23763/94
WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002376394
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy państwo pozwane naruszyło prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez brak skutecznego śledztwa w sprawie zabójstwa? Czy państwo pozwane naruszyło prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji) w związku z zarzutami dotyczącymi prawa do życia? Czy państwo pozwane naruszyło prawo do skargi indywidualnej (art. 25 ust. 1, obecnie 34 Konwencji) poprzez nękanie skarżącej w związku z jej wnioskiem do Komisji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że brak jest wystarczających dowodów, aby stwierdzić ponad wszelką wątpliwość, że mąż skarżącej został zabity przez funkcjonariuszy państwowych lub za ich przyzwoleniem. Jednakże, Trybunał stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji z powodu nieskuteczności krajowego śledztwa w sprawie zabójstwa, podkreślając pozytywny obowiązek państwa do przeprowadzenia rzetelnego dochodzenia. Nieskuteczność śledztwa doprowadziła również do naruszenia art. 13 Konwencji, ponieważ skarżąca nie miała dostępu do skutecznego środka odwoławczego. Ponadto, Trybunał uznał, że przesłuchanie skarżącej przez prokuratora krajowego w związku z jej wnioskiem do Komisji stanowiło niedopuszczalne utrudnianie prawa do skargi indywidualnej, naruszając art. 25 ust. 1 (obecnie 34) Konwencji.Stan faktyczny
Skarżąca, Selma Tanrıkulu, jest obywatelką Turcji. Jej mąż, Dr. Zeki Tanrıkulu, został zastrzelony 2 września 1993 roku w Silvan. Skarżąca twierdziła, że zabójstwa dokonali funkcjonariusze sił bezpieczeństwa lub miało ono miejsce za ich przyzwoleniem, a krajowe śledztwo w tej sprawie było nieskuteczne. Ponadto, 18 listopada 1994 roku skarżąca została przesłuchana przez prokuratora w Diyarbakır w związku z jej wnioskiem do Europejskiej Komisji Praw Człowieka, co uznała za próbę zastraszenia i utrudniania prawa do skargi indywidualnej.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie odrzucił wstępne zarzuty Rządu. Trybunał jednogłośnie stwierdził, że nie można ustalić, iż mąż skarżącej został zabity w rozumieniu art. 2 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji z powodu braku skutecznego śledztwa. Trybunał jednogłośnie stwierdził, że nie ma potrzeby rozpatrywania skargi dotyczącej braku ochrony prawa do życia w prawie krajowym. Trybunał 16 głosami do 1 stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził, że nie doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w związku z art. 14 Konwencji. Trybunał 16 głosami do 1 stwierdził, że państwo pozwane nie wypełniło swoich zobowiązań wynikających z poprzedniego art. 25 ust. 1 Konwencji. Trybunał jednogłośnie zasądził 15 000 GBP tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Trybunał 12 głosami do 5 zasądził 15 000 GBP (pomniejszone o 13 495 CHF) tytułem kosztów i wydatków. Trybunał jednogłośnie odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
TANRIKULU-TÜRKİYE KARARI
(23763/94)
Strazburg Temmuz 1999
USULİ İŞLEMLER
1. Dava, Sözleşmenin önceki 19. maddesi3 ile belirlendiği gibi,
Mahkeme'ye, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu tarafından ("Komisyon"), 24
Eylül 1999 tarihinde, Sözleşmenin önceki 32. maddesinin 1. paragrafı ve 47.
maddeleri ile belirlenen üç aylık süre içinde gönderilmiştir. Dava bir Türk
vatandaşı olan Selma Tanrıkulu tarafından, 25 Şubat 1994 tarihinde,
Sözleşme'nin önceki 25. maddesi gereğince Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı
Komisyon'a yapılan 23763/94 nolu başvurudan kaynaklanmaktadır.
Komisyon'un talebi, önceki 44. ve 48. maddelere ve Türkiye'nin
Mahkeme'nin zorunlu yetkisini tanıdığı deklarasyona gönderme yapmıştır (önceki
46. madde). Talebin amacı, dava esaslarının, sorumlu Devlet'in 2,3,6,13 ve 14.
maddelerinden doğan sorumluluklarını ve Sözleşme'nin önceki 25. maddesinin 1.
paragrafı altındaki sorumluluklarını yerine getirip getirmediği konusunda karara
varmaktı.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasi İşler
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının
tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle
ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
2. Önceki Tüzük A'nın 1 33. maddesinin 3(d) paragrafı gereğince
yapılan soruşturmaya cevaben, başvuran davaya katılmak istediğini söylemiş
ve kendisini temsil edecek avukatları görevlendirmiştir (Önceki 30. madde).
3. Özellikle, 11 No'lu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden önce ortaya çıkabilecek
prosedürle ilgili konularla ilgilenmek için kurulan Dairenin başkanı olarak
(Sözleşme'nin önceki 43. maddesi ve önceki Tüzük 21), Sn. Bernhardt, o zamanki
Mahkeme'nin Başkanı olarak Raportör Vekili adına hareket ederek Türk Hükü-
meti Ajanı (Hükümet), başvuranın avukatı ve Komisyon Delegeleri ile yargılama
sürecinin organizasyonu hakkında görüşmüştür. Sonuç olarak verilen karar
gereğince, raportör, başvuranın görüşünü 5 Şubat 1999 tarihinde almıştır.
Hükümet'in görüşü, yine Hükümet'in talebi ile uzatılan tarihten daha sonra 16
Şubat 1999 tarihinde sunulmuştur. 17 Şubat 1999 tarihinde Mahkeme Başkanı
Hükümet'in görüşünün dava dosyasına dahil edilmesini reddetmiştir (Tüzüğün 38.
maddesinin 1. paragrafı).
4. 11 No'lu Protokol'ün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden
sonra ve
5. maddenin 5. paragrafı gereğince, dava Büyük Daire'ye gönderilmiştir.
Büyük Daire, resmen seçilmiş hakim Sn. R. Türmen (Sözleşme'nin 27. maddesinin
2. paragrafı ve Tüzük 24/4), Sn. L. Wildhaber, Mahkeme Başkanı; Sn. E. Palm,
Mahkeme İkinci Başkanı ve Sn. J.-. Costa ve Sn. M. Fischbach, Bölüm 2.
Başkanları (Sözleşme'nin 27. maddesinin 3. paragrafı ve Tüzüğün 24. maddesinin
3. ve 5 (a) paragrafları) isimli kişilerden oluşmakta idi. . Büyük Daireyi
tamamlamak için görevlendirilen diğer üyeler Sn. L. Ferrari Bravo, Sn. L.
Caflisch, Sn. W. Fuhrmann, Sn. K. Jungwiert, Sn. B. Zupancic, Sn. N. Vajic, Sn. J.
Hedigan, Sn. W. Thomassen, Sn. M. Tsatsa-Nikolovska, Sn. T. Pantiru, Sn. E.
Levits ve Sn. K. Traja idi (Tüzük 24, paragraflar 3 ve 5 (b) ve (c) ve Tüzük 100,
para. 4).
Sonuç olarak, Sn. Türmen, Büyük Daire'deki görevinden çekilmiştir
(Tüzük 28). Hükümet, bu yüzden Sn. F. Gölcüklü'yü ad hoc yargıç olarak
görevlendirmiştir (Sözleşme'nin 27. maddesinin 2. paragrafı ve Tüzük 29 paragraf
6. Mahkeme'nin daveti ile (Tüzük 99), Komisyon, üyelerinden Sn. J. Liddy'i
Büyük Daire'deki davaya katılmakla görevlendirmiştir.
7. Başkanın kararı gereğince, duruşma, 25 Mart 1999 tarihinde Strazburg'da
İnsan Hakları Binası'nda yapılmıştır.
Mahkeme önünde:
(a) Hükümet adına
Sn. P. ALPASLAN,
Sn. B. ÇALIŞKAN,
Sn. F. POLAT,
Ajan
Yardımcısı,
Sn. M. GÜLŞEN,
Sn. H. MUTAF,
Danışmanlar;
(b) Başvuran adına
Sn. F. HAMPSON,
Sn. A. REIDY,
Sn. D. VIRDEE,
Sn. K. YILDIZ
Avukat,
Danışman;
(c) Komisyon adına
Sn. J. LIDDY,
Delege.
Mahkeme Sn. Liddy, Sn. Hampson ve Sn. Alpaslan'ın konuşmalarını
dinlemiştir.
ESASLAR HAKKINDA
A. Başvuran Başvuran, Sn. Selma Tanrıkulu bir Türk vatandaşıdır, 1964
doğumludur ve halen Diyarbakır'da yaşamaktadır. Başvuru, kendisi, üç küçük
çocuğu ve güvenlik güçleri tarafından veya onların gözyumması sonucunda bilgisi
dahilinde öldürüldüğünü iddia ettiği merhum Zeki Tanrıkulu adına yapılmıştır.
B. Esaslar
8. Başvuranın eşinin ölümünü çevreleyen şartlar tartışılmıştır.
9. Başvuran tarafından sunulan olaylar aşağıda 13. ve 22. paragraflarda
sunulmuştur. Başvuran, 15 Nisan 1998 tarihli raporunda Komisyon tarafından
tespit edilen olaylara ve Komisyon'a önceden vermiş olduğu ifadelere dayanarak,
Mahkeme'ye sunulan görüşlerinde ölümü çevreleyen şartları tekrarlamamıştır.
10. Hükümet tarafından sunulan olaylar aşağıda 23-28. paragraflarda
verilmiştir.
11. Komisyon'a sunulan belgeler hakkında bilgi aşağıda 29. ve 31.
paragraflar arasında sunulmuştur. Başvuranın ölümü hakkında Komisyon
tarafından saptanan gerçekler aşağıda 32. ve 38. paragraflar arasında sunulmuştur.
12. Komisyon, başvuranın eşinin ölümünü çevreleyen şartlar hakkındaki
tartışmanın ışığı altında esasları tespit etmek için, Sözleşme'nin önceki 28.
maddesinin 1(a) paragrafı gereğince soruşturma yapmıştır. Bu amaçla, Komisyon,
hem başvuran hem de Hükümet tarafından iddialarını savunmak üzere sunulan bir
dizi belgeyi incelemiş ve 21 22 Kasım 1996 tarihlerinde Ankara'da yapılan
duruşmalarda tanıkların ifadelerini dinlemek üzere üç delegeyi görevlendirmiştir.
Komisyon'un ifadeler ve bulgular hakkındaki değerlendirmesi aşağıda 39. ve
48. paragraflar arasında sunulmuştur.
1. Başvuran Tarafından Sunulan Olaylar
(a) Başvuranın eşinin öldürülmesi hakkında
13. 2 Eylül 1993 tarihinde öğle vakti sıralarında, başvuranın eşi Dr. Zeki
Tanrıkulu Silvan'da devlet hastanesi ve emniyet müdürlüğü arasında Kaymakam
Rampası diye bilinen yolda vurularak öldürülmüştür. Başvuran otomatik silah ile
ateş edildiğini duyduğu zaman hastane kapısına yakın olan otel odasının yere
yakın balkonunda idi. Balkondan atlayıp Kaymakam Rampası'na doğru
koşmaya başladı. Koşarken bir kez daha ateş edilmeye başlandığını duydu.
14. Başvuran, Hastane kapısından çıkar çıkmaz, eşini Emniyet Müdürlüğü'ne
yakın bir yerde rampanın neredeyse en dik yerinde yere uzanmış bir halde gördü.
Eşine doğru koşarken kimseyi görmemişti. Fakat yanında diz çöktüğünde başını
kaldırdı ve yaklaşık onbeş yirmi metre ilerisinde güvenlik güçlerinin en az sekiz
üyesini, ellerinde silahları bir sıra halinde dizilmiş şekilde gördü. Sade kıyafetler
içindeydiler fakat yedek cephane taşımalarına yarayan özel ceketler
giymişlerdi. Emniyet Müdürlüğü'nün yanında genellikle, yaklaşık olarak sekiz
kişi bulundurulmasına rağmen, birlikte sıra halinde durmaları alışılmışın
dışında idi. Başvuran, olay yerindeki polislerden failleri yakalamalarını istemiş
fakat, onlar hiçbirşey yapmamışlardır. Yardım isteyerek Eski Bitlis Caddesi
Kavşağı'na doğru koşmaya başladı. Kavşakta iki genç adamın Eski Bitlis Caddesi
boyunca koştuğunu ve soldaki ikinci sokağa saptıklarını gördü. Güvenlik
güçlerini faillerin kaçmalarına izin vermemeleri için uyardı. Faillerin girdikleri
Eski Bitlis Caddesi'nin solundaki sokak, Emniyet Müdürlüğü'nün yanındaki Gazi
Caddesi ile birleşmekteydi.
15. Başvuran daha sonra eşinin çantasında silah olduğunu hatırlayarak geri
dönmüş ve eşine doğru koşmaya başlamıştır.. Bu sırada hastaneden insanlar
yardım etmek için gelmişlerdir. Dr. Tanrıkulu'nu başarısız bir şekilde hayata
döndürmeye çalıştıkları hastaneye götürmüşlerdir.Bu arada araçlarıyla devriye
gezmekte olan üç polis telsiz ile çağrılmış ve beş on dakika içinde olay yerine
gelmişlerdir. Polis memurlarından ikisi olay yerini incelemişler, üçüncüsü
Turan Dağ, iki failin eşgalini ve kaçtıkları yönü tespit eden başvuranın
ifadesini almak için hastaneye doğru gitmiştir. Faillerin peşinden giden fakat
başvuranın gösterdiği yönde gitmeyen meslektaşlarına bilgi vermiştir.
16. Başvuran yetkililere ifade vermek için birçok girişimde bulunmuştur.
Polisle bağlantı kurmuş fakat kendisine emniyet müdürünün orada olmadığı
söylenmiş ve telefon kapatılmıştır. Ayrıca vali ile görüşmeye çalışmış, fakat,
başarılı olamamıştır.
17. Nisan 1993'te Dr. Tanrıkulu, sorgulama için polis tarafından
götürülmüştür. PKK'lı bir teröriste yataklık yaptığı yolunda polise ihbarda
bulunulmuştur. Ertesi gün tutuklanmadan serbest bırakılmıştır.
18. Dr. Tanrıkulu bir doktor olarak görevini ciddiyetle yerine getirir ve
ihtiyacı olan herkese yardım ederdi. Sekiz ay süreyle Silvan Hastanesi'ndeki tek
doktor olduğu için, gözaltından çıkan şahısların tıbbi raporlarını
o
hazırlamaktaydı. Genel olarak başvuranı endişelendirecek şeylerden
korumasına rağmen, birkaç kere "izin versek nerdeyse raporları kendileri
yazacaklar" demiş ve işkenceden sözetmiştir. 10 Haziran 1992 tarihinde
Silvan'da başka bir doktorun öldürülmesinin ardından üçüncü doktorun da
bölgeden ayrılmak istemesine yol açan 10 Haziran 1992 tarihinde Silvan'da başka
bir doktorun öldürülmesinin ardından, Dr. Tanrıkulu'nun bu olay hakkında,
korktuğu için konuşmadığı yolunda basında haberler çıkmıştı. O sıralarda
Silvan'da kimliği tespit edilemeyen şahıslar tarafından cinayetler işlenmekte
idi. Cinayetlerin birçoğunun kontr gerilla güçleri tarafından gerçekleştirildiğini
iddia eden ve Kaptan Vural isimli askeri bir memurun bir isim listesine sahip
olduğunu ve o listede isimleri olan kişilerin teker teker öldürüldüklerini söyleyen
gazete haberleri vardı. Dr. Tanrıkulu'nun isminin listede olduğu söyleniyordu.
19. Dr. Tanrıkulu, başvuranı riskte olmadığı konusunda ikna etmeye çalışmış
olmasına rağmen, ölümünden iki hafta önce gerekli ruhsat ile beraber, silah temin
etmiştir. Ölümünden bir gün önce, Dr. Tanrıkulu yıllık iznini kullanmak için
validen izin istemiştir. Yerini alacak diğer doktorların Silvan'a gelmiş olmalarına ve
izin kullanma süresinin geçmiş olmasına rağmen, izin isteği reddedilmiştir.
20. Dr. Tanrıkulu'nun öldürülmesinin ardından hastanede çalışan diğer
doktorlar, Vali'ye faillerin bulunamaması durumunda Silvan'da kalmalarının
kendileri için güvenli olmadığını söylemişlerdir. Vali de iddia edildiğine
göre, güvende olduklarını ve Dr. Tanrıkulu'nun Silvanlı bir Kürt olduğu için
öldürüldüğünü söylemiştir. Başvuran, bu doktorlardan biri olan Dr. İlhan'ın Vali
ile görüşmesi hakkında ifade vermesini istemiştir fakat, sonuçlarından korktuğu
için Dr. İlhan bunu reddetmiştir.
(b)Bireysel Başvuru Hakkına Yapılan Müdahale Hakkında
21. 17 Kasım 1994 tarihinde başvuran, ertesi gün Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ndeki savcının bürosuna gitmesi için davetiye almıştır. Sorgulamadan
önce korkmuş ve bunun ürkütücü olduğunu düşünmüştür. Başsavcı Bekir
Selçuk, başvuranı Komisyon'a başvurusu, özellikle de başka bir belge ile birlikte
avukatlarına vermiş olduğu vekalet hakkında sorgulamıştır. Sorgulama
sonucunda ortaya çıkan rapora göre, başvurana Selma Tan adına düzenlenmiş bir
vekalet gösterilmiş ve başvuran bu belgenin üzerindeki imzanın kendisine ait
olduğunu reddetmiştir. Fakat, başvuranın Komisyon'a sunduğu vekaletname Selma
Tanrıkulu adına düzenlenmiştir. Komisyon'a başvurusu nedeniyle başvuranın başına
birşey gelebileceği şeklinde Sn. Selçuk tarafından dolaylı olarak tehdit edilmiştir.
Sn. Selçuk, ayrıca Komisyon'a yapılan başvurunun faydasız olacağını belirtmiştir.
22. Sorgulama raporu, söylenenler konusunda güvenilir bir kayıt değildi.
Raporda yazılanların aksine başvuran Sn. Selçuk'a sorgulama sırasında eşinin
ölümünden yaklaşık on gün sonra Kevin isimli bir İngiliz'in Diyarbakır'dan aradığını
söylememiştir.
2. Hükümet Tarafından Sunulan Olaylar
(a) Başvuranın Eşinin Ölümü Hakkında
23. Dr. Tanrıkulu'nun vurulduğu gün emniyet müdürlüğünün girişinde
nöbet tutan sadece iki kişi vardı. Emniyet Müdürlüğü'nün girişi köşede olduğu
için, bu polis memurları olay yerinden sadece 20 metre ileride duruyor ve
seyrediyor olamazlardı. Nöbet tutan memurlara, Emniyet Müdürlüğünü
saldırıya açık konuma getirmemek için silah sesi veya bir patlama sesi
duyduklarında bile yerlerini terketmemeleri için kesin emir verilmişti.
24. Başvuranın eşinin ölümüne neden olan faillerin Eski Bitlis
Caddesi'nden
dönerek girdiklerini gördüğünü söylediği sokak emniyet
müdürlüğü'nün bulunduğu Gazi Caddesi'nde değil iki blok ötede idi.
25. Dr. Tanrıkulu, Devlet için çalışıyor olmaktan mutlu idi ve gurur
duyuyordu. Devlet memurları onunla iyi geçiniyorlardı ve polis memurları gece
veya gündüz günün her hangi bir saatinde onun yardımını isteyebiliyorlardı.
Fakat, soruşturmalar göstermiştir ki Devlet memurlarının veya devlet için
çalışan kişilerin özellikle de olağanüstü halin yürürlükte olduğu bölgede
öldürülmeleri PKK militanları tarafından gerçekleştirilmiştir.
26. Dr. Tanrıkulu'nun ölümü ve bir teröristi sakladığı iddiası hakkında
ifade vermek için Nisan 1993'te polis karakoluna çağrılması arasında bağlantı
yoktu. İddianın doğru olmadığı tespit edilir edilmez, Dr. Tanrıkulu serbest
bırakılmıştır.
27. Dr. Tanrıkulu'na izin verilmemiştir çünkü kendisi hastanenin
baş danışman vekili idi ve kendisine izin verilmesi halinde tıbbi hizmet kesilecekti.
(b) Bireysel Başvuru Hakkına Yapılan Müdahale İddiası Hakkında
28. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki Başsavcı'nın 18
Kasım 1994'te başvuranı sorgulamasının iki sebebi vardı: öncelikle, başvuranın
eşinin ölümü ile ilgili hazırlık soruşturması yapmak görevinin bir parçası idi ve
ikinci olarak, Komisyon'a yapılan başvurunun geçerliliğini teyit etmek için
yapılmıştı. Diğer davalarda Komisyon'a doğru olmayan ifadeler verildiği göz
önünde bulundurulduğunda, başvurana başvurusunun doğruluğunu sormanın
büyük bir önemi vardı. Fakat, soruşturma kayıtlarından da başvuranın başvurusunu
takip etmek istediğini belirttiği açıktı.
3. Başvuran ve Hükümet Tarafından İddialarını Desteklemek Üzere
Komisyon'a Sunulan Materyaller
29. Komisyon önündeki duruşmalarda başvuran ve Hükümet, başvuranın
Diyarbakır'daki İnsan Hakları Derneği'ne ve Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ndeki Başsavcı'ya vermiş olduğu ifadeleri sunmuşlardır. Taraflar
daha sonra, olayın meydana geldiği yerin planlarını sunmuşlardır. Komisyon'un
talebi üzerine Hükümet, olayın meydana geldiği yerin fotoğraflarını ve bir
video filmini sunmuştur.
30. Hükümet, daha sonra olayın meydana geldiği gün 2 Eylül 1993 tarihinde üç
polis memuru tarafından hazırlanan olay tespit tutanağının kopyalarını, otopsi
raporunu, balistik testleri, olay yerinde polis tarafından tanıklardan (Sn. Şinasi
Malgil, Sn. Umut Yüce ve Sn. Fırat Kızıl) alınan ifadeleri ve 5 Kasım 1993
tarihinde Silvan Savcısı Sn. Mustafa Düzgün tarafından alınan yetkisizlik kararını
sunmuştur.
31. Komisyon, Ankara'da tanık dinleme duruşmasında Hükümet'in daha
önce Komisyon'a sunduğundan daha çok belgeye sahip olduğu izlenimine
kapılarak tekrar tekrar soruşturma dosyasının tamamının bir kopyasını istemiştir.
Hükümet, daha başka belge sunmamıştır.
4. Ulusal Otoriteler Önündeki İşlemler
32. Dr. Tanrıkulu'nun vurulmasının ardından polis olay yerini
incelemiş ve 16 boş kovan ve bir tane de deforme olmuş kurşun bulmuştur.
Ayrıca çevrenin bir planını hazırlamış, çevreyi araştırmış ve olay
gerçekleştiği sırada orada bulunanların isimlerini not etmiştir. Bu isimleri
kapsayan notlar korunmamıştır. Turan Dağ, Mehmet Şahin ve Durmuş Şahin
tarafından 2 Eylül 1993 tarihinde saat 13.00'da hazırlanan olay tespit tutanağı,
olay yerinin incelenmesi sırasında 16 tane 9 milimetre çapında kovan ve bir tane
de deforme olmuş mermi bulunduğundan bahsetmektedir. Olay tespit tutanağına
göre, o çevrede yaşayanlar ateş eden kişilerin kot ve tenis ayakkabısı giyen uzun
boylu zayıf iki kişi olduğunu belirtmiştir. Bunlardan birisi sarı T-shirt, diğeri ise
beyaz çizgili bir T-shirt giymişti. Bölgede yapılan genel incelemeden sonra,
yapılan tariflere uyan hiç kimse bulunamamıştır.
33. 2 Eylül 1993 tarihinde Şinasi Malgil, arkalarından ateş edildiğini
duyduğunda, Kaymakam Rampası'nda Dr. Tanrıkulu'nun arkasında yürümekte
olduğunu söylediği ifadesini polise vermiştir. Kendisini sağ taraftaki evlerin
bahçelerine atmış
görmemiştir.
ve Dr. Tanrıkulu'nu vuran şahıs veya şahısları
34. Diğer iki kişi Umut Yüce ve Fırat Kızıl 6 Eylül 1993 tarihinde
sırasıyla hastaneye doğru giderken ve Kaymakam Rampası'nın köşesindeki
manavda çalışırken ateş edildiğini duyduklarını ve Dr. Tanrıkulu'nu bir kan
gölünün ortasında yatarken gördüklerini söyledikleri ifadelerini polise
vermişlerdir. Silah seslerinin ardından Umut Yüce, iki kişinin Eski Bitlis
Caddesi'ne doğru koştuğunu görmüştür. Fırat Kızıl, Dr. Tanrıkulu'yu vuran kişi
veya kişileri görmemiştir.
35. 2 Eylül 1993 tarihinde her ikisi de Silvan Hastanesi'nde pratisyen
hekim olan Dr. Murat Yıldırım, Dr. Tahir Buran tarafından savcı Mustafa
Düzgün'ün de hazır olduğu halde Dr. Tanrıkulu'ya ölüm sonrası inceleme
yapılmıştır. Bu incelemeye göre, burnunda, sol kulağında, sol önkolda, beşinci
omurun solunda, baş parmakta, sağ göğüs ucunda ve sağ diz kapağının üst
kısmında on üç mermi giriş deliği ve on iki mermi çıkış deliği tespit edilmiştir.
Bir mermi sol kalça kemiğinin üstünde derinin hemen altında bulunup
çıkarılmıştır. Ölüm sebebi olarak göğüsteki ve iç organlardaki yaralanma ve
kanama gösterilmiştir. Ölüm sebebi göz önünde bulundurulduğunda tam bir
otopsi yapmaya gerek olmadığı düşünülmüştür.
36. Olay yerinde bulunan kovanların balistik incelemesi Bölge Polis
Laborutuarı tarafından yapılmıştır. Karşılaştırmalı olarak yapılan inceleme birçok
açıdan tek bir kaynağı göstermiştir. Kovanlar ve deforme olan mermi
laboratuar arşivlerinde saklanmıştır. 9 Eylül 1993 tarihli inceleme raporu
kovanların ve merminin ne tip bir silahtan atıldığını belirtmemektedir.
37. 5 Kasım 1993 tarihinde savcı Mustafa Düzgün yetkisizlik kararı
vermiştir. Suçun niteliği göz önüne alındığında suçun işlenme şekli ve kanıtlar ve
olay hakkındaki soruşturma davanın halen görülmekte olduğu Diyarbakır
Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki savcının yetkisi dahilindedir. Yetkisizlik
kararına göre, şüpheliler kimliği tespit edilemeyen iki kişi olarak tespit edilmiştir.
38. Başvuran, 18 Kasım 1994 tarihinde Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi Başsavcısı Bekir Selçuk tarafından davet edilmiştir. Sn. Selçuk'la
yaptığı soruşturma raporuna göre başvuran eşinin sürekli olarak PKK tarafından
devlet memuru olduğu için ve Hizbullah tarafından da İslami kurallara uymadığı
için tehdit edildiğini söylemiştir. Olaydan yaklaşık on gün sonra kendisini İnsan
Hakları Derneği Diyarbakır Şubesi'ne davet eden Kevin isimli birinin telefon
ettiğini söylediği rapor edilmiştir. Rapor daha sonra Sn. Selçuk'un başvurana 27
Eylül 1993 tarihinde Selma Tan tarafından imzalanan bir dilekçe gösterdiğini
belirtmektedir. Başvuran bu belgeyi hiçkimseye vermediğini, adının Selma Tan
olmadığını ve belgenin üzerindeki imzanın sahte olduğunu iddia etmiştir. Fakat,
Komisyon'a başvuruda bulunduğunu ve belgeyi kendisinin imzaladığını teyit
etmiştir.
5. Komisyon'un kanıtları değerlendirmesi ve esasla ilgili bulguları
39. Dava gerçekleri, özellikle de 2 Eylül 1993 tarihinde gerçekleşen olaylar
tartışıldığı için Komisyon, tarafların yardımı ile bir soruşturma yapmış, altı
tanıktan alınan yazılı ve sözlü ifadeler de dahil olmak üzere belgeleri almıştır.
Tanıkların isimleri şöyledir: Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki
Başsavcı Sn. Bekir Selçuk, olayın gerçekleştiği bölgeyi inceleyen, olay tespit
tutanağını hazırlayan ve olay yeri krokisini çizen üç polis memuru Turan Dağ,
Mehmet Şahin ve Durmuş Şahin ile ölüm sonrası inceleme yapan doktorlardan
Murat Yıldırım.
Kendilerine tebligat gönderildiği halde bu çağrıya uymayan altı
tanığın isimleri şöyledir: olaydan kısa bir süre sonra polise ifade veren tanıklar
Şinasi Malgil, Umut Yüce ve Fırat Kızıl; ölüm sonrası inceleme yapan ikinci
doktor Tahir Buran, 1993 yılında Silvan'da Cumhuriyet Savcısı olan Mustafa
Düzgün ve Komisyon Delegeleri önündeki tanık dinleme duruşması zamanında
soruşturma yapmakla sorumlu Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Ünal
Haney. Umut Yüce ve Dr. Buran hasta idiler ve Fırat Kızıl da askeri görevini
yerine getirdiği için duruşmada yeralamamıştı. Hükümet, Şinasi Malgil'in
yerini tespit edememiştir. Ünal Haney Komisyon'a duruşmaya katılmaya hazır
olmadığını söylemiştir. Mustafa Düzgün'ün Ankara'ya gelen bir otobüse bindiği
söylenmesine rağmen Komisyon Delegeleri önüne çıkmamıştır. Komisyon'un bu
yöndeki taleplerine rağmen Hükümet tarafından katılmaması hakkında,
Hükümet tarafından bir açıklama sunulmamıştır.
Komisyon,
Komisyon'un gerçekleri tespit etmesi için gerekli kolaylıkları sağlaması hakkında
Sözleşme'nin önceki 28. maddesinin (a) paragrafından doğan
raporunun
238.
paragrafında
Hükümet'in,
sorumluluklarını yerine getirmediğini belirtmiştir. Hükümet'in gerçekleştirmediği
şu konulara değinmiştir:
(i) soruşturma dosyasının tamamının kopyalarını sunmaması (bkz.
yukarıdaki 31. para.);
(ii) Mustafa Düzgün ve Ünal Haney isimli tanıkların duruşmaya
katılımını garanti altına almaması konularına değinmiştir.
40. Sözlü ifade ile ilgili olarak, Komisyon tercümanlar aracılığı ile sözlü
olarak alınan ifadelerin zorluğunun farkında idi. Bu yüzden delegeler önünde
tanıklar tarafından verilen ifadelerin anlam ve önemi konusunda titiz davranmıştır.
Olaylar konusunda birbirine karşıt ve karmaşık bilgilerin olduğu bir
davada, Komisyon detaylı ulusal bir soruşturma yapılmadığı için üzüntü
duymuştur. Komisyon, kendi sınırlarının farkında idi. Yukarıda değinilen dil ile
ilgili problemlere ek olarak bölgedeki mevcut şartlarla ilgili ayrıntılı ve
doğrudan bilgisi yoktu. Dahası Komisyon'un tanıkları gelip ifade vermeye
zorlama için yetkisi yoktu. Bu davada oniki tanığa tebligat gönderilmiş fakat sadece
altısı ifade vermiştir. Belgelerle ilgili eksikliğe daha önce değinilmişti. Komisyon,
bu yüzden ifade ve kanıt eksikliği sebebi ile olayları teyit etmenin zorluğu ile
karşı karşıya kalmıştır.
Komisyon'un bulguları şu şekilde özetlenebilir.
(a) Dr. Zeki Tanrıkulu'nun 2 Eylül 1993 Tarihinde Vurulması
41. Komisyon, başvuranın şikayetlerinin konusu hakkında ulusal
mahkemeler tarafından esasla ilgili bulgu tespit edilmediğini gözlemlemiştir.
Komisyon bu yüzden, bulgularını duruşmalar sırasında delegelere yazılı ve sözlü
olarak sunulan ifadelere dayandırmıştır. Bu tür bir değerlendirmede ciddi,
belirgin müdahaleler veya esasla ilgili aksi ispat edilemeyen tahminler ve buna
ek olarak kanıt toplanırken tarafların tutumları dikkate alınabilir (bkz. mutatis
mutandis 18 Ocak 1978 tarihli İrlanda İngiltere'ye Karşı Kararı, Dizi A, no.25,
sayfa 64-65, para. 161).
42. Komisyon, Dr. Tanrıkulu'nun 2 Eylül 1993 tarihinde Kaymakam
Rampası'nda vurulmasının tartışmasız olduğunu belirtmiştir. Fakat, Kaymakam
Rampası'nda olayın gerçekleştiği nokta hakkında birbirine zıt bilgiler
sunulmuştur. Fakat, başvuran, eşinin, Emniyet Müdürlüğü'nün yanında
Kaymakam Rampası'nın üst kısmında vurulduğunu iddia etmiştir, olay yerini
inceleyen üç polis memuru hazırladıkları raporda ve krokide rampanın aşağı
kısmında vurulduğunu belirtmiştir. Başvuranın iddia ettiği gibi, eşinin
Kaymakam Rampası'nın yukarı üst kısmında emniyet müdürlüğünün yanında
vurulmuş olduğu kabul edildiğinde, başvuranın iddia ettiği gibi hastanenin
kapısından çıkar çıkmaz eşini yerde yatarken görmüş olmasını şüpheli bulmuştur.
43. Ne otopsi raporu ne de Dr. Yıldırım tarafından delegelere
verilen sözlü ifade, Komisyon'un, kurşunların atıldığı yeri belirlenmesini
sağlayacak olan bilgiyi vermemiş Dr. Tanrıkulu'nun önden veya arkadan
vurulduğu konusuna açıklık kazandırmamıştır.
44. Başvuran, Kaymakam Rampası'nı tırmanarak veya kenar bir
patikadan giderek kaçmaya çalışan kişilerin, rampanın en yüksek yerinde
durmakta olan güvenlik güçlerinin sekiz üyesinin -en az sekiz kişi- görüş alanı
içinde olduğu halde kaçabildikleri gözönüne alındığında, bunun, faillerin polisin
tepkisinden endişe duymuş olmamalarının bir göstergesi olduğunu iddia etmiştir.
Hükümet, başvuranın anlattığı gibi sekiz polis memuru olduğuna itiraz
etmiştir. Emniyet Müdürlüğü'nün önünde, Kaymakam Rampası'nın üst kısmında
köşede sadece iki kişinin nöbet tuttuğunu ve görev yerlerini terk etmemeleri
için kesin emir verildiğini belirtmiştir. Komisyon, bu durumun , delegeler
önünde Turan Dağ ve Mehmet Şahin isimli polis memurları tarafından teyit
edilmesine rağmen, Hükümet'e göre, Dr. Tanrıkulu'nun öldüğü güne karşılık
gelen tarihi gösteren fotoğraflar ve video filmde gösterilen durum ile tutarsızlık
göstermektedir. Fotoğraflarda ve video filmde, Emniyet Müdürlüğü'nün arkasında
da, iki üniformalı polis memurunun durmakta oldukları görülmüştür.
45. Başvuranın genel güvenilirliği hakkında Komisyon, ifadesinin
tamamen detaylı, tam ve tutarlı olduğunu tespit etmiştir. Fakat, olay yerinde veya
yakınında sekiz silahlı polis memurunun bulunduğunu kabul etse bile,
Komisyon, Dr. Tanrıkulu'nun polis memurları tarafından, ya da onların göz
yumması ile öldürüldüğü şeklindeki bir bulgunun güvenilir bir çıkarsamadan
daha çok tahmine ve spekülasyona dayandırıldığı görüşündedir. Komisyon,
ellerindeki kanıtlarla böyle bir bulguyu destekleyecek
neticelerin
çıkarılamayacağı görüşündedir. Başvuranın olayın görülmesi gerektiğini belirttiği
ifadesine karşı olayın evveliyatının belirlenmiş olmasına rağmen, durum böyle
idi; eşinin bir PKK teröristini sakladığı şüphesi üzerine beş ay önce tutuklanması;
ayrılmasına izin verilmemesi; isminin listede yer aldığı söylentisi ve Silvan'da çok
sayıda memurun kimliği tespit edilemeyen saldırganlar tarafından öldürülmeleri.
46. Başvuranın iddialarının kanıtlanmamış olmasına rağmen,
Komisyon, kendisine görgü tanığı ifadesi veya başvuranın anlattıklarını belli
bir dereceye kadar teyit eden bir kanıt sunulmadığını belirtmiştir. Dahası,
kendisine sunulan kanıtlar eksik, tutarsız ve birçok noktada birbirine zıt idi.
(b) Yetkililer Tarafından Yürütülen Soruşturma
47. Başvuranın eşinin öldürülmesi ile ilgili olarak yürütülen
soruşturmada kanıtların değerlendirilmesinde, Komisyon, detaylı ulusal bir
soruşturma yapılmadığını belirtmiştir. Komisyon, eksik soruşturma dosyasına
ve iki savcının delegeler önüne çıkmamasına gönderme yaparak, soruşturma
ile
ilgili
bilgilerin
kendilerine
sunulduğu
ölçüde
soruşturmayı
değerlendirebileceklerini belirtmişlerdir. Bu konuda olaydan bir saat sonra üç
polis memuru tarafından olay tespit tutanağının hazırlanmasından sonra yapılan
soruşturmalar hakkında bilgi sunulmadığını belirtmiştir.
48. Ulusal otoriteler tarafından gerçekleştirilen çeşitli soruşturmaların
değerlendirmesinde, Komisyon, özellikle, olaydan çok kısa bir süre sonra olay
yerine gelen üç polis memuru tarafından gerçekleştirilen hazırlık
soruşturmasının sınırlı yapısını eleştirmiştir. Hazırlanan olay yeri krokisinin açık ve
net olmadığı ve ayrıca bilgi vermediği görüşündedir. Aksi yönde bilgi olmadığı
için, olay yerinin fotoğraflarının olmadığını kabul etmek durumunda idi.
Komisyon, başvuranın ifadesinin bir yıldan uzun bir süre geçtikten sonra
alınmasına şaşırmış ve kendisi ile kısa bir süre içinde görüşmek için çaba
gösterdikleri konusunda ikna olmamıştır. Son olarak, Komisyon, sadece, çok az
miktarda adli tıp bilgisi edindiklerine ve otopsiyi gerçekleştiren iki doktorun bu
alanda sahip olduğu uzmanlık konusunda şüphe duyduklarına dikkati çekmiştir.
6. Mahkeme Önünde Sunulan Son Kanıtlar
49. Mahkeme önünde, başvuran, ilk olarak Yaşa-Türkiye Kararı'nda
Mahkeme'ye sunulan Susurluk Raporu'na gönderme yapmıştır.(2 Eylül 1998 tarihli
karar, Hüküm ve Karar Raporları, 1998-VI, s. 2423-24, para. 46). Rapor, Şubat tarihinde avukat, Komisyon önündeki duruşmalarda, başvuran adına son
talepleri sunduktan sonra çıkmıştır. Bu gizli rapor, öncelikle 13 Ağustos 1997
tarihinde Müfettişler Kurulu'ndan kendi dairesine gönderilmesini isteyen
Başbakan için hazırlanmıştır. Ocak 1998 tarihinde raporu aldıktan sonra, Başbakan,
onbir sayfa ve ekleri alındıktan sonra, raporu kamuoyuna sunmuştur.
50. Giriş kısmı, raporun adli bir soruşturmaya dayanmadığını ve resmi
bir soruşturma raporu olmadığını belirtmiştir. Bilgi vermek amacıyla
hazırlanmıştır ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde gerçekleşen bazı olayları
anlatmanın ve politikacılar, hükümet kurumları ve bazı gizli gruplar arasındaki
üçlü ilişkinin varlığını göstermenin dışında bir anlam taşımıyordu.
51. Rapor, verilen emirler doğrultusunda işlenen cinayetler, tanınmış
şahsiyetlerin veya Kürt destekçilerinin öldürülmesi ve Devlet'e hizmet eden bir
grup "bilgi veren" tarafından işlenen fiiller gibi birdizi olayı analiz
etmektedir.Bölgedeki terörizme karşı yapılan savaş ve özellikle de uyuşturucu
ticaretinde sonuç olarak ortaya çıkan yeraltı dünyası ile ilişkiler arasında bir bağlantı
olduğu sonucuna varmıştır.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI
52. Hukuka aykırı fiillerden kaynaklanan sorumluluk ile ilgili kurallar
ve prosedür şu şekilde özetlenebilir.
A. Ceza Davaları
53. Ceza Kanunu'na göre, adam öldürmenin her türü (448-455.
maddeler) ve adam öldürmeye teşebbüs etmek (61 ve 62. maddeler) ceza
gerektiren suç niteliğini taşımaktadır. Yetkililerin işlenen fiiller ve ihmaller
hakkında hazırlık soruşturması yapma sorumlulukları, kendi dikkatlerine sunulan bu
tür suçların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 151-153. maddeleri
kapsamı dahilinde olup olmadığını belirlemektir. Suçlara dair ihbarlar savcılık
bürolarına olduğu kadar yetkililere veya güvenlik güçlerine de yapılabilir.
Şikayet, yazılı veya sözlü olarak yapılmalıdır. Sözlü olarak yapıldığı taktirde
otorite bunu kayıtlara geçirmelidir (151. madde).
Ölümün doğal nedenlerden kaynaklanmadığı yönünde kanıtın
mevcut olduğu hallerde, konu hakkında bilgisi olan güvenlik güçleri üyelerinin
savcıyı veya bir ceza mahkemesi hakimini haberdar etmesi gereklidir. (152.
madde). Ceza Kanunu'nun 235. Maddesine göre görevini ifa ederken bir suçun
işlendiğine tanık olduğu halde, bunu savcıya veya polise bildirmeyen bir kamu
görevlisi hapse mahkum olur.
Herhangi bir suçun işlendiğine dair şüpheye neden olan durumdan
haberdar olan savcı, bir dava açılıp açılmamasına karar vermek için, gerçekleri
incelemeye zorunlu kılınmıştır (Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 153.
maddesi).
54. Terör suçları ile ilgili davalarda, savcılar, Türkiye'de kurulmuş olan
Devlet Güvenlik Savcıları ve Mahkemeleri lehine yetkilerinden vazgeçmişlerdir.
55. Şüpheli kişinin devlet memuru olması ve suçun, görevin ifa
edilmesi sırasında işlenmesi durumunda, dava hakkındaki hazırlık soruşturması,
savcının yetkisini kişi açısından sınırlayan 1914 nolu Devlet Memurlarının
Yargılanması Hakkında Kanun'a göre yürütülür. Bu tür davalarda hazırlık
soruşturmasını idari kurullar (şüphelinin statüsüne bağlı olarak, bölge veya il)
yürütür ve sonuç olarak yargılayıp yargılamamaya karar verirler). Lüzum-u
muhakeme kararı alındıktan sonra davayı incelemek savcının görevidir.
Kurul'un kararına karşı Danıştay’a itiraz edilir. Men-i muhakeme kararı
verilirse dava otomatik olarak bu mahkemeye gönderilir.
56. Olağanüstü Hal Bölge Valisi'nin yetkileri hakkında 10 Temmuz tarihli 285 nolu Kararname'nin 4 (i) paragrafı gereğince 1914 nolu kanun
(bkz. yukarıdaki para. 55) valinin yetkisi altındaki güvenlik güçleri üyelerine de
uygulanır.
57. Şüphelinin silahlı kuvvetlerin bir üyesi olması durumunda
uygulanacak kanunu suçun niteliği belirler. Böylece, söz konusu olan 1632 nolu
Askeri Ceza Kanunu'na göre incelenmesi gereken askeri bir suç ise, ceza davaları
prensip olarak Askeri Mahkemelerin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Kanunu'na
uygun olarak yürütülür. Silahlı Kuvvetlerin bir üyesi herhangi bir suçtan sorumlu
tutulduğu zaman, uygulanması gereken Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu
hükümleridir. (Bkz. Anayasa'nın 145. Maddesi'nin 1. paragrafı ve 353 nolu yasanın
9-14. bölümleri)
Askeri Ceza Kanunu silahlı kuvvetlerin bir üyesinin bir kimsenin
hayatını emirlere uymayarak tehlikeye atmayı askeri bir suç saymaktadır (89.
madde). Bu tür davalarda sivil şikayetçiler, şikayetlerini Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanunu'nda belirlenen yetkililere (bkz. yukarıdaki 53. para.) veya suçu
işleyenin kademe olarak üstüne yapabilir.
B. Ceza Gerektiren Suçlardan Kaynaklanan Hukuki ve İdari
Sorumluluk
58. 2577 nolu İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13.maddesi
gereğince, yetkililerin bir fiilinden dolayı zarara uğrayan kişi, bir yıl içinde
tazmin talebinde bulunabilir. İddia tamamen veya kısmen reddedilmişse ya da,
atmış gün içinde cevap alınmamışsa mağdur olan kişi idari dava başlatabilir.
59. Anayasa'nın 125. maddesinin 1. ve 7. paragrafları şöyledir:
"İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolu açıktır...
idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle
yükümlüdür".
Bu hüküm, bir davada, yetkililere bağlanabilecek haksız bir fiilin
varlığına gerek olmaksızın, Devletin kamu düzenini ve güvenliğini sağlama ve
insanların yaşamlarını ve mülkünü güvenceye alma sorumluluğunu yerine
getirmediği hallerde ortaya çıkan Devletin tam sorumluluğunu ortaya koyar. Bu
kurallar gereğince, yetkililer, kimliği tespit edilemeyen şahısların fiilleri
sonucunda uğranılan zararı ödemekle sorumlu tutulabilirler.
60. Yukarıda sözü edilen hükümden etkilenen (bkz. yukarıdaki 59.
para.) 16 Aralık 1990 tarihli 430 nolu Kararname'nin 8. maddesinin son cümlesi
şöyledir:
Bu kanun hükmünde kararname ile ..... Olağanüstü Hal Bölge
Valisi'ne ve olağanüstü hal bölgesi dahilindeki il valilerine tanınan yetkilerin
kullanılması ile ilgili her türlü karar ve tasarruflarından dolayı bunlar
hakkında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu
maksatla herhangibir yargı merciine başvurulamaz. Kişilerin sebepsiz
uğradıkları zararlardan dolayı Devletten tazminat talep etme hakkı
saklıdır.
61. Borçlar Kanunu'na göre, yasadışı veya haksız fiilden dolayı zarar
gören her şahıs uğradığı zararlar (41-46. maddeler) ve manevi zararlar için, (47.
madde) dava açabilir. Davalının işlemiş olduğu suç konusunda ceza
mahkemelerinin kararı veya tespitleri, hukuk mahkemelerini bağlamaz. (53.
madde)
Fakat, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 13. paragrafı gereğince,
kişiler kamu hukukuna tabi görevlerle ilgili olarak uğradıkları zararlardan dolayı
bu görevleri yerine getiren personel aleyhine değil, ilgili kurum aleyhine dava
açarlar. Fakat bu kesin bir kural değildir. (Bkz. Anayasanın 129. Maddesinin 5.
Paragrafı ve Borçlar Kanunu'nun 55. Ve 100. Maddeleri). Bir fiilin yasadışı, veya
haksız ve sonuç olarak da "idari bir fiil" veya "davranış" olmadığı tespit
edildiğinde, mağdur olan kişinin, otoriteye karşı dava açma hakkına zarar
vermeksizin, işveren ile ortak sorumluluk temelinde, ilgili devlet memuruna karşı
tazminat talebinde bulunmak için hukuk mahkemelerine başvurulabilir. (Borçlar
Kanunu'nun 50. maddesi)
KOMİSYON ÖNÜNDEKİ İŞLEMLER
62. Selma Tanrıkulu 25 Şubat 1994 tarihinde Komisyon'a başvurmuştur.
Eşi Dr. Zeki Tanrıkulu'nun güvenlik güçleri tarafından ya da onların göz yumması
ile öldürüldüğünü ve cinayetin yetkililer tarafından yeterli derecede araştırılmadığını
iddia etmiştir. Sözleşme'nin 2,3,6,13 ve 14. maddelerini dile getirmiştir. Komisyon
önündeki duruşma sırasında başvuran Sözleşme’nin önceki 25. maddesinin
1.paragrafı ile güvence altına alınan bireysel başvuru hakkının etkili bir şekilde
kullanılmasının engellendiğini iddia etmiştir.
63. Komisyon, 28 Kasım 1995 tarihinde 23763/94 numaralı başvuruyu
kabuledilebilir bulmuştur. 15 Nisan 1998 tarihli raporunda (önceki 31.madde),
başvuranın eşinin öldürülmesi veya ayırımcılık iddiası ile Sözleşme'nin
2.maddesinin ihlal edilmediği (oybirliğiyle), başvura-nın eşinin öldürülmesi
konusunda etkili bir soruşturma yapılmamış olması nedeniyle Sözleşme' nin
2.maddesinin ihlal edildiği(oybirliğiyle), 3.maddenin ihlal edilmediği (oybirliğiyle),
Sözleşme’ nin 6. maddesi ile ilgili şikayeti incelemeye gerek olmadığı
(oybirliğiyle), 13. maddenin ihlal edildiği (oybirliğiyle), 14.maddenin ihlal
edilmediği (oybirliğiyle), önceki 25. maddeyle ilgili sorumluluklarını yerine
getirmediği (1'e karşı 29 oy) görüşünde olduğunu açıklamıştır. Komisyon görüşünün
tam metni bu karara ek olarak sunulmuştur. 1
MAHKEMEYE SON SUNUŞLAR
64. Başvuran, görüşlerinde Mahkeme'den, sorumlu Devlet'in 2,13,14
ve önceki 25. maddenin 1. paragrafı ile Sözleşme'nin önceki 28. maddesinin 1
(a) paragrafından kaynaklanan sorumluluklarını yerine getirmediği şeklinde
karar almasını talep etmiştir. Mahkeme'nin, kendisi ve çocukları için, 41. madde
gereğince adil tatmin kararı vermesini istemiştir.
65. Hükümet, 25 Mart 1999 tarihindeki duruşmada başvuranın iç hukuk
yollarını tüketmemesi nedeni ile davayı kabul edilemez bulmasını talep etmiştir.
Alternatif olarak, başvuranın şikayetlerinin kanıtlarla desteklenmediğini iddia
etmişlerdir.
HUKUKA DAİR
I. TARTIŞMANIN KONUSU
66. Komisyon'a yaptığı başvuruda, başvuran, Sözleşme'nin 3. ve 6.
maddelerinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. (Bkz. yukarıdaki 1. ve 62. paragraflar).
Fakat, Mahkeme'ye sunduğu görüşlerinde başvuran, 3. maddenin ihlal edildiği ve
Sözleşme'nin 6. maddesinin 1. paragrafı altındaki şikayeti incelemeye gerek
olmadığı şeklindeki Komisyon'un varmış olduğu sonucu (bkz. yukarıdaki 63.
para.) kabul etmiştir. Başvuran kendi iradesi ile inceleme yapmayı gerek
görmeyen Mahkeme önündeki duruşmalarda şikayetlerini dile getirmemiştir.
(bkz. mutatis mutandis, 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve
Diğerleri Türkiye'ye Karşı Kararı, Hüküm ve Karar Raporları 1998-I, s. 28, para
62).
II. MAHKEME'NİN OLAYLARI DEĞERLENDİRMESİ
67. Mahkeme, 1 Kasım 1998 tarihinden önceki Sözleşme Sistemine göre
gerçeklerin tespit edilip doğrulanmasının öncelikle Komisyon'un işi olduğu
şeklindeki içtihatları tekrarlamıştır (önceki 28. maddenin 1. paragrafı ve 31.
maddeler). Komisyon’un esasla ilgili tespitlerinin Mahkeme'yi bağlamamasına ve
önündeki kanıtların ışığı altında kendi değerlendirmesini yapmakta özgür olmasına
rağmen, bu alanda sadece istisnai durumlarda kendi yetkisini kullanacaktır (bkz. Eylül 1996 tarihli Akdivar ve Diğerleri Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar 1996-
IV, s. 1214, para. 78).
68. Bu davada Mahkeme, Komisyon'un olayla ilgili tespitlerine, delegeler
önünde Ankara'da yapılan tanık dinleme duruşmasından (bkz. yukarıdaki 12 ve
39. paragraflar) sonra ulaştığını belirtmiştir. Komisyon'un, önündeki kanıtları
değerlendirme görevine, başvuranın anlattıklarını destekleyen ve üzerine şüphe
düşüren unsurlara büyük önem vererek hassasiyetle yaklaştığı görüşündedir.
Mahkeme'nin gerçekleri teyit etmesi için yetkisini kullanmasını gerektirecek
hiçbir ilerleme kaydedilmemiştir, Komisyon'un saptamış olduğu olayları kabul
etmesi gerektiği görüşündedir.
69. Olayların tespit edilmesinden kaçınılmaz olarak kaynaklanan
zorluklara ek olarak, Komisyon görevini yerine getirmesi için önemli olduğunu
düşündüğü belgeleri ve ifadeleri elde edememiştir. Komisyon, Hükümet'in
soruşturma dosyasının tamamını sunmadığını, Mustafa Düzgün ve Ünal Haney
isimli iki devlet memurunun (her ikisi de savcı) delegeler önündeki
duruşmaya katılımını sağlamadığını (bkz. yukarıdaki 39. para.) saptamıştır.
70. Mahkeme, başvuranların ya da başvuruda bulunması mümkün olan
kişilerin, yetkililerden gelen herhangi bir baskıya maruz kalmaksızın Sözleşme
organları ile özgürce iletişim kurmalarının ve Devletin başvuruların etkili bir
şekilde incelenmesinde bütün kolaylıkların gösterilmesinin sağlanması için,
Sözleşmenin önceki 25. maddesi (şimdi 34. madde yerini almıştır) ile kurulan
bireysel başvuru sisteminin etkili bir şekilde işlevine devam etmesinde büyük
önem taşıdığını gözlemlemiştir. (bkz. Mahkeme prosedürleri hakkında
Komisyon'un gerçekleri tespit etme sorumluluğu ile ilgili Sözleşme'nin önceki 28
maddesinin 1 (a) paragrafının yerini alan 38. madde)
71. Hükümet, sözlü savunmasında soruşturma dosyasındaki önemli
belgelerin Komisyon'a önceki bir safhada teslim edildiğini ve soruşturmanın
halen devam ettiğini gösteren polis ve jandarma tarafından periyodik olarak
savcıya verilen bilgilerin kanıt niteliği taşımadığını iddia etmiştir. Mahkeme bu
argümanlar ile ikna olmamıştır. Bu davada olduğu gibi başvurunun etkili bir
soruşturma yapılmadığı hakkındaki bir şikayeti içerdiği hallerde, Mahkeme, bu
soruşturma ile ilgili belgeleri hazırlamanın Sorumlu Devletin yükümlülüğü
altında olduğunu belirtmiştir. Dahası, Mahkeme duruşmada Hükümet'in 7 ve 20
Eylül 1993 tarihli iki polis raporuna gönderme yaptığını belirtmiştir. Bu
raporların kopyaları ne Komisyon'a ne de Mahkeme'ye sunulmuştur.
Mahkeme daha sonra Komisyon delegeleri önündeki duruşmaya
katılmayan tanıklarla ilgili olarak Hükümetin yeterli ve tatmin edici bir açıklama
yapmadığına dikkati çekmiştir.
Sonuç olarak Mahkeme, Hükümet'in Sözleşmenin önceki 28.
maddesinin 1 (a) paragrafından kaynaklanan Komisyona olayları tespit etme
görevinde kolaylık sağlama sorumluluğunu yerine getirmediği şeklindeki
Komisyon görüşünü onaylamıştır.
III. KOMİSYON'UN İLK İTİRAZI
72. Hükümet, duruşmada, Sözleşme'nin 35. maddesinin
gerektirdiği şekilde ceza davası yolu veya hukuki ya da idari mahkemelere
başvurarak tazmin sağlama yoluna gitmediği için başvuranın iç hukuk yollarını
tüketmediğini iddia etmiştir.
Hükümet, başvurunun kabul edilebilirliğini düşünürken, Komisyon'un
bu itiraz üzerine doğru karar vermediğini iddia etmiştir. Komisyon, başvuranın
eşinin öldürülmesinden devleti sorumlu tutmasını ve İnsan Hakları Derneği
Diyarbakır Şubesi'nde, görevleri iç hukuk yolları konusunda bilgi vermek
olmayan avukatlara başvurmasını göz ardı etmiştir. Başvuran bu davada talep
ettiği maddi ve manevi zararla ilgili tazminatı ulusal mahkemelerden talep
edebilirdi.
73. Başvuranın avukatı duruşmada, Hükümet'in, polisin veya güvenlik
güçlerinin suç unsuru içeren bir eylemde bulunduğu iddiasını taşıyan davalarda
idare hukukundaki çarelerin etkili olabileceğini belirtmediğini ifade etmiştir. Her
halükarda, böyle bir durumda talep edilen idare hukukunda gösterilen bir çare
değil, etkili bir soruşturmadır ve eğer gerekli olursa sorumlulara karşı açılacak
ceza davasıdır.
74. Komisyon, kabul edilebilirlik kararında Hükümetin argümanlarını
reddederek başvuranın şikayetlerine etkili bir şekilde cevap verebilecek iç hukuk
yollarının varolmadığını saptamıştır. Komisyon raporunda ayrıca, başvuranın,
ifadesinin alınması için yetkililerle birçok kez temas kurmaya çalıştığını fakat,
kendisiyle konuşmayı reddettikleri belirtilmiştir. Duruşmada Komisyon delegesi,
Sözleşmenin yapısının ve Mahkeme içtihatlarının mantığının, yetkililerin bilgisi
dahilindeki bir ölüm olayı hakkında kendilerine şikayet sunulmasını beklemeksizin
etkili bir soruşturma yapma sorumluluğunu yüklediği sonucunu doğurduğunu
gözlemlemiştir.
75. Tartışma ile ilgili sonucun ışığı altında, (bkz. yukarıdaki para. 66),
Mahkeme, Hükümet'in ilk itirazlarını sadece Sözleşmenin 2. ve 13. maddeleri ile
ilgili olan şikayetlerini inceleyecektir.
76. Mahkeme, Sözleşme'nin 35. maddesinin 1. paragrafında
bahsedilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, öncelikle ulusal yasal
sistemde söz konusu ihlaller nedeniyle tazminat talep edilmesini sağlayacak iç
hukuk yollarına başvurmayı zorunlu tuttuğunu tekrarlamıştır. İç hukuk yollarının
varlığı teoride olduğu kadar pratikte de ulaşılabilir ve etkili olmalıdır.
Sözleşmenin 35. maddesinin 1. paragrafı ayrıca, Mahkeme önüne getirilmesi
planlanan şikayetlerin iç hukukta belirlenmiş kurallara uygun şekilde uygun
makama yapılması ve bu başvuruların yetersiz ve etkisiz makamlara
yapılmamasını gerektirmektedir (bkz. 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy Türkiye
Kararı, Raporlar 1996-VI, s.2275-76, para. 51-52 ve Akdivar ve Diğerleri Kararı,
s.1210, para. 65-67).
77. Mahkeme, Türk kanunlarının Devlete veya görevlilerine
bağlanabilecek yasadışı ve ceza gerektiren fiillere karşı hukuki, idari ve cezai
çareler sunduğuna dikkati çekmiştir (bkz. yukarıdaki 52. ve takip eden para).
78. Devlet temsilcilerinin yasadışı bir fiilinden kaynaklanan zararı
karşılamak için açılan hukuk davası hakkında, (bkz. yukarıdaki para. 61), Mahkeme,
böyle bir davadaki davacının, işkence ve uğranılan zarar arasında nedensel bir bağ
kurması gerekliliğine ek olarak, işkenceyi yapan kişinin kimliğini de tespit
etmesinin gerekli olduğunu belirtmiştir. Fakat, bu davada, başvuranın şikayetçi
olduğu fiillerden kimin sorumlu olduğu halen belirlenememiştir (bkz. yukarıdaki
37. para).
79. Anayasanın 125. maddesi gereğince yetkililerin tam sorumluluğuna
dayalı idari hukuktaki bir dava ile ilgili olarak (bkz. yukarıdaki 58. ve 59.
paragraflar), Mahkeme, Hükümet'in sunmuş olduğu iç hukuk yolunun teoride
olduğu kadar uygulamada da etkili olması gerektiğini tekrarlamıştır (bkz. diğer
kararlar arasında 8 Haziran 1995 tarihli Yağcı ve Sargın Türkiye'ye Karşı Kararı,
Seri A, no 319-A, s.17, para. 42). Fakat, Mahkeme'ye başvuranın durumu ile
karşılaştırılabilir nitelikte dava örnekleri sunulmamıştır. (bkz. Yaşa Kararı, s.
2431, para. 74). Dahası, Mahkeme, Sözleşmenin 2. ve 13. maddeleri altındaki
ölümcül
saldırıdan
sorumlu olanların teşhis edilip cezalandırılmasını
sağlayacak soruşturma yapma sorumluluğunun, başvuranın sözkonusu maddeler
altındaki şikayetler hakkında sadece uğramış olduğu zararı tazmin etmesini
sağlayacak idari hukuk davası açması halinde gerçek anlamını yitireceği anlamını
taşıyan, daha önce bahsedilen Yaşa Kararı'ndaki düşüncelerini hatırlatmıştır
(ibid.).
80. Sonuç olarak, başvuranın hukuki ve idari dava açması talep
edilmemişti ve bu davalarla ilgili ön itiraz temelden yoksundur.
81. Son olarak, ceza hukuku yolu ile ilgili olarak, (bkz. paragraflar 53-
57), başvurandan yetkililer tarafından alınan tek ifade 18 Kasım 1994 tarihinde
Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki Başsavcı Bekir Selçuk ile yaptığı
görüşmedir (bkz. yukarıdaki paragraflar 21, 28 ve 38). Doğruluğu başvuran
tarafından tartışılan ifadenin içeriği (bkz. yukarıdaki 22. para.), başvuranın eşinin
öldürülmesi olayına güvenlik güçlerinin karıştığı şeklinde bir iddia içermemekte idi.
Fakat, ifadenin içeriği hesaba katılmaksızın Dr. Tanrıkulu'nun öldürülmesi
hakkında ceza soruşturması açıldığı tartışılmamıştır.
82. Mahkeme, iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının Sözleşmeci
Devletlerin kurmak için anlaştıkları insan haklarının korunması mekanizması
dahilinde uygulanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu sebeple 35. maddenin 1.
paragrafının, aşırı formalite olmaksızın belli bir dereceye kadar esneklikle
uygulanması gerektiği görüşündedir. Daha sonra iç hukuk yollarının
tüketilmesi kuralının mutlak olmadığını ve otomatik olarak uygulanabilir
olmadığını gözlemlemiştir; gözlemlenip gözlemlenmediğini incelemek için,
davanın özel şartlarına önem vermek önemlidir. Bu özellikle Mahkeme'nin
sadece ilgili Sözleşmeci Devletin yasal sistemindeki resmi çarelerin varlığını
değil, aynı zamanda başvuranın içinde bulunduğu durumun olduğu kadar, bu
çarelerin içinde işlev gördüğü genel içeriği de dikkate alması gerektiği anlamını
taşır. Mahkeme daha sonra, davanın bütün şartları altında başvuranın iç hukuk
yollarını tüketmek
için kendisinden beklenebilecek her şeyi yapıp
yapmadığını incelemelidir (bkz. Akdivar ve Diğerleri Kararı, s. 1211, para. 69, ve
Aksoy Kararı, s. 2276, para. 53 ve 54).
83. Mahkeme, Hükümet'in ilk itirazının bu konu ile ilgili bölümünün,
başvuranın Sözleşme'nin 2. ve 13. maddeleri bağlamındaki şikayetleri ile ortaya
konan konularla yakından bağlantılı olduğu görüşündedir.
84. Sonuç olarak, Mahkeme, Hükümet'in hukuki ve idari çarelerle
ilgili olan ilk itirazını reddetmiştir (bkz yukarıdaki para. 80). Ceza Hukuku'ndaki
çarelerle ilgili ilk itirazlarını esasa bağlamıştır. (bkz. aşağıdaki 101-110 ve 117-120.
paragraflar).
SÖZLEŞME'NİN 2. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
85. Başvuran, eşi Zeki Tanrıkulu'nun güvenlik güçleri tarafından ya
da onların göz yumması sonucu öldürüldüğünü iddia etmektedir. Başvuran,
ayrıca, cinayetin koşulları hakkında etkili adli soruşturmanın yapılmamasından
ve iç hukukta yaşam hakkının korunmadığından şikayet etmiştir. Sözleşme'nin
aşağıda verilen 2. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür:
"1. Herkesin yaşama hakkı kanunla korunur. Kanunun ölüm cezası ile
cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın
yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.
2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin
zorunluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali
suretiyle yapılmış sayılmaz:
a) Bir kimsenin kanundışı şiddete karşı korunması;
b) Kanuna uygun olarak tutuklama yapılması veya kanuna uygun olarak
tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasının önlenmesi;
c) Ayaklanma veya isyanın, kanuna uygun olarak bastırılması.
86. Hükümet, bu iddialara karşı çıkmıştır. Komisyon, başvuranın
eşinin ölümünü çevreleyen şartlar hakkında yetkililerin etkili bir soruşturma
yapmamalarının, 2. maddenin ihlaline sebep olduğu görüşündedir.
A. Mahkeme Önüne Çıkanların İddiaları
1. Başvuran
87. Başvuran, Komisyon'un Devlet yetkililerinin suça iştirak ettiği
şeklinde gerekli standarttaki kanıtı karşılayacak bir sonuca varamadığını kabul
etmiştir. Fakat, Mahkeme'den yetkililerin elinde olması gereken kanıtların elde
edilemediği ya da Komisyon'a sunulmadığı gerçeğine önem vermesini
istemiştir. Bu bağlamda, başvuran Hükümet'in bazı tanıkların gelmesini
sağlamadığı ve soruşturma dosyasının tamamını sunmadığı için, Sözleşme'nin
önceki 28. maddesinin 1.(a) paragrafı bağlamındaki sorumluluklarını yerine
getirmediği şeklindeki Komisyon tespitine gönderme yapmıştır.
Bu davada olduğu gibi, güvenilir bir görgü tanığının -başvuran-
ifadesinin mevcut olduğu ve iddiayı teyit eden veya çürüten kanıtların varolduğu
fakat Hükümet'in bu kanıtları sunmadığı durumlarda, Mahkeme, başvuran
tarafından sunulan ifadenin, iddialarının kanıtı
olarak değerlendirilmesi
gerektiğini belirtmiştir. Başvuran, güvenlik güçlerinin eşinin öldürülmesi olayına
şüpheden arınmış bir şekilde karıştığını tespit edecek yeterli kanıtı topladığını iddia
etmiştir.
88. Başvuran, Mahkeme'nin, eşinin öldürülmesi hakkında yapılan
soruşturmanın etkili ve yeterli olmaması nedeniyle yaşama hakkı korunamadığı
için, Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiği şeklindeki Komisyon görüşünü
onaylamasını istemiştir.
89. Buna ek olarak, avukat duruşmada, Sorumlu Devlet'in
faaliyetlerinden haberdar olduğu kontrgerilla güçlerinin yasadışı aktivitelerinden
dolayı gerçek tehdit altında olan şahısların hayatlarını yasa ile koruma
sorumluluğunu yerine getirmediğini iddia etmiştir.
90. Bu bağlamda başvuran, bazı devlet yetkililerinin, otoritelerin
desteği ile onların bilgisi dahilinde ve teşviki ile hareket ederek, PKK
sempatizanlarına yataklık ettiğinden şüphe edilen o bölgede göze çarpan Kürt
kökenli şahısların elimine edilmesine karıştıklarını teyit eden Susurluk Raporu'na
gönderme yapmıştır (bkz. para. 49-51).
Başvuran, ayrıca Komisyon'un önceki 31. maddesi ile, Mahmut Kaya
Türkiye'ye Karşı (başvuranın kardeşi Dr. Hasan Kaya'nın öldürülmesi) ve Cemil
Kılıç Türkiye'ye Karşı Davalarında (başvuranın kardeşi Kemal Kılıç'ın
öldürülmesi) (başvuru numaraları sırası ile 22535/93 ve 22492/93'tür, raporlar 23
Ekim 1998 tarihinde kabul edilmiştir ve her iki dava da halen Mahkeme önünde
görülmektedir) kabul ettiği raporlara gönderme yapmıştır. Söz konusu davalarda
Komisyon, 1993 yılında veya bu tarihe yakın bir tarihte güneydoğudaki yasal
yapının hukuk kurallarına uygun olmayan bir biçimde işlediğini tespit
etmiştir. Ayrıca, Hasan Kaya ve Kemal Kılıç'ın, devlet görevlilerinin veya
onların bilgisi dahilinde, veya göz yumması ile onlar adına hareket eden şahısların
hedef almaları sonucunda tehdit altında bulunan insanlar arasında olduklarını
tespit etmişlerdir. Bu risk konusunda Komisyon, Hasan Kaya ve Kemal Kılıç'ın
kanunların gerektirdiği koruma garantisinden faydalanamadığı
sonucuna
varmıştır. Başvuranın ifadesinde, Komisyon'un analizinin bu davaya
uygulanması bizi, ilgili zamanda önleyici ve koruyucu sistemin o bölgenin
önde gelen isimlerinden Dr. Tanrıkulu'nun hayatını koruyamadığı sonucuna
götürmelidir.
2. Hükümet
91. Hükümet, başvuranın iddialarının,
emniyet müdürlüğündeki
personel ile eşinin ölümü arasında bağlantı kurmak için yapmış olduğu ve
olayların anlatımını dayandırdığı olay yerinin yanlış tanımı nedeniyle, asılsız
olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuran iddialarını kuvvetlendirmek için,
"elinde önemli Kürtleri kapsayan ölüm listesi bulunan bir askeri yetkili" ile
ilgili ve valinin, eşinin Kürt kökenli olması nedeniyle öldürüldüğünü söylediği
şeklindeki söylentilere dayandırmıştır.
92. Hükümet, söz konusu iddiaların Devlet yetkililerine
bağlanamayacağı şeklindeki Komisyon görüşünü paylaşmıştır. Fakat, etkili bir
soruşturma yapma sorumluluğunun ihlal edildiğini tartışmışlardır. 2 Eylül 1993
tarihindeki olaydan hemen sonra bir ceza soruşturması başlatılmıştı ve halen
devam etmekte idi.
Hükümet, terör şiddetinin dorukta olduğu bir zamanda bölgede
cezai soruşturma için sahip olunan sınırlı imkanların Komisyon tarafından
uygun şekilde dikkate alınmadığını belirtmiştir. Suç işlenen her yer için
gerekli teknik kolaylıkları sağlamak o şartlar altında hem fiziksel hem de
materyal zorluklarını ortaya çıkarmıştır. Komisyon gibi, olay yerinin
fotoğraflarının çekilmemesinin ciddi bir ihmal olduğuna karar vermeden önce,
Türkiye'nin birçok yerinde kimliği tespit edilemeyen şahıslar tarafından işlenen
cinayetlerle ilgili olay yeri fotoğraflarının mevcut olduğu dikkate alınmalıdır.
Silvan'daki Cumhuriyet Savcısı ve Emniyet Müdürlüğü personeli halk ile işbirliği
yapılmasının engellenmesine yol açan "terör tehdidi" sebebi ile karşılaşılan
zorluklara rağmen, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun hükümlerine
uygun olarak görevlerini yerine getirmişlerdir.
93. Hükümet temsilcisi, Susurluk raporuna yapılan atıfları, bu raporda
geçen tüm konuların, Türkiye'de ceza mahkemelerince incelendiği ve
değerlendirildiği gerekçesiyle reddetmiştir.
3. Komisyon
94. Komisyon, makul şüpheden arınmış bir şekilde güvenlik
güçlerinin veya polis memurlarının başvuranın eşinin öldürülmesi olayına
karıştıklarının saptanmadığını tespit etmiştir. Yukarıdaki 46. paragrafta belirtildiği
gibi, eksik, tutarsız ve bazı noktalarda da çelişki taşıyan belgelerin sunulduğunu
belirtmiştir. Komisyon bunun sebebini büyük oranda olay yerindeki incelemenin
ve Dr. Zeki Tanrıkulu'ya yapılan otopsinin yapılış şekline bağlamıştır.
95. Bu dava ile ilgili olarak yapılan çeşitli araştırmaların incelenmesinden
sonra, Komisyon, yapılan soruşturmanın yaşama hakkının korunmasını ihlal
edecek surette yetersiz ve etkisiz olduğuna karar vermiştir.
B. Mahkeme'nin Değerlendirmesi
1. Dr. Zeki Tanrıkulu'nun vurulması
96. Mahkeme, Komisyon'un bu davadaki esaslarla ilgili tespitini
kabul etmiştir (bkz. yukarıdaki 68. para). Önündeki belgeler temelinde,
Komisyon, Dr. Zeki Tanrıkulu'nun Devlet yetkilileri tarafından veya onların göz
yumması sonucu öldürüldüğü iddiasının makul şüpheden arınmış bir şekilde
kanıtlandığı sonucuna varamamıştır. Fakat, Hükümetin olayla ilgili ifadesini
destekleyebilecek ya da çürütebilecek kanıtları sunmamasının ışığı altında,
Mahkeme'nin, şüphenin ötesinde güvenlik güçlerinin şüpheden arınmış olarak Dr.
Zeki Tanrıkulu'nun öldürülmesi olayına karıştığı şeklinde karara varmasını
istemiştir.
97. Mahkemeye göre, kanıtlarla ilgili talep edilen standardın (bkz
yukarıdaki para. 94) yeterli derecede kuvvetli açık ve uygun çıkarımlar veya aksi
ispat olunamayan varsayımların varlığına bağlı olmasına rağmen, (bkz
yukarıdaki 94. para.) kanıtsal değerleri davanın özel koşulları ve Sorumlu
Devlet'e yüklenen suçun
niteliği
ve
ciddiyetinin
ışığı
altında
değerlendirilmelidir. (Yaşa Kararı, s.2437-38, para. 96).
98. Mahkeme, Hükümetin Sözleşmenin önceki 28. maddesinin 1 (a)
paragrafında bahsedilen Komisyon'a esasları tespit etme görevinde bütün
kolaylıkları sağlama sorumluluğunu yerine getirmediğini tespit etmiştir. (bkz.
yukarıdaki 71. para.) Hükümetin bu konudaki hatasının ciddiyetle ele alınması
gerektiği görüşündedir.
Mahkeme, bazı şartlar altında bir hükümetin iyi bir nedeni olmaksızın
kendisinden istenen belgeleri sunmadığı durumlarda bazı sonuçların
çıkarılabileceğini yadsımamıştır. Yine de, Mahkeme bu davada başvuranın iddia
ettiği gibi bir sonucun çıkarılamayacağı görüşündedir.
99. Sonuç olarak, Mahkeme, bu şikayet ile ilgili Komisyon
sonucundan ayrılmak için bir neden görmemiştir. Bu sebeple Mahkeme, dava
dosyasındaki belgelerin, Dr. Zeki Tanrıkulu'nun, şüpheye yer vermeyecek şekilde
güvenlik güçleri tarafından veya onların göz yumması ile öldürüldüğü şeklinde
karara varmayı sağlamayacağı kararına varmıştır.
Bu bağlamda, Sözleşme'nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.
2. Yaşam hakkının korunmadığı iddiası
100. Başvuran, Sözleşmenin 2. maddesinin iki nedenden dolayı ihlal
edildiğini iddia etmiştir: öncelikle eşinin öldürülmesi ile ilgili olarak yürütülen
soruşturmadan şikayetçi olmuştur; ikinci olarak da Susurluk Raporundan da
belli olduğu gibi, ilgili zamanda o bölgedeki mevcut önleyici ve koruyucu yasal
yapının eşinin hayatını koruyamadığını belirtmiştir.
(a) Soruşturmanın yetersizliği iddiası
101. Mahkeme, " kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu
Sözleşmenin 1. bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar" şeklindeki
Sözleşme'nin 1. maddesiyle ortaya konan Devletin genel görevinin ve bu madde
ile birlikte okunan 2. maddenin "yaşama hakkını güvence altına alma
sorumluluğu", ölümle sonuçlanan Devlet görevlilerinin kuvvet kullandığı
hallerde etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını gerekli kıldığını
hatırlatmaktadır. (bkz. mutatis mutandis, 27 Eylül 1995 tarihli McCann ve
Diğerleri Türkiye'ye Karşı Kararı, Dizi A, no 324, s. 49, para, 161, ve 19 Şubat tarihli Kaya Türkiye Kararı, Raporlar 1998-1, s. 329, para. 105).
102. Bu davada Hükümet, devlet görevlilerinin başvuranın eşinin
öldürülmesi olayına karıştığını destekleyecek kanıt olmadığını iddia etmiştir
(bkz. yukarıdaki 91. parag.). Dahası hiçbir aşamada, başvuranın bu anlama gelecek
açık bir suçlama yaptığı şeklinde bir kayıt mevcut değildir. (bkz. yukarıdaki 72. ve
81. paragraflar).
103. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda bahsedilen sorumluluğun,
Devlet görevlilerinin ölüme sebebiyet verdiğinin saptandığı durumlarla sınırlı
olmadığını vurgulamıştır. Merhumun aile bireylerinin veya diğerlerinin ölüm
olayı hakkında yetkili soruşturma otoritelerine başvurup başvurmadığı konusu
kesinlik kazanmamıştır. Bu davada, yetkililerin başvuranın eşinin öldürülmesi
hakkında haberdar olması gerçeği, Sözleşme'nin 2. maddesinin gerektirdiği
şekilde ölümün meydana geldiği şartlar hakkında etkili bir soruşturma
yapılmasını gerekli kılar (bkz. mutatis mutandis, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi
Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1778, para. 82 ve Yaşa Kararı, s. 2438, para.
100).
104. Mahkeme, davanın özel şartlarına dönerek, Hükümet
tarafından
bilgi sunulmaması nedeni ile,
Komisyon'un soruşturmanın
değerlendirmesini yapma kabiliyetinin sınırlı olduğu şeklindeki ifadesine dikkati
çekmiştir. (bkz. yukarıdaki para. 47 ve 94). Fakat, Mahkeme önündeki
duruşmada Hükümet temsilcisi, Komisyon'a bütün önemli evrakların
sunulduğunu belirtmiştir.
Mahkeme önünde toplanan belgelerden anlaşılmaktadır ki, 2 Eylül tarihinde öğle saatinde meydana gelen olayın hemen ardından, bir polis
memuru başvuranla konuşmak için hastaneye giderken, olay yeri birçok boş kovan
ve bir deforme olmuş mermi bulan iki polis memuru tarafından incelenmiştir (bkz.
yukaraki paragraflar 15 ve 32). Üç polis memuru daha sonra orada
bulunanların tarifleri doğrultusunda sözkonusu iki kişiyi bulmak için arama
yapmışlardır. (bkz. yukarıdaki para. 32). Olay yeri tutanağında o çevrede yaşayıp da
olayı görenlerin isimlerine yer verilmemiştir. Rapor, yaklaşık olarak saat
13.00'te, olayın gerçekleşmesinden yaklaşık olarak bir saat sonra hazırlanmıştır.
(ibid). Olay yeri ile ilgili daha fazla inceleme yapıldığına dair fazla kanıt
olmaması sonucunda, (örneğin fotoğraf olmaması dikkat çekicidir), olay yeri
incelemesinin yüzeysel olmaktan çıkması şüpheli görünmektedir.
105. Mahkeme de, Komisyon gibi, polis memurlarından biri
tarafından hazırlanan olay yeri krokisinin ayrıntılı olmadığına dikkati çekmiştir.
Yapılan soruşturmanın, alınan tedbirlerle ilgili tamamı yetersiz ve kesinlik
içermeyen bilgilerden oluştuğunu gözlemlemiştir.
106. Aynı gün iki genel pratisyen tarafından ölüm sonrası inceleme
yapılmıştır. İki doktor, başvuranın eşine 13 merminin isabet ettiğini birinin
vücuda yerleştiğini ve daha sonra çıkarıldığını tespit etmiştir (Bkz. yukarıdaki 35.
para.) Mahkeme, yapılan bu incelemenin sonucunda elde edilen bilginin yetersiz
olduğu konusunda Komisyon'un endişelerini paylaşarak, adli tıp uzmanının
görevlendirilmeyişinin ve tam bir otopsi yapılmayışının üzüntü verici olduğu
görüşündedir.
107. 2 ve 6 Eylül 1993 tarihlerinde polis tarafından üç tanığın
ifadeleri alınmıştır (bkz. yukarıdaki 33. ve 34. paragraflar). 9 Eylül 1993
tarihinde Bölge Polis Laboratuarı balistik testlerin sonuçlarını açıklamıştır (bkz.
yukarıdaki 36. para.). Olay yerinde polis tarafından bulunan deforme olmuş
mermi dışında, Dr. Tanrıkulu'nun vücuduna isabet eden diğer onbir merminin
bulunulmasına dair girişimde bulunulduğu hakkında kayıt yoktur.
108. 5 Kasım 1993 tarihinde, savcı Mustafa Düzgün, yetkisi olmadığı
şeklinde karar vermiştir ve soruşturmayı Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi'ndeki savcıya havale etmiştir (bkz. yukarıdaki 37. para.). Bu şekilde
hareket edilmesi, en azından Sn. Düzgün'ün, Dr. Tanrıkulu'nun öldürülmesinin
terörist bir suç teşkil ettiğini düşündüğü fikrini vermektedir (bkz. yukarıdaki 54.
para). Mahkeme, Mustafa Düzgün'ün de kararında ortaya koyduğu gibi "suçun
niteliği, işlenme şekli ve eldeki kanıtlar"a dayanarak bu sonuca varmasına
şaşırmıştır. (bkz. yukarıdaki 37. para). Mahkeme, savcının elindeki kanıtların suçun
işleniş şekli ile ilgili birkaç belirti içerdiğini ve teröristlerin sorumlu olması
gerektiği şeklinde bir sonuç çıkarmak için yeterli olmadığını gözlemlemiştir.
Mahkeme'nin görüşüne göre, o tarihe kadar sunulan bilgiler, Sözleşme'nin önceki
28. maddesinin 1 (a) paragrafının sözleşmeci devletin Komisyon'a gerçekleri
tespit etme görevinde yardımcı olması gerektiğini ortaya koymuştur. Sn. Düzgün
ve soruşturmayı yapmakla sorumlu Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı Sn.
Haney (bkz. yukarıdaki 39. para.) Komisyon delegeleri önüne çıkmış olsalardı,
eldeki bilgilere göre, çok az da olsa somut bilgiye dayandığı ifade edilen karara ışık
tutabilirdi.
109. Sn. Düzgün'ün kararından önce, yukarıda anlatılanların dışında
(bkz yukarıdaki 104-107. paragraflar) polis veya savcı tarafından soruşturma
yapıldığına dair kanıt mevcut değildir. Ne de, 18 Kasım 1994 tarihinde olaydan bir
yıl sonra ve bu başvurunun Sorumlu Devletin önüne getirildiği tarihten bir ay
sonra başvuranın ifadesinin alınması dışında, söz konusu kararın alınmasının
ardından soruşturma yapıldığına dair kanıt mevcut değildir (bkz. Komisyon
Raporunun 6. paragrafı). Bu aslında, Mahkeme'nin bilgisi dahilinde soruşturmaya
dair yapılan son işlemdir. Yetkililerin başvuranın şikayetleri ile ilgili olarak
bilgilendirilmesinin ardından, Emniyet Müdürlüğü'nün önünde nöbet tutmakta
olan güvenlik güçleri üyelerinden ifade almak için harekete geçmemişlerdir.
Hükümetin soruşturmanın halen devam ettiğini belirtmesine rağmen, bu
soruşturma ile ilgili gelişmeler hakkında somut bilgi sunulmamıştır.
110. Daha önce sunulanların ışığı altında Mahkeme, yetkililerin
Zeki Tanrıkulu'nun ölümü ile ilgili koşullar hakkında etkili bir soruşturma
yapmadıkları konusunda Komisyon'a katılmaktadır. Mahkeme bu konu ile ilgili
olarak yetkililerin sorumluluklarını göz ardı ettiklerini tespit etmiştir.
Mahkeme, daha önceki kararlarda da belirtildiği gibi, (bkz. örn. Kaya, Ergi ve Yaşa
Kararları, sayfalar sırası ile, 2436 para. 91, s. 1779, para. 85, s.2440, para. 104),
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde meydana gelen ölümlerin trajik olduğu ve
sıklıkla gerçekleştiği, bu durumun kati delil aranmasını engelleyebileceği ile
ilgili gerçekleri hesaba katmaya hazırdır. Yine de bu şartlar Sözleşme’nin 2.
maddesi altındaki etkili bir soruşturma yapma sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Dahası, Mahkeme, başvuranın başvurduğu ceza hukuku çarelerinin,
yapılan soruşturmayı belli bir dereceye kadar değiştirilebilme yetisine sahip olduğu
konusunda ikna olmamıştır. Bu yüzden, başvuranın ilgili ceza hukuku çarelerini
tüketme ile ilgili gerekliliğe uyduğu kabul edilebilir.
111. Mahkeme, buna göre, Hükümetin cezai soruşturma
konusundaki ilk itirazlarını reddetmiş (bkz. yukarıdaki 81. ve 84. paragraflar) ve
Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
(b) Yaşam hakkının iç hukukta korunmadığı iddiası
112. Başvuran, Susurluk Raporundan da anlaşıldığı gibi, (bkz.
yukarıdaki 49-51. paragraflar), ilgili yerde ilgili zamanda önleyici ve koruyucu
yasal sistemin, eşi gibi önde gelen Kürt kökenli insanların hayatları için
yetersiz koruma sağladığını ifade etmiştir.
113. Mahkeme, başvuranın eşinin öldürülmesi hakkında etkili bir
soruşturma yapmamış olmaları nedeniyle yetkililerce Sözleşme'nin 2.
maddesinin ihlal edildiği şeklindeki önceki tesbitlerini dikkate alarak bu
şikayeti incelemeye gerek görmemiştir.
SÖZLEŞME'NİN 13. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
114. Başvuran aşağıda verilen Sözleşme'nin 13. maddesi anlamında
etkin bir iç hukuk yoluna sahip olmadığından şikayet etmiştir.
"Bu Sözleşmede tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen
herkes, ihlal fiili resmi görev ifa eden kimseler tarafından bu sıfatlarına
dayanılarak yapılmış da olsa, durumun düzeltilmesi için ulusal bir makama
başvurma hakkına sahiptir".
115. Hükümet cezai ve idari iç hukuk yollarının tazminat talebini
mümkün kıldığını ancak başvuranın bunlardan faydalanmadığını belirtmiştir.
116. Komisyon, başvuranın güvenlik güçlerinin eşinin öldürülmesi
olayına karıştıklarını iddia etmekte tartışılır nedenleri olduğu görüşündedir.
Soruşturmanın yetersizliği ile ilgili bulgularına gönderme yaparak, başvuranın
etkili bir iç hukuk yolundan faydalanamadığı sonucuna varmıştır.
117. Mahkeme, Sözleşme'nin 13. maddesinin, Sözleşme hak ve
özgürlüklerinin, ulusal bir hukuk yolu tarafından ulusal hukuk sisteminde
koruma
altına
alınmasını
gerektirdiğini tekrarlamıştır. 13. madde,
Sözleşmeci Devletlerin söz konusu hüküm ile ilgili sorumluluklarına uyma şekli
konusunda takdir yetkisine sahip olmalarına rağmen, Sözleşme altında
"tartışılabilir bir şikayetle" ilgili olarak ulusal bir iç hukuk yolu hükmünü ve
uygun bir iç hukuk yolunu sağlamasını gerektirir. Sözleşme'nin 13. maddesi
altındaki sorumluluğun boyutu, başvuranın Sözleşme altındaki şikayetin niteliğine
göre çeşitlilik gösterir. Aynı zamanda, 13. madde ile gerekli kılınan iç hukuk yolu,
hukukta olduğu kadar, uygulamada da "etkili" olmalı ve özellikle de Sorumlu
Devletin yetkililerinin fiilleri veya ihmalleri tarafından haksız bir şekilde
engellenmemelidir. (bkz. aşağıdaki kararlar: Aksoy Kararı, s. 2286, para. 95; 25
Eylül 1997 tarihli Aydın Türkiye'ye Karşı Kararı, Raporlar 1997-VI, s. 1895-96,
para. 103 ve Kaya Kararı, s. 329-30, para. 106).
Yaşama hakkının korunmasına gereken önem verildiğinde,
Sözleşmenin 13. maddesi, uygun olan durumda tazminat ödenmesine ek olarak
öldürmeden sorumlu olanların kimliklerinin tespit edilip cezalandırılmalarını
sağlayacak detaylı ve etkili bir soruşturma yapılmasını ve başvuranın
soruşturma prosedürüne etkili bir şekilde katılmasını gerektirir (bkz. Kaya Kararı,
s. 330-31, para. 107).
118. Bu dava ile ilgili olarak toplanan kanıtlara dayanarak, Mahkeme,
şüpheleri ortadan kaldıracak şekilde başvuranın eşinin Devlet yetkilileri tarafından
öldürüldüğü ya da öldürülmesi olayına karıştığının ispat edilmediğini tespit
etmiştir. Fakat, daha önceki davalarda da karar verildiği gibi, bu durum,
Sözleşmenin 2. maddesi ile ilgili şikayetin Sözleşme’nin 13. maddesinin
amaçları doğrultusunda "tartışılabilir" olmasını engellememektedir. (bkz. 27
Nisan 1988 tarihli Boyle ve Rice İngiltere'ye Karşı Kararı, Dizi A, No 131, s. 23,
para. 52; Kaya ve Yaşa Kararları, sırası ile para. 107 ve s. 2442, para. 113). Bu
bağlamda Mahkeme, başvuranın eşinin yasadışı bir öldürmenin kurbanı olduğunun
tartışmasız olduğunu ve bu yüzden iddiasının tartışılabilir olduğunu gözlemlemiştir.
119. Mahkemeye göre, yetkililerin başvuranın eşinin ölümünün
koşulları hakkında, soruşturma yapma yükümlülükleri vardı. Yukarıdaki
nedenlerden dolayı, (bkz. paragraflar 104-109) Sözleşme'nin 2. maddesi ile
yüklenilen soruşturma yapma yükümlülüğünden daha geniş olan Sözleşme'nin
13. maddesi bağlamındaki gereklilikler doğrultusunda, etkili bir soruşturma
yapılmış sayılamaz (bkz. Kaya
Kararı, s. 330-31, para. 107).
Sonuç olarak, Sözleşme'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.
SÖZLEŞME'NİN 2. VE 13. MADDELERİNİN YETKİLİLERCE
İHLAL
EDİLMESİNİN UYGULAMA HALİNE GELDİĞİ İDDİASI
120. Başvuran, ihlali ağırlaştıracak şekilde kendisinin de mağduru
olduğu Sözleşme'nin 2. ve 13. maddelerinin ihlallerinin Türkiye'de resmi olarak hoş
görülen bir uygulama olduğunu iddia etmiştir. Komisyon'un ve Mahkeme'nin bu
maddelerle ilgili olarak ihlal tespit ettiği güneydoğudaki olaylarla ilgili diğer
davalara gönderme yaparak, yetkililerin iç hukuk yollarını olduğu kadar ciddi insan
hakları ihlallerini de reddettiklerini belirtmiştir.
121.
Mahkeme, bu başvuruda incelenen delillerin ve dosyadaki
belgelerin, yetkililerin Sözleşme'nin 2. ve 13. maddelerinin ihlali şeklinde bir
uygulama yaptıklarını tesbit etmeye, önceki başvurulardaki bulgular gözönüne
alındığında bile yeterli olmadığını belirlemiştir.
SÖZLEŞME'NİN 14. MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI
122. Başvuran eşinin Kürt olduğu için Sözleşme'nin 14.
maddesindeki yükümlülüklere aykırı şekilde, Sözleşme'nin 2. maddesinde
korunan yaşam hakkının ihlali bağlamında, köken temelindeki ayrımcılığın
mağduru olarak öldürüldüğünü ifade etmiştir. Sözleşme'nin 14. maddesi şöyledir:
“Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet,
ırk, renk, dil, din siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir
azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından
hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”
123. Komisyon tarafından dikkate alınan belgelere ek olarak, başvuran
önde gelen Kürt kökenli insanların, özellikle de olağanüstü hal bölgesinde, devlet
politikasının bir gereği olarak hedef alındıklarını ortaya koyduğunu iddia ettiği
Susurluk Raporu’na gönderme yapmıştır. (bkz. yukarıdaki parag. 49-51)
124. Hükümet, duruşmada bu konuyu dile getirmemiştir. Komisyon, bu
iddianın temelden yoksun olduğunu saptayarak, Sözleşmenin 14. Maddesinin ihlal
edilmediği sonucuna varmıştır.
125. Mahkeme, Sözleşme'nin 14. maddesinin ihlali iddiasını
doğrulayacak delil bulunmadığını belirtmiştir.
VIII. SÖZLEŞME'NİN ÖNCEKİ 25/1. MADDESİNİN İHLALİ
İDDİASI
126. Son olarak, başvuran, bireysel başvuru hakkını kullanırken,
aşağıda verilen Sözleşme'nin önceki 25/1. maddesini ihlal edecek şekilde, (şimdiki
34. madde) ciddi engellemelerle karşılaştığından şikayet etmiştir:
“Bu Sözleşmede tanınan hakların Yüksek Sözleşen Taraflardan birince
ihlalinden zarar gördüğü iddiasında bulunan her gerçek kişi, devlet dışı her kuruluş
veya özel kişilerden oluşan her topluluk hakkında şikayet vaki olan Yüksek
Sözleşen Tarafın bu konuda Komisyon'un yetkisini tanıdığını bildirmiş olması
halinde Avrupa Konseyi Genel Sekreterine sunulacak bir dilekçe ile Komisyon'a
başvuruda bulunabilir. Yüksek Sözleşen taraflardan böyle bir bildirimde bulunmuş
olanlar, bu hakkın etkin bir şekilde kullanılmasına hiçbir suretle engel olmamayı
taahhüt ederler.”
127. Başvuran, ifadesinin Diyarbakır Devlet Güvenlik
Mahkemesi’ndeki başsavcı Bekir Selçuk tarafından alınmasının üç ayrı nedenden
dolayı endişe yarattığını ifade etmiştir. Birincisi, buluşmanın amacı, başvuranı
Komisyon’a başvurusu hakkında sorgulamaktı. İkincisi, Sayın Selçuk tarafından
hazırlanan ifadenin söylenenlerin tam bir kaydı olmadığı izlenimi idi. Üçüncüsü,
başvurana gösterilen, altındaki imzanın kendisine ait olduğunu doğrulaması istenen
vekaletnamenin Komisyon tarafından Hükümet’e gönderilen belge olmadığı
idi.Bunun yerine avukatın da duruşmada belirttiği gibi, Hükümet, başvurunun
kendilerine iletilmesinin ardından sundukları görüşlerinde Komisyon’a, Komisyon
önündeki duruşmalarda temsil edilmesini sağlamak için yetki veren belgeyi
imzalamadığını Mahkeme, başvurunun geçerliliği ve başvuranın güvenilirliği
hakkındaki şüpheleri dağıtmak için yetkililer tarafından kasıtlı bir girişimde
bulunulduğu görüşündedir. Yetkililerin yukarıda belirtilen davranışı, çok az da
olsa, başvuranın taleplerini başarılı olarak takibini engellemeye çalışmak olarak
yorumlanabilir.
128. Duruşmada, Hükümet, Komisyon’un Sözleşme’nin önceki 25.
maddesinin 1. paragrafının ihlal edildiği bulgusunun “abartılı bir şüphe” olduğunu
belirterek, başvurunun gerçek olmasına şüphe düşürdüğünü reddetmiştir. Selçuk’un
başvuranla görüşmesinin iki nedeni vardı: birincisi, eşinin öldürülmesi ile ilgili
olarak ne hatırladığı hakkında soru sormaktı; ikincisi de vekaletnamenin
doğruluğunu teyit etmek istemesi idi (bkz. yukarıdaki 28. para.). Sayın Selçuk’un
Komisyon Delegelerine açıkladığı gibi, söz konusu ikinci neden, Sözleşme organları
önüne getirilen diğer birçok davada başvuranların ve tanıkların ifadelerinin sahte
olduğunun ortaya çıkmış olması sebebi ile gerekli olmuştur. Her halükarda
başvuran tarafından Sayın Selçuk’a verilen ifadenin metninden, başvuranın
Komisyon’a yaptığı başvuruyu takip etmek istediği konusunda Selçuk'un ikna
olduğu açıktı.
129. Komisyon, Sorumlu Devletin başvurunun hakikiliği konusunda
şüphe duydukları durumlarda başvuranla temas kurmak için olayı üstlenmek yerine,
konuyu Komisyon'a bildirmelerinin daha doğru olacağı görüşündedirler. Komisyon,
başvuranın Sayın Selçuk ile görüşmesi ile ilgili olarak tutulan kayıtlara göre,
başvurana Selma Tan'ın ismini taşıyan bir vekaletname gösterilmesi hakkındaki
endişelerini dile getirmiştir. Bir kopyasının Hükümet'e gönderilmesi ile ilgili
zamanda kendilerine tebliğ edilen Komisyon'a sunulan vekaletname Selma
Tanrıkulu'nun ismini taşımakta idi. Başvuran tarafından iddia edildiği gibi, ifade
görüşme sırasında söylenenlerin yanlış bir kopyası olsa bile, Hükümet’i Komisyon’a
başvuranın vekaletnameyi imzaladığını reddettiği şeklinde bilgi vermeye iten
nedenin ne olduğu sorusu ortaya çıkmıştır.
Komisyon, Sözleşme’nin önceki 25. Maddesinin 1. Paragrafının ihlali
ile Türk yetkililerin başvurunun geçerliliğine şüphe düşürmek için, kabul edilemez
bir girişimde bulundukları sonucuna varmışlardır.
130. Mahkeme Sözleşme’nin önceki 25. Maddesi ile kurulan bireysel
başvuru sisteminin etkili bir şekilde işlemesi için, başvuranların veya başvuruda
bulunacak kişilerin yetkililer tarafından başvurularını değiştirmeleri veya geri
çekmeleri konusunda herhangibir baskıya maruz kalmadan Sözleşme organlarına
başvuruda bulunabilmelerinin çok önemli olduğunu tekrarlamıştır. (bkz. yukarıdaki
para. 70 ve şu kararlar, Akdivar ve Diğerleri, s. 1219 para. 105; Aksoy Kararı, s. para 105; Kurt Türkiye’ye Karşı, 25 Mayıs 1998, Raporlar 1998-III, s. 1192,
para 159; Ergi Kararı, s. 1784, para 105). Bu bağlamda, ‘baskı’ sadece doğrudan
tehdit ve açıkça gözünü korkutma fiillerini değil, başvuranları Sözleşme
bağlamındaki haklarını aramaktan caydırmak veya cesaretlerini kırmak için
planlanan diğer kusurlu ve dolaylı fiilleri de kapsamaktadır. (bkz. yukarıda
değinilen Kurt Kararı)
Dahası, yetkililer ve başvuran arasındaki temasların Sözleşme’nin
önceki 25. Maddesinin 1. Paragrafının görüş açısından, kabul edilemez nitelikteki
uygulamalarla eşdeğerde olup olmadığına davanın özel şartlarının ışığı altında karar
verilmelidir. Bu konuda başvuranın yetkililer tarafından uygulanan baskıya karşı ne
kadar hassas olduğu dikkate alınmalıdır. (Bkz. Akdivar ve Diğerleri ve Kurt
Kararları, sırası ile s. 1219, para. 105 ve sayfalar 1192-93 para. 160). Daha önceki
başvurularda, Mahkeme, başvuran konumundaki köylülerin hassas durumlarına ve
güneydoğu anadolu bölgesinde yetkililere karşı olan şikayetlerin misillemeye neden
olabileceği gerçeğine önem vermiş ve başvuranların Komisyon'a yaptıkları başvuru
hakkında sorgulanmalarının bireysel başvuru hakkının engellenmesine ve bu suretle
Sözleşme'nin önceki 25. Maddesinin ihlal edilmesine neden olacak şekilde yasadışı
ve kabul edilemez bir baskı oluşturduğunu saptamıştır.
131. Bu davada, Komisyon önündeki davada başvuranın, yasal olarak
temsil edilmesi için sunulan vekaletnamenin hakikiliği konusunda sorgulandığı
tartışmasızdır. (bkz. Yukarıdaki paragraflar 21, 28 ve 38). Mahkeme, sorumlu bir
devletin yetkililerinin "diğer başvurularda sahte belgelerin sunulmuş olması"
bahanesi ile, başvuranla direkt temasa geçmesinin uygun olmadığını vurgulamıştır.
Bir Hükümetin belli bir başvuruda bireysel başvuru hakkının suistimal edildiğine
inanması için sebebi olması hallerinde bile, Mahkeme, Komisyon gibi, hükümet
tarafından yapılması uygun olan işlemin başvuruya bakanın hangisi olduğuna bağlı
olarak, Mahkeme'yi veya Komisyon'u Hükümet'in harekete geçirmesi ve sunulan
yanlış bilgiler hakkında bilgilendirmesi olduğuna inanmaktadır. Hükümetin bu
davadaki söz konusu fiili gibi bir davranışı başvuran tarafından gözünü korkutmak
için yapılan bir girişim olarak değerlendirilebilir. Gerçekten de başvuran, Sn. Selçuk
ile olan görüşmesinin ürkütücü olduğunu söylemiştir. (bkz. yukarıdaki 21. paragraf).
132. Hükümet'e sunulan tek vekaletnamenin, başvuranın tam ismini
taşıyan vekaletnamenin bir kopyası olmasına rağmen, başvuranın Sn. Selçuk ile
görüşmesinin kayıtlarına göre, başvurana Selma Tan adını taşıyan bir vekaletname
gösterilmiştir (bkz. yukarıdaki paragraflar 21 ve 38). Mahkeme, yazılı ifadenin
doğruluğunu teyit edememiştir, fakat, yine de Hükümet'in Komisyon'a, başvuranın
vekaletnameyi imzalamadığı konusunda bilgi verdiği bir gerçektir. (bkz. Komisyon
Raporu'nun 279. sayfası ). Hükümet, Sn. Selçuk ile yapılan görüşmenin dışında,
Komisyon'un bu türden bilgi edinebileceği başka bir kaynak göstermemiştir.
Mahkeme, başvurunun geçerliliğine ve böylece de başvuranın
güvenirliğine gölge düşürmek için, yetkililer tarafından kasıtlı bir girişim yapıldığı
görüşündedir. Fakat, yetkililerin yukarıda anlatılan fiillerinin bireysel başvuru
hakkının reddedilmesini oluşturan başvuranın iddialarını başarılı bir şekilde takip
etmesini engellediği şeklinde bir yorum yapılamaz.
133. Yukarıda anlatılanların ışığı altında, Mahkeme, sorumlu Devletin,
Sözleşme'nin 25/1. maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar
vermiştir.
IX. SÖZLEŞME'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
134. Sözleşme'nin 41. maddesi şöyledir:
"Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve
ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,
Mahkeme, gerektiği taktirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın
tatminine hükmeder."
A. Manevi Zarar
135. Başvuran, kendisi, eşi ve üç küçük çocuğu hakkında, Sözleşme'nin
ihlallerinin uygulama haline gelmiş olmasının olduğu kadar, Sözleşme ile güvenceye
alınan haklarının ihlal edilmesinin kurbanı olduklarını ileri sürerek, manevi tazminat
olarak 15.000 İngiliz Sterlini (İS) talep etmiştir.
136. Komisyon Delegesi, başvuran tarafından ileri sürülen meblağ
hakkında yorum yapmamıştır.
137. Hükümet, başvuranın, Devletin eşinin öldürülmesi ile ilgili olaya
karıştığı şeklindeki iddiasını kanıtlamadığına ve ulusal bir otoriteye tazminatla ilgili
talebini sunmadığına dikkati çekerek, başvuranın talebini abartılı bulmuş ve haksız
kazanca sebebiyet verdiğini belirterek reddetmiştir.
138. Mahkeme, bu başvurunun, başvuran tarafından kendisi, merhum
eşi ve üç küçük çocuğu adına yapıldığını belirtmiştir. Başvuranın ve çocuklarının
uğradığı manevi zararın yalnızca ihlal bulgusu ile karşılanamayacağını kabul
etmiştir. Mahkeme, adil bir şekilde değerlendirme yaparak, başvurana ödeme
günündeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilerek, 15.000 İngiliz Sterlini'ne
hükmetmiştir.
B. Mahkeme Masrafları
139. Başvuran, başvurunun sunulması için yapılan masraflar için toplam
24,396.06 İngiliz Sterlini talep etmiştir. Bu meblağa Ankara'daki bir duruşmada
Komisyon Delegeleri önünde ifade alınmasına katılım ve Strazburg'da Mahkeme
önünde yapılan duruşmaya katılım konusundaki masraflar da dahildir. İngiltere'deki
hukuk grubu ve Türkiye'deki başvuran ve avukatlar arasında irtibat sağlama rolü
nedeniyle Kürdistan İnsan Hakları Projesi'ne (KHRP) toplam 3,265 İngiliz Sterlini
ve Türkiye'deki bir avukat tarafından üstlenilen işler için 3,000 İngiliz Sterlini talep
etmiştir.
140. Hükümet, Mahkeme'nin Menteş ve Diğerleri (28 Kasım 1997
tarihli karar, Raporlar 1997-VIII, s. 2719, para. 107) ve Ergi Kararına (s. 1786, para.
115) gönderme yaparak KHRP hususunda ödeme yapılması konusunu tartışmıştır.
Dahası talep edilen bu meblağları abartılı olarak nitelendirmiş ve bu başlık altında
talep edilen meblağın başvuranın Strazburg'da 21 Türk avukat tarafından temsil
edilmesini karşılayacağını belirtmiştir.
141. Bu meblağ konusunda yapılan talep ile bağlantılı olarak, başvuran
tarafından öne sürülen iddiaların detaylarına bağlı olarak ve adil bir şekilde karar
vererek, uygulanması muhtemel Katma Değer Vergisi (KDV) ile birlikte, 15,000
İngiliz Sterlini'nin (İS) başvuranın Avrupa Konseyi'nden yasal yardım yoluyla aldığı
13,495 Fransız Frangı çıkartıldıktan sonra ödenmesine hükmetmiştir.
C. Gecikme Faizi
142. Mahkemeye sunulan bilgiye göre, kararın verildiği tarihte
İngiltere'de uygulanan yıllık basit faiz oranı % 7,5'dir.
BU NEDENLERDEN DOLAYI, MAHKEME
1. Oybirliğiyle, Hükümetin ilk itirazlarını reddetmiştir.
2. Oybirliğiyle, başvuranın eşinin Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlali
anlamında öldürüldüğünün tesbit edilemediğine karar vermiştir.
3. Oybirliğiyle, taraf Devletin yetkililerinin, başvuranın eşinin ölümünün
koşulları hakkında etkili bir soruşturma yürütmemiş olmalarından dolayı
Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.
4. Oybirliğiyle, başvuranın Sözleşme'nin 2. maddesi bağlamında yaşam
hakkının iç hukukta korunmadığı iddiası hakkındaki şikayetleri dikkate almaya
gerek görmemiştir.
5. 1'e karşı 16 oyla, Sözleşme'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine karar
vermiştir.
6. Oybirliğiyle, Sözleşme'nin 2. maddesinin, Sözleşme'nin 14. maddesiyle
birlikte ihlal edilmediğine karar vermiştir.
7. 1'e karşı 16 oyla, Taraf Devletin Sözleşme'nin önceki 25/1. maddesi
bağlamındaki yükümlülüklerini yerine getirmediğine karar vermiştir.
8. Oybirliğiyle,
(a) Taraf Devletin, başvuran ve çocuklarına üç ay içinde manevi zararın
tazmini yoluyla, 15,000 (onbeş bin) İngiliz Sterlini (İS)'ni ödeme gününde
uygulanan döviz kurundan Türk Lirasına çevirerek ödemesine hükmetmiştir.
(b) Yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin aşılması halinde, ödemeye kadar
yıllık olarak %7.5 oranında basit faiz uygulanır.
9. 5'e karşı 12 oyla,
(a) Taraf Devletin başvurana, üç ay içinde yargılama masrafı olarak,
uygulanabilecek Katma Değer Vergisi ile birlikte 15,000 (onbeş bin) İS'den 13,495
(onüç bin dört yüz doksanbeş) Fransız Frankını bu kararın yayınlandığı tarihte
geçerli kurdan İS'ne çevirerek çıkarıp ödemesine hükmetmiştir.
(b) Yukarıda bahsedilen üç aylık sürenin aşılması halinde, ödemeye kadar
yıllık olarak % 7.5 oranında basit faiz uygulanır.
10. Adil tatmin hakkında başvuranın taleplerinin geri kalan kısmını
oybirliğiyle reddetmiştir.
İngilizce ve Fransızca olarak hazırlanmış olup, 8 Temmuz 1999
tarihinde Strazburg'da İnsan Hakları Binası'nda kamuya açık olarak yapılan
duruşmada tefhim edimiştir.
İmza: Luzius WİLDHABER
Başkan
İmza: Maud DE BOER-BUQUICCHIO
Raportör Vekili
Sözleşme'nin 45. Maddesinin 2. Paragrafına ve Tüzük'ün 74.
Maddesinin 2. Paragrafına göre, Sayın Gölcüklü'nün Kısmi Karşıoyu bu karara ek
olarak sunulmuştur.
HAKİM GÖLCÜKLÜ'NÜN KISMİ KARŞIOYU
(Çeviri)
Aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı, üzüntü duyarak bazı konularda
çoğunluğun fikrine katılamıyorum.
1. Ergi- Türkiye Kararı'ndaki karşı oyumda da belirttiğim gibi, (28
Temmuz 1998 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları, 1998-IV), Mahkeme ölümle
ilgili söz konusu şikayet hakkında etkili bir soruşturma yapılmadığı için
Sözleşme'nin 2. maddesinin ihlal edildiğini tespit ettiğinde, ölümün meydana geldiği
şartlar hakkında etkili ve tatmin edici bir soruşturma yapılmamasının, Sözleşme'nin
hem 2. hem de 13. maddeleri bağlamındaki şikayetlerin temelini oluşturması
nedeniyle, Sözleşme'nin 13. maddesi ile ilgili ayrı bir konunun ortaya çıkmadığı
görüşündeyim. Bu bağlamda, Kaya Türkiye Kararı'ndaki karşıoyuma ve konu
hakkında Komisyon'un büyük çoğunluğunun benimsediği görüşe gönderme
yapıyorum. (Bkz. Aytekin Türkiye Kararı, başvuru no 22880/93, 18 Eylül 1997;
Ergi Türkiye Kararı, başvuru no 23818/94, 20 Mayıs 1997; Yaşa Türkiye, başvuru
no 22495/93, 8 Nisan 1997).
2. Mahkeme, başvuran tarafından yapılan bazı iddiaları yorumlayarak,
Hükümet'in bu hüküm ile ilgili sorumluluklarını yerine getirmediği için
Sözleşme'nin önceki 25. Maddesinin 1. Paragrafının ihlal edildiği sonucuna
varmıştır. ( bkz. kararın 126. ve müteakip paragrafları)
Bu bağlamda başvuran, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki
başsavcı Sn. Bekir Selçuk ile görüşmesine değinmiştir. Bu görüşme, öncelikle
başvuranın iddialarının tam olarak ne olduğunu teyit etmek için ve ikinci olarak da
Komisyon'a başvurusunun geçerliliğini kontrol etmek için faydalı ve gerekli idi.
Hükümet'in de belirttiği gibi, " diğer birçok davada Komisyon'a sahte belge
sunulduğu göz önünde bulundurulduğunda, başvurana başvurusunun doğruluğunun
sorulması önemli idi".Başvuran görüşmenin resmi kayıtlarından da belli olduğu gibi,
başvurusunu takip etmek istediğini belirtmiştir. Başvuruda bulunan bir bireyin,
başvurusu ile ilgili olarak, ilgili ulusal otoriteye davet edilmesi durumunda,
kendisini rahatsız hissedebileceği doğrudur. Fakat bu psikolojik durumun ilgili
şahsın Strazburg organları önündeki başvurusunu takip etmesini engellediğini
düşünmek benim fikrime göre, kötü talih veya davalı devletin itibarını sarsmak için
yapılan politik bir oyundur.
3. 19. Maddeyi değiştiren 11 nolu Protokol'ün yürürlüğe girmesinden sonra
Mahkeme daimi surette çalışmaya başlamıştır.
Sekretaryanın Notu. Tüzük A, 9 No'lu Protokol'ün yürürlüğe
girmesinden önce (1 Ekim 1994) Mahkeme'ye gönderilen bütün davalara ve o
tarihten 31 Ekim 1998 tarihine kadar, sadece bu Protokol'ün bağlamadığı
devletlerle ilgili davalara uygulanır.
Raportörün Notu. Pratik nedenlerden dolayı bu ek sadece kararın
basılmış şekli ile Mahkeme'nin hüküm ve Karar Raporları'nda yayınlanacaktır
fakat, Komisyon Raporu'nun bir kopyasını Sekretarya'dan temin etmek
mümkündür.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło