinci Dairesi adli kararlara ilişkin
başvurular ve başta mesleki terfi olmak üzere subayların kişisel durumu ile ilgili
ihtilaflara dayalı zarar taleplerini inceleme yetkisine sahiptir.
KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT
30. Bay Karataş 27 Ağustos 1993 tarihinde Komisyon’a başvuruda
bulunmuştur. Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız
bir mahkeme olarak kabul edilemeyeceğinden Devlet Güvenlik Mahkemesinde adil
bir yargı olduğunu ret ettiğini belirtmiştir. Şiirlerinin yayınlanmasına dayalı olarak
mahkum edilmesinin 14. Madde ile birlikte ya da ayrı ayrı ele alınan Sözleşme’nin
9. ve 10. Maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.
31. Komisyon başvuruyu kabul etmiştir (23168/94 sayılı). 11 Aralık 1997
tarihli raporunda (Sözleşme’nin eski 31. Maddesi), Madde 9 ile birlikte ele alınan
10. Maddenin (26’ya karşı 6 oyla) ve 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği
yönünde (31’e karşı 1 oyla) görüş bildirmiştir.
Komisyon görüşünün ve raporda bulunan kısmi muhalefet şerhinin tam metni
bu kararın ekinde sunulmuştur.1
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR
32. Görüşlerinde ve duruşmada Hükümet Mahkemeden Sözleşme’nin 6.
maddesinin 1.fıkrası ile 9 ve 10. maddelerin ihlal edilmediği gerekçesine dayanarak
Bay Karataş’ın başvurusunun reddini talep etmiştir.
33. Başvuran Mahkemeyi Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. fıkrası ile 9 ve 10.
maddelerinin ihlalin kabulünü talep etmiş ve davanın özü itibariyle 7. Maddenin
ihlalinden şikayetçi olmuştur. Aynı zamanda başvuran 41. Madde uyarınca adil
tazmin talebinde bulunmuştur.
HUKUK AÇISINDAN
I. DAVA KAPSAMI
34. Mahkeme huzurunda, başvuran Sözleşme’nin 7. Maddesinin ihlalinden
şikayetçi olmuştur. Ancak Mahkeme Bay Karataş’ın bu şikayetlerini Komisyon
başvurunun kabul edilebilirliğini incelediği aşamada sunmadığından (bkz.
Yukarıdaki paragraf 30) bu şikayetleri göz önünde bulundurmayacağını bildirmiştir
( bkz.,mutatis mutandis, 25 Şubat 1997 tarihi Findlay- Birleşik Kraliyet davası
kararı, 1997-I sayılı Karar ve Hüküm Raporları, sayfa 277, 63. fıkra).
II. SÖZLEŞME’NİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI
35. Bay Karataş başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun)
8. maddesi uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme’nin 9 ve 10. Maddesini ihlal ettiğini
bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin
Mahkeme tarafından Komisyon ile aynı şekilde (yukarıdaki paragraf 31’e bakınız.)
sadece Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik öneriye itirazda bulunmamıştır.
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, dava esaslarına yönelik olarak kanuni açıdan
nitelik tespitine hakim olduğundan, başvuranlar, hükümetler ya da Komisyon
tarafından sunulan nitelik tespitinin kendisi açısından bağlayıcı olduğunu kabul
etmediğini belirtmiştir (19 Şubat 1998 tarihli Guerra ve Diğerleri- İtalya davası
kararı, Raporlar, 1998-I, sayfa 223, 44. fıkra).
Sözleşme’nin 10. Maddesi şu şekildedir:
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,
kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu
olmaksızın haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde,
devletlerin radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı
tutmalarına engel değildir.
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik
bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak
bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç
işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının
korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya
yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı
formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”
36. Mahkeme huzurunda bulunanlar, başvuranın mahkumiyetinin ifade
özgürlüğü hakkının kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata
varmışlardır. Bu tür bir müdahale Madde 10’un ikinci paragrafın gereklerini yerine
getirmediği sürece Madde 10’u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı Mahkeme
“kanun tarafından öngörülen şekilde” anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla
meşru amaca yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için
“demokratik bir toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.
1. “Kanunlar tarafından öngörülme”
37. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.
38. Hükümet, değişiklik ile birlikte 4126 sayılı kanunun 8. maddesinin
metninin ilgili hükümde belirtilen suçu teşkil eden unsurları açıklığa
kavuşturduğunu, 8. Maddenin yeterince açık bir hale geldiğini ve başvuranın 4126
sayılı kanunun yürürlüğe girmesinden sonra davası yeniden incelendiği için bu
değişiklikten faydalandığı yönünde görüş bildirmiştir (yukarıdaki paragraf 19’a
bakınız).
39. Mahkeme huzurunda yapılan sözlü duruşmada, Komisyon Delegesi 8.
maddenin metninin belirsiz olduğu ve “kanun” teriminin doğasında bulunan açıklık
ve öngörülebilirlik gereklerinin yerine getirilip getirilmediği konusunun
sorgulanabileceği hususunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon’un 8. maddenin
başvuranın mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele
aldığını belirterek delege ihlalin “kanun tarafından öngörüldüğü” yönünde görüş
bildirmiştir.
40. Mahkeme Delege’nin 1991 Yasasının 8. maddesinin metninin belirsizliğine
ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme de başvuranın
mahkumiyetinin 3713 sayılı kanunun 8. maddesine dayalı olmasından dolayı (3713
sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına müdahalenin “kanun tarafından
öngörülen” olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir.
2. Meşru amaç
41. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon’nun belirttiği
gibi “devlet güvenliğini” korumak ve “kamu düzenini” sağlamak değil aynı
zamanda “devlet bütünlüğünü” ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş
bildirmiştir.
42. Komisyon kendi adına başvuranın mahkumiyetinin yetkililerin 10.
Madde’nin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlar olan yasadışı terör faaliyetlerine
karşı mücadele etme ve ulusal güvenlik ve kamu güvenliğini koruma amacına
yönelik çabalarının bir kısmı olduğunu kabul etmiştir.
43. Başvuran, müdahalenin amacının “asayişsizliği” engellemek olabileceğini
kabul etmiştir.
44. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini
(Bakınız 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,
10. fıkra) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte
olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal
güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi
olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu
kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına
dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki
Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.
3. “Demokratik Toplum için Zaruriyet”
(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları
(i) Başvuran
45. Başvuran mahkum edilmesinin esas nedeninin şiirlerinde Kürtlerden ve
“Kürdistan”dan bahsetmesi olduğunu ileri sürmüştür. Nitekim, yetkililerin gözünde,
kendisinin tek suçu resmi çizgiyi izlememesidir.
Ancak, söz konusu eserin yazarın abartı içeren renkli bir dille görüş, kızgınlık,
duygu ve mutluluklarını ifade ettiği şiirlerin antolojisi olduğu göz önünde
bulundurulmalıdır. Bu yüzden kitap ilk olarak edebi eserdir ve bu şekilde ele
alınmalıdır.
(ii) Hükümet
46. Hükümet başvuranın şiirlerinin bölücü propagandaya katkıda bulunduğunu
belirtmiştir. Madde 10 toprak bütünlüklerinin terörizm tehdidi altında bulunduğu
durumlarda Akit Devletlere geniş bir takdir marjı sağlamaktadır ve bu davada,
müdahale sadece bazı bireylerin haklarını etkilemiştir. Bu ruha uygun olarak,
örneğin, Fransa’daki Yeni Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu 410.1 Maddesinde
ulusun ana çıkarlarını bağımsızlık, toprak bütünlüğü, güvenlik, kurumlarının
cumhuriyetçi özelliği, savunma, diplomasi ve Fransa ve denizaşırı ülkelerde bulunan
halkının korunmasını içerecek şekilde tanımlanmıştır. Devletlerin takdir marjının
geleneksel olarak daha geniş olduğu alanlar bu belirtilen alanlardır. Ayrıca, -
PKK’nın sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve askerleri
katlettiği- Türkiye’deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk yetkilileri
toplumun çeşitli kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik edebilecek ve insan
hakları ve demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı propagandaları yasaklama
görevine sahiptir.
(iii) Komisyon
47. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren
insanlar tarafından “yasadışı siyasi şiddetin” mazur gösterilmemesini önemli kılan
10. maddenin “görev ve sorumluluklarına” katılmaktadır. İfade özgürlüğü örneğin
durumun altında yatan sebepleri inceleme yada olası çözümlere ilişkin fikir bildirme
açısından Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer sorunların aleni
tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.
Komisyon mevcut davaya ilişkin bir özelliğin başvuranın kendisini şiir yoluyla
ifade etmeyi tercih etmesi olduğu kanaatindedir. Ancak, şiirin imtiyazları göz
önünde bulundurulduğunda, Komisyon başvuranın şiirlerinin bir bölümünün Türk
Devleti aleyhine silahlı ayaklanmayı ve bu mücadelede şehitliği övdüğünü tespit
etmiştir. Bağlama dayalı olarak okunduğu zaman, kullanılan bazı ifadeler
okuyucularda başvuranın Türk Devleti aleyhine silahlı mücadeleyi teşvik ettiği yada
buna davet ettiği ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği izlenimi yaratma
kapasitesine sahiptir. Bu koşullar altında, başvuranın mahkumiyeti ve kendisine
uygulanan ceza acil bir sosyal ihtiyaca cevap verme ve sonuç olarak, demokratik bir
topluluk için gereklilik olarak kabul edilebilir.
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi
48. Mahkeme, örneğin Zana – Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s. 2547-
48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa Kararında (1999-
… Raporları, s. …, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri
vurgulamaktadır.
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve
toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini
teşkil etmektedir. 10. Madde’nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız
veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil aynı zamanda kırıcı, şok
edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik
toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.
Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna
edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.
(ii) 10. Madde’nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil
bir sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup
olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir
mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları
kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir
“sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.
(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan
ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün
olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”
ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen
gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de
Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun
standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine
dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.
49. Söz konusu eser sık sık dokunaklılık ve istiare kullanımı ile “Kürdistan”
için fedakarlığa davet eden ve Türk makamlarına yönelik bazı belirli agresif
bölümler içeren şiirlerden oluşmaktadır. Edebi olarak ele alındığında, şiirler
okuyucuları nefret, isyan ve şiddet kullanmaya teşvik ediyor şeklinde
yorumlanabilir. Gerçekten böyle bir amaca yönelik olup olmadıklarına ilişkin bir
karar verirken, başvuran tarafından kullanılan aracın sadece okuyucuların azınlığına
hitap eden bir sanatsal ifade türü olan şiir olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
Bununla bağlantılı olarak, Mahkeme Madde 10’un - özellikle bilgi ve fikir alma
ve verme özgürlüğü dahilinde - kamuda kültürel, siyasi ve sosyal bilgi ve her türlü
fikir alışverişine katılma olanağını sağlayan sanatsal ifade özgürlüğünü kapsadığını
belirtmiştir (bkz. mutatis mutandis, 24 Mayıs 1988 tarihli Müllers ve Diğerleri -
İsviçre davası kararı, A Serisi no. 133, sayfa 19, 27. fıkra). Sanat eseri yaratanlar,
gerçekleştirenler, dağıtanlar ya da sergileyenler demokratik bir toplum için
gereklilik olan fikir ve görüş alış verişine katkıda bulunmaktadırlar. Bundan dolayı,
Devletin yükümlülüğü anılan kişilerin ifade özgürlüklerine aşırı derece tecavüz
etmemektir (ibid., sayfa 22, 33. fıkra). Bu davada – mahkemenin onaylamadığı-
şiirlerin tonuna ilişkin olarak Madde 10’un sadece ifade edilen fikir ve bilgilerin
özünü değil aynı zamanda ifade ediliş şekillerini de koruma altına aldığı göz önünde
bulundurulmalıdır (Bkz, mutadis mutandis, the De Haes ve Gijsels - Belçika davası Şubat 1997 tarihli kararı, Raporlar, 1997-I, Sayfa 236, 48. fıkra).
50. Mevcut davada, şiirler açık siyasi bir boyuta sahiptir. Renkli bir hayal gücü
kullanılarak, Türkiye’deki Kürt kökenli nüfusun tümünün köklü hoşnutsuzluğunu
ifade etmişlerdir. Bununla bağlantılı olarak Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin
2. fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin
tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir
(bakınız 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove
- Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde). Ayrıca, izin
verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili hususlarda, özel vatandaşlar veya
siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki hareketler veya
hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil aynı zamanda
kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen
konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının eleştirilerine cevap verilmesine
ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere başvurulması
konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte,
kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da
dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin
benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli
Incal - Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan
sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir
şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin
müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.
51. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere
kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır (yukarıda belirtilen Incal
kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık on beş yıldır
Türkiye’de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini düşündükleri
fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki
paragraf 44’e bakınız).
52. Mahkeme, ancak, başvuranın görüşlerini “devlet güvenliği”, kamu “düzeni”
ve “toprak bütünlüğü” üzerindeki potansiyel etkilerini önemli ölçüde sınırlayacak
şekilde kitle iletişim yolu yerine şiir yoluyla açıklayan bir birey olduğunu göz
önünde bulundurmaktadır. Nitekim, şiirlerin bazı bölümlerinin ton açısından gayet
agresif olmasına ve şiddet kullanmaya davet etmesine rağmen Mahkeme doğası
açısından şiirlerin sanatsal olmalarının ve sınırlı bir etkiye sahip olmalarının bir
ayaklanmaya davetten ziyade zor siyasi konum itibariyle derin bir üzüntü ifadesini
içerdiklerini göz önünde bulundurmaktadır.
Ayrıca, Mahkeme Bay Karataş’ın Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından şiddete teşvikten ziyade Türkiye’nin belli bir bölgesini “Kürdistan”
olarak adlandırarak bölücü propaganda yapmak ve bu bölgedeki ayaklanma
hareketlerini övmek sebebiyle mahkum edildiğini belirtmektedir (yukarıdaki
paragraf 12’ye bakınız).
53. Ayrıca ve hepsinden öte, Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı -
özellikle on üç aydan daha fazla hapis cezasına çarptırılması - ve Cumhuriyet
Savcısının başvuranın mahkumiyetini güvence altına alma konusundaki ısrarı
karşısında şaşırmıştır. Bu hususla ilgili olarak, Mahkeme 4126 sayılı kanunun
yürürlüğe girmesinden sonra başvurana uygulanan para cezasının iki katından daha
fazla artırıldığını göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki paragraf 19’a bakınız).
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve
ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda da
dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.
54. Sonuç olarak, Bay Karataş’ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından
orantısız olup “demokratik bir toplumda gerekli” değildir. Bu sebepten dolayı
Sözleşme’nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİASI
55. Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik
Mahkemesinde bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşmenin 6.
Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi
olmuştur. 6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:
“Herkes, … kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması
konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından
davasının … adil … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”
56. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş ancak iddia Komisyon tarafından kabul
edilmiştir.
57. Başvuranın görüşünde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi Devlet
Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının onayına tabi
olmak üzere Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın ortak kararı ile atanmış
olduklarından yürütmeye bağlı olduklarını belirtilmiştir. Mesleki sicilleri ve terfileri
ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın amirinin ve dolayısıyla ordunun
kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimlerin amirine ve orduya karşı
bağlayan bağlar askeri hakimlerin mahkemedeki işlevlerini bağımsız ve tarafsız
olarak yerine getirmesini engellediğini öne sürmüştür. Başvuran ayrıca, amirlerinin
görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin imkansız olduğu gerekçesi ile askeri
hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları mahkemelerin bağımsızlık ve
tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır
Başvuru sahibi, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin
bağımsızlık ve tarafsızlığını engellediğini ve kendisinin 6. Maddenin 1. Fıkrasına
aykırı olarak adil yargılama hakkından mahrum bırakıldığını belirtmiştir.
58. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına
ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında
bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli
işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur. Askeri
hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuranın iddiasına itiraz
etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri hakimin adli işlevlerini yerine
getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri Kanunun 112. maddesi uyarınca bir
suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bakınız yukarıdaki 28. paragraf). İkinci olarak,
başvuran tarafından belirtilen değerlendirme raporları sadece askeri hakimlerin adli
olmayan görevlerinin yürütülmesine ilişkindir. Askeri hakimler sicil raporlarına
erişim hakkına sahip olup, bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari
Mahkeme’de dava açma hakkına sahiptirler (yukarıdaki paragraf 29’a bakınız).
Adli kapasitede hareket ederken, bir askeri hakim tam olarak bir sivil hakim
şeklinde değerlendirilmektedir.
59. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimin bulunmasının başvuranın
yargılanmasının adil olma özelliğine zarar vermediğini eklemiştir. Askeri hakimin
hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimleri mahkemeye atayan kamu yetkililerinin
takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye sahip değildir.
Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143. maddesi
uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate alınması
gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle mücadele
kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve
Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi için olan gerekli uzmanlık
ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan mahkemelerin
güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.
60. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme’nin 6.
Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul
edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat tarihinde benimsenen İncal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve
görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.
61. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye kararı (1998-IV
Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998-
Raporları, s. …) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara benzer
hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda Mahkeme,
Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun bağımsızlık
ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bakınız yukarıda
anılan İncal kararı, s. 1571, madde 65 ve yukarıda anılan 32. paragraf). Diğer
yandan Mahkeme, bu hakimlerin statüsünün bazı hususlarının bağımsızlık ve
tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararına varmıştır (aynı yerde, Madde 68):
örneğin, orduya ait görevliler olduğundan ve dolayısıyla amirinden emirler aldığı;
veya askeri disipline tabi kaldıkları; ve atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde
idari yetkililer ve ordu tarafından alındığı gerçekleri (bakınız yukarıdaki 26-29.
paragraf). Bay Karataş kendi gözlemlerinde bu eksikliklerden bazılarına değinmiştir.
62. Incal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik
Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı
sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Bay Karataş’ın adil yargılanma hakkını
ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendilerin yargılayan
mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir korkunun mevcut olup
olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan İncal Kararı, s. 1572, Madde 70;
ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. …, Madde 38).
Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuru sahibi gibi sivil olan Sn.
İncal ve Sn. Çıraklar’ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir
neden görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye
yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan
başvuranın, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri görevlinin katılımını
içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır bir
husustur (bakınız, yukarıdaki 27. paragraf). Bu itibarla, yargılamada İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi’nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan hususlardan
gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli sebepleri mevcuttur. Bir
başka deyişle, başvuranın mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin
korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir. Yargıtay’daki yargılama da,
ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu korkuların bertaraf edilmesini
sağlayamamıştır (bakınız yukarıda anılan İncal kararı, s. 1573, Madde 72 sonu).
63. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği
kararına varmıştır.
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
64. Başvuran aşağıdaki şekildeki Sözleşme’nin 41. Maddesi altında adil
tazminat talebinde bulunmuştur:
“Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerinin ihlal edildiğinin tespit
edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın yerel hukukunun sadece kısmi bir tazminatı
öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil şekilde
tazmin edilmesini öngörebilir.”
A. Maddi zarar
65. Başvuran maddi zarar için hapis bulunduğu sürede editör olarak kazanacağı
paranın tazmini için 200.000 Fransız Frankı (FRF) talebinde bulunmuştur.
66. Hükümet, Bay Karataş’ın gelir kaybını kanıtlamadığını ileri sürmüştür.
67. Komisyon Delegesi bu konuya ilişkin herhangi bir görüş beyanında
bulunmamıştır.
68. Diğer taraftan, Mahkeme ihlal ile başvuran tarafından ileri sürülen diğer
maddi zarar kalemleri arasındaki ilişki ile ilgili yeterli kanıt olmadığı kanaatindedir.
Özellikle, Mahkeme Bay Karataş’ın maaşına ilişkin herhangi bir güvenilir bilgiye
sahip değildir. Sonuç olarak, Mahkeme başvurana bu kalem altında herhangi bir
tutarın ödenmemesine karar vermiştir (bkz. Mahkeme İçtüzüğü, 60. Madde, 2.
fıkra).
B. Manevi Zarar
69. Bay Karataş, özgürlüğünden mahrum bırakılması ve ailesinden
ayrılmasından dolayı uğradığı manevi zarar için 100.000 FRF tutarında ödeme
talebinde bulunmuştur.
70. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin yeterli adil tazmin teşkil edeceğinin
Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.
71. Komisyon Delegesi görüş beyanında bulunmamıştır.
72. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çektiği
kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme başvurana tazminat
olarak bu bağlamda 40.000 FRF ödenmesine karar vermiştir
C. Masraflar ve Giderler
73. Başvuran avukat ücreti olarak 60.000 FRF (140 mesai saati, artı
Strasburg’daki duruşmaya katılma masrafları) ve telefon, faks, fotokopi, çeviri ve
sekreterlik harcamalarının karşılanması için 40.000 FRF olmak üzere 100.000 FRF
talebinde bulunmuştur.
74. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle başvuran
tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak yansıtmadığını ve talep
edilen ücretlerin benzer durumlarda Türkiye’de normal olarak uygulanan oranları
aştığını belirtmiştir.
75. Mahkeme, elde ettiği bilgilere dayanarak, 20.000 FRF eksi yasal yardım
olarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446.45 FRF meblağın başvurana
ödenmesine karar vermiştir.
D. Temerrüt Faizi
76. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre
tespit edilmiş olan yıllık % 3,47 oranına tekabül eden Fransa’da uygulanan yasal
faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.
YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK
MAHKEME
1. Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edildiğinin on ikiye karşı beş oy ile
kabulüne;
2. Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinin on altıya karşı bir
oy ile kabulüne;
3. On altıya karşı bir oy ile;
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirasına
çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet tarafından başvurana
ödenmesinin:
(i) Manevi zarar için 40.000 (kırk bin) Fransız Frankı;
(ii) Harcama ve masraflar için 20.000 (yirmi bin) Fransız Frankı eksi yasal
yardımolarak Avrupa Konseyi tarafından ödenen 10.446,45 (on bin dört yüz kırk altı
Fransız Frankı ve kırk beş Sent);
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek
bu tutarlar için yıllık % 3,47 faiz oranı uygulanmasının kabulüne;
4. Başvuranın adil tazminata ilişkin diğer taleplerinin oybirliği ile reddine;
ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999
tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık oturumda
düzenlemiştir.
İmza:Luzius
Wildhaber
Başkan
İmza: Paul Mahoney
Sekreter Yardımcısı
Sn. Wildhaber’in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.
Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fırkası uyarınca bu karara
aşağıda belirtilen şerhler eklenmiştir:
(a) Sn. Palm, Sn. Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn. Greve’in
müşterek mutabakat şerhi;
(b) Sn. Bonello’nun mutabakat şerhi;
(c) Sn. Wildhaber, Sn. Pastor Ridruejo, Sn. Costa ve Sn. Baka’nın kısmen
müşterek muhalefet şerhi;
(d) Sn. Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.
Paraf:
L. W.
Paraf:
M. de S.
HAKİM WİLDHABER’İN BİLDİRGESİ Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye (1998 Raporları, s. 1547) davada
Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy
kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme’nin çoğunluğu tarafından
ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.
HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL
VE GREVE’İN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ
Hakim Palm’ın Sürek - Türkiye (No. 1) davasındaki muhalefet şerhinde kısmen
belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı
sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine
ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.
Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait
değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok fazla
ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve bunların olası
etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu dilin ılımlı
olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz tarafından
vurgulandığı üzere, bir demokraside “kavga” sözleri bile 10. madde kapsamında
korunabilecektir.
Mahkeme’nin içtihatlardaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı korumasına
yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine daha az ve
konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık verilmesini
sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla mı
kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki bir
amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının genel
bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini
gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum
içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz konusu
konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam aracılığıyla
bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa hemen şiddetin
eşiğinde mi kullanılmıştır?
10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki dil
ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı ayrım
ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın dikkatli
şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.
HAKİM BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ
Madde 10’un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel
yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda
meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana
ölçütü onaylamadım.
Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade
özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan
ölçüt şu şekilde olmuştur: Başvuran tarafından yayınlanan yazılar şiddeti destekliyor
yada buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın mahkumiyeti
demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu değerlendirmeyi
yetersiz bulmaktayım.
Sadece teşvik “açık ve mevcut tehlike” yaratması durumunda bu tür şiddete
teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul
gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı
entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından zaman
ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel olarak
baskın çıkacaktır.
Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların
en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek
isterim: “Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren
kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece
beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol
etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız.”
İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma
taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme yada teşvik
etmeye yönelik olduğu yada bu tür bir eylemi teşvik etme yada meydana getirme
eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men etmesine
izin vermemektedir. Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.
İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin
bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya çıkacak
ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup savunulmadığının ya da
başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en kısa zamanda ve zarar
verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili olarak sebep teşkil edip
etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.
Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin
hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma potansiyeline
sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu ifadelerin
sindirilmesinin Türkiye’nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu görüşünü de
onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike
oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından
mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını
desteklemiş olacaktır.
Özet olarak, “algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat
kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan
kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin
engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve mantıksızlıkların
bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda uygulanacak çözüm, zorla kabul
ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak olmalıdır.”
HAKİMLER WILDHABER, PASTOR RIDRUEJO, COSTA VE
BAKA’NIN MÜŞTEREK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ
İfade özgürlüğü davalarında, Mahkeme iddia edilen müdahalenin iç hukukta
yeterli zemine sahip olup olmadığı, meşru amaca yönelik olup olmadığı ve
demokratik bir toplumda haklı çıkarılabilir olup olmadığına ilişkin karar vermeye
davet edilmektedir. Bu durum sadece Madde 10’un ikinci paragrafının açık
metninden değil aynı zamanda anılan hükmün geniş içtihadından da
kaynaklanmaktadır. Sözleşme altında ifade özgürlüğü mutlak değildir. Madde10’un
temin ettiği korumanın “Topluluğun herhangi bir kesitini yada Devlet’i rahatsız
eden, sarsan veya kaygılandıran bilgi ve görüşleri kapsamasına rağmen (bkz.
Handyside - Birleşik Kraliyet, 7.12.1976, A Serisi No. 24, 49. fıkra; Castells -
İspanya, 23.04.1992, A Serisi No. 236, 42. fıkra; Jersild - Danimarka, 23.09.1994, A
Serisi No. 298, 37. fıkra; Fressoz ve Roire - Fransa, 21.01.1999, 45. fıkra), bu durum
her zaman 2. paragrafa tabidir. Madde 10’u gerektiren durumlar belirli sınırları
aşmamalıdır.
Demokratik bir toplumda kısıtlayıcı önlemlerin gerekli olup olmadığının
değerlendirilmesinde, Devlet’in takdir marjına gerekli riayet gösterilecektir;
demokratik olarak seçilmiş Hükümetler tarafından alınan önlemlerin demokratik
meşruluğu hukuki olarak öz-sınırlama emretmektedir. Takdir marjı değişkenlik
gösterecektir: müdahale edilen konuşmanın siyasi bir konuşma olması durumunda
dar kapsamlı olacaktır çünkü bu tür bir ifade demokrasinin gereğidir ve buna
müdahale etmek demokrasiyi baltalamaktadır. Diğer taraftan, konuşmanın doğasının
demokrasiyi baltalama tehlikesi yaratması durumunda takdir marjı daha geniş
olacaktır.
Sözleşme
çıkarlarının birbirleriyle rekabet içinde olduğu durumlarda,
Mahkeme bir çıkarın diğerine kıyasla önceliğini belirlemek için ağırlıklı bir
uygulama gerçekleştirmek zorunda kalacaktır. Karşı konulan çıkarların yaşam yada
fiziksel bütünlük hakkı olması durumunda, ölçekler ifade özgürlüğünden sapma
gösterecektir (örneğin Zana - Türkiye davası, 25.11.1997, 1997-VII, sayfa 2533, 51.,
55., 61. fıkra).
Bu sebeple şiddete teşvik içeren konuşmayı kısıtlamak için demokratik bir
topluma gerekli olanları gerçekleştirmek nispeten daha kolay olacaktır. Şiddet
demokrasinin antitezi olan siyasi ifade aracıdır ve yönlendirildiği uçlar dikkate
alınmaksızın buna teşvik demokrasiyi baltalama eğiliminde olacaktır. Türkiye
Birleşmiş Komünist Partisi - Türkiye davasında (30.01.1998, 1998-I, sayfa 1., 57.
fıkra), Mahkeme demokrasiye Sözleşme tarafından tasarlanan bir siyasi model
olarak başvurmuştur ve “demokrasinin esas özelliklerinden birinin şiddete
başvurmadan diyalog yoluyla bir ülkenin sorunlarını çözmek için önerdiği olasılık”
olduğunu belirtmiştir. Şiddet esasen Sözleşme aleyhinedir. Fikirlerin serbest Pazar
yerindeki görüşlerin taraftarlığından farklı olarak, şiddete teşvik diyalogun
yadsınması, güç ve iktidar çatışması taraftarı olarak farklı düşünce ve teorilerin test
edilmesinin ret edilmesidir. Madde 10’un kapsamına dahil olmamalıdır.
Söz konusu davada Mahkeme Sözleşme’nin 10. Madde’sinin ihlal edildiğini
kabul etmiştir. Biz çoğunluğunun görüşüne katılmıyoruz. Başvuranın şiirlerinin
belirgin bir şekilde aşağılayıcı (“Osmanlı Fahişesnin enikleri” gibi), korku verici
(“bir soykırım hazırlanıyor”) yada ayaklanmaya davet eden (“sizi ......... ölüme davet
ediyorum; “Kan kanla yıkanacaktır”; “Asilik ateşiyle sarhoş kellerimizi kurban
edeceğiz”; “Bir şehit olarak öleceğim... genç Kürtler öç alacaktır”; “Bu zulme ne
kadar dayanacağız) içeren ifadelerin kullanılması ile okuyucuları silahlı şiddete
teşvik ettiği kanaatindeyiz.
Mahkeme çoğunluğu şiirin “sadece okuyucuların azınlığına hitap eden” ve
“sınırlı bir etkiye sahip” sanatsal ifade biçimi olduğunu belirtmektedir (kararın 49 ve
52. fıkraları). Bu değerlendirmeye katılmamaktayız. Bizim görüşümüze göre
Mahkeme şiirsel şekli özünden yani ton ve içeriğinden daha önemli olarak
görmüştür. Mahkemenin sırça bir fanus yaklaşımını benimsemekten kaçınması
gerektiği kanaatindeyiz. Silahlara şairane bir çağrı örneği için “Marsaillase”nin
sözlerini düşünülmesi yeterli olacaktır.
Şiirlerin metaforlar ve diğer üslup araçlarının kullanabilmesi bu davada olduğu
gibi bu şiir koleksiyonun kin veya silahlı direnişe teşvikte herhangi bir azalma
olması için yeteri değildir. Metaforik olmasından öte, yazarın dili dolaysızdır ve
anlamı kesin bir şekilde açıktır. Anlaşılabilir bir şekilde kültürel bir seçkin sınıfa
özgü değildir. Aksine, itibari kıymeti anlamaya eğilimli halkın büyük bir bölümü
tarafından ulaşılabilir.
Huzurumuzda dava esaslarına ilişkin bu değerlendirme yapıldıktan sonra,
Mahkeme’nin çoğunluğunun “Anılan sözlerin ... şiddeti teşvik ettiği durumlarda
Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde
daha geniş bir marja sahiptir.” şeklinde açıklamanın bulunduğu kararın 50. fıkrasını
takip etmeleri gerektiği kanaatindeyiz. Mahkemenin kararı esasen 50. fıkradaki açık
ifadeyi büyük ölçüde tanımamaktadır. Bu açıdan çoğunluğun görüşüne
katılmamaktayız. Buna dayanarak Bay Karataş’ın ifade özgürlüğüne yapılan
müdahalenin, davanın koşulları altında Hükümet tarafından güvenilen ve Mahkeme
tarafından kabul edilen meşru amaçlar ile orantılı olduğunu düşünmekteyiz.
Mevcut davada, buna uygun olarak, Mahkeme çoğunluğunun Sözleşme’nin 10.
Maddesinin ihlal edildiğine yönelik görüşüne katılmamaktayız.
HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ
(Geçici çeviri)
Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiğine yönelik Mahkeme’nin çoğunluk
görüşüne katılmadığımı üzüntü içinde belirtmek isterim. Benim görüşüme göre, bu
davadaki müdahalenin demokratik bir toplum için zaruret olmadığı ve özellikle
ulusal güvenlik ve kamu düzeninin korunması amacı ile orantılı olmadığını tespit
etmek için herhangi bir geçerli sebep bulunmamaktadır.
Aynı zamanda Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili
hüküm kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemesinin “bağımsız ve tarafsız” olmadığı
gerekçesi ile 6. Maddenin ihlal edildiği yönündeki Mahkeme’nin çoğunluk görüşüne
katılmamaktayım.
1. Gerger - Türkiye davasındaki muhalefet şerhimin 1-9. paragraflarında
belirtilen hususlar Karataş - Türkiye davası açısından eşit derecede geçerli ve
ilgilidir, bu yüzden bu muhalefet şerhine başvurmuş bulunmaktayım.
2. Sn. Baka ve Sn. Costa’nın müşterek muhalefet şerhine tamamen
katılmaktayım.
3. Ayrıca, bu davada 26’ya karşı 6 oyla 10. Maddenin ihlal edilmediği kararına
varan Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nun çoğunluğunun görüşüne başvurmam
durumunda, bunun Karataş kararının anlaşılmasına yardımcı olacağı görüşündeyim.
Komisyon raporunun 58 ila 60. paragrafları aşağıdaki şekildedir:
“Mevcut davada, ancak, Komisyon, şiirin imtiyazlarını da dikkate alarak,
başvuranın şiirlerinin bölümlerinin Türk Devletine karşı silahlı ayaklanmayı ve bu
kavgada şehitliği övdüğünü tespit etmiştir. Şiirler, özellikle, şu bölümleri
içermektedir: “... haydi gidelim! Bel vermeyenlerin çocukları, duyduk ki, dağlarda
isyan varmış, bunu duyunca kim duyabilir ki?”.... “Silahlar özgürce konuşsun”...”
Osmanlı fahişesinin enikleri”...” sizi bu dağlarda ölmeye davet ediyorum, özgürlük
ölümle kutsaldır”...” Kürt gençliği intikam alacaktır”. Komisyon’un görüşünde, bir
bütün olarak şiirlerin bağlamında ele alınan bu ifadeler, okuyucular arasında
başvuranın Türk Devletine karşı silahlı direnişi teşvik ettiği hatta buna davet ettiği
ve bölücü amaçlara yönelik şiddeti desteklediği izlenimi yaratma kapasitesine
sahiptir.
Sonuç olarak, Komisyon Tür Yetkililerinin şiirlerin ulusan güvenlik ve kamu
güvenliğine zarar verici nitelikte olduğunu kabul etme yetkisine sahip olduğu
kanaatindedir. Bu koşullarda, başvuranın mahkumiyeti ve bu şiirlerin yayınlanması
ile ilgili olarak kendisine uygulanan cezaların makul şekilde acil bir sosyal ihtiyaca
cevap verme olarak kabul edilebilir.”
Bu hususların ışığı altında, Komisyon, Devlet’in bu alandaki takdir marjı
açısından, başvuranın ifade özgürlüğüne uygulanan kısıtlamanın belirtilen meşru
amaçlar ile orantılı olduğu ve buna dayanarak bu amaçların gerçekleştirilmesi için
demokratik bir toplumda zorunluluk olara ele alınabileceği görüşündedir.”
4. Madde 6, 1. fıkranın ihlal edildiğine yönelik tespiti açısından, 9 Haziran 1998
tarihli İncal - Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn.
Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn. Wildhaber ve Sn.
Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında
münferiden belirtmiş olduğum muhalefet şerhime gönderme yapmaktayım. İkisi
sivil olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri hakimin mevcudiyetinin,
askeri olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları Yargıtay’ın incelemesine
tabi olan Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığını herhangi bir
şekilde etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.
5. (1) Çoğunluğun kararının dıştan görünüşler kuramının haklı olmayan bir
uzantısından kaynaklandığını; (2) kararın 62. paragrafında çoğunluk tarafından
belirtildiği üzere, “...başvuranların, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri
görevlinin katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde
olmaları anlaşılır bir husustur” demesi ve bunu basitçe önceki İncal kararına
dayandırmasının (Çıraklar kararı, İncal kararında belirtilenin sadece bir tekrarı
niteliğindedir) yeterli olmadığını (3) çoğunluğun görüşünün soyut olduğu ve bu
nedenle haklı çıkarılabilmesi için hem gerçekler hem de hukuk açısından daha iyi
desteklenmiş olması gerektiğini vurgulamak isterim. 19. Maddeyi değiştiren 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren
Mahkeme sürekli faaliyet göstermiştir. A Mahkeme İçtüzüğü, 9 no’lu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce (1
Ekim 1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim 1998
tarihine dek ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar için geçerlidir. Şu anda Tunceli bölgesini kapsayan ve 1847 ile 1938 yılları arasında Kürt
klanları ile hükümet güçleri arasında çatışmaları içeren on beş şiddetli isyanın
meydana geldiği bölgenin eski adı.
Türkiye’nin güneydoğusunda bulunan bir nehrin adı Anadolu tanrısı Bir Kürt klanının adı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kökeni olduğuna inanılan kişiler. Sekreterya Notu. Uygulama sebeplerinden dolayı, bu ek sadece kararın
basılmış nüshasında (seçilen kararların resmi raporlarında ve Mahkeme kararlarında)
yer alacaktır ancak Komisyon raporunun bir sureti Sekreterya’dan elde edilebilir.
Abrahams – Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250
U.S. 616 (1919) 630.
Brandenbrg- Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.
Schenk- Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52.
Whitney- California 274 U.S. 357 (1927) 376.
Whitney- California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927) 377.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło