23462/94
WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002346294
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie autora książki za propagandę separatystyczną, na podstawie tureckiego prawa antyterrorystycznego, stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w jego prawo do wolności wypowiedzi, naruszając art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wypowiedzi skarżącego była "przewidziana przez prawo" (art. 8 ustawy antyterrorystycznej) i miała "uzasadniony cel" (ochrona bezpieczeństwa narodowego i integralności terytorialnej). Kluczowe było jednak ustalenie, czy była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Trybunał zauważył, że choć książka zawierała obraźliwe fragmenty i krytykowała władze w ostrym tonie, to jednak nie stanowiła bezpośredniego podżegania do przemocy, zbrojnego oporu czy buntu. Ponadto, skarżący był osobą fizyczną, a jego dzieło miało charakter literacki, co ograniczało jego potencjalny wpływ. Trybunał był również zaskoczony surowością kary (1,5 roku więzienia) i uporczywością prokuratury, zwłaszcza że poprzednie skazanie za tę samą książkę zostało unieważnione. W konsekwencji, Trybunał uznał, że skazanie było nieproporcjonalne i nie spełniało wymogu "konieczności w społeczeństwie demokratycznym".Stan faktyczny
Skarżący, Günay Arslan, był autorem książki "Yas Tutan Tarih, 33 Kurşun", która ukazała się w dwóch wydaniach (1989 i 1991). Książka opisywała wydarzenia w południowo-wschodniej Turcji, krytykując działania władz tureckich i przedstawiając Turków jako najeźdźców i ciemiężycieli. Skarżący był dwukrotnie ścigany za propagandę separatystyczną; pierwsze skazanie zostało unieważnione z powodu zmiany prawa, ale drugie, na podstawie nowej ustawy antyterrorystycznej (ustawa nr 3713), skutkowało wyrokiem 6 miesięcy więzienia i grzywną, który został utrzymany przez Sąd Kasacyjny.Rozstrzygnięcie
1. Odrzuca wstępny zarzut Rządu (jednogłośnie).
2. Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji (jednogłośnie).
3. Stwierdza, że nie ma potrzeby badania odrębnej kwestii w świetle art. 14 w związku z art. 10 Konwencji (jednogłośnie).
4. Zasądza od pozwanego państwa na rzecz skarżącego:
a. 30 000 (trzydzieści tysięcy) franków francuskich tytułem szkody niemajątkowej.
b. 15 000 (piętnaście tysięcy) franków francuskich tytułem kosztów i wydatków.
c. Odsetki w wysokości 3,47% rocznie od tych kwot, jeśli nie zostaną zapłacone w ciągu trzech miesięcy. (jednogłośnie).
5. Odrzuca pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie (jednogłośnie).Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
ARSLAN-TÜRKİYE DAVASI
(23462/94)
Strazburg Haziran 1999
USULİ İŞLEMLER
1. Dava, Sözleşme’nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık
süre içinde, 17 Mart 1998 Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”)
tarafından Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk
vatandaşı olan Bay Günay Arslan tarafından 7 Ocak 1994 tarihinde eski Madde 25
kapsamında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisyon’a sunulmuş olan başvuruya
(No. 23462/94) dayanmaktadır.
Komisyon’un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) Maddeleri ile eski
Mahkeme A İçtüzüğünün eski 32. Maddesi 2. Fıkrasına ilişkindir. Talebin amacı,
davaya ilişkin gerçeklerin, muhatap Devlet tarafından hem ayrı olarak hem de 14.
madde ile birlikte Sözleşme’nin 10. maddesi kapsamındaki yükümlülüklerin ihlal
edilip edilmediğine ilişkin bir kararın verilmesidir.
2. Eski İçtüzük 33. Maddesi 3. Fıkrası uyarınca yapılmış olan soruşturmaya
cevaben başvuran adli takibata katılmak istediğini bildirmiş ve kendilerini temsil
edecek avukatları vekil tayin etmiştir (eski içtüzük 30. maddesi). Bunun sonucunda,
zamanın Mahkeme Başkanı olan Bay R. Bernhardt avukata yazılı takibatlarda
Türkçe dilini kullanma izni vermiştir (Eski İçtüzük 27. Maddesi, 3. Fıkrası). İleri bir
aşamada, Yeni Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber başvuranın avukatına sözlü
takibatlarda Türkçe dilini kullanma yetkisi vermiştir (İçtüzük 36. Madde 5. Fıkra).
3. 11 no’lu Protokol yürürlüğe girmeden önce ortaya çıkabilecek, özellikle
usule ilişkin hususları ele almak üzere kurulan Heyetin Başkanı sıfatıyla
(Sözleşmenin eski 43. Maddesi ve eski İçtüzük 21. Madde) ve Sekreter aracılığıyla
hareket eden Bay Bernhardt, Türk hükümeti (“Hükümet”) temsilcisinden,
başvuranın avukatı ve Komisyon Delegesinden yazılı prosedürün organizasyonu
hakkındaki görüşlerini bildirmelerini istemiştir (Eski İçtüzük 37. Madde, Madde 1
ve 38). Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter muhatap
Hükümetin ve başvuranın görüşlerini sırasıyla 10 ve 17 Temmuz 1998 tarihlerinde
almıştır. 8 Eylül tarihinde Hükümet görüşüne eklenecek evrakları göndermiştir ve Kasım tarihinde başvuran adil tazmin talebinde bulunmuştur (Sözleşme’nin 14.
Maddesi ve Yeni Mahkeme İçtüzüğünün 60. Maddesi).
*Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler Genel Müdürlüğü tarafından Türkçe’ye çevrilmiş
olup gayrıresmi tercümedir.
_______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan
amaçlarla alıntılanabilir.
4. 11. No’lu Protokol’ün 1 Kasım 1988 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra
ve anılan Protokol’ün 5. Maddesi 5. fıkrası uyarınca, dava Yüce Mahkeme
Heyeti’ne sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Bay Wildhaber bu dava ve Karataş -
Türkiye ( başvuru no. 23168/94); Polat - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan - Türkiye (
No. 23556/94), Okçuoğlu –
Türkiye (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce -
Türkiye (no. 25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94
ve 24408/94); Sürek ve Özdemir - Türkiye (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek-
Türkiye, no. 1 (no. 26682/95), Sürek - Türkiye no. 2 (no. 24122/94); Sürek - Türkiye
no.3 (no. 24735/94) ve Sürek- Türkiye no. 4 (no. 24762) olmak üzere, Türkiye’ye
karşı açılan on iki emsal davası için adaletin doğru şekilde uygulanmasına yönelik
olarak tek bir Heyetin kurulmasına karar vermiştir.
5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye için res’en, seçilmiş
bulunan hakim Bay R. Türmen (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 2. fıkrası ve Mahkeme
İçtüzüğü 24. Maddesi, 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Bay Wildhaber, Mahkeme
Başkan Yardımcısı Bayan E. Palm ve Bölüm Başkan Yardımcıları Bay J.P. Costa ile
Bay M. Fischbach’tan oluşmuştur (Sözleşme’nin 27. Maddesi, 3. fıkrası ve İçtüzük
24. Madde 3 ve 5(a) maddeleri). Heyet için atanan diğer üyeler: Bay A. Pastor
Ridruejo, Bay G.Bonello, Bay J. Makarczyk, Bay P. Kuris, Bayan F. Tulkens,
Bayan V. Straznicka, Bay V. Butkevych, Bay J. Casadevall, Bayan H. S. Gereve,
Bay A. Baka, Bay R. Maruste ve Bayan S. Botoucharova (İçtüzük 24. Madde, 3.
Fkra ve 100. Madde, 4. Fıkra). Kasım 1998 tarihinde Bay Wildhaber İçtüzüğün 28. Madde, 4. Fıkrası
uyarınca, Ogür - Türkiye davasında alınan Heyet kararına ilişkin olarak, davadan
çekilmesinden sonra Bay Türmen’i oturumdan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998
tarihinde Hükümet Bay F. Gölcüklü’nün ad hoc hakim olarak atandığını tebliğ
etmiştir (İçtüzük 29. Madde, 1. fıkra).
Bunun sonucunda, davanın ileriki aşamalarında yer alamayacak olan Bayan
Botoucharova’nın yerine Bay K. Traja getirilmiştir (İçtüzük 24. Madde, 5 (b)
fıkrası).
6. Mahkemenin daveti üzerine (İçtüzük 99. Madde, 1. fıkra) Komisyon,
üyelerinden biri olan Bay H. Danelius’u Heyet huzurunda takibatlara katılmak üzere
atamıştır.
7. Başkanın kararı uyarınca duruşma halka açık olarak 1 Mart 1999 tarihinde
Sürek - Türkiye ve Ceylan - Türkiye davaları ile eş zamanlı olarak Strazburg’daki
İnsan Hakları Mahkemesinde gerçekleştirilmiştir.
Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar:
(a)
Hükümet adına
Bay D. TEZCAN
Bay ÖZMEN
Ortak Ajanlar,
Bay B. ÇALIŞKAN
Bayan A. GÜNYAKTI
Bay F.POLAT
Bayan A.EMÜLER
Bayan I.BATMAZ KEREMOĞLU
Bay B.YILDIZ
Bay Y.ÖZBEK
Komisyon adına
Bay H.DANELIUS
Başvuran adına
Danışmanlar
Delege
(b)
(c)
İstanbul
Barosu’ndan
Bay
Avukat
H.KAPLAN
Mahkeme, Bay Danelius’un, Bay Kaplan’ın, Bay Tezcan’ın ve Bay Özmen’in
beyanlarını dinlemiştir.
DAVA ESASLARI
I. Dava İle İlgili Olaylar
8. Başvuran, Yunus Nadi Ödülü kazanan “Yas Tutan Tarih, 33 Kurşun” adlı
kitabın yazarıdır.
Kitap Aralık 1989 tarihinde, ikinci baskısı ise Temmuz 1991 tarihinde
yayınlanmıştır. Kitapta tanınmış bir Kürt taraftarı politikacı ve ana teması
Türkiye’deki Kürt sorunu olan ve 1992 yılında katledilen bir yazar olan Musa
Anter’e ithaf edilen bir önsöz bulunmaktadır.
A. İlk Baskıya İlişkin Takibatlar
9. 29 Ekim 1989 tarihinde Bay Aslan ile ilgili olarak yürütülen ceza tahkikatı
sürecinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (“Devlet Güvenlik Mahkemesi”)
Cumhuriyet Savcısı anılan mahkemenin yukarıda belirtilen kitabın toplatılmasına
ilişkin bir ihtiyati tedbir kararı alması talebinde bulunmuştur.
Anılan tarihte verilen emir üzerine, hakim bu uygulamaya müsaade etmiştir.
10. 22 Ocak 1990 tarihinde Cumhuriyet Savcısı başvuranın bölücü propaganda
yapmakla suçlamıştır. Kitabında Bay Arslan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nde çeşitli
ulusların bulunduğunu iddia ettiğini, Türk ulusunu barbar olarak tanımladığını,
soykırım değilse de, Kürtlerin sürekli bir baskının kurbanı olduklarını ileri
sürdüğünü ve Güney - Doğu Türkiye’deki asilerin eylemlerini övdüğünü belirterek,
Türk Ceza Kanunu’nun 146. Maddesinin 3 ve 6. fıkralarının uygulanmasını ve
kitabın toplatılmasını talep etmiştir. İddianamede kitaptan yapılan aşağıdaki alıntılar
bulunmaktadır:
“Orta Doğu’daki Türklerin konumu çok ilginçtir... Göçebe dalgası olarak
gelerek, kendilerinden bin kez fazla medeni olan ulusların topraklarını işgal etmişler
ve kendilerine ait baskın bir kültürleri olmadan zorba, şiddet içeren ve gayri insani
hareketlerle örneğin Araplar, Farslar ve Kürtler gibi bu halkları kontrol etmeye
kalkışmışlardır. Böyle bir organizasyonun, şiddete dayalı bu barbar mekanizmanın,
bu Devlet düzeninin demokratik kararları uygulaması beklenebilir mi? Bu boş bir
umut olurdu. Bugün bile, Türkiye’de hüküm süren bu zihniyettir. Örneğin, birisi
Kürdistan’ın Kürtlere, Ermenistan’ın Ermenistan’a, “Lazistan”ın “Lazlara” ve Rum
devletinin “Rumlara” ait olduğunu söylerse, Türklere ne kalacak?... Balkanlarda ve
Orta Doğu’da (Türklerin) zulmetmedikleri tek bir kişi yoktur. Bu yüzden bugün
Türkler Bulgarların, Yunanların... ve içerde Kürtlerin kendilerini düşman olarak
gördüklerini fark etmiştir. Sonuçta, “Türk’ün Türkten başka dostu yoktur” deyişinde
olduğu gibi bu durum aksiyom bir hale gelmiştir. Bulgarlar, Yunanlar ve Araplar
gibi bazı gruplar bu barbar yönetime karşı kendi özgürlüklerini kazanmışlardır.
Sadece Kürtler kalmıştır. Hem Türkler hem de Kürtler bu konuda ne yapacaklarını
bilmemektedir. Türkistan’lı bir Türk Kürdistan’da yaşayan bir Türkü ret etmektedir.
Bir Kürt oğluna ne babasının ismini verir ne de kendi adını seçer... (önsöz, sayfa 7-
10).
....Silopi’deki Kürt köylülerin isyanı daha büyük ölçekte tepkilere neden
olmuştur; Kürtler kendi arkadaşları olan Kürtlerin katledilmesine karşı öfkeyle
patlamıştır. Asurlu despotizme karşı verdikleri mücadelede, bir zamanlar Orta
Doğu’daki halkların egemenliğinde olan Kürt halkı direnerek, Türk şovenizminin
şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları günün mutlu haberini veriyorlardı...
[“Silopi’nin ebediliği” başlıklı bölüm, sayfa 58-59]
11. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde başvuran bu suçlamaları reddetmiştir.
Özellikle Bay Anter tarafından yazılan önsözden dolayı sorumlu tutulamayacağını
iddia etmiştir. Tanık olarak dinlenen Bay Anter’in kitap için hiçbir zaman önsöz
yazmayı amaçlamadığını, ancak sadece yıllarca önce yazdığı bir makalenin
bulunduğu süreli yayını isteği üzerine başvurana verdiğini beyan etmesinden dolayı
bu iddia hakimler tarafından kabul edilmemiştir.
Başvuran aynı zamanda kitabı yazmadaki amacının hiçbir zaman bölücü uçlara
yönelik çalışmak olmadığını, ancak kendi memleketi olan Van’da meydana gelen ve
kendi aile üyeleri dahil olmak üzere, 33 köylünün hayatına mal olan olaylara ilişkin
görüşlerini bildirmek olduğunu belirtmiştir.
12. 29 Mart 1991 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı altı yıl, üç
aylık bir hapis cezasına mahkum etmiş ve kitabın toplatılması emrini vermiştir.
Mahkeme kararında, Devlet politikasını eleştirmek için Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’da meydana gelen belirli olayları kitabında yazarın taraflı olarak ele aldığı
ve Kürtlerin bazen onları vuran jandarmanın baskısı altında ezildiğini ve Kürtlerin
temel haklarının ihlal edildiğini ileri sürdüğünü belirtilmiştir. Karar özellikle
aşağıdaki satırları dikkate almıştır:
“Kitapta, ülkenin bir bölümünden Kürt bölgesi ya da illeri olarak bahsedilmiştir
ve buraların Kürtlere ait olması gerektiği, Kürtlerin Kürdistan denilen kendi
ülkelerini kurdukları belirtilmiştir; ayrıca, Türkistan’dan gelen Türklerin Kürtleri
Kürdistan dışına sürdükleri ve bu bölgenin genel bir savaşa girdiği ve karşı koyma
durumunda olduğu belirtilmiştir.”
Devlet Güvenlik Mahkemesi yorumsuz olarak ilişkilendirilmesi gereken söz
konusu olayların ve bunlara sebep teşkil eden hususların topluma sunulmasının son
derece büyük olan önemini vurgulamış, ancak araştırma bulguları olarak
sunulmasına rağmen, kitabın içeriğinin bu tür bir amacın ötesine gittiğini
belirtmiştir.
Hazırlık soruşturmalarını kabul eden Devlet Güvenlik Mahkemesi Kitapta ve
özellikle önsözünde ayırt edilen temanın ırkçı düşüncelere dayalı bölücü propaganda
içerdiğini ve vatanseverlik duygusunu zayıflatmayı amaçladığını ve bu durumun da
Bay Arslan’ın mahkumiyetini haklı çıkarttığını kabul etmiştir.
13. 12 Nisan 1991 tarihinde Terörle Mücadele Kanunu yürürlüğe girmiştir
(3713 Sayılı Kanun). Başvuranın mahkumiyetine dayanak teşkil eden Ceza Kanunun
142. Maddesini yürürlükten kaldırmıştır. Sonuç olarak, 3 Mayıs 1991 tarihli karar ile
DGM, Bay Arslan’ın mahkumiyeti geçersiz ve hükümsüz kılınmış olduğunu beyan
etmiş ve kitabın toplatılan nüshalarının iadesi emrini vermiştir.
B. İkinci Baskıya İlişkin Takibatlar
14. Bay Arslan’ın kitabı 21 Temmuz 1991 tarihinde yeniden yayınlanmıştır. Temmuz tarihinde, Cumhuriyet Savcısı kitabın yeniden yayınlanmasının
“Devletin bölünmez bütünlüğü” aleyhinde tüm propagandaları yasaklayan 3713
sayılı Kanunun 8. bölümünü ihlal ettiği gerekçesine dayanarak, Devlet Güvenlik
Mahkemesinden kitabın toplatılmasını talep etmiştir (aşağıdaki paragraf 23’e
bakınız).
15. 31 Temmuz tarihli karar ile mahkeme hakimi, suç teşkil eden unsurların
tespit edilmediği gerekçesine dayanarak bu başvuruyu reddetmiştir.
Aynı gün Cumhuriyet Savcısı Ceza Kanunun eski 142. Maddesi, 3. fıkrasında
belirtilen suçu teşkil eden eylemlerin 3713 sayılı kanunun 8(1) bölümü uyarınca suç
teşkil eden eylemlerden hiçbir şekilde farklı olmadığını ileri sürerek başvurusunu
yinelemiştir. Bölücü propaganda içerdiği gerekçesine dayanarak, 29 Aralık 1989
tarihinde toplatılması emri verildiği zaman kitabın Devletin bölünmez bütünlüğüne
karşı propaganda oluşturduğunun tespit edilmemesinin mantık dışı olduğunu ileri
sürmüştür (yukarıdaki paragraf 9’a bakınız). 5 Ağustos 1991 tarihinde hakim
başvuruyu reddetmiştir.
16. 23 Ağustos tarihinde, Cumhuriyet Savcısının talebi üzerine Adalet
Bakanlığı 5 Ağustos 1991 tarihli karar aleyhine olan kanunun açıklığa
kavuşturulması için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda bulunma kararı
vermiştir (yukarıdaki paragraf 15’e bakınız).
Yargıtay, bir davaya ilişkin ihtiyati tedbirin uygunluğunun değerlendirilmesinin
ve bir yayının içeriğinin kanunlara aykırı olup olmadığının ancak esasa ilişkin bir
karar ile tespit edilebileceği gerekçesine dayanarak, 13 Eylül 1991 tarihli kararıyla
temyiz başvurusunu reddetmiştir.
17. 12 Eylül 1991 tarihli iddianamede, Cumhuriyet Savcısı, Bay Arslan ve
yayıncısını 3713 sayılı kanunun 8. bölümün (1 ve 2) kapsamı dahilinde “Devletin
bölünmez bütünlüğü” aleyhine propaganda yapmak ile suçlamıştır (aşağıdaki
paragraf 23’e bakınız). Ocak 1990 tarihli iddiasında bulunan alıntıları yeniden sunmuş ve aşağıdaki
de dahil olmak üzere, kitaptaki diğer bölümlere de değinmiştir:
“ .. Son zamanlara dek altüst edilen, karışıklık içinde bulunan ve farklı yönlere
bölünmüş olan Kürt halkı kendilerine yüklenen bu kaderi ret ederek bu gidişe bir dur
demişler ve artık kendi kaderlerini oluşturmak için dev adımlarla yürümeye
başlamışlardır. Yüzyıllardır bu insanları zincirleyenler ve emeklerini sömürenler, bu
tür bir adaletsizlik ve onur kırıcı duruma karşı (Kürtlerin) kalplerinde direniş
tohumlarının filizlendiğini gördüklerinde paniklemişlerdir. Özel savaşın ana
özelliklerinden biri olarak ve sürgün, tehdit, tutuklama, işkence ve baskı
politikalarına karşı Kürt halkının büyük çoğunluğunun direnişine katliamlar ile
cevap veren yöneticilere hizmet etmek için, özel güçler PKK militanlarının elinde
bozguna uğrama hislerini ifade etmek için köylüleri katletmekten daha iyi bir yol
bulamamışlardır. Silopi’deki köylülerin katliamı, nüfusun çoğunluğunu Kürtlerin
oluşturduğu bu bölgelerde meydana gelen gelişmelerdeki yeni dönemin gelişini ilan
etmişti. Güvenlik Kuvvetleri ile PKK gerillaları arasında bu bölgede süregelen özel
savaş sona yaklaşıyordu... Aylardır çok sayıda bölüğü silah altına alıp Botan
bölgesine- özellikle Cudi dağlarına- gönderen Devlet (PKK’nın) silahlı baskınlarını
önleyememişti ve ölçeği basın tarafından son derece abartılan (PKK’ya karşı) son
operasyonlarının hiçbir sonuç vermediğini anlamasıyla birlikte, Devlet tarihi Ağrı
isyanının bastırılması örneğini takip etmeye ve nihai çözümü - soykırımı
uygulamaya karar verdi. O tarihten itibaren, bu çözüme ulaşmak için her türlü çaba
gösterilecektir. Silopi ile başladılar; ölüm birlikleri başlattıkları insan avında
ilerleme kaydetmek için her yolu denemişlerdir. Karşı isyan tarafları gibi, çeteler ve
köy korucuları hükümetten para alan ve Kürt kanı içmeleri emredilen klan liderlerini
Kürt bölgelerine salmışlardır....”
18. Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda başvuran, kitabının gerçek olaylara
ve bir gazeteci olarak kendi gözlemlerine dayandığını özellikle ileri sürerek,
kendisine karşı yapılan suçlamaları bir kez daha reddetmiştir. Mesleki faaliyeti
bağlamında belirli olayları ilişkilendirmekten ötesini gerçekleştirmediğini
belirtmiştir.
19. 28 Ocak 1993 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın “Devletin
bölünmesi bütünlüğü” aleyhine propaganda yapmaktan suçlu bulmuştur ve 3713
sayılı kanunun 8(1) Bölüm uyarınca başvuran altı aylık hapis cezası ve 41,466,666
Türk lirası para cezasına çarptırılmıştır.
Kararında Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın bir önceki mahkumiyetinin Mayıs 1991 tarihinde geçersiz ve hükümsüz kılınması hususunun (yukarıdaki
paragraf 13’e bakınız) ceza kanunun farklı bir hükmüne dayanılarak yeni bir
suçlama nedeniyle kendisi aleyhinde dava açılmasına herhangi bir engel teşkil
etmediğini başından bu yana belirtmektedir. Dava esasına ilişkin olarak mahkeme,
kitabın belirli bölümlerine başvurmuş ve – 29 Mart 1991 tarihli karar mantığına
paralel olarak - başvuranın Kürt kökenli vatandaşları Devlete karşı isyana teşvik
etmeyi amaçladığını kabul etmiştir.
20. 9 Mart 1993 tarihinde başvuran Devlet Güvenlik Mahkemesinin bu kararına
itiraz etmiştir. Bay Anter’in aslında önsözün yazarı olduğunu ispatlamak amacıyla,
başvuran tanığın dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, kitabın ilk kısmının tarihi bir
olaydan uyarlandığını, ikinci kısmının ise önceden yayınlanmış makalelerin
toplaması olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, Kürt nüfusuna yönelik baskıyı
eleştirmesinden dolayı mahkumiyetinin ifade özgürlüğüne yönelik ciddi bir tehdit
teşkil ettiğini belirtmiştir. Mart 1993 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi yasal süresi içinde
başvurunun yapılmadığı gerekçesine dayanarak itirazı reddetmiştir. Daha sonra
başvuran Yargıtay’a temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yukarıda belirtilen iddiaları
yineleyerek, başvuran düşüncelerini ifade etmesinden dolayı bir insanın mahkum
edilmesinin modern bir toplumda kabul edilemez olduğunu ve bir kitabın önsözünün
dahi tehlike teşkil ettiği düşünülüyor ise, bir ülkenin “bütünlük” ya da
“bölünmezlik”e sahip olduğunun söylenemeyeceğini iddia etmiştir.
21. Yargıtay İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından gerçekleştirilen
delil tespitinin, başvuranın temyiz başvurusu gerekçesinin reddini doğruladığını
kabul ederek, 16 Eylül 1993 tarihli kararıyla Bay Arslan’ın aleyhine karar vermiştir.
II. İlgili İç Hukuk Ve Uygulamaları
A. Ceza Kanunu
1. Ceza Kanunun Eski 142. Maddesi
22. 3713 sayılı Kanun ile yürürlükten kaldırılan Ceza Kanunun eski 142.
Maddesinin 3 ve 6. paragrafları (aşağıdaki paragraf 23’e bakınız) şu şekildedir:
“3. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasiyle kısmen veya
tamamen kaldırmayı hedef tutan veya milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak
için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse bir yıldan üç yıla kadar
hapis cezası ile cezalandırılır.
6. Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiiller neşir vasıtası ile işlendiği takdirde
verilecek ceza yarı nispetinde artırılır.”
2. Terörle Mücadele Kanunu (3713 sayılı kanun):
23. 3713 sayılı kanun 12 Nisan 1991 tarihinde yayınlanmıştır. 27 Ekim 1995
tarih ve 4126 sayılı Kanun tarafından daha sonra yürürlükten kaldırılan) 8. bölüm
aşağıdaki şekildedir.
Eski 8. Bölüm (1)
“Türkiye Cumhuriyetinin Ülke bütünlüğü ve ulusun bölünmez birliğini
zedelemeye matuf yazılı ve sözlü propaganda, toplantı ve gösteriler, kullanılan
yöntem ve amacına bakılmaksızın yasaklanmıştır. Anılan türden fiillere katılan
şahısların 2 yıldan az olmamak üzere 5 yıla kadar ağır hapis cezasına ve 50 Milyon
ila 100 Milyon TL tutarında ağır para cezasına çarptırılmasına hükmolunur.”
B. Hükümet Tarafından Sunulan Emsal Ceza Davası
24. Hükümet, Ankara Devlet Güvenlik mahkemesine bağlı Cumhuriyet Savcısı
tarafından özellikle dini gerekçelerle halkı kin ve düşmanlığa teşvik etmekten (Ceza
Kanunun 142312. maddesi) ya da Devletin bölünmez bütünlüğü aleyhine
propaganda yapmaktan sanık (3713 no’lu Kanunun 8. Bölümü- yukarıdaki 23.
paragrafa bakınız) şahsın aleyhine suçlamaların geri çekilmesine ilişkin kararlarının
bazı suretlerini temin etmiştir. Suçların neşir yoluyla işlendiği davaların
çoğunluğunda, Cumhuriyet Savcısının kararına yönelik sebeplerin takibatların
zaman aşımına uğraması, suç teşkil eden unsurlardan bazılarının tespit edilememesi
ya da yetersiz delil olması gibi hususları içermektedir. Diğer gerekçeler, yayınlanan
neşriyatların dağıtılmaması, yasadışı bir amacın olmadığı ya da suç işlenmediği ya
da sorumlu şahısların tespit edilememesi gibi hususları içermiştir.
Ayrıca Hükümet, yukarıda belirtilen suçlardan sanık davalıların suçlu
bulunmadığı emsal davalarında Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilen
birkaç kararı sunmuştur. Bu kararlar şunlardır: 1991/23, 75, 132, 177 ve 100;
1992/33, 62, 73, 89 ve 143; 1993/29, 30, 38, 39, 82, 94 ve 114; 1994/3, 6, 12, 14,
68, 108, 131, 141, 155, 171 ve 172; 1995/1, 25, 29, 37, 48, 64, 67, 84, 88, 92, 96,
101, 120, 124, 134 ve 135; 1996/2, 8, 18, 21, 34, 38, 42, 43, 49, 54, 73, 86, 91, 103, ve 353; 1997/11, 19, 32, 33, 82, 89, 113, 118, 130, 140, 148, 152, 153, 154, 187,
191, 200 ve 606; 1998/6, 8, 50, 51, 56, 85 ve 162.
Kürt sorunu ile ilgili eserlerin yazarları aleyhine olan takibatlar açısından, bu
davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri suç teşkil eden unsurlardan biri olan
“propaganda”nın yapılmadığı gerekçesine dayanarak ya da kullanılan kelimelerin
bilimsel, tarihi ve/veya tarafsız özelliklerini dikkate alarak bu kararları vermişlerdir.
KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT
25. Bay Arslan 7 Ocak 1994 tarihinde Komisyon’a başvuruda bulunmuştur.
Aynı suçtan iki kez yargılanarak 6. Maddenin 1. fıkrası ile teminat altına alınan
şekilde adil yargılanma hakkının ihlal edildiği şikayetinde bulunmuştur.
Sözleşme’nin 6, 9 ve 10. maddelerine dayanarak, başvuran ayrıca mahkumiyetinin
düşünce özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiği ve İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkeme’sinin kitabının sadece bir bölümü ve kendisi tarafından
yazılmamış olan önsözüne dayanarak kendisini mahkum ettiği şikayetinde
bulunmuştur. Son olarak, Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14’e aykırı olarak,
siyasi görüş gerekçesiyle ayrımcılık mağduru olduğunu ileri sürmüştür.
26. 14 Ekim 1996 tarihinde Komisyon iki kez yargılanmama ilkesinin Türkiye
tarafından onaylanmamış olan 7. no’lu Protokol’ün 4. Maddesinde yer aldığı
gerekçesine dayanarak, anılan ilkenin ihlaline yönelik şikayeti hariç tutmak suretiyle
başvuruyu kabul etmiştir. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (Madde 31), düşünce
özgürlüğü ve ifade özgürlüğü hakkının ihlaline yönelik şikayeti sadece 10. Madde
açısından incelemiştir ve otuza karşı iki oyla bu hükmün ihlal edildiğine yönelik
görüş bildirmiştir. Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14 altında herhangi ayrı
bir hususun vuku bulmadığına dair görüş bildirmiştir (otuza karşı iki oy). Komisyon
görüşünün ve raporda bulunan karşı görüşün tam metni bu kararın ekinde
sunulmuştur.
MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR
27. Başvuran dilekçesinde, ilk olarak aynı eylemden iki kez mahkum edilmesi
ve de ikinci olarak kendisini yargılayan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin
“bağımsız ve tarafsız bir mahkeme” olmaması ile 6. Madde’nin 1. fıkrasının iki kez
ihlal edilmesinin mağduru olduğunu ileri sürmüştür. Aynı zamanda başvuran 9 ve
10. maddeler ile 10. madde ile birlikte ele alınan 14. maddenin ihlalinden şikayetçi
olmuş ve Mahkemeden Sözleşme’nin 41. maddesi altında belirtilen meblağların
kendisine ödenmesini talep etmiştir.
28. Hükümet Mahkemeden aşağıda belirtilenlerin kabulü isteminde
bulunmuştur:
“1. mevcut davada Terörle Mücadele Kanunun uygulanmasının başvuranın
ifade özgürlüğünü ihlal ettiğine ilişkin iddianın Türk mahkemelerine sunulmamış
olmasından dolayı yerel başvuru mercileri tüketilmediğinden, mevcut uygulamanın
ilk olarak kabul edilmemesi;
2. BAşvuranın şiddete teşvik ve Türkiye’ye karşı suç işleme mahkumiyetinin
demokratik toplum için gerekli olduğunun, amaçlanan meşru hedef ile orantılı
olduğu ve uygun şekilde Sözleşme’nin 10. Maddesini ihlal etmediği;
3. İfade özgürlüğü ihlali olmadığından Madde (41)in uygulanmasının uygun
olmadığı.”
İddialarını destelemek için, Güneydoğu Türkiye’de meydana gelen çeşitli
olaylar ile ilgili raporlar ve Türkiye içindeki bu olayların sosyal ve siyasi etkilerine
ilişkin bilgilerin bulunduğu ve 1991 yılında yayınlanan günlük gazetelerden alıntılar
sunmuşlardır.
HUKUK AÇISINDAN
I. Dava Kapsamı
29. Mahkemede görülmekte olan davanın kapsamı, komisyonun kabul
edilebilirlik kararı ile belirlenmektedir (örneğin, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-
Türkiye davası, Kararlar ve Hükümleri Raporları 1998-.., sayfa.., 28. fıkra ve 21
Ocak 1999 tarihli Janowski- Polonya davası, Raporlar 1999-.., sayfa.., 19. fıkra’ya
bakınız). Mevcut davada şikayetlerin birincisinin Komisyon tarafından kabul
edilmediği ve ikincisinin Komisyona sunulmaması sebebiyle Mahkemenin 6 Madde,
1. Fıkraya ilişkin şikayetleri ele alamayacağı belirtilmiştir (yukarıdaki paragraf 27’e
bakınız). Bu nedenle mahkeme incelemesi ayrı ayrı ele alınan Madde 9 ve 10 ile
Madde 10 ile birlikte ele alınan Madde 14 altındaki şikayetler ile sınırlandırılacaktır.
II. Sözleşme’nin 9. ve 10. Maddelerinin İhlali İddiası
30. Bay Arslan başvurusunda Terörle Mücadele Kanunun (3713 sayılı kanun) 8.
bölümü uyarınca mahkumiyetinin Sözleşme’nin 9 ve 10. Maddelerinin ihlal ettiğini
bildirmiştir. Ancak, Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, bu şikayetin
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat
özgürlüğünü, kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu olmaksızın
haber veya fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin
radyo,televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel
değildir.
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir
toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak
bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç
işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının
korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı
gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı
formalitelere şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”
şeklindeki Madde 10 açısından ele alınmasına yönelik Hükümet ve Komisyon
önerisine itizarda bulunmamıştır (diğer yetkililerin yanı sıra, 9 Haziran 1998 tarihli
Incal- Türkiye davası kararı, Raporlar 1998-.., sayfa..., 60. fıkra).
A. Hükümetin Ön İtirazları
31. Komisyon nezdinde ileri sürülen şekilde Hükümet, başvuranın kendi ifade
özgürlüğü hakkının ihlaline ilişkin bir şikayette bulunmadığı ve bu yüzden
Sözleşme’nin 35. Maddesi, 1. fıkrası uyarınca iç hukuk yollarının tüketilmediği
yönünde görüş belirtmiştir.
32. Bay Arslan başvurusunun kabul edilebilirliğe dair Sözleşme gereklerine
uygun olduğunu ileri sürmüştür.
33. Mahkeme, Sözleşmenin 35. Maddesinin 1. fıkrasının amacının ilgili itirazlar
Mahkemeye sunulmadan önce kendileri karşı yapıldığı ileri sürülen ihlalleri
engelleme ya da düzenleme olduğunu yinelemiştir. Bu hüküm “belli derecede
esneklik ile ve aşırı resmiyet olmadan” uygulanmalıdır; başvuranın müteakiben
Strazburg’da yapma niyetinde olduğu şikayetleri ulusal yetkililer nezdinde “asgari
olarak özü itibariyle ve iç hukukta öngörülen resmi gerekler ve zaman sürelerine
uygun olarak” yapması yeterli olacaktır (diğer yetkililerin yanı sıra Fressoz ve Roire
– Fransa davası 21 Ocak 1999 tarihli kararı, Raporlar, 1999-..., sayfa..., 37. fıkra’ya
bakınız).
Mevcut davada Mahkeme Bay Arslan’ın Yargıtay huzurunda diğer
sunumlarının yanı sıra mahkumiyetinin ciddi derecede ifade özgürlüğünü tehdit
ettiğini ileri sürdüğünü belirtmiştir (yukarıdaki paragraf 20’ye bakınız). Komisyon
gibi, Mahkeme mevcut duruma dayanarak, başvuranın asgari olarak özü itibariyle
Madde 10 altında yaptığı şikayeti Türk yüce mahkemesine sunduğu görüşüne
varmıştır.
B. Şikayete İlişkin Esaslar
34. Mahkeme huzurunda bulunanlar, “Yas tutan tarih, 33 kurşun” adlı kitabın
ikinci baskısını takiben başvuranın mahkumiyetinin ifade özgürlüğü hakkının
kullanılmasına müdahale teşkil ettiği konusunda mutabakata varmışlardır. Bu tür bir
müdahale Madde 10’un ikinci Fıkrasının gereklerini yerine getirmediği sürece
Madde 10’u ihlal etmektedir. Bu sebepten dolayı Mahkeme “kanun tarafından
öngörülen şekilde” anılan paragrafta belirtilen bir ya da daha fazla meşru amaca
yönelik olup olmadığını ve ilgili amaçların gerçekleştirilmesi için “demokratik bir
toplumda gerekli” olup olmadığını tespit etmesi gerekmektedir.
1. “Kanunlar tarafından öngörülme”
35. Ne başvuran, ne de Hükümet 3713 sayılı kanunun 8. bölümünün Sözleşme
kapsamında “kanun” olarak ele alınıp alınmayacağı hususuna ilişkin görüş
beyanında bulunmamışlardır.
36. Mahkeme huzurunda yapılan duruşmada, Komisyon Delegesi bu hükmün
metninin belirsiz olduğu ve “kanun” terimin doğasında bulunan açıklık ve
öngörülebilirlik
gereklerinin
yerine
getirilip
getirilmediği
konusunun
sorgulanabileceği konusunda görüş bildirmiştir. Ancak, Komisyon’un 8. bölümün
başvuranın mahkumiyeti açısından yeterli meşru tabanı temin ettiği görüşünü ele
aldığını belirterek delege müdahalenin “kanun tarafından öngörüldüğü” yönünde
görüş bildirmiştir.
37. Mahkeme Delege’nin 3713 no’lu kanunun 8. bölümünün metninin
belirsizliğine ilişkin görüşünü dikkate almaktadır. Ancak, Komisyon gibi Mahkeme
de başvuranın mahkumiyetinin Terörle Mücadele Kanunun 8. bölümüne dayalı
olmasından dolayı (3713 sayılı kanun) sonuç olarak ifade özgürlüğü hakkına
müdahalenin özellikle başvuran bu hususun doğruluğunu kabul etmediğinden
“kanun tarafından öngörülen” olarak kabul edilebileceğini belirtmiştir (yukarıdaki
paragraf 35’e bakınız).
2. Meşru amaç
38. Başvuran bu konuda görüş beyanında bulunmamıştır.
39. Hükümet söz konusu müdahalenin amacının sadece Komisyon’nun belirttiği
gibi “devlet güvenliğini” korumak ve “kamu düzenini” sağlamak değil, aynı
zamanda “devlet bütünlüğünü” ve ulusal birliği korumak olduğu yönünde görüş
bildirmiştir.
40. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini
(Bakınız 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,
10. Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte
olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal
güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi
olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu
kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına
dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki
Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.
3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruriyet”
(a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları
(i) Başvuran
41. Başvuran kitabının Güneydoğuyu Türkiye’den ayıran çatışma başlamadan
ve PKK kurulmadan önce meydana gelen olayları ilişkilendirdiğini belirtmiştir.
Kitabının yayınlanması ile belirtilen çatışma ya da örgüt arasında herhangi bir
bağlantının yapılamayacağını vurgulamıştır. Yazıları Cumhuriyet aleyhine “şiddetli
bölücülük” ya da ayrımcılık propagandası yapmamıştır ve nefret içeren ya da
hükümete karşı halkı isyana teşvik eden herhangi bir fikir içermemektedir. Her
durumda, kitap yazmak bir terör eylemi ile eşdeğer tutulamaz.
(ii) Hükümet
42. Hükümet İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin belirttiği şekilde
başvuranın kitabında Türk Devletini saldırgan ülke olarak tanımladığını, Kürt asıllı
okuyucuları silahlanmaya teşvik ettiğini ve hedefi Türkiye’nin ülke bütünlüğüne
zarar vermeyi amaçlayan bir terör örgütünü alenen savunduğunu belirtmiştir. Bu
iddiayı desteklemek için, - Başvuranın aksine Musa Anter tarafından yazıldığı
hükümet tarafından iddia edilen – önsözden ve kitap metninden alıntıları
mahkemeye sunmuştur. Türk Devletinin burada terörist olarak tanımlandığını ve
Nazi Almanyası ile karşılaştırıldığını ve Silopi’de PKK tarafından düzenlenen
protestonun tüm Kürt nüfusunun isyanı olarak sunulduğunu özellikle
vurgulamışlardır.
Madde 10 toprak bütünlüğünün terörizm tehdidi altında bulunduğu durumlarda
Sözleşme Devletlerine geniş bir takdir marjını sağlamaktadır. Ayrıca, -PKK’nın
sistematik olarak kadınları, çocukları, okul öğretmenlerini ve askerleri katlettiği-
Türkiye’deki durumla karşı karşıya kalındığı zaman Türk yetkilileri toplumun çeşitli
kesimleri arasında şiddet ve düşmanlığı teşvik edebilecek ve insan hakları ve
demokrasiyi tehlikeye atabilecek tüm ayırımcı propagandaları yasaklama görevine
sahiptir.
Son olarak, Körfez Savaşı ile Irak sınırında meydana gelen asayişsizlikten
yararlanarak PKK’nın Güney- Doğu Türkiye’deki operasyonlarını arttırdığı
zamanda bu kitap yayınlandığından, Hükümet Madde 10 tarafından korunan
hakların uygulanmasına eşlik eden “görev ve sorumlulukları” vurgulamış ve sonuç
olarak da başvuranın mahkumiyetinin hiçbir şekilde hedeflenen amaçlar açısından
orantısız olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.
(iii) Komisyon
43. Komisyon da benzer şekilde hassas siyasi konularda alenen fikir bildiren
insanlar tarafından “yasadışı siyasi şiddetin” mazur gösterilmemesini önemli kılan
10. maddenin “görev ve sorumlulukları”na katılmaktadır. İfade özgürlüğü örneğin
durumun altında yatan sebepleri inceleme ya da olası çözümlere ilişkin fikir
bildirme açısından Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı zor sorunlara benzer sorunların
aleni tartışmalarına katılma hakkını içermektedir.
Komisyon başvuranın kitabında Devlet’in Kürt kökenli nüfusa karşı baskı
uyguladığını ve soykırım, sürgün ve organize katliamlar yoluyla kimliğini yok
etmeye çalıştığını ve sonuç olarak da Kürtler açısından buna karşı koymanın zorunlu
olduğunu ileri sürdüğünü belirtmiştir. Bununla birlikte, eleştirilen metinlerin
hiçbirinde Komisyon şiddete karşı herhangi bir teşvik tespit edememiş ve kitabın
özellikle Güney- Doğu Türkiye’deki mevcut durumun tarihi geçmişinin
tanımlanmasını içerdiği yönünde görüş bildirmiştir. Bu sebeple başvuranın
mahkumiyeti Madde 10 gereklerine uymayan bir sansür şekli teşkil etmiştir.
(b) Mahkeme’nin değerlendirmesi
44. Mahkeme, örneğin Zana – Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, ss. 2547-
48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa Kararında (1999-
… Raporları, s. …, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri
vurgulamaktadır.
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve
toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan birini
teşkil etmektedir. 10. Madde’nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız
veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil aynı zamanda kırıcı, şok
edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik
toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.
Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna
edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.
(ii) 10. Madde’nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir
sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup
olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir
mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları
kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir
“sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile
bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.
(iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan
ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün
olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”
ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen
gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de
Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun
standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine
dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.
45. Kitap edebi tarihi bir öykü biçimindedir. Birçok insanın öldüğü dönemde
Mardin bölgesindeki Silopi’de Güneydoğu Türkiye’de meydana gelen olayları
ilişkilendirmektedir. Cumhuriyet Savcısı ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi
tarafından başvurulan bölümlerde, Türkler diğer halkların topraklarını işgal ederek,
Türkiye’yi kuran işgalciler ve zalimler olarak tanımlanmaktadır. Bu halkların
arasında sadece Kürt halkının Türk boyunduruğundan çıkıp özgürlüklerini elde
edemedikleri iddia edilmektedir. Silopi’deki olaylar ile ilgili olarak, yazar bu
olayları PKK aleyhine eylemlerinin başarısızlığının sebep olduğu mağlubiyet
duygusu ile teşvik edilen yetkililerin köylüleri katletmesi olarak sunmaktadır. Buna
bağlantılı olarak, Devletin Silopi’de “kesin çözüm” olan soykırım uygulamasını
başlatmayı amaçladığını iddia etmektedir. Yazar aynı zamanda Silopi’deki Kürt
halkının direnişinin “Türk şovenizminin şiddetinin büyük kalesini parçalayacakları
günün mutlu haberini” ilan ettiğini ileri sürmektedir (yukarıdaki paragraf 10 ve 17’e
bakınız).
Bu durumun tarihi gerçeklerin “tarafsız” tanımına uymadığı ve kitabında
başvuranın ülkenin güneydoğusundaki Türk yetkililerin eylemlerini eleştirmeyi ve
ilgili nüfusu bu duruma karşı koymaya teşvik etmeyi amaçladığı açıkça
görülmektedir. Ayrıca, kullanılan tarzın inkar edilemez şiddeti, bu eleştiriye belli
miktarda şiddet eklemektedir.
46. Ayrıca, Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu
çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların
sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bakınız 25
Kasım 1996 tarihli Wingrove – Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957,
58. Madde). Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili
hususlarda, özel vatandaşlar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik
bir sistemdeki hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli
otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca,
Hükümetin sahip olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının
eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai
işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu
kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza
kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan
ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır
(bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal – Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54.
Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir nüfusun
bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri, ifade
özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja
sahiptir.
47. Mahkeme özellikle terörle mücadele ile ilgili olan sorunlar olmak üzere,
kendisine sunulan davaların geçmişini dikkate alacaktır ( yukarıda belirtilen Incal
kararı, sayfa 1568, 58. fıkra). Bu noktada, Türk yetkililerinin yaklaşık on beş yıldır
Türkiye’de devam eden ciddi karışıklığı şiddetlendirebileceğini düşündükleri
fikirlerin yayılmasına yönelik endişelerini göz önünde bulundurmaktadır (yukarıdaki
paragraf 40’a bakınız). Bununla bağlantılı olarak, kitabın ikinci baskısının Irak’taki
baskıdan kaçan çok sayıda Kürt kökenli insanın Türk sınırına akın ettiği bir
dönemde Körfez Savaşından kısa bir süre sonra yayınlandığı dikkate alınmalıdır.
48. Ancak Mahkeme, başvuranın birey olduğunu ve görüşlerini “devlet
güvenliği”, kamu “düzeni” ve “toprak bütünlüğü” üzerindeki potansiyel etkilerini
önemli ölçüde sınırlayacak şekilde kitle iletişim yolu yerine edebi bir eser yoluyla
açıkladığını göz önünde bulundurmaktadır. Ek olarak Mahkeme, kitaptaki belirli
kırıcı bölümlerin Türk asıllı nüfusun son derece olumsuz bir tablosunu çizmesine ve
yazara düşmane bir ton vermesine rağmen, şiddet, silahı direniş ya da isyana teşvik
teşkil etmediklerini belirtmiştir; Mahkemenin kanaatine göre bu durum dikkate
alınması zorunlu olan bir etkendir.
49. Ayrıca Mahkeme başvurana verilen cezanın ağırlığı – özellikle bir yıl altı ay
hapis cezasına çarptırılması- ve Cumhuriyet Savcısının başvuranın mahkumiyetini
güvence altına alma konusundaki ısrarı karşısında şaşırmıştır. Mahkeme, kitabın ilk
yayınlanışında Ceza Kanunun eski 142. Maddesine dayalı olarak, Devlet Güvenlik
mahkemesi tarafından başvuranın halihazırda mahkum edildiğini (29 Mart 1991
tarihli karar, yukarıda paragraf 12’ye bakınız) belirtmiştir. Bu hükmün yürürlükten
kalkmasından dolayı, bu mahkumiyetin aynı mahkeme tarafından verilen 3 Mayıs tarihli karar ile geçersiz ve hükümsüz kılınmıştır. Neredeyse kitabın ikinci
baskısından hemen sonra (21 Temmuz 1991) bu kez 3713 sayılı kanunun 8.
bölümüne dayalı olarak başvuran aleyhine yeni takibatlar başlatılmıştır (yukarıdaki
paragraf 14-21’e bakınız).
Mahkeme, bununla bağlantılı olarak, uygulanan cezaların özellik ve
ağırlıklarının müdahalenin orantılı olup olmadığının değerlendirilmesi hususunda da
dikkate alınması gereken etkenler olduğunu belirtmektedir.
50. Sonuç olarak, Bay Arslan’ın mahkumiyeti hedeflenen amaçlar açısından
orantısız olup “demokratik bir toplumda gerekliliği” değildir. Bu sebepten dolayı
Sözleşme’nin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.
III. Sözleşme’nin 10 Maddesi İle Birlikte Ele Alınan 14. Maddesi İhlali
İddiası
51. Başvuran, sadece Kürt kökenli bir kişinin eseri olduğu ve Kürt sorunu ile
ilgili olduğu için yazılarından dolayı kendisi aleyhine dava açıldığını ileri sürmüştür.
Buna dayalı olarak Madde 10 ile birlikte ele alınan Sözleşme’nin 14. Maddesine
aykırı olarak ayrımcılık mağduru olduğunu belirtmiştir. Madde 14 aşağıdaki
şekildedir:
“Bu Sözleşme'de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk,
dil, din, siyasal ya da başka görüşler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa
mensup olma, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım
gözetilmeksizin sağlanır.”
52. Hükümet Bay Arslan’ın mahkumiyetinin sadece ilgili yazılarının bölücü
içeriği ve şiddet içeren tonuna dayalı olduğunu belirtmiştir.
53. Komisyon Madde 10 ile birlikte ele alınan 14. Madde altında hiçbir bölücü
unsurun olmadığı yönünde görüş bildirmiştir.
54. Ayrı olarak ele alınan 10. Maddenin ihlali olduğu sonucu ile ilgili olarak
(yukarıdaki paragraf 50’e bakınız), Mahkeme Madde 14 altındaki şikayeti
incelemeyi gerekli görmemektedir.
IV. Sözleşme’nin 41. Maddesinin Uygulanması
55. Başvuranın aşağıdaki şekildeki Sözleşme’nin 41. Maddesi altında adil
tazminat talebinde bulunmuştur:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ilgili
Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,
Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın
tatminine hükmeder.”
A. Maddi Zarar
56. Başvuran mahkumiyeti neticesinde kazanç kayıplarından kaynaklanan
maddi zarar için 400,000 Fransız Frankı (FRF) tutarında tazminat talebinde
bulunmuştur. Bununla bağlantılı olarak, çok sayıda basın ajansı ve bir Alman
televizyonunda gazeteci olarak çalıştığını ve anılan televizyon tarafından 1991
yılında 32,000 Alman Markı (DEM), 1992 yılında 37,000 DEM ve 1993 yılının ilk
altı ayı için 24,000 DEM tutarında ücretin ödendiğini belirtmiştir.
57. Hükümet, Sözleşmenin sözde ihlali ile şikayet edilen maddi zarar arasında
herhangi bir ilişkinin bulunmadığını belirtmiştir. Her durumda, Bay Arslan belirttiği
gelirlere ilişkin herhangi bir kanıt sunmamıştır.
58. Mahkeme, kendisi tarafından tespit edilen 10. Madde’nin ihlali ile
başvuranın tarafından ileri sürülen kazanç kaybı arasındaki ilişki ile ilgili yeterli
kanıt olmadığı kanaatindedir. Ayrıca, Maddi zarar açısından başvuranın iddiasının
desteklenmesi için herhangi bir belge sunulmamıştır. Bu sebepten dolayı Mahkeme
bu talebi reddetmiştir.
B. Manevi Zarar
59. Bay Arslan manevi zarar için 100,000 FRF tutarında tazminat talebinde
bulunmuştur.
60. Hükümet ihlalin tespit edilmesinin, kendiliğinden yeterli tazmin teşkil
edeceğinin Mahkeme tarafından onaylanmasını istemiştir.
61. Mahkeme, davanın sonuçları nedeniyle başvuranın sıkıntı çekmiş
olabileceği kanaatindedir. Adil bazda bir değerlendirme yaparak, Mahkeme
başvurana tazminat olarak bu bağlamda 30,000 Fransız Frangı (“FRF) ödenmesine
karar vermiştir
C. Masraflar ve Giderler
62. Başvuran çeviriler, fakslar, kırtasiye ve Türk mahkemelerindeki takibatlar
esnasında gerçekleştirilen işler için 40,000 FRF ve avukatlık ücreti olarak 65,000
FRF (130 saatlik mesai için saat başına 500 FRF ) olmak üzere, masraf ve giderleri
için 105,000 FRF talebinde bulunmuştur. İddialarını desteklemek amacıyla çeşitli
evraklar sunmuş ve talep ettiği tutarları hesaplarken enflasyonu dikkate aldığını
belirtmiştir.
63. Hükümet bu tutarların abartılı olduğunu belirtmiştir. Özellikle başvuranın
tarafından sunulan evrak delillerinin iddialarını tam olarak yansıtmadığını ve talep
edilen ücretlerin benzer durumlara Türkiye’de normal olarak uygulanan oranları
aştığını belirtmiştir.
64. Mahkeme, başvuranın avukatının benzer durumlara dayalı olarak
Sözleşmenin 6 ve 10. Maddeleri atında gerçekleştirilen şikayetlere ilişkin Mahkeme
huzurundaki diğer davaların hazırlanmasında yer aldığını belirtmiştir. Adil bazda ve
içtihatlarda belirtilen ölçüte uygun olarak (diğer makamların yanı sıra, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi, Nikolova- Bulgaristan Davası, 25 Mart 1999 tarihli kararı,
Raporlar, 1999-..., sayfa.., 79. fıkra), Mahkeme toplam olarak 15,000 FRF’lik
meblağın başvurana ödenmesine karar vermiştir.
D. Temerrüt Faizi
65. Mahkeme, mevcut kararın uygulanma tarihinde Fransa’da geçerli olan yasal
faiz oranının, yani yıllık %3.47’nin uygulanmasını uygun görmüştür.
YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK
MAHKEME
1. Hükümet’in ön itirazının oybirliği ile reddine,
2. Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğinin oy birliği ile kabulüne,
3. Birbirleri ile birlikte ele alınan Sözleşme’nin 10 ve 14. Maddeleri altında
meydana gelen herhangi ayrı bir hususun bulunmadığının oy birliği ile kabulüne,
4.
(a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden
Türk lirasına çevrilecek olan ve aşağıda belirtilen tutarların davalı Devlet
tarafından başvurana ödenmesinin:
(i) Manevi zarar için 30,000 (otuz bin) Fransız frangı;
(ii) Harcama ve masraflar için 15,000 (on beş bin) Fransız Frangı;
(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine
dek bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasının;
oybirliği ile kabulüne;
5. Adil tazmin konusundaki diğer taleplerin oy birliği ile reddine;
ilişkin işbu kararı İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere, 8 Temmuz tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık
oturumda düzenlenmiştir.
Luzius
WILDHABER
Başkan
Paul MAHONEY
Sekreter Yardımcısı
Sözleşme’nin 45. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme Kurallarının 74. Kuralının
2. Fıkrası uyarınca aşağıda belirtilenlere ait ayrı mutabık kanaatleri işbu Kararın
ekinde sunulmuştur;
(a) Bayan Palm, Bayan Tulkens, Bay Fischbach, Bay Casadevall ve Bayan
GreveBay Bonello’nun müşterek mutabık kanaati;
(b) Bay Bonello’nun mutabık kanaati.
L. W.
P.J. M
HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH,CASADEVALL VE
GREVE’İN MÜŞTEREK MUTABIK MÜTAALASI
Hakim Palm’ın Sürek – Türkiye (No. 1) davasındaki muhalif kanaatinde kısmen
belirtilmiş olduğu üzere, daha çok bağlam üzerinde bir yaklaşım kullanarak aynı
sonuca ulaşmış olmamıza rağmen, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiğine
ilişkin Mahkeme kararına katılıyoruz.
Muhatap devlet aleyhinde olan davalarda 10. Maddeye ilişkin çoğunluğa ait
değerlendirmenin yayınlar üzerinde kullanılan kelimelerin şekli üzerine çok fazla
ağırlık verildiği ve kelimelerin genel olarak kullanıldığı bağlama ve bunların olası
etkilerine yeterli önemin verilmediği kanaatindeyiz. Söz konusu dilin ılımlı
olmaması ve hatta sert olabileceği şüphesizdir. Ancak Mahkememiz tarafından
vurgulandığı üzere, bir demokraside “kavga” sözleri bile 10. madde kapsamında
korunabilecektir.
Mahkeme’nin emsal davasındaki siyasi konuşmalara sağlanan kapsamlı
korumasına yönelik bir yaklaşım, kullanılan kelimelerin körükleyici özelliği üzerine
daha az ve konuşmanın yapılmış olduğu bağlama ilişkin ortama daha fazla ağırlık
verilmesini sağlamaktadır. Dil, şiddetin körüklenmesi ve tahrik etmek amacıyla mı
kullanılmıştır? Gerçekten de gerçekleştirebileceği böyle bir gerçek ve hakiki bir
amacı var mıdır? Bu soruların cevapları sırasıyla her davanın koşullarının genel
bağlamını oluşturan pek çok farklı tabakanın değerlendirilip ölçülmesini
gerektirmektedir. Diğer sorular sorulmalıdır. Söz konusu metnin yazarı, toplum
içinde kelimelerinin etkisini artıracak bir konuma sahip midir? Yayına, söz konusu
konuşmanın etkisini artırabilecek önemli bir gazete veya başka bir ortam aracılığıyla
bir önem verilmiş midir? Kelimeler şiddetten çok uzak mı yoksa hemen şiddetin
eşiğinde mi kullanılmıştır?
10. Maddenin kapsamında korunmuş olan şok edici veya saldırı niteliğindeki dil
ile bir demokratik toplumda hoşgörü hakkını kaybeden dil arasındaki anlamlı ayrım
ancak suç unsuru teşkil eden kelimelerin kullanılmış olduğu bağlamın dikkatli
şekilde incelenmesi sonucunda yapılabilir.
HAKİM BONELLO’NUN MUTABIK MÜTAALASI
Madde 10’un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy verdim. Ancak yerel
yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir toplumda
meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından uygulanan ana
ölçütü onaylamadım.
Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade
özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan
ölçüt şu şekilde olmuştur: başvuranın tarafından yayınlanan yazılar şiddeti
destekliyor ya da buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın
mahkumiyeti demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu
değerlendirmeyi yetersiz bulmaktayım.
Sadece teşvik “açık ve mevcut tehlike” yaratması durumunda bu tür şiddete
teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul
gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı
entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından zaman
ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel olarak
baskın çıkacaktır.
Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların
en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek
isterim: “Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren
kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece
beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol
etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız.”
İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma
taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme ya da teşvik
etmeye yönelik olduğu ya da bu tür bir eylemi teşvik etme ya da meydana getirme
eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men etmesine
izin vermemektedir. Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.
İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin
bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya çıkacak
ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup savunulmadığının ya da
başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en kısa zamanda ve zarar
verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili olarak sebep teşkil edip
etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.
Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı kelimelerin
hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma potansiyeline
sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda bu ifadelerin
sindirilmesinin Türkiye’nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu görüşünü de
onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir tehlike
oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri tarafından
mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün bozulmasını
desteklemiş olacaktır.
Özet olarak, “algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat
kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan
kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin
engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve mantıksızlıkların
bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda uygulanacak çözüm, zorla kabul
ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak olmalıdır.”
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło