23536/94;24408/94

WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002353694

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie autora i wydawcy książki za propagandę separatystyczną, w tym przez sąd bezpieczeństwa państwa z udziałem sędziego wojskowego, naruszyło ich prawo do wolności wypowiedzi (art. 10), prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu (art. 6 ust. 1) oraz zasadę nullum crimen sine lege (art. 7) Europejskiej Konwencji Praw Człowieka?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wypowiedzi skarżących, choć miała uzasadniony cel ochrony bezpieczeństwa narodowego i integralności terytorialnej, nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Stwierdził, że treść książki, choć używała mocnego języka, nie nawoływała do przemocy i była częścią akademickiej analizy. Surowość nałożonych kar (więzienie, grzywny, konfiskata książki, zwolnienie z pracy) była nieproporcjonalna. Dodatkowo, w przypadku wydawcy, skazanie i kara nie były "przewidziane prawem" w rozumieniu art. 10, ponieważ przepis, na podstawie którego go skazano, został uchylony przed wydaniem wyroku, a sądy krajowe nie zastosowały zasady lex mitior. Trybunał orzekł również, że obecność sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa, który sądził cywilów, budziła uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu, naruszając art. 6 ust. 1.
Stan faktyczny
Skarżący Fikret Başkaya, profesor ekonomii i dziennikarstwa, oraz Mehmet Selim Okçuoğlu, wydawca, zostali skazani w Turcji za propagandę separatystyczną na podstawie ustawy antyterrorystycznej z 1991 roku. Skazanie dotyczyło książki Başkayi, która analizowała i krytykowała ewolucję społeczno-ekonomiczną Turcji oraz jej "oficjalną ideologię", w tym kwestię kurdyjską. Początkowo sąd bezpieczeństwa państwa uniewinnił skarżących, uznając książkę za pracę akademicką, ale Sąd Kasacyjny uchylił ten wyrok. W ponownym procesie skarżący zostali skazani na kary pozbawienia wolności i grzywny, a Başkaya został zwolniony z pracy na uniwersytecie. Książka została również skonfiskowana.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: stwierdził brak jurysdykcji do rozpatrzenia skarg pierwszego skarżącego na podstawie art. 3 i 14; stwierdził brak naruszenia art. 7 w odniesieniu do pierwszego skarżącego; stwierdził naruszenie art. 7 w odniesieniu do drugiego skarżącego; stwierdził naruszenie art. 10 w odniesieniu do obu skarżących; odrzucił wstępny zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych w odniesieniu do art. 6 ust. 1; sześcioma głosami do jednego stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 w odniesieniu do niezawisłości i bezstronności sądu bezpieczeństwa państwa w Stambule; stwierdził, że nie ma potrzeby rozpatrywania innych skarg na podstawie art. 14 w związku z art. 10 oraz art. 6 ust. 1 i 2. Trybunał jednogłośnie zasądził zadośćuczynienie pieniężne.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   BAŞKAYA VE OKÇUOĞLU-Türkiye   Davası (23536/94 ve 24408/94)   Strazburg   Temmuz 1999   USULİ İŞLEMLER   1. Dava, Sözleşme’nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç   aylık süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu   (“Komisyon”) tarafından Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize   sunulmuştur. Türk vatandaşları olan Sn. Fikret Başkaya ve Sn. Mehmet Selim   Okçuoğlu tarafından sırasıyla 22 Şubat ve 9 Haziran 1994 tarihlerinde eski Madde   kapsamında Türkiye Cumhuriyeti aleyhine Komisyon’a sunulmuş olan   başvurulara (No. 23536/94 ve 24408/94) dayanmaktadır.   Komisyonun talebi Sözleşme’nin eski 44. ve 48. Maddelerine ve Türkiye   tarafından mahkemenin zorunlu yetkisinin tanındığı bildirgeye (Eski 46. Madde)   dayanmaktadır. Talebin amacı, dava esaslarının, davalı Devlet tarafından   Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki   yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına ilişkin bir kararın verilmesidir.   2. Mahkeme’nin Eski A İçtüzüğünün 33. Maddesinin 3. Fıkrasının (d) bendi   uyarınca yapılmış olan soruşturmaya cevaben başvuranlar, adli takibata katılmak   istediklerini belirtmiş ve kendilerini temsil etmek üzere bir avukat tayin etmişlerdir   (İçtüzük 30. madde).   3. 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek usul   hususlarına ilişkin işlemleri yürütmek üzere kurulmuş olan (Sözleşme’nin 43.   Maddesi ve eski İçtüzük 21. madde) Dairenin Başkanı sıfatıyla, Türkiye   Cumhuriyeti (“Hükümet”) Temsilcisi, başvuranların avukatları, Sn. A. Erdoğan ve   Sn. E. E. Keskin, ve Komisyon Delegesinden takibatın organizasyonu hakkındaki   görüşlerini bildirmelerini istemiştir (Eski İçtüzüğün 37. Madde 1 fıkrası ve 38.   Maddesi). Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter, başvuranların   ve Hükümetin görüşlerini 14 Ekim 1998 tarihinde almıştır. 6 Aralık 1998 ile 5 Mart   tarihleri arasında başvuranlar ve Hükümet, başvuranların adil tazmin   taleplerine ilişkin ek görüşlerini sunmuşlardır. Başvuranların avukatlarına başkan   tarafından mahkeme huzurundaki yazılı prosedürde Türkçe dilini kullanma izni   verilmiştir.   4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra ve   anılan Protokolün 5. Maddesinin 5. Fıkrası uyarınca dava Büyük Daireye   sunulmuştur.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler   Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam   olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı   Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan   amaçlarla alıntılanabilir.     Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber adaletin doğru şekilde tecelli edebilmesi   için, mevcut dava ile Türkiye aleyhinde diğer on iki dava olan: Karataş - Türkiye   (Başvuru no. 23168/94); Arslan - Türkiye (no. 23462/94); Polat - Türkiye (no.   23500/94); Ceylan - Türkiye (no. 23556/94); Okçuoğlu - Türkiye (no. 24246/94);   Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce - Türkiye (no. 25067/94 ve   25068/94); Sürek - Türkiye no. 1 (no. 26682/95); Sürek ve Özdemir - Türkiye   (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek - Türkiye no. 2 (no. 24122/94);   Sürek - Türkiye no. 3 (no. 24735/94) ve Sürek - Türkiye no. 4 (no. 24762/94)   davalarına bakmak üzere tek bir Büyük Daire teşkil edilmesine karar vermiştir.   5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye adına re’sen seçilen Sn. R.   Türmen (Sözleşmenin 27. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğünün 24. Maddesinin   4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan Yardımcısı Sn. E. Palm ve   Bölümlerin Başkan Yardımcıları Sn. J.-P. Costa ve Sn. M. Fischbach (Sözleşmenin 27.   Maddesinin 3. Fıkrası ve İçtüzüğün 24. Maddesinin 3 ve 5 (a) Fıkrası) katılımı ile   oluşmuştur. Heyetin tamamlanması için atanan diğer üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo, Sn. G.   Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn. F. Tulkens, Sn. V. Straznicka, Sn. V.   Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H.S. Greve, Sn. A. B. Baka, Sn. R. Maruste ve Sn. S.   Botoucharova (İçtüzüğün 24. Maddesinin 3. Fıkrası ve 100. Maddesinin 4. fıkrası).   Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzüğün 28. Maddesinin 4. Fıkrası uyarınca   Heyet tarafından verilen Oğur - Türkiye kararı ile ilgili olarak davadan çekilen Sn. Türmen’i   duruşmaya katılmaktan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998 tarihinde Hükümet ad hoc hakim   olarak Sn. F. Gölcüklü’nün atandığını Sekreterya’ya bildirmiştir (29. Maddenin 1. Fıkrası).   Ardından davanın ileri aşamalarına katılamayacak olan Sn. Botoucharova’nın yerine   Sn. K. Traja atanmıştır (İçtüzüğün 24. Maddesinin 5. Fıkrasının (b) bendi).   6. Mahkeme’nin daveti üzerine (İçtüzük 99. madde) Komisyon, heyet nezdindeki   takibata katılmak üzere üyelerinden biri olan Sn. D. Svaby’yi atamıştır.   7. 7 Ocak 1999 tarihinde Hükümet’in Ajan Yardımcısı Sn. D. Akçay,   Komisyon Delegesi ve başvuran temsilcileri Sn. A Erdoğan ve Sn. E. E. Keskin’e   danışılmasından sonra, Sözleşme’nin 38. Maddesinin 1 (a) Fıkrası uyarınca   görevlerinin ifasının bir duruşma yapılmasını gerektirmediği kanaatine vararak   (İçtüzük Madde 59, Fıkra 2) Heyet davanın duruşmasız görülmesini   kararlaştırmıştır.   8. 22 Ocak 1999 tarihinde, rapor sunan Hakimin talebi üzerine birinci başvuran   tarafından bazı dokümanlar sunulmuştur (İçtüzük Madde 49, fıkra 2 (a).   DAVA ESASLARI   I. DAVA İLE İLGİLİ OLAYLAR   A. Başvuranlar   9. Başvuranlar, Sn. Fikret Başkaya ve Mehemet Selim Okçuoğlu, Türk   vatandaşlarıdır. Birinci anılan başvuran 1940 doğumlu olup, Ankara’da   yaşamaktadır. Kendisi iktisat ve gazetecilik profesörüdür. İkinci anılan başvuran   doğumlu olup, Istanbul’da yaşamaktadır. Kendisi Doz Basin Yayin Ltd. Sti   yayınevinin sahibidir.   B. Dava Konusu Makaleler   10. 1991 yılı Nisan ayında Doz Basin Yayin Ltd. Sti birinci başvuran tarafından   yazılmış olan ve “Batılılaşma, Çağdaşlaşma, Kalkınma - Paradigmanın İflası /   Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş” başlığını taşıyan bir kitap yayınlamıştır.   Kitap 219 sayfadan oluşmakta ve 370 referans içermektedir ve 1920’lerden bu   yana Türkiye’nin sosyo-ekonomik evrimini ve Devletin “resmi ideolojisinin” bir   analizini ve eleştirilerini ele almaktadır. İçindekiler bölümünde listelenen başlıklara   göre, yazar aşağıdaki konuları ele almıştır: Entelektüeller ve Resmi İdeoloji; Ulusal   Mücadelenin Özellikleri; Ulusal Mücadelenin Ulusal Özelliği Hususu; Comintern ve   Ulusal Mücadelenin Emperyalizm Karşıtı olup olmadığı; Mustafa Kemal ve   Tarihteki Rolü; Kemalist Rejimin Özellikleri; bir Orijinal Bonapartçılık Şekli;   Üretici Güçler ve İktisadi Politikalar; Bonapartçı Rejim ve Kapital Birikimi;   Sınıfsız, İmtiyazsız bir Halkçı Diktatörlük; Yeni Sömürgecilik Döneminde Sosyo-   Ekonomik Oluşumun Evrimi; Seksenler: Satelitizasyon Sürecinin Kuvvetlenmesi;   Paradigmanın Çöküşü ve İktisat Bilimi: Mevcut Eğilimleri Meşrulaştırma Araçları.   11. Kitabın dava konusu bölümü aşağıdaki paragrafları içermektedir:   “Kürt meselesi, Milli Mücadelenin [Türk Ulusal Kurtuluş Savaşı   (1991-1922)] ve Türk sosyal oluşumunun evrimine ilişkin analizde önemli bir rol   oynamaktadır. Kürt sorunu ve Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi gerçekten de çok   önemlidir ve bu nedenle bir başka kitabın konusunu teşkil etmektedir. Ayrıca, sorun   sadece Türkiye ile de ilişkili değildir. Bölgede bulunan dört devletin (Türkiye, Iran,   Irak, Suriye) yerel politikalarının oluşumu (siyasi rejimlerin türü) ile birlikte bu dört   komşu Devlet arasındaki ilişkilerin “özgün” niteliği bunu, karmaşık bir husus haline   getirmektedir.   Kısıtlı da olsa, bu kitap planı ve kapsamı dahilinde sorunu ele almak   istememizin iki nedeni mevcuttur. Bunlar, resmi ideolojinin mantıksızlığı ve Milli   Mücadelenin gerçek özelliğinin ortaya konmasıdır. Bir başka deyişle, Kurtuluş   Savaşı olarak sunulan şeyin gerçekte bir “Kurtuluş Hareketi” olup olmadığını   tartışmak [istemekteyiz]. Şüphesiz ki, Kürdistan’ın (Sovyetler Birliği sınırları   içindeki küçük alanın göz ardı edilmesi halinde) dört farklı Devletin sınırları   dahilinde olması, emperyalistlere bu Dört Devlet üzerinde çok kolay “kontrol”   sağlamaktadır. Kürt sorunu, bölgedeki emperyalist statükonun korunması açısından   önemli olmasına rağmen, sorunun bu açıdan analizine burada girilmeyecektir [   sayfa 51]   ...   Diğer yandan, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana [1923] takip   edilmekte olan ırkçı inkar politikası, Türkiye’deki ırkçı hareketin gelişiminde önemli   bir etkeni teşkil etmiştir. Kürt Ulusunun “varolmadığı varsayımının” resmi   ideolojinin önemli bir unsurunu teşkil etmesine rağmen bu, aynı zamanda söz   konusu ideolojinin en zayıf noktasını da teşkil etmektedir. Var olan bir ulusun “akıl   ile yok edilmesi” mümkün değildir ve insanların saçma ve asılsız şüphelerine   rağmen tarafsız gerçeklik varlığını sürdürmektedir. Tabi ki bu, saçma ve asılsız   şüphelerin herhangi bir etkisi olmadığı anlamına gelmemektedir! Bunlardan   faydalananlar, bürokratik, akademik kariyerler, yüksek maaşlar elde eden ve siyasi   arenanın basamaklarında yükselenler hiç bir zaman eksik olmamıştır... [sayfa 52]   ...   Sömürgelerdeki doğrudan siyasi-askeri-polis kontrolünün kaldırılması   ile sömürgeciliğin sona ereceğine inanılmaktaydı. Ancak günümüzde, üçüncü   dünyanın [doğal] kaynakları, sömürge dönemindekinden çok daha yüksek   hacimlerde emperyalist ülkelere taşınmaktadır. Bu nedenle, Türk Devleti ile   Kürdistan’a arasındaki ilişki bir emperyalizmi bitiren sınıftan değildir. Ayrıca   siyasi, askeri, kültürel, ideolojik baskıyı içeren bir durumdan da bahsedilebilir. Bu   nedenle, doğrudan bir sömürge durumu yürürlüktedir.” [sayfa 59]   12. Kitabın 3 Mayıs 1991 tarihinde yayınlanmasının yargı mercilerine   sunulduğu görülmektedir.   C. Başvurana karşı yapılan ilk takibat aşaması   13. 2 Ağustos 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi   Cumhuriyet Savcısı, söz konusu kitabın içeriğini dikkate alarak başvuran aleyhinde   bir iddianame hazırlamıştır. Kitabın yazarı sıfatıyla birinci başvuran, Terörle   Mücadele Yasasının (“1991 Yasası”) 8 (1) Maddesi uyarınca Devletin bölünmez   bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmaktan suçlanmıştır. İkinci başvuran ise   yayıncı şirketin sahibi olarak, 1991 Yasasının 8 (2) maddesi uyarınca suçlanmıştır.   İddianamede, kitabın yukarıdaki 11. paragrafta belirtilen bölümlerinden alıntılar   yapmıştır.   14. Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yapılan takibatta başvuranlar suçlamaları   reddetmiş ve beraatlarını talep etmişlerdir.   Birinci başvuran, kitabının bir propaganda olarak kabul edilemeyecek bir   akademik çalışma olduğunu savunmuştur. Bir profesör olarak araştırma yapma ve   sonuçlarını yayınlama görevinde olduğunu ve “gerçeklerin resmi şeklini” kabul   etmeye zorlanamayacağını belirtmiştir. Kitabı mahkemeler tarafından değil ancak   akademisyenler tarafından muhakeme edilebilecektir. Bir şahsın görüşlerini ifade   etmesi nedeniyle yargılanması ve mahkum edilmesine izin verilmemelidir.   İkinci başvuran da, kitabın sadece bir bölümünden yapılan alıntılar ile   tamamına ilişkin bir değerlendirme yapılmasının mümkün olmayacağını öne   sürmüştür. 1991 Yasasının 8. Maddesinin Türk Anayasası ve Türkiye’nin   uluslararası yükümlülüklerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Türkiye’de bir “Kürt   sorunu” vardır ve bu soruna ilişkin yorumlar yapılması ve görüşlerin belirtilmesi bir   suç oluşturamaz.   15. 18 Mart 1992 tarihli bir nihai görüşlerinde Cumhuriyet Savcısı birinci   başvuranın 1991 Yasasının 8 (1) Maddesi ve ikinci başvuranın ise 8 (2) Maddesi   uyarınca mahkum edilmesi ile birlikte kitabın tüm baskılarının toplatılması talebinde   bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı suç tarihini 3 Mayıs 1991 olarak tespit etmiştir.   16. 14 Ekim 1992 tarihinde Mahkeme tarafından başvuranların beraatına karar   verilmiştir. Kitabın bir bütün olarak, propaganda unsuru taşımayan bir akademik   çalışma olduğu sonucuna varmıştır.   17. Karar Cumhuriyet Savcısı tarafından temyiz edilmiştir. Kitabın, Türk   topraklarının belli bir bölümünün “Kürdistan”a ait olduğu ve bunun Türkler   tarafından istila edilerek sömürge haline getirildiği iddiasını içerdiğini öne   sürmüştür. Kitabın gerçekte Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı propaganda   yaptığı sonucuna ulaşarak, kararın iptali isteminde bulunmuştur.   18. 4 Şubat 1993 tarihinde Yargıtay davaya bakan mahkemenin kararını iptal   ederek, davayı görülmek üzere mahkemesine geri göndermiştir. Aşağıdaki   gerekçeleri göstermiştir:   “Kitabın 51’den 69’a kadar olan sayfalarındaki yazılarda [ ... ]   Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilindeki bir bölgenin, Kürt ulusuna ait olan   Kürdistan’ın bir parçası olduğu ve anılan toprakların Türkler tarafından istila   edildiği ve sömürge durumuna tabi tutulduğu belirtilmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi, eleştiri sınırlarını aşan ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin bölünmez   bütünlüğü aleyhinde propaganda yapılmasına tekabül eden bu [yukarıdaki] ifadeyi   dikkate almaksızın sanıkları [her ikisini] “suçsuz” bulmuştur.   Karar ... kanunlara aykırı olup, bu nedenle Cumhuriyet Savcısı   tarafından gösterilen temyiz gerekçeleri onanmıştır. Bu sebeple, oybirliği ile kararın   iptaline karar verilmiştir.   D. Başvuranlar aleyhindeki takibatın ikinci aşaması   19. 5 Ağustos 1993 tarihli kararında, İstanbul Devlet güvenlik Mahkemesi   başvuranları söz konusu suçlamalardan suçlu bulmuştur. Birinci başvuranı iki yıl   hapis cezası ve 50,000,000 Türk Lirası (TL) para cezasına ve ikinci başvuranı altı ay   hapis ve 50,000,000 TL para cezasına çarptırmıştır. Başvuranların yargılama   sırasındaki iyi halini de göz önüne alarak mahkeme birinci başvuranın cezasını bir   yıl sekiz ay hapis ve 41,666,666 TL para cezasına ve ikinci başvuranın cezasını beş   ay hapis ve 41,666,666 TL para cezasına indirmiştir. Diğer yandan Mahkeme   Cumhuriyet Savcısının kitabın toplatılması istemini reddetmiştir.   Mahkumiyetlerin desteklenmesi için, Mahkeme aşağıdaki gerekçeleri öne   sürmüştür:   “Suç konusu kitabın incelenmesi üzerine;   ve 59. sayfalarda “Kürt meselesi, Milli Mücadelenin [Türk Ulusal   Kurtuluş Savaşı (1991-1922)] ve Türk sosyal oluşumunun evrimine ilişkin analizde   önemli bir rol oynamaktadır. Kürt sorunu ve Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi   gerçekten de çok önemlidir ve bu nedenle bir başka kitabın konusunu teşkil   etmektedir. Ayrıca, sorun sadece Türkiye ile de ilişkili değildir. Bölgede bulunan   dört devletin (Türkiye, Iran, Irak, Suriye) yerel politikalarının oluşumu ...”, Kurtuluş   Savaşı olarak sunulan şeyin gerçekte bir “Kurtuluş Hareketi” olup olmadığını   tartışmak. Şüphesiz ki, Kürdistan’ın (Sovyetler Birliği sınırları içindeki küçük   alanın göz ardı edilmesi halinde) dört farklı Devletin sınırları dahilinde olması,   emperyalistlere bu Dört Devlet üzerinde çok kolay “kontrol” sağlamaktadır...”,   52. sayfada “Diğer yandan, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana   [1923] takip edilmekte olan ırkçı inkar politikası, Türkiye’deki ırkçı hareketin   gelişiminde önemli bir etkeni teşkil etmiştir... Var olan bir ulusun “akıl ile yok   edilmesi” mümkün değildir...”,   ve 59. sayfada “Türk Devleti ile Kürdistan arasındaki ilişki bir   emperyalizmi bitiren sınıftan değildir. Ayrıca siyasi, askeri, kültürel, ideolojik   baskıyı içeren bir durumdan da bahsedilebilir. Bu nedenle, doğudan bir sömürge   durumu yürürlüktedir.”   ifadeleri ile Türkiye Cumhuriyeti’nin belli bir bölümünün Kürdistan   olarak tanımlandığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bu bölgeyi sömürge olarak   yönettiğinin ilan edildiği ve böylece toprakları ve ulusu ile bölünmezliğine zarar   vermeye yönelik   propaganda yapmayı hedeflediği anlaşılmıştır. Bu sebeple, sanığın kanıtlanan   eylemlerinin tabi olduğu 3713 Sayılı kanun hükümleri kapsamında aşağıdaki   mahkumiyete karar verilmiştir.   20. Başvuranlar kararı Yargıtay’da temyiz etmiş ve bunun üzerine dava   duruşmalı olarak görülmüştür. Başvuranlar Devlet Güvenlik Mahkemesi nezdinde   yapmış oldukları savunmayı yinelerken, son anılan mahkemenin kitabı bir bütün   olarak ele almadığını ve kararını sadece bir bölümün değerlendirilmesi üzerine tesis   ettiğini vurgulamıştır. Birinci başvuran, 1991 Yasasının 8. Maddesinin Türk   Anayasası ve Sözleşmeye aykırı olduğunu ve bu hüküm uyarınca yargılanarak   mahkum edilemeyeceğini iddia etmiştir. Ayrıca, 1991 Yasasının ilgili   hükümlerindeki yeterli açıklığın bulunmadığına ilişkin önceki iddialarına da atıfta   bulunmuştur. İkinci başvuran, Madde 8 (2)’de sadece bir para cezasının öngörülmüş   olduğu gerekçesiyle mahkumiyetinin kanunlara aykırı olduğunu ileri sürmüştür.   21. 22 Aralık 1993 tarihinde tebliğ edilen, 16 Aralık 1993 tarihli kararıyla   Yargıtay tarafından İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin esasları onanmış ve   temyiz talepleri reddedilmiştir.   E. Müteakip gelişmeler   22. 18 Mart 1994 tarihi itibarıyla birinci başvuran, Devlet Memurları   Kanununun (367 Sayılı Kanun) 98. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca Ankara   Üniversitesi’ndeki öğretim görevlisi görevinden atılmıştır. İlgili karar, 1991 Yasası   kapsamındaki mahkumiyeti ile 20 ay hapis cezasına çarptırılmasına atıfta   bulunmuştur.   23. 3 Ekim 1997 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, söz konusu kitabın   altıncı baskısının toplatılması emrine ilişkin savcılık istemini kabul etmiştir.   24. Başvuranlar mahkumiyetlerini hapiste geçirmiş ve para cezalarını   ödemiştir. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile 1991 Yasasının   değiştirilmesinden sonra, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi ikinci başvuranın   davasını yeniden incelemiştir. 19 Nisan 1996 tarihinde, cezasının tamamlanmış   olduğu gerekçesiyle Mahkeme, anılan değişikliklerin davada uygulanamayacağı   kararına varmıştır.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK   A. Ceza Kanunu   1.Ceza Kanunu (765 Sayılı Kanun)   25. Ceza Kanununun ilgili maddeleri şu şekildedir:   2. Madde, 2. Fıkra   “Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir   olunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve   infaz olunur.”   36. Madde, 1. Fıkra   “Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya   kullanılmak üzere hazırlanan eşya mahkemece zabıt ve müsadere olunur …”   2. Basın Kanunu ( 15 Temmuz 1950 Tarih ve 5680 Sayılı Kanun)   26. 1950 Tarihli Basın Kanunu’nun ilgili hükümleri şöyledir:   3. Madde   “Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla   yayınlanan diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.   Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği   yerlerde gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması   veya satışa arzı ‘neşir’ sayılır.   Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu   neşir ile vücut bulur.”   3. Terörle Mücadele Kanunu (12 Nisan 1991 Tarih ve 3713 Sayılı   Kanun)   27. 1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili hükümleri şu şekildedir:   8. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)   "[1] Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez   bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve   yürüyüş kullanılan yöntem veya amaca bakılmaksızın, yapılamaz. Yapanlar   hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya   kadar ağır para cezası hükmolunur.   [2] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın   Kanununun 3’ üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,   ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış   miktarının veya suçun mevkuteler haricinde basılı malzemeleri içermesi veya   mevkutenin yeni açılmış olması durumunda en büyük tiraja sahip olan günlük   gazetenin bir önceki ay ortalama satış miktarının yüzde doksanı kadar ağır para     cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz milyon liradan az olamaz. Bu   mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek para cezasının yarısı   uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur”   8. Madde   (27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)   “[1] Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez   bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve   yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon   liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun   mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.   [2] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın   Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,   ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış   miktarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz   milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine   verilecek para cezasının yarısı uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası   hükmolunur.   [3] Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı   mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde,   sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla   kadar hapis, yüz milyon liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası   hükmolunur…   …”   Hükümet 8. Maddenin uygulanmasına ilişkin içtihatları sunmuş olup, bunlara   ilişkin ayrıntılar işbu karar ile aynı tarihli olan sürek (No. 1) kararının 29.   paragrafında sunulmuştur.   13. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)   “Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para   cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”   13. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)   “Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para   cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.   Ancak bu madde hükmü, 8’inci madde uyarınca verilen mahkumiyet   kararları için uygulanmaz.”   B. Devlet Güvenlik Mahkemeleri   28. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kuruluş ve usullerine ilişkin ilgili yerel   kanunun özeti, işbu karar ile aynı tarihte verilmiş olan Sürek – Türkiye (No. 1)   kararının 32-36. paragraflarında sunulmuştur.   KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT   29. Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu sırasıyla 22 Şubat ve 9 Haziran 1994   tarihlerinde Komisyon’a başvurmuştur. Her iki başvuran, suçlanan kitabın   yayınlanması gerekçesiyle mahkumiyetlerinin Sözleşme’nin 9. Madde (düşünce ve   vicdan özgürlüğü hakkı) ve 10. Madde (ifade özgürlüğü hakkı) hükümlerinin ihlal   edildiğini iddia etmişlerdir. Başvuranlar ayrıca, 7. Madde (geriye dönük   cezalandırma yasağı) ve 6. Madde 1. fıkra (bağımsız ve tarafsız bir mahkemede   yargılanma hakkı) hükümlerine ilişkin ihlallerden de şikayetçi olmuşlardır. Birinci   başvuran, takibatın adil olmaması nedeniyle bu hüküm ile 6. Madde 2. Fıkra (suçu   sabit görülene kadar masum sayılma hakkı) hükmünün de ihlal edildiğini iddia   etmiştir. Ek olarak ikinci başvuran, mahkumiyetinin 10. Madde bağlamında 14.   Maddenin (ayrım yasağı) de ihlalini içerdiğini iddia etmiştir.   30. Komisyon başvuruları (no. 23536/94 ve 24408/94) sırasıyla 2 Eylül ve 14   Ekim 1996 tarihlerinde kabul edilebilir ilan etmiştir. 13 Ocak 1998 tarihli raporunda   (eski 31. Madde) Komisyon, (oybirliği ile) başvuranların mahkumiyetlerinin 10.   Madde ve (31 oya karşı 1 oy ile) davalarının bağımsız ve tarafsız bir mahkemede   görülmemesi nedeniyle 6. Madde 1. fıkra hükümlerinin ihlalini teşkil ettiği şeklinde   görüş bildirmiştir. Ayrıca komisyon 7. Madde ihlalinin birinci başvuran açısından   mevcut olmadığı (31 oya karşı 1 oy), ancak ikinci başvuran açısından mevcut   olduğu (oybirliğiyle) sonucuna ulaşmıştır. 6. Madde kapsamında yapılan diğer   şikayetlerin incelenmesine yer olmadığına ve 10. madde bağlamında 14. Madde   kapsamındaki ikinci başvuranın şikayetinin ayrı bir husus teşkil etmediği sonucuna   varmıştır.   Komisyonun görüşü ile rapor içinde bulunan bir muhalif görüşün tam metni bu   kararın ekinde sunulmuştur1.   MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR   31. Başvuranlar, Mahkemeden sunmuş oldukları görüşlerinde muhatap   Devletin Sözleşmenin 6. Maddenin 1. fıkrası ile 7, 9 ve 10. Madde kapsamındaki   yükümlülüklerini ihlal ettiğine karar verilmesini talep etmiştir. Birinci başvuran   ayrıca Mahkeme’den 3. ve 14 maddenin de ihlal edilmiş olduğu kararının verilmesi   isteminde bulunmuştur. Her iki başvuran kendilerine 41. madde kapsamında adil   tazminin tahsis edilmesini Mahkeme’den istemişlerdir.     Hükümet kendi adına Mahkeme’den başvuranların şikayetlerini reddetmesini   istemiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. MAHKEME NEZDİNDEKİ DAVA KAPSAMI   32. Birinci başvuran Mahkeme’ye verdiği dilekçesinde, kanaatine göre   hapishaneden yedi ay geç tahliye edildiği gerekçesi ile Sözleşme’nin 3. Maddesi   (aşağılayıcı ceza yasağı) ve 14. Maddesinin (ayrım gözetme yasağı) ihlal edildiğini   iddia etmiştir.   33. Ancak, bu yeni şikayetler davanın kabulüne ilişkin Komisyon kararı   kapsamında değildir. Mahkeme’nin bu nedenle anılan taleplere bakma yetkisi   bulunmamaktadır (bakınız örneğin, 27 Kasım 1992 tarihli Olsson – İsveç kararı (no.   2), A serisi, 250, s. 30-31, 75. madde).   II. SÖZLEŞME’NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ   İDDİASI   34. Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu, 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasasının 8.   bölümünün sırasıyla 1 ve 2. fıkraları uyarınca mahkum edilmelerinin ve hüküm   giymelerinin, aşağıdaki hükümleri içeren Sözleşme’nin 7. maddesini ihlal ettiğini   iddia etmişlerdir:   1. Hiç kimse işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre bir   suç sayılmayan bir fiil veya ihmalden dolayı mahkum edilemez. Yine hiç kimseye,   suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.   2. Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel   hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir fiil veya ihmalden suçlanan bir kimsenin   yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.   Başvuru sahipleri, sözkonusu kitabın tamamen bir akademik araştırma   olduğundan dolayı uygulanmış olan önlemlerin kanun dışı olduğunu iddia   etmişlerdir. 1991 Yasasının 8. bölümündeki hükümlerin açık olmaması ve “Devletin   bölünmez bütünlüğüne karşı propaganda yapılması” terimindeki belirsizlik   sebebiyle ilgili tarihte anılan yayının bir suç olarak öngörülmesinin mümkün   olmadığını savunmuşlardır. Başvuru sahipleri ayrıca yargılamanın birinci   aşamasında Devlet Güvenlik Mahkemesinin, kitabın herhangi bir propaganda unsuru   içermeyen bir akademik çalışma olduğu gerekçesi ile kendilerine beraat kararı   verdiğini belirtmişlerdir.   35. Hükümet anılan iddialara itiraz etmiştir. Komisyon birinci başvuran   açısından 7. Maddenin ihlal edilmediğini ancak ikinci başvuran tarafından bir ihlalin   söz konusu olduğuna ilişkin görüş bildirmiştir.   36. Mahkeme, emsal kararına göre 7. Maddenin bir suçun ancak kanun   tarafından tanımlanıp, cezanın öngörebileceği (nullum crimen, nulla poena sine   lege) ilkesini ve ceza kanunun bir analoji ile kapsamlı şekilde sanığın aleyhine   yorumlanmaması ilkesini içerdiğini hatırlatmaktadır. Bu ilkelerden, suç ve ilgili   yaptırımın kanunlarda açık şekilde tanımlanması gerektiği sonucuna varmaktadır.   Bireyin ilgili hükmün metninin ve gerektiğinde mahkemelerin yorumunun yardımı   ile kendisinin suçtan sorumlu olmasına neden olabilecek hareket ve ihmallerinin   bilinir hale getirilmesi ile bu şart karşılanmaktadır.   “Hukuk”tan bahsederken 7. Madde, Sözleşmenin aynı terimin kullanıldığı   başka yerlerinde gönderme yaptığı aynı kavramı ima etmektedir ki, bu kamu hukuku   ile birlikte içtihat kararlarını de içerir ve başta erişim ve öngörülebilir olmak üzere   nitel gerekleri ima etmektedir (bakınız 15.11.1996 tarihli Cantoni – Fransa kararı,   1998-V Raporları, No. 20, ss. Madde 29; 22 Kasım 1995 tarihli S.W. ve C.R. –   Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi, sırasıyla no. 335-B ve 335-C, ss. 41-42, 35.   Madde, ve ss. 68-69, 33. Madde).   37. Birinci başvuran açısından Komisyon bölüm 8 (1)’in, gerektiğinde uygun   yasal tavsiye sonrasında, konuya ilişkin hareketlerini düzenlemesi açısından yeterli   ölçüde açık olduğunu ve böylece öngörülebilirlik şartının yerine getirilmiş olduğu   kanaatındadır.   38. İkinci başvuran açısından, Komisyon’un, mahkumiyetin “nullum crimen   sine lege” ilkesine uygunluğu konusunda şüpheleri mevcuttur. İlgili tarihte   yürürlükte olan haliyle bölüm 8 (2) süreli yayınlar dışındaki yayınlara bir gönderme   yapmasına rağmen, bu hükmün “propaganda suçunun” Basın Kanununun 3. bölümü   anlamında süreli yayınların yayınlanması ile işleneceğine ilişkin bir genel hipotez   içeriyor gibi görünmektedir.   Ayrıca, Komisyon bölüm 8 (2)’de ikinci başvuranın hapis cezasına   çarptırılmasına ilişkin bir dayanak bulunmadığı ve dolayısıyla “nulla poena sine   lege” ilkesinin bu davada ihlal edildiği görüşündedir.   39. Mahkeme, sözkonusu alanda kesin bir hassasiyet ile kanunların   çerçevelenmesinin zor olabileceğini ve bir yayının Devletin bölünmez bütünlüğüne   karşı bölücü propaganda olup olmadığının ulusal mahkemelerce değerlendirilmesi   için belli ölçüde bir esnekliğin gerekli olabileceğini kabul etmektedir.   Ancak, net şekilde tasarlanmış bir yasa hükmünde zorunlu bir adli yorumlama   unsuru mevcuttur. Her zaman şüpheli noktaların açıklığa kavuşturulması ve değişen   şartlara göre uyarlama yapılması gerekli olacaktır.   Başvuru sahipleri tarafından iddia edilenin aksine, 8. bölüm Devlet güvenlik   Mahkemesine suçun kapsamının yorumlanması için aşırı kapsamlı bir insiyatif   vermemiştir. Bölüm 8’in birinci alt bölümünde suçun bir tanımı mevcut olup,   cezaların öngörüldüğü ikinci alt bölüm suç kapsamında olan yayınların türleri ve   bunlardan kimlerin sorumlu olabileceğine ilişkin göstergeler sunmuştur.   Komisyon’un görüşünün aksine, Mahkeme yayınların ilgili tarihte açık şekilde   “süreli yayınlar dışındaki baskıları” da belirten bu hüküm kapsamına girdiği   konusunda herhangi bir şüphenin mevcut olmadığı görüşündedir.   Ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 8. bölüme ilişkin yorum ve   uygulamalarının istinaf Mahkemesinde bir temyiz konusu teşkil ettiği de dikkate   alınmalıdır. Gerçekte, Devlet güvenlik Mahkemesi’nde başvuru sahiplerinin   beraatından sonra ilk davalarda dayanak teşkil eden ve başvuru sahiplerinin   mahkumiyetine yol açan İstinaf Mahkemesi’nin yorumu olmuştur.   40. Mahkeme’nin kanaatine göre, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından   ikinci dava serisinde başvuru sahiplerinin mahkumiyetine yol açan ve İstinaf   Mahkemesi tarafından da onanan ilgili kanuna ilişkin yorumlamanın , anılan   durumlar karşısında makul ölçüde öngörülebilenin haricine çıkmamıştır. Mahkeme,   Tarihli Yasanın 8. bölümü kapsamında başvuru sahiplerinin mahkum   edilmesinde Sözleşme’nin 7. maddesi bünyesindeki nullum crimen sine lege   ilkesinin ihlali olmadığı sonucuna varmıştır.   41. Verilen cezaya ilişkin olarak Mahkeme, bölüm 8 (1) kapsamında mahkum   edilen birinci başvurana ilgili hüküm kapsamında en düşük cezanın verilmiş   olduğunu ve bunun da Sözleşme’nin 7. maddesine ilişkin herhangi bir talebe yol   açamayacağına işaret etmektedir.   42. Diğer yandan ikinci başvuran, yayıncıların sadece para cezası ile   cezalandırılmasını ve editörlere ilişkin cezaları açıkça öngören bölüm 8 (2)’nin bir   hükmü kapsamında hapis cezasına çarptırıldığından şikayetçi olmuştur. Bu   bağlamda Hükümet, bölüm 8 (2)’nin yayıncılar açısından uygulanmasının normalde   bölüm 8 (1)’e göre ilgilinin lehinde olacağını vurgulamıştır. Durumun anılan şekilde   olduğu kabul edilse dahi, bölüm 8 (2)’nin editörler ve yayıncılara verilen cezalarına   ilişkin özel bir hükümiçerdiği ve mevcut davada yayıncı başvurana verilen cezanın   aynı alt bölümde editörlerin cezalandırılmasına ilişkin kural üzerine aşırı kurguya   dayandığı görülmektedir.   Bu şartlar altında, Mahkeme ikinci başvurana uygulanan hapis cezasının 7.   Madde bünyesinde bulunan nulla poena sine lege ilkesi ile uyumlu olmadığını   düşünmektedir.   43. Sonuç olarak, birinci başvuran ile ilgili olarak Mahkeme mahkumiyet ve   ceza açısından Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.   İkinci başvuran ile ilgili olarak Mahkeme mahkumiyete ilişkin olarak 7.   Maddenin ihlal edilmediği sonucuna varmıştır.   Ancak Mahkeme, hapis süresi ile ilgili kararın anılan Maddeyi ihlal ettiği   sonucuna varmıştır.   III.   SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİASI   44. Başvuru sahipleri, mahkumiyet ve cezaları ile ilgili olarak sırasıyla   Sözleşme’nin 9. ve 10. maddeleri ile güvence altına alınmış olan düşünce özgürlüğü   ve ifade özgürlüklerine haklı sebep olmaksızın merciler tarafından müdahale   edildiğini iddia etmişlerdir.   Mahkeme de, Komisyon’un görüşüne paralel olarak, başvuru sahiplerinin   şikayetine ilişkin olayların, aşağıdaki hükümleri öngören 10. Madde kapsamında   incelenmesi gerektiği kanaatine varmıştır:   “1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü,   kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu olmaksızın haber veya   fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin televizyon ve   sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.   2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler,   demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin,   toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç   işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının   korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı   gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı   formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”   45. Hükümet, başvuru sahiplerinin ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin   10. Madde’nin ikinci paragrafı hükümleri uyarınca haklı sebebe dayandırıldığını   savunmuştur. Diğer yandan, Komisyon başvuru sahiplerinin iddialarını kabul   etmiştir.   A. Müdahalenin Mevcudiyeti   46. Mahkeme başvuranların 1991 Tarihli Yasa’nın 8. bölümü uyarınca suçlu   bulunup hüküm giymiş olmaları nedeniyle, başvuru sahiplerinin ifade özgürlüğü   hakkına bir müdahalenin yapılmış olduğunun açık olduğunu ve bu konuda bir   itirazın sunulmadığını kaydetmiştir.   B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması   47. Yukarıda anılan müdahaleler, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10.   Madde’nin 2. fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya daha fazlasına   dayandığı ve anılan hedef veya hedeflerin elde edilmesi için bir demokratik   toplumda gerekli olanların haricinde, Madde 10 ihlallerini teşkil etmektedir.   Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla inceleyecektir.   1. “Kanunlar Tarafından Öngörülme”   48. Mahkeme huzurunda hazır bulunan taraflardan hiç biri, Madde 7   kapsamında talep edilenlere göre önemli ölçüde farklılık gösteren, 10. Maddenin 2.   fıkrası kapsamındaki “kanunlar tarafından öngörülme” gereğine ilişkin bir iddia da   bulunmamıştır (bakınız yukarıdaki 33-34, 36-37 paragraflar).   49. Mahkeme kendi namına, iki hüküm kapsamındaki gereklerin büyük ölçüde   benzer olduğunu ve dolayısıyla yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı birinci   başvuranın mahkumiyet ve cezasının “kanun tarafından öngörüldüğü” sonucuna   varmıştır.   50. İkinci başvuran ile ilgili olarak, Madde 7 ile dava ile ilgili olan 10.   Maddenin 2. fıkrası arasında bir fark mevcuttur. 7. madde kapsamında ilgili   hareketin “işleniş tarihinde” bir suç unsuru teşkil etmesi ceza verilmesine yönelik   bir şarttır. Bunun aksine 10. maddenin 2. fıkrasında müdahale teşkil eden   önlemlerin uygulanma tarihi de söz konusudur ki, bu da meşruluk hususuna ilişkin   bir durumdur.   51. Söz konusu davada, iddia edilen suç kitabın yayınlanmasıyla 3 Mayıs 1991   tarihinde işlenmiştir. Yukarıda Mahkeme, suçun işlenir tarihinde yürürlükte olan   kanunun bu Madde kapsamındaki meşruluk şartını yeterince yerine getirmiş olduğu   gerekçesi ile birinci başvuranda olduğu üzere ikinci başvuranın mahkumiyetinin 7.   maddeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştır.   Ancak 27 Temmuz 1993 tarihi itibarıyla, ikinci başvuranın mahkumiyetini   öngören bölüm 8 (2)’nin yayıncılara ilişkin hükmü Anayasa Mahkemesi tarafından   iptal edilmiştir. Dolayısıyla, suçun işleniş tarihinde yürürlükte olan hüküm, ikinci   başvuranın mahkum edildiği 5 Ağustos 1993 tarihinde ve bu cezanın İstinaf   Mahkemesi tarafından onandığı tarihte yürürlükten kalkmıştır.   Dolayısıyla, yetkili mahkemelerin “failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz   olunur” hükmünü içeren Ceza Kanunu’nun 2. Maddesinin 2. fıkrasına uygun   davranmadığı tespit edilmiştir (bakınız yukarıdaki 25. paragraf).   Bu tarihçe karşısında, Mahkeme ikinci başvuranın ne mahkumiyetinin ne de   cezasının kanunlar tarafından öngörüldüğü nedeniyle Sözleşme’nin 10. maddesinin   ihlal edildiği sonucuna varmıştır.   52. Yukarıda varılan sonuç dikkate alındığında, ilke olarak 10. Maddenin 2.   paragrafının gereklerinin ikinci başvuranın davasında uygunluğunun incelenmesi   gerekmemektedir (bakınız, 24 Nisan 1991 tarihli Huvig ve Kurslin – Fransa davası,   A Serisi, No. 176-A ve sırasıyla s. 25, 37. madde ve s. 57, 36. madde). Ancak,   sözkonusu şartlara ilişkin iddia edilen uygunsuzluk her iki başvuranın şikayeti   açısından temel unsur teşkil ettiğinden, Mahkeme başvuru sahipleri arasında ayrım   yapmaksızın bu hususları inceleyecektir.   2. Meşru amaç   53. Başvuru sahipleri, şikayet konusu müdahalenin amacının Devlet’in “resmi   görüşü” ile uyuşmayan tüm fikirlerin susturulması olduğunu iddia etmişlerdir.   54. Hükümet, başvuranlara karşı alınan önlemlerin 1991 Tarihli Yasanın 8.   bölümüne dayalı olduğunu tekrarlamıştır. Bu hükmün, ülke bütünlüğünün, ulusal   birliğin, milli güvenlik gibi hususların korunması ve asayişsizlik ve suçun   önlenmesini amaçladığını bildirmiştir. Başvuru sahiplerinin bu hususları tehdit eden   PKK’nın eylemlerini haklı çıkarmaya yönelik bölücü propaganda yaptıklarından   dolayı başvuru sahiplerinin mahkumiyetinin bu meşru hedefler uyarınca olduğunu   savunmuştur.   55. Komisyon, başvuru sahiplerinin mahkumiyetinin, yetkililerin terörist   faaliyetler ile mücadele ve ulusal güvenlik ve kamu emniyetinin sağlanmasına   yönelik çalışmaların bir parçası olduğunu ve bunun da 10. maddenin 2. fıkrası   kapsamında meşru olduğu sonucuna varmıştır.   56. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini   (Bakınız 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,   10. Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte   olma gereğini de dikkate alarak, başvuru sahipleri aleyhinde alınan önlemlerin, başta   ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun   önlenmesi olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı   olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet   kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği   tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.   3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruret”   (a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları   (i)   Başvuranlar ve Komisyon   57. Başvuru sahiplerinin de görüşlerini paylaştığı Komisyon, ifade   özgürlüğünün örneğin duruma ilişkin arka plan nedenlerin incelenmesi veya   sorunların çözümlenmesine ilişkin fikirlerin ifade edilmesi de dahil olmak üzere, söz   konusu röportajın temelde bir analitik özelliğe sahip olduğu kanaatındadır. Röportajı   veren kişinin Kürt sorunu ve ilgili hususlara ilişkin görüşlerini ılımlı bir şekilde   ifade ettiğini ve herhangi bir şekilde Kürt bölücü çabaları bağlamında şiddet   kullanımı ile kendisini bağdaştırmadığını belirtmiştir. Komisyon, başvuru   sahiplerinin şiddetin kullanımına ilişkin bağlılıklarını belirten herhangi bir yorumu   eklemediğine dikkat çekmiştir. Komisyon, başvuru sahipleri aleyhinde uygulanan   önlemlerin etkisinin önemli siyasi hususlar konusunda kamuoyu tartışmalarına   caydırıcılık teşkil etmeye yönelik bir sansür olduğu kanaatındadır.   58. Ayrıca, başvuru sahipleri adli takibatın, bir kitap içinde yayınlanmış   bilimsel araştırmaların görüşülmesi için uygun forum olmadığı ve bu hususun   entelektüeller, akademisyenler veya genel olarak okuyucuya bırakılması gerektiğini   öne sürmüştür. Başvuru sahipleri, Devlet’in “resmi ideolojisi” yerine yazarın kitabı   içinde ele aldığı konuya ilişkin gerçeğin tespit edilmesine yönelik görüş ve çabaları   yansıtan bir araştırmanın yayınlanması nedeniyle cezalandırılmış olduklarını   belirtmişlerdir.   Her iki başvuran de kendilerine karşı uygulanan önlemin Madde 10   kapsamındaki haklarına haksız müdahale teşkil ettiğini öne sürmüşlerdir.   (ii) Hükümet   59. Hükümet kitabın yayınlanmasından sonra başvuru sahiplerinin mahkum   edilmesi ile Türk Mahkemelerinin başvuru sahiplerinin ifade özgürlüğü ile halkın,   aleni veya örtülü olarak demokratik rejimi yıkmaya yönelik hedefleri olan, silahlı   gruplara karşı korunma hakkı arasında adil bir dengenin sağlanmış olduğunu   savunmuştur. Türkiye’yi Kürdistan’ı ezen bir sömürgeci olarak tanımlayan kitabın   4. bölümünün Türkiye topraklarında yeni bir devletin oluşturulmasını amaçlayan   PKK terörizmini haklı çıkarmaya çalıştığı anlamına gelmektedir. Başka bir deyişle,   PKK terör kampanyasına moral desteğinin sağlanması ile kitap şiddete teşvik   etmektedir. Bu bağlamda, Hükümet kitaptan birkaç alıntı yapmıştır.   60. Hükümet, başvuru sahiplerine 1991 tarihli kanunun 8. bölümü kapsamında   uygulanan yaptırımın çeşitli meşru çıkarlarının korunması için zorunlu bir ihtiyaca   tekabül ettiği görüşündedir. Kendilerine karşı alınmış olan önlemler, bu alanda   yetkililerin değerlendirme marjı dahilinde olduğunu ve müdahalelerin Sözleşme’nin   10. Maddesinin 2 fıkrasınca haklı sebebe dayandığını savunmuştur.   (b) Mahkeme’nin değerlendirmesi   61. Mahkeme, örneğin 25 Kasım tarihli Zana – Türkiye kararı (yukarıda anılan,   ss. 2547-48, Madde 51) ile 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa kararında   (1999 Raporları, s. …, Madde 45) belirtildiği üzere 10. Maddeye ilişkin kararların   temel ilkesini yinelemektedir.   (i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve   toplumun ilerlemesi ve her bireyin öz-güveni için gerekli temel şartlardan birini   teşkil etmektedir. 10. Madde’nin 2. paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız   veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil aynı zamanda kırıcı, şok   edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik   toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.   Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve ikna   edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.   (ii) 10. Madde’nin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir   sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup   olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir   mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve   kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu   sebeple, bir “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade   özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini   haizdir.   (iii) Denetim salahiyetinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan   ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere davayı bir bütün   olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”   ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen   gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de   Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun   standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine   dayalı oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.   62. Mahkeme ayrıca Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu   çıkarlarına ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların   sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bakınız 25   Kasım 1996 tarihli Wingrove – Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957,   58. Madde). Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili   hususlarda, özel şahıslar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik bir   sistemdeki hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin   değil aynı zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin   sahip olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının   eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai   işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu   kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza   kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan   ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır   (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli Incal – Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567,   54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir   nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri,   ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja   sahiptir.   63. Mahkeme, kitabın sözkonusu bölümlerinden kullanılan kelimeler ve bu   kelimelerin yayınlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracaktır. Bu bağlam   açısından, kendisine sunulan davaların tarihçelerine, özellikle terörizmin   engellenmesine ilişkin sorunları dikkate alacaktır. (bakınız yukarıda belirtilen Incal   – Türkiye kararı, s. 1568, 58. Madde).   64. İlk olarak, ilgili bölümlerin Türkiye topraklarının bir bölümünü   “Kürdistan”a ait olarak tanımlayarak ve Türk Devleti tarafından bir sömürge olarak   istila edilmiş olduğunu belirttiği dikkate alınmıştır. Türkiye “siyasi, askeri, kültürel   ve ideolojik” açılardan “Kürdistan”a baskı uyguluyor şeklinde betimlenmiştir.   Kürtlerin karşı karşıya kalmış oldukları “ırkçı inkar politikası” “faşist bir hareketin”   geliştirilmesinde bir araç olarak kullanılmıştır.   Söz konusu bölümler, Kürt bölücülüğüne destek veriyor şeklinde görülebilecek   şiddetli ifadeler içerse dahi, yazar aynı zamanda Kürt sorununun karmaşık olduğu   görüşüne yer vermiştir. Sadece Türkiye’nin değil İran, Irak ve Suriye’nin iç   siyasetleri ile birlikte bu dört komşu devlet arasındaki ilişkilerin kendine özgü   niteliğine de ilişkindir. Sözkonusu ifadeler, bir akademik araştırma içinde tarihi   açıdan Türkiye’nin sosyo ekonomik gelişimi ve bu ülke içindeki baskın siyasi   ideolojiye yer vermiştir. Mahkeme, kitapta ifade edilen bu görüşlerin şiddeti teşvik   ettiğinin veya şiddeti teşvik etmeye neden olabilecek şekilde yorumlanmasının   mümkün olmadığı kanaatındadır.   65. Mahkeme doğal olarak, yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana bölgenin   büyük bir çoğunluğunda olağanüstü hal ilan edilmesini gerektiren, çok ciddi can   kayıplarına yol açan, güvenlik kuvvetleri ile PKK elemanları arasında ciddi   olayların meydana geldiği bölgedeki güvenlik durumunu ciddileştirecek sözler ve   eylemler konusundaki otoritelerin endişesinin bilincindedir (bakınız yukarıda anılan   Zana kararı, s. 2539, 10-11. Maddeler). Ancak, sözkonusu davada yerel otoritelerin,   akademik ifade özgürlük hakkı (bakınız mutatis mutandis ile birlikte 25 Ağustos   tarihli Hertel – İsviçre kararı, 1998-VI Raporları, No. 87, ss. 2331-2332,   Madde 50) ve kendileri açsısından her ne kadar kabul edilemez olursa olsun   güneydoğu Türkiye’deki durumun farklı bir bakış açısından bildirilmesine ilişkin   kamu haklarını yeterli ölçüde dikkate almadığı anlaşılmaktadır. Mahkeme, ilgili   olmasına rağmen başvuru sahiplerinin suçlu bulunarak cezalandırılmasına gerekçe   gösterilen nedenlerin anılanların ifade özgürlüğüne müdahaleyi meşru kılmadığı   kanaatındadır.   66. Ayrıca, Mahkeme başvuru sahiplerine uygulanan cezaların ağırlığı –   özellikle de Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu’nun sırasıyla bir yıl sekiz ay ve beş ay   olmak üzere hapis cezası ile cezalandırılmış olması ve önemli düzeylerde para   cezalarına çarptırılmalarını şaşırtıcı bulmuştur (bakınız paragraf 20). Ayrıca, kitabın   baskıları otoriteler tarafından toplatılmış ve Sn. Başkaya üniversite profesörlüğü   görevinden atılmıştır (bakınız yukarıdaki 22-23. paragraflar).   Mahkeme bu bağlamda, müdahalenin orantılı olup olmadığının   değerlendirilmesinde uygulanmış olan cezaların niteliği ve ağırlığının da dikkate   alınması gerektiği görüşündedir.   67. Yukarıdaki hususlar dikkate alınarak, Mahkeme başvuru sahiplerinin   mahkumiyeti ve ceza verilmesinin amaçlanan hedefler açısından orantısız ve bu   bağlamda bir demokratik toplumda gereksiz olduğu kararına varmıştır. Bu durumda   ve her iki başvuran açısından Sözleşmenin 10. Maddesine ilişkin bir ihlal söz   konusudur.   IV.   SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİASI   A. Hükümetin ön itirazı (iç hukuk yollarının tüketilmemesi)   68. Hükümet tarafından Mahkeme’ye sunulan yazıda başvuru sahiplerinin,   davalarının bağımsız ve tarafsız mahkemeler tarafından görülmediğine ilişkin   şikayeti yerel mahkemeler nezdinde dile getirmemiş olması nedeniyle Sözleşme’nin   35. Maddesinde gerekli görülen başvuru mercilerinin tüketilmemiş olduğunu   savunmuştur.   69. Mahkeme Muhatap Hükümetin ön itirazlarını, davanın kabulüne ilişkin ilk   inceleme aşamasında en azından, özü açısından ve yeterli açıklıkta dile getirmiş   olduğu ölçüde tanıdığına işaret etmektedir (bakınız, örneğin 23 Eylül 1998 tarihli   Aytekin – Türkiye Kararı, Kararlar ve Hükümler Raporları 1998-VII, s. …, Madde   77).   70. Mahkeme, Komisyon nezdinde Hükümetin Sn. Başkaya ile ilgili olarak   başvuru yollarının tüketilmediği yönünde bir itiraz da bulunmadığını, ancak Sn.   Okçuoğlu’nun davasına kabul aşamasında bir itirazın yapıldığını (21 Şubat 1996   tarihli mütalaa ile) kaydetmektedir. Komisyon kabule ilişkin kararlarında   Hükümet’in başvuru yollarının tüketilmediğine ilişkin itirazını belirtmeksizin,   sırasıyla 2 Eylül ve 14 Ekim 1996 tarihlerinde Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu’nun   başvurularını kabul ettiğini bildirmiştir. Anılan ikinci tarihte Komisyon iki   başvurunun birleştirilmesine karar vermiştir.   Hükümet’in ikinci başvuran durumunda itirazda bulunmasına karşı bir estopel   bulunmadığı bariz iken, Mahkeme’nin birinci başvuran açısından da durumun böyle   olup olmadığına ilişkin şüpheleri mevcuttur. Ancak, Devlet Güvenlik   Mahkemesi’nin bağımsızlık ve tarafsızlığına karşı açılan bir konunun muhatap   Devlet içinde ilgili mahkemenin anayasal durumu karşısında başarısızlıkla   sonuçlanacağından dolayı, bu hususun tespiti yoluna gitmemiştir (bakınız paragraf   28). Mahkeme’nin içtihat hukukuna göre, yetersiz veya etkisiz başvuru yollarına   başvurulmasına ilişkin bir yükümlülük mevcut değildir (bakınız 16 Eylül 1996   tarihli Akdivar ve Diğerleri – Türkiye kararı, Raporlar 1996-IV, s. 1210, Madde   67).   Buna göre, hükümet’in ön itirazının reddedilmesi gerekmektedir.   B. Başvuru Sahiplerinin Şikayetlerinin Esası   71. Başvuru sahipleri, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan ve   yargılanması ve mahkum edilmesine neden olan askeri hakim nedeniyle   Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1 Fıkrasına aykırı olarak adil yargılama hakkından   mahrum edildiği konusunda şikayette bulunmuştur. İlgili olduğu ölçüde 6.   Maddenin 1. fıkrası aşağıdaki hükümleri içermektedir:   “Herkes, … kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara   bağlanması konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   tarafından davasının … adil … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   72. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş, ancak Komisyon tarafından iddia kabul   edilmiştir.   73. Başvuru sahipleri dilekçelerinde, İstanbul Devlet güvenlik Mahkemesi gibi   Devlet Güvenlik Mahkemelerin atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının   onayına tabi olarak Başbakan ile Savunma Bakanının ortak kararı ile atanmış   olduğundan idareye bağımlı olduğunu belirtmiştir. Başvuru sahipleri ayrıca, amir   yetkililerinin görüşüne ters olan görüşleri benimseyemeyeceği gerekçesiyle askeri   hakimlerinin ve dolayısıyla görevde bulundukları mahkemelerin bağımsızlığı ve   tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır. Başvuru sahipleri sivil olup,   davalarına askeri hakimlerin katılmasının bir sivil davasına askeri müdahale   şeklinde kabul edilebileceğini savunmuştur.   Başvuru sahipleri, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin   bağımsızlık ve tarafsızlığını zedelediğini ve kendilerinin 6. Maddenin 1. fıkrasına   aykırı olarak adil yargılama hakkını engellediğini savunmuşlardır.   74. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına   ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında   bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli   işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur. Hükümet   askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuru sahiplerinin   iddialarına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri hakimin adli   işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri Kanunun 112.   maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bakınız yukarıdaki 28. paragraf).   İkinci olarak, değerlendirme raporları sadece askeri hakimlerin adli olmayan   görevlerinin yürütülmesine ilişkin olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimler sicil   raporlarına erişim hakkına sahip olup, bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri   İdari Mahkeme’de dava açma hakkı verilmiştir (aynı madde). Adli kapasitede   hareket ederken, bir askeri hakimin tam olarak bir sivil hakim şeklinde   değerlendirildiğini savunmuştur.   75. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimlerin bulunması nedeniyle   başvuru sahiplerinin yargılamasının adil olma özelliğinin önyargıya tabi olmadığını   öne sürmüştür. Askeri hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimleri mahkemeye   atayan kamu yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye   sahip olmadığını iddia etmişlerdir. Ayrıca, askeri hakimde dahil olmak üzere Devlet   güvenlik Mahkemesinin üyelerinin çoğunluğunun mahkemenin birinci aşamasında   başvuru sahiplerinin beraatı için oy kullanmışlardır. Başvuru sahipleri ancak,   bağımsızlık ve tarafsızlığının ihtilaf konusu olmadığı İstinaf Mahkemesinden sonra   ikinci aşamada beraatı iptal ettiği ve yeniden incelenmek üzere davayı açtığını   belirtmişlerdir (bakınız yukarıdaki 17-20 paragrafları).   76. Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143.   maddesi uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate   alınması gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle mücadele   kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve   Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi için olan gerekli uzmanlık   ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan mahkemelerin   güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.   77. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme’nin 6.   Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul   edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat   tarihinde benimsenen Incal – Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve   görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.   78. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli Incal – Türkiye kararı (1998-IV   Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar – Türkiye kararında (1998-   Raporları, s. …) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara benzer   hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda Mahkeme,   Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun bağımsızlık   ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bakınız yukarıda   anılan Incal kararı, s. 1571, madde 65). Diğer yandan Mahkeme, bu hakimlerin   statüsünün bazı hususlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı   kararına varmıştır (aynı yerde, Madde 68) : örneğin, orduya ait görevliler   olduğundan ve dolayısıyla amirinden emirler aldığı; veya askeri disipline tabi   kaldıkları; ve atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu   tarafından alındığı gerçekleri (bakınız yukarıdaki 28. paragraf).   79. Incal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik   Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı   sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Sn. Başkaya ve Sn. Okçuoğlu’nun adil   yargılanma hakkını ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde   kendilerini yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir   korkunun mevcut olup olmadığını tespit etmektir (bakınız yukarıda anılan Incal   Kararı, s. 1572, Madde 70; ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. …, Madde 38).   Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuru sahipleri gibi sivil olan Sn.   Incal ve Sn. Çıraklar’ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir   neden görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye   yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan   başvuru sahiplerinin, Askeri Hukuk Dairesi üyesi olan bir düzenli askeri görevlisinin   katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları   anlaşılır bir husustur (bakınız, yukarıda anılan Sürek 1. nolu kararın 34. paragrafı).   Bu itibarla, yargılamanın birinci aşamasında beraat etmelerine bakılmaksızın,   yargılamanın ikinci aşamasında İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin davanın   özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini   düşünmek için yeterli sebepleri mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuru sahiplerinin   mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe   dayandığı kabul edilebilir. İstinaf Mahkemesindeki yargılama da, ilgili mahkemenin   tam yetkili olmaması nedeniyle bu korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır   (bakınız yukarıda anılan Incal kararı, s. 1573, Madde 72 sonu).   80. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı 6. Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiği   kararına varmıştır.   V.   6. MADDENİN 1. VE 2. FIKRASI İLE 14. MADDENİN İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİALARI   81. Komisyon huzurunda birinci başvuran, yerel mahkemelerin kitabını   tamamen incelemediği gerekçesi ile 6. Maddenin 1. fıkrası kapsamındaki adil   yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur. Ayrıca, Madde 7   kapsamındaki şikayetindeki aynı hususa ilişkin olarak, 6. Maddenin 2. fıkrasında   öngörülen “suçluluğu kanıtlanana kadar masum kabul edilme” hakkının ihlal   edildiğini iddia etmiştir. Sözleşme ile ilgili öne sürülen diğer Sözleşme hususlarında   varılan sonuçlar nedeniyle Komisyon bu iddiaların incelenmesini gerekli   görmemiştir.   Mahkeme ayrıca ikinci başvuranın da Komisyon aşamasında, temelde 10.   madde kapsamındaki şikayetinde belirtilen aynı durumlar nedeniyle, eski Maddeye   ilişkin olarak 14. Maddenin ihlale edildiğini iddia etmiştir. Komisyon bu hükümler   birlikte ele alındığında ayrı bir hususun meydana gelmediği sonucuna varmıştır.   Ancak, başvuru sahipleri yukarıdaki şikayetlerini Mahkeme huzurunda dile   getirmemişler ve Mahkeme ise bu hususların incelenmesine re’sen karar verilmesine   yer olmadığı sonucuna varmıştır.   VI. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   82. Başvuru sahipleri iç hukukun ve Sözleşmedeki mahkeme gider ve   masraflarının geri ödenmesinin yanı sıra maddi ve manevi zarara ilişkin tazminat   talebinde bulunmuştur. Sözleşme’nin 41. Maddesi bu açıdan aşağıdakileri   öngörmektedir:   “Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerinin ihlal edildiğinin   tespit edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın yerel hukukunun sadece kısmi bir   tazminatı öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil   şekilde tazmin edilmesini öngörebilir.”   A. Maddi zarar   83. Birinci başvuran, görevine son verilmesi ve normal emeklilik yaşından 13   sene önce emekliye ayrılmak zorunda kalması nedeniyle gelir ve emeklilik   ikramiyesi kaybının tazmin edilmesi için 500,000 Fransız Frangı (FRF) talep   etmiştir.   Ayrıca, 70,000 adet kitap satışı üzerinden tahmini %15 oranında gelir kaybı için   420,000 FRF talebinde bulunmuştur. Kitabın yasaklanarak, toplatılma emrinin   verildiği tarihte 30,000 adet basılmış olup, aksi halde 70,000 adedin daha   basılabileceği iddia edilmiştir.   84. İkinci başvuran, birinci başvuranın hesaplarına gönderme yaparak, kitabın   satışından elde edilecek %20’lik kar kaybının tazminini talep etmiştir. Birinci   başvuran tarafından yapılan hesaplamalara göre ikinci başvuranın kaybının yaklaşık   440,000 FRF olduğu hesaplanmaktadır.   85. Ayrıca her iki başvuran, para cezası olarak ödemiş oldukları 41,666,666 TL   tutarında bir tazminat talebinde bulunmuştur. Birinci başvurana göre 7,400 FRF’na   tekabül etmektedir.   86. Hükümet yukarıdaki taleplere itiraz etmiştir. Başvuranın erken emeklilik   nedeniyle herhangi bir ekonomik zarara uğramadığını savunmuştur. 1998’den bu   yana emeklilik maaşı aldığını ve Türkiye’de erken emekliler için yaygın olduğu   üzere başka bir istihdam şekline başvurmasına engel teşkil eden herhangi bir   hususun bulunmadığını belirtmiştir.   Kitap satışına ilişkin iddia edilen satış gelirleri ile ilgili olarak, kitabın 100,000   adet satacağı yönündeki iddianın tamamen dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir.   Türkiye’deki en iyi satan kitapların bile bu kadar yüksek bir satışa ulaşmadığı   bildirilmiştir.   87. Komisyon Delegesi bu hususta herhangi bir görüş bildirmemiştir.   88. Mahkeme, iddia edilen maddi zarar ile birinci ve ikinci başvuranın 10.   Madde kapsamındaki haklarının ihlali ile ikinci başvuranın 7. Madde kapsamındaki   haklarının ihlali arasında bir neden sonuç ilişkisi olduğu kararına varmıştır. Başvuru   sahiplerine uygulanmış olan ve kendileri tarafından ödenmiş olan para cezalarının   kendilerine geri ödenmesi gerekmektedir. Diğer yandan Mahkeme, birinci   başvuranın Üniversitedeki görevinden atılması ve birinci başvuran ile ikinci   başvuranın söz konusu kitabın gelecekteki satışlarına ilişkin gelir kayıpları   konusundaki zararların tespiti için sunulan delillerin yeterli olmadığı görüşündedir.   Adil bazda bir değerlendirme yapılarak, Mahkeme maddi zararlar için birinci   başvurana 67,400 FRF ve ikinci başvurana 17,400 FRF tutarında bir tazminatı   uygun görmüştür.   B. Manevi Zarar   89. Birinci başvuran Sn. Başkaya, mahkum edilmesi ve 15-20 ay hapis yatmış   olması nedeniyle meydana gelen mağduriyetin tazmini için 1,000,000 FRF   talebinde bulunmuştur. Akademik kariyerinde ilerleme ilişkin meşru beklentileri   mevcut iken, bu önlemler Üniversitedeki görevine son verilmesine neden olmuştur.   Önlemler, sadece akademik ve entelektüel hayatını etkilemekle kalmamış, aynı   zamanda siyasette etkin şekilde rol alma ve seçimlere katılma olanağını da ortadan   kaldırmıştır.   90. İkinci başvuran, herhangi bir meblağ belirtmeksizin ceza davası,   mahkumiyeti ve hapis yatmasından kaynaklanan zararın tazmin edilmesini talep   etmiştir.   91. Hükümet, ihlale ilişkin bir tespitin yapılmasının Sözleşme’nin 41. Maddesi   kapsamında adil tazmin teşkil edeceği, mağduriyet iddialarının temelsiz olduğu ve   birinci başvuran tarafından talep edilen meblağın çok yüksek olduğu görüşündedir.   92. Komisyon delegesi bu konuda görüş bildirmemiştir.   93. Mahkeme her iki başvuru sahiplerinin, yalnızca Mahkeme tarafından   ihlallerin tespit edilmesi ile tazmin edilebilecek düzeyin ötesinde sıkıntı ile   karşılaştıkları düşüncesindedir. Mevcut davada tespit edilen ihlallerin özünü de   dikkate alıp adil bir bazda karara vararak manevi tazminat kapsamında birinci   başvurana 40,000 FRF ve ikinci başvurana 45,000 FRF tutarında bir ödemeyi uygun   görmüştür.   C. Yasal Giderler   94. Birinci başvuran yerel takibata ilişkin giderleri için açık şekilde 250,000   FRF ve Sözleşme kurumları nezdindeki giderleri için 100,000 FRF tutarında bir   ödeme talebinde bulunmuştur.   95. İkinci başvuran Mahkeme’den, kendisinin avukatı ile 25,000 Amerikan   Doları ödenmesine ilişkin sözleşmesini dikkate almasını istemiştir.   96. Hükümet, talep edilen meblağların yerel mahkemelerde Türk avukatları   tarafından kazanılan ücretlere kıyasla abartılı olduğunu ve usulüne uygun olarak   doğrulanmadığını bildirmiştir.   97. Komisyon delegesi görüş bildirmemiştir.   98. Mahkeme yukarıda anılan talepleri emsal kararında tespit edilen ölçütler   ışığı altında özellikle de Sözleşmenin ihlalinin önlenmesi veya düzeltilmesi için   anılan masraf ve giderlerin gerçekten ve zorunlu olarak tahakkuk etmiş ve nicelik   açısından makul olup olmadığı inceleyecektir. Nicelik açısından, belli ölçüde   yardımcı olma ihtimali olmasına karşın Mahkeme kendisinin yerel ölçekler ve   uygulamalara bağlı olmadığı görüşündedir. (birçok diğer otoritenin yanı sıra, 13   Temmuz 1995 tarihli Tolstoy – Birleşik Kraliyet kararı, A Serisi, No. 316, s. 83,   Madde 77 ve 25 Mart 1999 tarihli Nikolava – Bulgaristan kararı, 1999 Raporları, s.   …, Madde 79). Mahkeme, taleplerin dayanaktan yoksun ve aşırı olduğu yönündeki   Hükümet’in görüşüne büyük ölçüde katılmaktadır. Bu durum özellikle de, davanın   esasına ilişkin görüşlerini mahkemeye sunmamış olan ikinci başvuran açısından   geçerlidir. Adil bazda karara vararak Mahkeme birinci ve ikinci başvuru   sahiplerine, masraf ve gideler kalemleri kapsamında sırasıyla 22,000 FRF ve 15,000   FRF ödenmesini kararlaştırmıştır.   D. Temerrüt Faizi   99. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre   tespit edilmiş olan yıllık %3.47 oranına tekabül eden Fransa’da uygulanan yasal   faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.   YUKARIDA   MAHKEME   BELİRTİLEN   GEREKÇELERE   DAYANARAK   1.   Birinci başvuranın Sözleşme’nin 3. Maddesi ve 14. maddesinin   incelenmesine ilişkin salahiyete sahip olmadığının oy birliği ile kabulüne;   2.   Sözleşme’nin 7. maddesinin birinci başvuran açısından ihlal   edilmediğinin oybirliği ile kabulüne;   3.   Sözleşme’nin 7. maddesinin ikinci başvuran açısından ihlal   edildiğinin oybirliği ile kabulüne;   4.   Sözleşme’nin 10. maddesinin her iki başvuran açısından ihlal   edildiğinin oybirliği ile kabulüne;   5.   Başvuru sahiplerinin Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. fıkrası   kapsamındaki şikayetine ilişkin olarak iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin   Hükümet’in ön itirazının oy birliği ile reddine;   6. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlığı ve   tarafsızlığına ilişkin olarak Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiğine   ilişkin iddianın altıya karşı bir oy ile kabulüne;   7.   Başvuranlar tarafından Sözleşme’nin 10. Maddesi ile bağlantılı   olarak 14. Madde ve 6. Maddenin 1. ve 2. Fıkrası kapsamındaki diğer taleplerin   incelenmesine, oybirliği ile gerek olmadığına;   8.   Oybirliği ile   (a)   Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk   lirasına çevrilmek üzere, davalı devlet tarafından birinci ve ikinci başvuru   sahiplerine:   (i) Maddi zarar için sırasıyla 67,400 (altmış yedi bin dört yüz) ve 17,400 (on   yedi bin dört yüz) Fransız Frangının;   (ii) Manevi zarar için sırasıyla 40,000 (kırk bin) ve 45,000 (kırk beş bin)   Fransız Frangının;   (iii) yasal giderler için sırasıyla 22,000 (yirmi iki bin) ve 15,000 (onbeş bin)   Fransız frangı tutarının ödenmesine;   (b)   Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine   dek bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasına;   9.   Adil tazminata ilişkin başvuru sahiplerinin diğer taleplerinin   oybirliği ile reddine   ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999   tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binası’ndaki halka açık oturumda   tefhim edilmiştir.   İmza: Luzius WILDHABER   Başkan   İmza:   Paul MAHONEY   Sekreter   Sn. Wildhaber’in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.   Fıkrası ile Mahkeme Kurallarının 74. Kuralının 2. Fırkası uyarınca bu karara aşağıda   belirtilen şerhler eklenmiştir:   (a) Sn. Palm, Bayan Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn. Greve’nin   müşterek mutabakat şerhi;   (b) Sn. Bonello’nun mutabakat şerhi;   (c) Sn. Gölcüklü’nün kısmi muhalefet şerhi.   Paraf: L. W.   Paraf: P. J. M.   HAKİM WILDHABER’İN BİLDİRGESİ   Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye kararında (1998 Raporları, s. 1547)   Sözleşme’nin 6. Maddesi’nin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy   kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme’nin çoğunluğu tarafından   ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.   HAKİM Palm, Tulkens, Fischbach, Casadevall VE greve’NİN   MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ   Sürek - Türkiye (no. 1) davasında Hakim Palm’ın kısmi muhalefet şerhinde   öngörülen daha kapsamlı yaklaşımı kullanarak aynı sonuca varsak da, mevcut   davada Mahkeme’nin 10. Maddenin ihlal edildiğine ilişkin kararını paylaşıyoruz.   Bizim görüşümüze göre, muhatap Devlete açılan bu tarz davalarda 10. Madde   hususunun değerlendirilmesi sırasında yayında kullanılan kelimeler üzerinde çok   fazla durulmakta ancak bu kelimelerin kullanıldığı genel bağlam ve bunların olası   etkilerine yeterli dikkat verilmemektedir. Şüphesiz ki söz konusu dil çok sert hatta   şiddetli olabilir. Ancak demokrasilerde, Mahkemenin de vurguladığı üzere,   “savaşçı” kelimeler bile 10. Madde ile koruma altına alınabilir.   Mahkemenin emsal davalarında ortaya çıkan siyasi konuşmalara daha geniş   koruma uygulanmasıyla aynı doğrultuda bir diğer yaklaşım ise kullanılan   kelimelerin kışkırtıcı yapısına daha az önem verip bu konuşmanın yapıldığı   bağlamsal durumun unsurlarına daha fazla önem vermektir. Kullanılan dil şiddeti   kışkırtmak ya da tahrik etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu duruma yol açabilecek   gerçek ve hakiki bir risk var mıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar her davanın   koşullarında genel bağlamı oluşturan çok sayıda farklı aşamanın ölçülü bir şekilde   değerlendirilmesini gerektirmektedir. Başka sorular da sorulmalıdır. Suç teşkil eden   metnin yazarı toplum içerisinde kendi kullandığı kelimelerin etkisini artırabilecek ve   toplumu etkileyebilecek bir kişi midir? Yayına, söz konusu konuşmanın etkisini   artırabilecek önemli bir gazetede ya da başka bir ortamda ün sağlayacak şekilde yer   verilmiş midir? Kelimeler şiddetin tam ortasında mıdır yoksa şiddete yakın mıdır?   Şok eden ve hakarette bulunan - 10. Maddeyle korunan - dil ile demokratik bir   toplumda hoşgörü hakkını azaltan dil arasında ayrım yapabilmek sadece suç teşkil   eden kelimelerin ortaya çıktığı bağlamın dikkatli bir incelemesiyle olabilir.   HAKİM Bonello’NUN MUTABAKAT ŞERHİ   Çoğunluk ile birlikte 10. Maddenin ihlal edildiği yönünde oy kullandım, ancak   Mahkemenin, yerel yetkililerin başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yaptıkları   müdahalenin demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceğini   belirlemek için uyguladığı ilk ölçütü onaylamıyorum.   Bu dava ve şiddete tahrikin söz konusu olduğu daha önceki Türkiye’de ifade   özgürlüğü davaları boyunca, Mahkeme tarafından belirlenen en yaygın ölçüt şudur:   başvuranlar tarafından yayınlanan yazılar şiddet kullanımını destekliyorsa ya da   teşvik ediyorsa başvuranların ulusal mahkemelerce mahkum edilmeleri demokratik   bir toplumda haklı sebebe dayanmaktadır.   Ben bu ölçütü yetersiz olarak değerlendiriyorum. Şiddeti tahrik eden kişilerin   ulusal yetkililerce cezalandırılmalarının sadece eğer bu tahrik “açık ve mevcut bir   tehlike” yaratıyorsa, demokratik bir toplumda haklı sebebe dayandırılabileceği   kanaatindeyim. Güç kullanımı soyutsa ve zamanla gerçek veya olası şiddetin   merkezinden kalkıyorsa, ifade özgürlüğü hakkı geçerli olmalıdır   Bu noktada gelmiş geçmiş en önemli anayasa hukukçusunun kanunu ve düzeni   bozabilecek kelimeler hakkında söylediklerini hatırlatmak istiyorum: “Ülkenin   kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren kanunun meşru ve   zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece beğenmediğimiz ve   ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol etmekten kendimizi   daima alıkoymalıyız.”   İfade özgürlüğünün garanti altına alınması bir devlete güç kullanımını   savunmayı yasaklama hakkı vermez; ancak böyle bir savunma olası bir kanunsuzluk   yaratıyorsa ya da bunu tahrik ediyorsa ve böyle bir hareketi teşvik ediyorsa durum   faklı olacaktır. Bu bir olasılık ve derece sorunudur.   İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlike   bulunduğu görüşünü desteklemek için, ciddi bir tehlikenin beklenildiği ya da   savunulduğu ya da başvuranın geçmişteki hareketlerinin kendisinin şiddet taraftarı   olmasının acil ve ağır hareketler doğuracağına inanılması için haklı sebep   sağlayacağı gösterilmelidir.   Bazıları tarafından ölüme gebe oldukları düşünülse de, başvuranların   suçlandıkları kelimeler bana göre, kamu düzenini tehdit eden korkunç etkilere sahip   değildir. Türkiye’nin kurtulması için bu ifadelerin derhal bastırılmasının kaçınılmaz   olduğu görüşü de benim için bir şey ifade etmemektedir. Bu ifadeler ne açık ne de   mevcut herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır.   Özet olarak, “konuşmalardan doğan hiç bir tehlike açık ve mevcut sayılamaz,   korkulan tehlike tam bir değerlendirme yapılmadan ortaya çıkabilecek kadar yakın   olmadıkça. Değerlendirme yapılarak yalanlar ve yanlışlıklar ile mücadele için   zaman olduğunda, tehlikeyi eğitim yoluyla engellemek için yapılacak şey daha fazla   konuşmaktır, zorla susmak değil”.   HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ     (Geçici çeviri)   Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili hüküm kapsamında   Devlet güvenlik Mahkemesinin “bağımsız ve tarafsız” olmadığı gerekçesi ile 6.   Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği yönündeki Mahkeme’nin çoğunluk görüşüne   katılmadığımı büyük bir üzüntü içinde belirtmek isterim. Bu bağlamda, 9 Haziran   tarihli Incal Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor Vilhjalmsson, Sn.   Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn. Wildhaber ve Sn.   Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar- Türkiye kararında   münferiden belirtmiş olduğum muhalif görüşüme gönderme yapmaktayım. İkisi sivil   olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri hakimin mevcudiyetinin, askeri   olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları Yargıtayın incelemesine tabi olan   Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve tarafsızlığını herhangi bir şekilde   etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.   Şunları tekrar vurgulamak istiyorum: (1) çoğunluğun kararı dış görünüm   teorisinin haksız olarak genişletilmesinden kaynaklanmaktadır; (2) kararın 79.   paragrafında çoğunluğun yaptığı gibi, “başvuranların Askeri mahkemenin bir üyesi   olan bir ordu yetkilisinin yer aldığı bir hakimler kurulu tarafından yargılanmaktan   endişe duymaları gerektiğinin anlaşılabilir olduğunu” söylemek ve sonra da sadece   Incal örneğini (Çıraklar kararı Incal kararında söylenenlerin tekrarından ibarettir)   dayanak göstermek yeterli değildi;. ve (3) çoğunluğun şerhi soyuttur ve bu yüzden   de hem hakikatlara dayanarak hem de yasal olarak desteklenmelidir.   3. 19. Maddeyi değiştiren 11 No’lu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren   Mahkeme sürekli bazda faaliyet göstermiştir.   Sekreteryanın Notu: A İçtüzüğü, 9 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce   (1 Ekim 1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim 1998   tarihine kadar ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar için geçerlidir.   Terörizm faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla yürürlüğe girmiş olan bu   kanun, Ceza Kanununda “terörizm fiilleri” veya “terörizm amacıyla işlenen fiiller”   (3. ve 4. maddeler) olarak tanımlanan ve anılan kanuna tabi olan çeşitli suçlara   ilişkindir.   İtalik yazılı olan bölüm 31 Mart 1992 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı ile   çıkarılmış, 23 Ocak 1993 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanmış ve 27 Temmuz   1993’te yürürlükten kaldırılmıştır.   1. Sekreterya Notu: Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece kararın   baskılı sürümünde verilecek olup (Mahkeme’nin seçkin karar ve hükümlerine ilişkin   resmi raporlar), ancak Komisyon Raporunun bir sureti Sekreterya’dan temin   edilebilecektir.   Abrahams - Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250   U.S. 616 (1919) 630.   Brandenburg - Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.   Schenck - Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52   Whitney - California, 274 U.S. 357 (1927) 376.   Whitney - California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927)   377.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło