23556/94
WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002355694
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącego za artykuł prasowy, który władze krajowe uznały za podżegający do nienawiści, naruszyło jego prawo do wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącego była przewidziana prawem i miała uzasadniony cel ochrony bezpieczeństwa państwa, porządku publicznego i integralności terytorialnej. Jednakże, analizując, czy była ona „niezbędna w społeczeństwie demokratycznym”, Trybunał podkreślił, że wolność wypowiedzi obejmuje również idee, które obrażają, szokują lub niepokoją. Stwierdził, że choć język artykułu był ostry, skarżący, jako lider związkowy i polityk, nie nawoływał do przemocy, zbrojnego oporu ani buntu. Biorąc pod uwagę surowość kary (pozbawienie wolności, grzywna i utrata praw obywatelskich), Trybunał uznał, że ingerencja była nieproporcjonalna do realizowanych celów i nie spełniała wymogu „pilnej potrzeby społecznej”.Stan faktyczny
Skarżący, Münir Ceylan, przewodniczący związku zawodowego „Petrol-İş Sendikası”, opublikował w lipcu 1991 roku w tygodniku „Yeni Ülke” artykuł pt. „Söz işçinin, yarın çok geç olacak”. Artykuł ten krytykował politykę państwa tureckiego wobec ludności kurdyjskiej, używając określeń takich jak „terror państwowy” i „ludobójstwo”, oraz wzywał do jedności i działania. W 1991 roku prokurator w Stambule oskarżył skarżącego o podżeganie do nienawiści na podstawie art. 312 tureckiego kodeksu karnego. Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Stambule skazał skarżącego na rok i osiem miesięcy więzienia oraz grzywnę, a wyrok ten został podtrzymany przez Sąd Kasacyjny w 1993 roku. Skarżący odbył karę i w jej wyniku utracił prawa polityczne i obywatelskie, w tym stanowisko przewodniczącego związku.Rozstrzygnięcie
Trybunał, większością 16 głosów do 1, stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. Trybunał, jednogłośnie, stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania odrębnej kwestii w kontekście art. 10 w związku z art. 14 Konwencji. Trybunał, jednogłośnie, stwierdza, że skarżący nie może podnieść zarzutu naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał, większością 16 głosów do 1, zasądza na rzecz skarżącego 40 000 franków francuskich tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 15 000 franków francuskich tytułem kosztów i wydatków. Trybunał, jednogłośnie, oddala pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
CEYLAN-Türkiye’ye Karşı Davası
(23556/94)
Strazburg
(8 Temmuz 1999)
USULİ İŞLEMLER
1. Başvuru, Sözleşme’nin eski 32/1 ve 47. maddeleri ile belirlenen üç aylık süre
içinde, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ("Komisyon") tarafından, Sözleşme’nin3
eski 19. Maddesi gereği, 17 Mart 1998 tarihinde Mahkeme'ye sunulmuştur. Dava,
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine eski 25. Madde gereğince Münir Ceylan adında bir
Türk vatandaşı tarafından 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a yapılan 23556/94
no'lu başvuruya dayanmaktadır.
Komisyon'un talebi, Sözleşmenin eski 44 ve 48 (a) maddeleri ile eski Divan
İçtüzüğü A’nın1 32.maddesinin 2. paragrafına dayanmaktadır. Talebin amacı, davadaki
olayların davalı devlet tarafından Sözleşme'nin 10.maddesi gereği 14. maddeyle birlikte
ya da tekbaşına üstlenilen yükümlülüklerin ihlal edilip edilmediğine karar vermektir.
2. İçtüzük madde 33/3 (d)ye uygun olarak yapılan tahkikata mukabil, başvuran
davaya şahsen katılmak istediğini belirtmiş ve kendisini temsil edecek bir avukat
görevlendirmiştir (içtüzük eski madde 30). Avukata Başkan Sn.R. Bernhardt
tarafından yazılı işlemlerde Türkçe kullanılması konusunda izin verilmiştir (Madde
27/3). Bunu takiben, Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber duruşmada Türkçe konuşul-
masına izin vermiştir. (Tüzük 36/5)
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam
olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri Bakanlığı
Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari
olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
3. 11 no’lu Protokol’ün yürürlüğe girmesinden önce ortaya çıkabilecek
işlemlerle ilgili olarak oluşturulan Dairenin Başkanı Sn.Bernhart (Sözleşme'nin eski
43. maddesi ve Tüzük eski madde 21) Raportör aracılığıyla hareket ederek Türk
Hükümeti Ajanı, başvuranın avukatı ve Komisyon Delegeleri ile yazılı işlemlerin or-
ganizasyonu hakkında istişarede bulunmuştur (eski içtüzük 37/1 ve 38. maddeler).
Netice olarak, 27 Nisan 1998 tarihinde verilen emre uygun olarak Raportör, sırasıyla
başvuranın görüşünü 15 Temmuz 1998, Hükümetin görüşünü ise 31 Temmuz 1998
tarihinde almıştır. 7 Eylül 1998 tarihinde Hükümet görüşlerine dosyalanmış
belgeleri eklemiş ve 25 Şubat 1999 tarihinde ise başvuranın iddiaları hakkındaki
görüşleri 41. madde gereğince dosyalanmıştır.
4. 11 No.lu Protokolün, 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra,
dava 5/5. Maddeye uygun olarak Mahkeme'nin Büyük Dairesine sunulmuştur. 22
Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber, adaletin düzgün işlemesi amacıyla bu davanın
ve Türkiye hakkında açılan diğer 12 davanın dinlenmesi için bir Büyük Dairenin
oluşturulması gerektiğine karar vermiştir. Bu davalar sırasıyla şöyledir: Karataş-
Türkiye (başvuru no. 23168/94) Arslan-Türkiye (no. 23462/94); Polat Türkiye
Kararı (no 23500/94); Okçuoğlu Türkiye Kararı (24146/94); Gerger Türkiye Kararı
(24919/94) Erdoğdu İnce Türkiye Kararı ( no: 25067/94 ve 25068/94), Başkaya ve
Okçuoğlu-Türkiye (23536/94 ve 24408/94) Sürek ve Özdemir Türkiye Kararı (No.
23927/94 ve 24277/94), Sürek-Türkiye no. 1 (No.26682/95), Sürek-Türkiye no 2
(No.24122/94), Sürek-Türkiye no.3 (no.24735/94) ve Sürek-Türkiye no.4
(no.24762/94).
5. Bu amaçla oluşturulan Büyük Daire'ye ex officio olarak Türkiye adına
seçilen yargıç Sn. R. Türmen (Sözleşmenin 27/2.Maddesi ve Mahkeme Tüzüğünün
24/4 Maddesi ), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkemenin Yardımcı Başkanı
Bn. E. Palm, Bölüm Başkan Yardımcıları Sn. J-P Costa ve Sn. M. Fischbach,
(Sözleşmenin 27/3. maddesi ve içtüzüğün 24/3 ve 5(a) maddesi) katılmışlardır.
Büyük Daire’yi tamamlamak için tayin edilmiş diğer üyeler ise şöyledir: Sn.
A.Pastor Ridruejo, Sn.G.Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Bn. F. Tulkens,
Bn.V. Straznicka, Sn.V Butkevych, Sn.J. Casadevall, Bn. H. S. Greve, Sn. A.Baka,
Sn. R. Maruste ve Bn.S.Botoucharova (içtüzük 24/3 ve 100/4).
Oğur Türkiye davasında içtüzüğün 28/4 maddesine uygun olarak Büyük
Daire'nin aldığı kararın ışığında davadan çekilmesinden sonra, Sn.Wildhaber, 19
Kasım 1998 tarihinde Sn.Türmen’i duruşmadan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998
tarihinde Hükümet Sn. F. Gölcüklü’nün ad hoc yargıç olarak kayda geçtiğini
onaylamıştır. (İçtüzük 29/1) Sonuç olarak Sn. Kristaq Traja, davanın geri kalan
kısmına katılamayan Sn. Botoucharova’nın yerini almıştır.
6. Mahkemenin daveti ile (içtüzük 99/1), Komisyon üyelerinden biri olan Sn.
H. Danelius Büyük Dairenin huzurundaki dava muamelelerinde yer alması için
görevlendirilmiştir.
7. Başkanın kararına uygun olarak sözkonusu dava ile ilgili duruşmanın Aslan-
Türkiye ve Sürek-Türkiye davaları ile aynı anda halka açık olarak 1 Mart 1999
tarihinde Strazburg’da İnsan Hakları binasında yapılmıştır.
Mahkeme önünde
a)
Hükümet adına
Sn.D.Tezcan,
Sn.M.Özmen,
Sn.B.Çalışkan,
Bn.G.Akyüz,
Ajan Yardımcısı,
Bn.A.Günyaktı,
Sn.F.Polat,
Bn.A.Emüler,
Bn.I.Batmaz Keremoğlu,
Sn.B.Yıldız,
Sn.Y.Özbek,
Avukatlar;
b)
Komisyon adına
Sn.H.Danelius,
Delege;
Avukat.
c)
Başvuran adına
Sn.H.Kaplan, İstanbul barosu,
Mahkeme Sn.Danelius’un Sn.Kaplan’ın Sn.Tezcan’ın ve Sn.Özmen’in
konuşmalarını dinlemiştir.
DAVANIN ESASI
I. DAVA ŞARTLARI
A. Haftalık Yeni Ülke Gazetesindeki Makale
8. İlgili zamanda "Petrol-İş Sendikası"nın başkanı olan başvuran, İstanbul’da
basılan haftalık bir gazete olan Yeni Ülke’nin 21-28 Temmuz 1991 tarihli
basımında “Söz işçinin, yarın çok geç olacak” adlı bir makale yazmıştır. Makale
aşağıda verilmiştir:
Bugün Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da giderek yoğunlaşan devlet terörü, Kürt
halkı üzerinde uluslararsı planda uygulanan, emperyalizmin gündemindeki
politikaların tam bir yansımasından başka bir şey değildir.
ABD emperyalizmi Irak’taki Kürt hareketini kırmak için, önce Kürtleri Saddam
rejimine karşı kışkırtmış, sonra da bu hareketi ezebilecek olan güçlü bıraktığı
Saddam yönetimini Kürtlerin üzerine göndermiştir.
Sonuç; tüm dünya insanlığının yüreklerini sızlatan görüntüler altında onbinlerce
Kürdün, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklarından kırılması, bir o kadarının Irak
ordusunca yok edilmesi yüzbinlerce insanın yerini yurdunu terketmek zorunda
kalışıdır.
Emperyalizm kendi yarattığı bu tablolar karşısında sahte gözyarlarını dökerken
tüm dünyanın gözü önünde, Türkiye’de giderek yoğunlaşan soykırımına da seyirci
kalmaktadır. Özellikle son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının ardından,
Güneydoğu’da hızla tırmanan yargısız infazlar, toplu gözaltılar, gözaltında
kaybolmalar, gelecek günlerin ne denli zorlu geçeceğinin adeta habercisidir.
Son olarak HEP Diyarbakır İl Başkanının büyük bir olasılıkla kontrgerilla
tarafından gözaltında öldürülmesi, cenaze töreninde halka ateş açılarak, polisin
verdiği bilgiye göre 3, yöre halkına göre 10 kişinin öldürülmesi, yüzlerce insanın
yaralanması, bini aşkın insanın gözaltına alınması devlet terörünün son örneği
olmuştur.
Anti-Terör Yasasını dikkatlice inceleyenler kolaylıkla göreceklerdir ki, yasa
yalnızca Kürt halkının değil, tüm işçi sınıfımızın ve emekçi yığınlarımızın ekmek,
özgürlük ve demokrasi mücadelesini kırmaya yöneliktir.
Bu yasalar ve bugünkü “devlet terörü” bu nedenle karşısında sadece Kürt
halkını değil, bir bütün olarak emekçi halkımızı bulmalıdır.
Sendikacılar açısından da sorun, birkaç demeç birkaç ilanla geçiştirilemeyecek
kadar önemli ve can alıcıdır.
Bir takım muğlak kavramlarla, her eylemi, her örgütü, bir terör suçu ya da terör
örgütü olarak tanımlama olanağı yaratan siyasi iktidar ve tekelci sermaye, uygun bir
ortam bulduğu an silahını işçi sınıfımıza çevirmekte tereddüt bile etmeyecektir.
Her zaman belirttiğimiz gibi, işçi sınıfımız ve onun ekonomik, demokratik
örgütleri yalnızca ekonomik talepleri değil, siyasi ve demokratik taleplerini de ön
plana çıkartmak, bu mücadele içerisindeki etkin yerini almalıdır.
Bunun için yasalardaki tüm engellere karşın demokratik kitle örgütleriyle,
siyasi partilerle ittifak yapabilecek tüm kişi ve kuruluşlarla eylem birliği
gerçekleştirmeli, olabildiğince örgütlü ve eşgüdüm içerisinde bu kanlı katliamlara,
bu devlet terörüne karşı çıkmalıdır.
Aksi takdirde, emperyalizmin güdümünde Kürt halkının sesisi soluğunu kesme
amacındaki tekelci sermaye çevreleri için sıra kaçınılmaz olarak işçi sınıfımıza ve
emekçi halkımıza gelecektir.
“Yarın çok geç olacaktır” diyen, tüm halkımızı ve demokrasi güçlerimizi bu
kavganın içinde aktif olarak yer almaya çağırıyoruz."
B. Başvurana karşı yapılan işlemler
1. Başvuran aleyhine yapılan suçlamalar:
9. 16 Eylül 1991 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı,
başvuranı kin ve düşmanlığa tahrik etmek girişiminde bulunmakla suçlamış, Madde
312/1 ve Türk Ceza Kanununun 2. Maddesinin uygulanmasını istemiştir (bkz.
aşağıdaki 15-16. paragraflar).
2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki İşlemler:
10. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesindeki davada başvuran kendisine
yöneltilen suçlamaları reddetmiştir. Makalenin, Türkiye’nin güneydoğusundaki
insan haklarının ihlali ile ilgili olduğunu iddia etmiş ve bölücülüğe teşvik etme ya da
halk arasında düşmanlık yaymak gibi bir niyetinin olmadığını belirtmiştir.
Başvurana göre demokratik bir toplumda her konu hiçbir kısıtlama olmaksızın
tartışılabilmelidir. Aynı zamanda kendisinin bir sendika başkanı olarak Türkiye’nin
güneydoğusundaki demokrasi sorunları hakkındaki görüşlerini ifade etme
sorumluluğu olduğunu belirtmiştir.
11. 3 Mayıs 1993 tarihli kararında, Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı
Türk Ceza Kanununun 312/2 ve 3. Maddesi gereğince suçlu bulmuş, 1 yıldan 8 aya
kadar hapse ve 100.000 Türk Lirası (TL) para cezasına çarptırmıştır.
Mahkeme, başvuranın makalesinde Türkiye’de Kürt halkına zulüm edildiğini,
katledildiğini ve susturulduğunu iddia ettiğini ileri sürmüştür. Özellikle de
Mahkeme makalenin 4. ve 13. cümlelerini; “Türkiye’de Kürtlere karşı soykırımı
uygulanmakta….” ve “….Kürt halkını surturmayı ve sindirmeyi….” yorumlamıştır.
Mahkeme, başvuranın etnik köken ve din ya da sosyal sınıfa dayalı ayrımcılık
yaparak halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme girişiminde bulunduğu sonucuna
varmıştır.
3. Yargıtay işlemleri
12. Başvuran, Yargıtay'a başvurarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin
başvuranın makalesi hakkında yaptığı yoruma itiraz etmiş, yorumlanabilmesi için
bir uzman gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Mahkemenin, başvuranın cezasını tecil
etme kararı vermesi gerektiğini de belirtmiştir.
13. 14 Aralık 1993 tarihinde Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesinin,
delillerle ilgili değerlendirmesini ve başvuranın savunmasının kabuledilmemesinin
gerekçelerini onayarak başvuruyu reddetmiştir.
14. Başvuran cezasını tamamlamıştır. Mahkumiyetinin sonucu olarak, siyasi
ve
medeni haklarını kaybetmenin yanısıra, Petrol İş Sendikasındaki başkanlık
görevini de kaybetmiştir. (bkz. aşağıdaki 17. para.)
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
A. Ceza Hukuku
15. Ceza Kanununun 312.Maddesi şöyledir:
"Suç işlemeye aleni olmayan tahrik
Kanunun cürüm saydığı bir fiilli açıkça öven iyi gördüğünü söyleyen veya halkı
kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar hapis ve altıbin liradan
otuzbinliraya kadar ağır para cezasına mahkum olur.
Halkı, sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa
açıkça tahrik tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve dokuzbin liradan
otuzaltıbin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu tahrik umum emniyeti
için tehlikeli olacak bir şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden
yarıya kadar artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçlar 311. Maddenin ikinci fıkrasında sayılan
vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli arttırılır.”
16. Ceza Kanunun 311/2. Maddesi aşağıdaki gibidir:
“Suç işlemeye aleni tahrik korku ve panik yaratma amacıyla tehdit,
tahrik, her türlü kitle haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak film, gazete,
mecmua ile v.s basın aletleriyle veya elle yazılıp çoğaltılarak yayınlanan ve dağıtılan
yazılan ya da umumi yerlerde levha ile ilan asmak suretiyle olursa yukarıdaki
bentler uyarınca suçlu hakkında tayin olunacak ağır hapis ve hapis cezaları bir misli
arttırılır……”
17. Bir kimsenin 312. Maddenin 2. Fıkrasına dayanarak mahkum edilmesi
özellikle bazı özel düzenlemelerle yürütülen özel faaliyetlerin tatbik edilmesi
konusunda farklı sonuçları gerektirir. Örneğin bu maddeye göre bir cürümle suçlu
bulunan şahıslar, dernek veya sendika kuramazlar (2908 no'lu kanun, bölüm 4 (2)
(b), bu sendikaların yönetim kurullarında görev alamazlar, (2929 no’lu kanun,
Bölüm 5). Ayrıca, siyasi parti kuramaz ve bu partilere katılamazlar (2820 no’lu
kanun, bölüm 11 (5)) ve milletvekili seçimlerine katılamazlar (2839 no’lu kanun,
bölüm 11 (f3)).
B. Hükümet tarafından sunulan Cezai İçtihatlar:
18. Hükümet, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı tarafından
davaların geri çekilmesi ile ilgili olarak, verilen altı kararın suretini tedarik etmiştir.
Bu davalardan biri, Ceza Kanunun 312. Maddesine aykırı olarak halkı, özellikle din
farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa, aleni olmayan tahrik etme ile ilgilidir.
Davaların diğer beşi ise, Terörle Mücadele Kanunu'nun (3713 no’lu) 8. Bölümüne
aykırı olarak, devletin bölünmez bütünlüğüne zarar vermeyi amaçlayan bölücü
propoganda yapan şahıslarla ilgilidir. Basın yoluyla işlenen suçları içeren bu
davaların üçünde, savcının kararında verilen sebeplerden biri, suçun unsurlarından
birinin oluşmamasıdır.
Ayrıca, Hükümet yukarıda verilen durumlardan dolayı suçlanan davalıların
suçlu bulunmadığına dair bir kısım Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarını
sunmuştur. Bu kararlar şöyledir: 1996 yılı içinde 19 Kasım tarihli 428 nolu başvuru, Aralık tarihli 519 nolu başvuru, 1997 yılı içinde, 6 Mart tarihli 33 nolu başvuru, Haziran tarihli 102 nolu başvuru, 17 Ekim tarihli 527 nolu başvuru, 24 Ekim
tarihli 541 nolu başvuru, 23 Aralık tarihli 606 nolu başvuru, 1998 yılı içinde, 21
Ocak tarihli 8 nolu başvuru, 3 Şubat tarihli 14 nolu başvuru, 19 Mart tarihli 56 nolu
başvuru, 21 Nisan tarihli 87 nolu başvuru ve 17 Haziran tarihli 133 nolu başvuru.
Kürt sorunu ile ilgili suçların faillerini beraat ettiren kararlar, suçun bir unsuru olan
“propaganda” unsurunun olmayışına dayanmıştır.
KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER:
19. Sn. Ceylan, 10 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur. Mahkum
edilmesinin, düşünce ve ifade özgürlüğü hakkını garanti altına alan Sözleşmenin 9.
ve 10. Maddelerine aykırı olduğunu iddia etmiştir. Aynı zamanda 10. Madde ile
birlikte 14. Maddeye aykırı olarak, siyasi görüşü nedeniyle fark gözetildiğini de
iddia etmiştir.
20. Komisyon, 15 Nisan 1996 tarihinde 23556/94 nolu başvuruyu
kabuledilebilir bulmuştur. 11 Aralık 1997 tarihli raporunda (eski 31. madde) sadece,
ilk şikayeti 10. madde bağlamında incelemiştir. Bu madde ile ilgili olarak bir ihlalin
sözkonusu olduğunu ve 14. madde ile bağlantılı olarak farklı bir konunun ortaya
çıkmadığını ifade etmiştir (2’ye karşı 30 oy). Komisyon görüşünün tam metni ve
rapordaki muhalefet şerhi bu karara ek olarak tekrar düzenlenmiştir.1
MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR
21. Başvuran, görüşünde Mahkemeye Sözleşme'nin 6/1, 9, 10 ve 14.
Maddelerinin ihlal edildiği yönünde karar vermesini ve 41. madde gereğince
tazminat verilmesini talep etmiştir.
22. Hükümet Mahkemeden "başvuranın iddia ettiği Sözleşme maddelerinin
ihlalinin söz konusu olmadığını ve buna bağlı olarak başvurunun reddedilmesi”ni
talep etmiştir.
HUKUK AÇISINDAN
I. SÖZLEŞMENİN 9. VE 10. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ
İDDİASI
23. Başvurusunda Sn. Ceylan, Ceza Kanununun 312. Maddesi gereğince
mahkum edilmesinin, Sözleşmenin 9. ve 10. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu
ileri sürmüştür. Fakat, başvuran, Hükümetin ve Komisyonun teklif ettiği gibi,
Mahkeme önündeki duruşmada, şikayetinin sadece 10.madde bağlamında
incelenmesine itiraz etmemiştir (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal-Türkiye Kararı,
1998-IV Hüküm ve Karar Raporları s.1569, para. 60). 10.madde şöyledir:
“1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat
özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın
haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde devletlerin
radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel
değildir. .
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir
toplumda zorunlu tedbirler niteliğinde olarak ulusal güvenliğin toprak bütünlüğünün
veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin
önlenmesini sağlığın veya ahlakın başkalarının şöhret ve haklarının korunması veya
yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı
biçim koşullarına sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir”.
24. Mahkeme huzurunda hazır bulunanlar, başvuranın “söz işçinin, yarın çok
geç olacak” isimli makalesinin yayımlanmasının ardından mahkum edilmesinin,
düşünce özgürlüğü hakkına “müdahale” oluşturduğu kararına varmışlardır. Böyle bir
müdahale, bu koşulun 2. paragrafındaki talepleri karşılamadığı müddetçe
10.maddenin ihlalini ortaya koyacaktır. Mahkeme bu tür amaç veya amaçlara
ulaşmak için “kanun tarafından öngörülüp öngörülmediği" ya da paragrafta ortaya
konan meşru amaçların birden fazlasının mı sebep olduğu veya “demokratik bir
toplumda gerekli olup olmadığı” konularında karar vermelidir.
1. “Yasa ile öngörülme”
25. Başvuranın mahkumiyetinin Ceza Kanununun 312. Maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına dayanması tartışılmamıştır ve 10. Maddenin 2. Paragrafında belirtilen
amaçlar nedeniyle “yasa tarafından öngörüldüğü” gözönünde bulundurulmalıdır.
2. Meşru Amaç
26. Başvuran bu noktada görüş sunmamıştır.
27. Hükümet sözkonusu müdahalenin amacının sadece “devlet güvenliği” ve
“kamu düzeninin korunması” (Komisyon'un tespit ettiği gibi) değil, aynı zamanda
“toprak bütünlüğü”nün de korunması olduğunu belirtmiştir.
28. Ceza Kanunun 312. maddesi, halkı, sınıf, ırk, din, mezhep, bölge farklılığı
gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik etmeyi cezalandırılması gereken bir suç
olarak kabul eder. Kamu emniyetini tehdit eden durumlarda bu tür suçların
cezalarının artırılacağını belirtir (bkz.yukarıdaki 15. paragraf).
Türkiye’nin güneydoğu bölgesindeki güvenlik durumunun hassasiyeti (bkz. 25
Kasım 1997 tarihli Zana Türkiye Kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2539, para. 10) ve
şiddeti artırabilecek olaylara karşı yetkililerin hazır olması gerektiğini gözönünde
bulundurarak, Mahkeme, başvuranın mahkumiyetinin Hükümet tarafından
belirlenen amaçlar doğrultusunda gerçekleştirildiğini kabul etmiştir. Bu dava ile
ilgili olayların meydana geldiği zaman, Türkiye’nin güneydoğu bölgesinde şiddet
kullanmaya dayalı metodlara başvuran bölücü hareketlerin varolduğu kesinlikle
doğrudur.
3. “Demokratik bir toplumda gereklilik”
a) Mahkeme huzurunda hazır bulunanların tartışmaları
i) Başvuran
29. Başvuran, bu makalenin şiddete tahrik etmediğini, yasadışı hiçbir örgütten
söz etmediğini ve bölücülüğü teşvik eden bir unsur taşımadığını belirtmiştir.
Başvurana göre Türk yetkililer, düşünce ve ifade özgürlüğüne kendi içinde ters
düşen Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesini kötüye kullanmışlardır.
ii) Hükümet
30. Hükümet, Alman Ceza Kanunu'nun 130. Maddesi örneğinden yola çıkarak,
Türk Ceza Kanununun 312. Maddesinde belirtilen suçların, Avrupa Konseyine üye
diğer ülkelerin yasalarında da mevcut olduğunu ileri sürmüştür. Bu tür yasaların
devletlerin demokrasiyi korumalarına yardımcı olduğunu belirtmiştir. Son olarak da
madde 312’nin uygulanmasında hak verilebilir bir “tehlike” sözkonusu olup
olmadığı hususunda Türk Mahkemelerinin görüşlerini değiştirmenin, Strazburg
Kuruluşları'nın görevi olmadığını belirtmiştir.
iii) Komisyon
31. Komisyon 10. maddenin 2. paragrafında "görev ve sorumluluklar"dan
sözedildiğini hatırlatmış ve “kanunsuz siyasi şiddet”e göz yumulmaması için
kişilerin hassas siyasi konularda kendilerini açıkça ifade etmelerinin önemli olduğu
sonucuna varmıştır. Ancak, ifade özgürlüğünün kullanılması, Türkiye'nin karşı
karşıya olduğu sorunların temel nedenlerin açıkça tartışılması ve çözüm yöntemleri
hakkında görüş belirtme gibi hakları kapsamaktadır.
Komisyon, makalenin geçmiş yıllar süresince etkisini sürdüren şiddet
konusunda siyasi bir açıklama yapmak amacıyla yazılmış olduğunu ve başvuranın
düşüncelerini makul tabirlerle ifade ettiğini, bu ifadelerde kendisinin şiddete ya da
halkı yasal olmayan yollara başvurmaları için kışkırtmadığını ifade etmiştir.
Komisyonun görüşüne göre, başvuranın mahkumiyeti 10.maddeye uymayan bir çeşit
sansür oluşturmaktadır.
(b) Mahkemenin Değerlendirmesi
32. Mahkeme, Zana-Türkiye’ye Karşı Kararı (yukarıda belirtilen s. 2547-48
para 51) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire Fransa’ya Kararı'nda belirtildiği
gibi, 10. Madde ile ilgili kararlara dayalı temel ilkeleri tekrar etmiştir. (1999
Raporları, s….para 45)
(i) İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel özelliklerinden biridir ve
demokrasinin gelişimi ve her bireyin tatmin olması için gerekli temel şartlardan
birini oluşturur. 10. maddenin 2. paragrafıyla ilgili olarak ifade özgürlüğü, sadece
zararsız olarak nitelendirilen “bilgi” ya da “fikirlere” değil, aynı zamanda zararlı,
rahatsız edici durumlara da uygulanır. Bütün bunlar çoğulculuk, hoşgörü ve
açıkgörüşlü olmanın gereğidir ve bu üç unsur demokratik bir toplumun vazgeçilmez
unsurlarıdır. 10. maddede ileri sürüldüğü gibi, bu özgürlük dikkatli bir şekilde
belirlenmesi gereken bir takım istisnalara tabidir ve herhangi bir kısıtlama ihtiyacı,
ikna edici açıklamalarla birlikte belirlenmelidir.
ii) Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafının anlamı dahilindeki "gerekli"
kelimesi "acil bir sosyal ihtiyacın" varlığını ima etmektedir. Böyle bir ihtiyacın
varolup olmadığını değerlendirirken, Sözleşmeye imza atan devletlerin sahip olduğu
belli bir takdir sınırı vardır, fakat bu yetki, bağımsız bir mahkeme tarafından verilen
kararlar da dahil olmak üzere, hem kanunları hem de bu kanunları uygulayan
kararları da içine alacak şekilde Avrupa denetimi ile uyum içindedir. Bu nedenle
Mahkeme, bir "kısıtlamanın" veya "cezanın" 10. Madde ile korunan ifade özgürlüğü
ile uyumlu olup olmadığı konusunda son kararı vermeye yetkilidir.
iii) Mahkeme denetim yetkisini kullanırken, yapılan müdaheleyi, sözkonusu
ifadelerin içeriğini ve bütünlük içindeki kullanılışını kapsayacak şekilde bir bütün
olarak incelemelidir. Özellikle de, sözkonusu müdahalenin “takip edilen meşru
amaca denk olup olmadığı" ve gerekli olduğunu savunmak için devlet yetkilileri
tarafından gösterilen sebeplerin “uygun ve yeterli” olup olmadığı konularında karar
vermelidir. Mahkeme bu şekilde hareket ederek, ulusal yetkililerin 10. maddede
belirtilen kurallarla uyumlu standartlar uyguladığı ve verdikleri kararları ilgili
olayların kabul edilebilir değerlendirmesine dayandırdıkları konusunda tatmin
olmalıdır.
33. Söz konusu makale içeriği ve kullanılan ifadelerin çeşidiyle siyasi söylem
niteliğini kazanmıştır.
Başvuran, Marksist deyimler kullanarak, birkaç yıl önce Doğu ve Güneydoğu
Anadolu’daki şiddetin yeniden canlanması hakkında bir açıklama arzetmiştir.
Başvuranın iddiasının esası, Kürt hareketinin "işçi sınıfı ve bu sınıfın ekonomik ve
demokratik kuruluşları ” tarafından özgürlük ve demokrasi için verilen genel bir
mücadelenin parçası olduğu veya en azından bir parçası olması gerektiği
şeklindedir. Makalenin mesajı şöyledir “kanunlar tarafından yapılan bütün
engellemelere rağmen, birlikte çalışmanın mümkün olduğu bütün demokratik
kuruluşlarla, siyasi partilerle ve her birey veya kuruluşla birlikte hareket etmek
suretiyle "katliamlara" ve "devlet terörüne" karşı çıkarak ve "örgütlenmenin ve
işbirliğinin bütün gücünü kullanarak birlik sağlamalıyız".
“Devlet terörü” ve "katliam" kelimelerinin kullanılmasının da gösterdiği gibi,
ülkenin ilgili bölgelerinde Türk yetkililerinin fiilleri hakkındaki eleştiri sert,
kullanılan dil ise keskindir. (bkz.yukarıdaki paragraf 8)
34. Buna rağmen
Mahkeme, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. paragrafı
bağlamında, siyasi söylem veya kamu çıkarı ile ilgili konulardaki kısıtlamanın
küçük olduğunu hatırlatmıştır. (Bkz. 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove Birleşik
Krallık'a Karşı Kararı Raporlar 1996-V, s.1957 para. 58). Ayrıca Hükümet ile ilgili
olarak yapılmasına müsaade edilen eleştirinin sınırı, bireyler veya siyasetçiler
hakkında yapılan eleştiriye oranla daha büyüktür. Demokratik bir sistemde,
Hükümetin fiilleri ve ihmalleri sadece yasama ve yargı otoritelerinin değil, aynı
zamanda kamuoyunun da incelemesine açık olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin güçlü
pozisyonu, özellikle düşmanların eleştirilerine ve haksız saldırılarına başka
yöntemlerle karşılık vermenin mümkün olduğu hallerde, ceza davası başlatma
konusunda çekimser davranmasını gerekli kılmaktadır. Bununla beraber, kamu
düzeninin güvencesi olan devlet yetkililerinin, bu tür durumlara karşı aşırıya
gitmeden ve uygun bir şekilde tepki vermeyi amaçlayan tedbirleri -ceza hukuku
bağlamında bile olsa- benimsemesi mümkündür. (Bkz. 9 Haziran 1998 tarihli Incal
Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1567, paragraf 54). Sonuç olarak, bu tür
durumların bir bireye, kamu personeline ya da nüfusun bir kesimine karşı şiddet
kullanmayı tahrik ettiği hallerde, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin gerekli
olup olmadığı incelenirken, devlet yetkilileri daha kapsamlı bir takdir sınırından
faydalanırlar.
35. Mahkeme, kendisine sunulan davaların evveliyatını, özellikle de terörle
mücadele ile bağlantılı sorunları dikkate almaktadır. (Bkz. yukarıda belirtilen Incal-
Türkiye’ye Karşı Kararı, s.1568, paragraf 58). 15 yıldır Türkiye’de süregelmekte
olan ciddi rahatsızlıkların bu tür görüşlerin yayılması ile şiddetlenebileceği
hakkındaki Türk yetkililerin endişelerini dikkate almıştır (bkz. yukarıdaki prg. 28).
Bu bağlamda, sözkonusu makalenin Körfez Savaşından kısa bir süre sonra, çok
sayıda Kürt kökenli insanın Irak'taki baskıdan kaçıp, Türk sınırlarına sığındığı sırada
yayımlandığı dikkate alınmalıdır.
36. Mahkeme, başvuranın sendika lideri ve bir siyasetçi olarak yazdığını ve bu
makaledeki sert uslüba rağmen, şiddeti, silahlı direnişi ya da isyanı teşvik etmediğini
gözlemlemiştir. Mahkemenin görüşüne göre bu gözönünde bulundurulması gereken
önemli bir unsurdur.
37. Mahkeme başvurana verilen 1 yıldan 8 aya kadar hapis ve 100.000.-TL.
para cezasının ağır olduğuna dikkati çekmiştir (bkz. yukarıdaki prg. 11).
Mahkumiyetinin sonucu olarak, başvuranın Petrol İşçileri Sendikası'ndaki başkanlık
görevini kaybetmesi gibi, bir takım siyasi ve medeni haklarını da kaybetmesi dikkate
alınmıştır (Bkz. prg. 14 ve 17).
Bu bağlamda Mahkeme, müdahalenin ölçüsü değerlendirilirken verilen cezanın
şiddetinin ve çeşidinin gözönünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunu
belirtmiştir.
38. Sonuç olarak, Sn.Ceylan’ın mahkumiyeti takip edilen amaçlara ve
“demokratik bir toplumda gereklilik” ilkesine uygun değildir. Bu nedenle
Sözleşmenin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞMENİN 10. MADDESİ İLE BAĞLANTILI OLARAK 14.
MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
39. Başvuran, makalenin sadece, Kürt kökenli bir kimse tarafından yazıldığı ve
Kürt sorunu ile ilgili olduğu için yargılandığını ifade etmiştir. Sözleşmenin 10.
maddesi ile birlikte okunduğunda 14. maddenin aleyhine kendisinin ayırımcılığın
kurbanı olduğunu ileri sürmüştür. Madde 14 aşağıda verilmiştir:
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk,
renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir
azınlığa mensupluk, servet, doşum veya herhangi başka bir durum bakımından
hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
40. Hükümet bu konu ile ilgili olarak görüş sunmamıştır.
41. Komisyon, 10. madde ile birlikte okunduğunda Sözleşmenin 14.maddesi
bağlamında farklı bir konunun ortaya çıkmadığı görüşünü ifade etmiştir.
42. Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği şeklindeki sonuç gözönüne
alındığında (bkz. yukarıdaki prg 38), Mahkeme, şikayetin 14. Madde bağlamında
incelenmesini gerekli görmemiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİ'NİN 1. PARAGRAFININ İHLAL
EDİLDİĞİ İDDİASI
43. Başvuran, ayrıca, Mahkeme huzurunda Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.
paragrafının ihlal edilmiş olduğunu iddia ederek şikayette bulunmuştur (bkz.
yukarıdaki prg. 21). Fakat Mahkeme, Komisyon'un bu başvurunun kabul
edilebilirliğini incelediği sırada, Sayın Ceylan sözkonusu şikayeti sunmadığı için, bu
aşamada böyle bir şikayette bulunamayacağını tespit etmiştir.
III. SÖZLEŞMENİN 41.MADDESİNİN UYGULANMASI
44. Başvuran Sözleşme'nin 41. maddesi gereğince hakkaniyete uygun tatmin
talebinde bulunmuştur. Bu maddeye göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve
ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi
edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar
gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Zarar
1.Maddi Zarar
45. Başvuran, mahkumiyetinin sonucunda uğradığı gelir kaybını da içine alacak
şekilde, yasal harcamaları ve dava muameleleri ile ilgili harcamalarından oluşan
maddi zararlar için tazminat yoluyla toplam 850.000 Fransız Frangı talep etmiştir.
İddialarına destek olarak, Petrol-İş Sendikası Genel Sekreteri tarafından imzalanmış
yıllık toplam maaşının 1994’te 189.927.25, 1998’de 145.500.36 Fransız Frangı
olduğunu gösteren bir belge sunmuştur.
46. Hükümet, Sözleşme'nin iddia edilen ihlali ile talep edilen maddi zarar
arasında nedensel bir ilişki olmadığını ileri sürmüştür. Her halükarda, Sn. Ceylan
iddia ettiği kazançları ve harcamaları belgelerle kanıtlamamıştır.
47. Mahkeme başvuranın iddia ettiği kazançlarının kaybı ile 10.maddenin ihlali
arasında nedensel bir ilişki olmadığını tespit etmiştir. Ayrıca, başvuranın şikayet
ettiği kayıp iddiası yeterince ispatlanamamıştır. Bu nedenle Mahkeme iddianın bu
kısmını reddetmiştir.
Mahkeme başvuranın ulusal mahkemelerdeki masraf ve harcamaları ile
Strazburg Kuruluşları huzurundaki muamelelerin masraflarını birlikte
inceleyecektir. Manevi Zarar
48. Sn. Ceylan manevi zarar için 150.000 Fransız Frangı talep etmiştir.
49. Hükümet, Mahkemeden ihlal bulgusunun kendi içinde yeterli adil tazmin
oluşturduğu şeklinde karar vermesini istemiştir.
50. Mahkeme, başvuranın dava ile ilgili olarak sıkıntı çekmiş olacağını
gözönünde bulundurmuştur. Mahkeme adil olarak, bu başlık altında başvurana
40.000 Fransız Frangı ödenmesine hükmetmiştir. .
B. Masraf ve Harcamalar
51. Başvuran Strazburg Kuruluşları önündeki yasal masrafları için 120.000
Fransız Frangı talep etmiştir. Bu masraflar tercüme, fax, telefon ve kırtasiye
giderleri için 45.000 Fransız Frangı, avukat ücreti içinse 75.000 Fransız Frangıdır.
İddiasını desteklemek için birçok belge sunmuştur.
52. Hükümet talep edilen meblağın fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle de
başvuran tarafından sunulan faturanın talep edilen meblağı desteklemediğini ve
harcamaların sözkonusu muamelelerle ilgili olmadığını ileri sürmüştür. Tercüme
masrafları ve yasal ücretler ile ilgili olarak talep edilen meblağın normal Türk
standartlarına göre abartılı olduğunu belirtmişlerdir.
53. Mahkeme, başvuranın avukatının Sözleşmenin 6. ve 10. maddeleri
bağlamındaki benzer şikayetlerle ilgili davaların hazırlıklarıyla ilgilendiğine dikkati
çekmiştir. Mahkeme, adil karar vererek ve içtihatlarındaki kriterlere göre, (bkz. Avr.
İnsan Hakları Mahkemesi, 25 Mart 1999 tarihli Nikolova Bulgaristan'a Karşı Kararı, Raporları….,s…prg 79), başvurana toplam 15.000 Fransız Frangı verilmesine
hükmetmiştir.
C. Temerrüt Faizi
54. Divan, bu kararın verildiği tarihte Fransa’da uygulanan yıllık %3,47 yasal
faiz oranının kabul edilmesini uygun görmüştür.
BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME,
1. 1'e karşı 16 oyla Sözleşmenin 10.maddesinin ihlal edildiğine;
2. Oybirliğiyle, 14. Madde ile birlikte incelendiğinde 10.madde bağlamında
ayrı bir konunun ortaya çıkmadığına;
3. Oybirliğiyle başvuranın, Sözleşmenin 6. maddesinin 1.paragrafı
bağlamında şikayette bulunamayacağına;
4. 1'e karşı 16 oyla
a) Sözleşmeci Devletin başvurana aşağıdaki miktarları üç ay içerisinde
ödeme günündeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası olarak ödemesine;
i) 40.000 (Kırkbin) Fransız Frangı manevi tazminat;
ii) 15.000 (onbeşbin) Fransız Frangı yargılama masrafları.
(b) Bu rakamlara, yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme
tarihine kadar yıllık %3,74 basit faiz uygulanmasına;
5. Başvuranın geri kalan tazminat taleplerinin reddine oybirliğiyle karar
vermiştir.
Fransızca ve İngilizce olarak hazırlanan bu karar, 8 Temmuz 1999 tarihinde
Strazburg İnsan Hakları Binasında kamuoyuna açık duruşmada tefhim edilmiştir.
İmza Paul MAHONEY
WILDHABER
İmza Luzius
Sekreter Yardımcısı
Başkan
Sözleşmenin 45. Maddesinin 2. Paragrafı ve Mahkeme İç Tüzüğünün 74.
Maddesinin 2. paragrafına uygun olarak, aşağıdaki görüşler bu karara eklenmiştir.
a) Bn. Palm, Bn.Tulkens, Sn.Fischbach, Sn.Casadevall ve Bn.Greve’in
mutabakat şerhleri;
b) Sn.Bonello’nun mutabakat şerhi;
c) Sn.Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.
Paraf: L.W.
Paraf: L.W.
HAKİM PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL VE GREVE’İN
MUTABAKAT ŞERHLERİ :
Her ne kadar Sürek-Türkiye’ye Karşı (no.1) davasında Hakim Palm’ın kısmi
muhalefet şerhinde ortaya konulan daha içeriksel yaklaşım uygulayan bir yöntem ile
aynı sonuca vardıysak da, son davada 10.maddenin ihlaline dair Mahkeme'nin aldığı
kararı paylaşıyoruz.
Bizim görüşümüze göre, davalı devlete karşı açılan bu davalarda 10. maddenin
genel değerlendirmesi, makalede kullanılan kelimelerin biçimine çok fazla ağırlık
verirken kullanılan kelimelerin hangi bütün içinde yeraldığına ve yarattıkları etkiye
önem vermemiştir. Makalede kullanılan dilin sert ve hatta tahripkar olduğu
şüphesizdir. Fakat demokrasilerde, Mahkeme'nin de vurguladığı gibi “mücadeleyi”
çağrıştıran kelimeler bile 10. madde ile korunur.
Mahkeme içtihatlarında siyasi söylem konusuna sağlanan kapsamlı korumaya
uygun olan yaklaşım, kullanılan kelimelerin kışkırtıcı yanlarına daha az, ifadelerin
hangi bütün içinde kullanıldığına ve bu bütünün farklı unsurlarına daha fazla
odaklanmaktır. Kullanılan dil kışkırtıcı mıydı ya da şiddete mi teşvik ediyordu?
Gerçek bir tehdit unsuru mevcut muydu? Bütün bu soruların cevabı sırasıyla her
durumun genel şartlarını oluşturan, farklı kademelerin ölçülü değerlendirmesini
talep eder. Başka soruların da yöneltilmesi gereklidir. Suç teşkil eden makalenin
yazarı, toplumda, sözlerinin etkisini artırabilecek bir konuma mı sahiptir?
Sözkonusu makaleye önemli bir gazetede mi yoksa sözlerin etkisini artırabilecek
başka bir basın yolunda mı öncelik verilmiştir? Kelimeler şiddet kullanmaya tahrik
etmekten uzak mı yoksa eşiğinde midir?
Şiddet içerikli ve zararlı bir üslup ile -10. Madde ile korunan- demokratik bir
toplumdaki hoşgörü konusunda ceza verilmesi gereken üslup arasındaki ayırım
sadece suç teşkil eden kelimelerin kullanıldığı içeriğin dikkatli bir incelemesi
sonucunda yapılabilir.
YARGIÇ BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ
10. maddenin ihlali konusunda çoğunluğa katılıyorum, ancak demokratik bir
toplumda ulusal yetkililer tarafından başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan
müdahalenin haklı olup olmadığına karar verirken, Mahkeme tarafından yapılan ilk
tahlili onaylamıyorum.
Bu dava ve şiddete yönelik tahriğin söz konusu olduğu daha önceki ifade
özgürlüğü davalarında, Mahkeme tarafından varılan ortak kanaat şu şekildedir:
Başvuran tarafından yazılıp, yayınlanan yazıların şiddet kullanılmasını destekleyip
teşvik ettiği hallerde, ulusal mahkemeler tarafından mahkum edilmeleri demokratik
bir toplumda haklı görülebilir. Ben bu görüşü yetersiz olduğu için kabul etmiyorum.
İnanıyorum ki, demokratik bir toplumda şiddet kullanmaya teşvik edenlerin
devlet yetkilileri tarafından cezalandırılması, sadece kışkırtmanın “açık ve mevcut
tehlike” arzettiği durumlarda mümkündür. Şiddet kullanmaya teşviğin akla dayalı,
soyut hale gelmesi durumunda ve zaman ve mekan içinde asli ve potansiyel şiddet
halinden çıktığı durumlarda, temel olarak fikir özgürlüğü üstün gelen bir unsur olur.
Bütün zamanların en güçlü anayasa hukuku uzmanlarının yasa ve düzeni
bozmaya yönelik sözlere karşılık söylemeleri gereken ifadelerden birini sunuyorum:
“Ülkeyi korumak için1 talep edilen acil bir müdahale, yasanın kanuni ve acil
amaçlarını tehdit etmedikçe, ifade özgürlüğüne yapılan nefretle karşıladığımız ve
ölümcül olduğuna inandığımız müdahale girişimlerine karşı sonsuza kadar uyanık
olmalıyız.”
Güç kullanmayı müdafaa etmenin kanunsuzluk oluşturduğu veya kanunsuzluğa
kışkırttığı ya da böyle bir ihtimali ortaya çıkardığı hallerin2 dışında, ifade özgürlüğü
teminatı, bir devlete güç kullanmayı yasaklaması konusunda izin vermez. Bu bir
yakınlık ve derece3 sorunudur.
İfade özgürlüğünün kısıtlamasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlikenin
varlığını desteklemek için, ciddi bir şiddet beklentisi ya da müdafaasının mevcut
olduğu ya da başvuranın şiddet kullanmayı müdafaa etmesinin acil ve ciddi bir
durum ortaya koyacabileceğine inanmak için önceki davranışlarının yeterli neden
oluşturduğunun gösterilmesi gerekmektedir1.
Başvuranların itham edildiği her söz hernekadar bazılarına oldukça ciddi
görünse de, ulus düzenine karşı tehditkar ve korkutucu niteliğe sahip olduğu bana
göre açık değildir. Yine bu ifadelerin ani olarak bastırılmasının Türkiye’nin selameti
için gerekli olduğu bana göre açık değildir. Sözkonusu fikirler kendi haline
bırakıldıkları takdirde tehlike yaratmamaktadırlar. Kısacası, Mahkeme,
başvuranların Ceza Mahkemeleri tarafından mahkum edilmelerine gözyumduğu
taktirde ifade özgürlüğünün yıkılmasına yardımcı olacaktır.
Özet olarak, “kötü olarak idrak edilen etki, tam olarak tartışılma fırsatını
bulamadan önce meydana gelebilecek kadar yakın değilse, sözlerden çıkan hiçbir
tehlikenin açık ve mevcut olduğu düşünülemez. Tartışma doğrultusunda yalan ve
safsatayı karşı karşıya getirmek için zaman olursa, eğitim süreci tarafından
kötülüğün önüne geçmeyi sağlamak için uygulanan yol, sukünete zorunluluk olarak
boyun eğmek değil, daha fazla tartışmaktır". 2
YARGIÇ GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ
(Çeviri)
Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edildiği kararını alan Mahkeme'nin görüşüne
katılmadığımı bildirmek istiyorum. Benim görüşüme göre, bu dava ile ilgili olarak
demokratik bir toplumda müdahalenin gerekli olmadığı ve ulusal güvenliği koruma
amacına uygun olmadığı şeklinde tespitte bulunmanın geçerli bir nedeni mevcut
değildir. Kasım 1995 tarihli Zana-Türkiye’ye Karşı Kararında ortaya çıkan ve
Gerger-Türkiye’ye Karşı Kararında ilave ettiğim muhalefet şerhimde hatırladığım
genel ilkeler şimdiki davaya uygun ve geçerlidir. Tekrardan kaçınmak için
okuyucuya bu karşı görüşün 1-9 paragraflarını sunuyorum.
Ceylan Türkiye’ye Karşı Kararı, Zana, Gerger ve Sürek davalarından ayrı
tutulamaz. Başvuran makalesinde Türkiye’de “soykırımın….artması ”, “özellikle
son çıkartılan Terörle Mücadele Yasasının ardından, hızla artan yargısız
infazlar…..ve göz altında kaybolmalar; “….HEP Diyarbakır İl Başkanının (Halkın
Emek Partisi) büyük olasılıkla kontrgerilla tarafından öldürülmesi ve yalnızca Kürt
halkının değil aynı zamanda tüm işçi sınıfımızın ve emekçi halk yığınlarımızın
çabalarının yokedilmesi ….” gibi konulardan bahsetmektedir. Başvuran makalesinde
sonuç olarak “bu yasalar ve bugünkü “devlet terörü” karşısında sadece Kürt halkını
değil bir bütün olarak emekçi halkımızı da bulmalıdır” demiş ve bitiş bölümünde
bütün yurttaşlarına ve demokratik güçlere seslenerek çok geç olmadan “bu
kavganın içinde aktif olarak yer almaya” çağırmıştır. Bana göre metinlerden yapılan
alıntılar düşmanlığa kışkırtmakta ve şiddete tahrik etmektedir. Ulusal yetkililere
bırakılması gereken takdir sınırını göz önünde tutarak söz konusu müdahalenin,
demokratik bir toplumda gerekli olduğu sonucuyla birlikte orantısız olmadığına
kanaat getirdim.
. Bu hükmü değiştiren 11 no'lu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden itibaren
Mahkeme daimi surette görev yapmıştır.
Sekretaryanın Notu. Mahkeme A İçtüzüğü 9 Nolu Protokolün yürürlüğe
girmesinden (1 Ekim 1994) önce Mahkeme'ye gönderilen davaların tümüne ve bu
tarihten 31 Ekim 1998 tarihine kadar bu Protokolün bağlamadığı ülkelerle ilgili
davalara uygulanmıştır.
Sekretaryanın Notu. Uygulama ile ilgili sebeplerden dolayı bu ek kararın son
versiyonu ile birlikte yayınlanacaktır. (Hüküm ve Karar Raporları 1999), fakat,
Komisyon Raporunun bir kopyasını Sekretaryadan temin etmek mümkündür. Abrahams Birleşik Devletlere Karşı Davası, Yargıç Oliver Wendell Holmes,
630'da 250 U.S. 616 (1919)
2Brandenburg Ohio'ya Karşı, 447'de 395 U.S. 444 (1969) Schenck Birleşik Devletlere Karşı 52' de 294 U.S. 47 Whitney Kaliforniya'ya Karşı 376'da 274 U.S. 357 (1927) Whitney Kaliforniya'ya Karşı, Hakim Louis D. Brandeis, 377'de 274 U.S. 357
(1927)
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło