23927/94;24277/94

WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002392794

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy skazanie wydawców za publikację wywiadów z liderem PKK i oświadczeń organizacji uznanych za terrorystyczne naruszyło wolność słowa (art. 10 Konwencji)? 2. Czy obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa naruszyła prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu (art. 6 ust. 1 Konwencji)?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 10, Trybunał uznał, że choć wolność słowa nie jest absolutna, a państwa mają margines oceny w kwestiach bezpieczeństwa narodowego, to w tym przypadku skazanie skarżących za publikację wywiadów i oświadczeń nie było proporcjonalne do ściganego celu. Treść publikacji, choć ostra i krytyczna wobec polityki państwa, nie nawoływała bezpośrednio do przemocy w sposób, który uzasadniałby tak surowe środki karne, zwłaszcza w kontekście debaty publicznej. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał potwierdził swoje wcześniejsze stanowisko, że obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa, podlegającego dyscyplinie wojskowej i mianowanego przez władze wykonawcze, budzi uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu w sprawach cywilnych, takich jak ta.
Stan faktyczny
Skarżący, Kamil Tekin Sürek i Yücel Özdemir, byli odpowiednio głównym udziałowcem i redaktorem naczelnym tygodnika „Haberde Yorumda Gerçek” w Stambule. W maju i czerwcu 1992 roku magazyn opublikował dwuczęściowy wywiad z liderem PKK oraz wspólne oświadczenie czterech organizacji socjalistycznych. Władze tureckie skonfiskowały numery magazynu i oskarżyły skarżących o propagandę separatystyczną i nawoływanie do przemocy, na podstawie ustawy antyterrorystycznej z 1991 roku. Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Stambule skazał skarżących na kary grzywny i pozbawienia wolności, uznając, że publikacje nawoływały do rozbicia jedności państwa i gloryfikowały działania terrorystyczne. Wyroki zostały utrzymane w mocy przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji (jedenaście głosów do sześciu). Trybunał stwierdza, że nie ma potrzeby rozpatrywania skargi drugiego skarżącego na podstawie art. 18 Konwencji (jednogłośnie). Trybunał oddala wstępny zarzut Rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych w odniesieniu do art. 6 ust. 1 Konwencji (jednogłośnie). Trybunał stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (szesnaście głosów do jednego). Trybunał zasądza od pozwanego państwa na rzecz skarżących następujące kwoty, przeliczone na liry tureckie według kursu obowiązującego w dniu płatności, w ciągu trzech miesięcy: 8 000 franków francuskich na rzecz pierwszego skarżącego, Süreka, z tytułu szkody majątkowej; 30 000 franków francuskich na rzecz każdego ze skarżących z tytułu szkody niemajątkowej; 15 000 franków francuskich na rzecz każdego ze skarżących z tytułu kosztów i wydatków. Trybunał stwierdza, że odsetki w wysokości 3,47% rocznie mają być płacone od tych kwot po upływie trzymiesięcznego terminu do dnia zapłaty (szesnaście głosów do jednego). Trybunał oddala pozostałe żądania skarżących dotyczące słusznego zadośćuczynienia (jednogłośnie).

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   SÜREK VE ÖZDEMİR-Türkiye Davası   (23927/94 ve 24277/94)   Strazburg   Temmuz 1999   USULİ İŞLEMLER   1. Dava, Sözleşme’nin 32 madde 1. fıkra ve 47. maddesinde öngörülen üç aylık   süre içinde, 27 Nisan 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (“Komisyon”)   tarafından Sözleşmenin 19. maddesi uyarınca Mahkememize sunulmuştur. Türk   vatandaşları olan Sn. Kamil Tekin Sürek ve Sn. Yücel Özdemir tarafından sırasıyla   Şubat 1994 ve 4 Mayıs 1994 tarihlerinde eski Madde 25 kapsamında Türkiye   Cumhuriyeti aleyhine Komisyon’a sunulmuş olan başvuruya (No. 23462/94) day-   anmaktadır.   Komisyonun talebi Sözleşme’nin eski 44. ve 48. Maddelerine ve Türkiye   tarafından mahkemenin zorunlu yetkisinin tanındığı bildirgeye (Eski 46. Madde)   dayanmaktadır. Talebin amacı, dava esaslarının, davalı Devlet tarafından Sözleşme’nin   6. Maddesinin 1. Fıkrası, 10. Maddesi ve 18. Maddesi kapsamındaki yükümlülük-   lerin ihlalini ortaya koyup koymadığına ilişkin bir kararın verilmesidir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 1999. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler   Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının   tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle   ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.     2. Mahkeme’nin Eski A İçtüzüğünün 33. Maddesinin 3. Fıkrasının (d) bendi   uyarınca yapılmış olan soruşturmaya cevaben başvuranlar, adli takibata katılmak   istediklerini belirtmiş ve kendilerini temsil etmek üzere bir avukat tayin   etmişlerdir (İçtüzük 30. madde). Ardından o zamanki Mahkeme başkanı Sn. R.   Bernhardt tarafından anılan avukata yazılı prosedürde Türkçe dilini kullanma izni   verilmiştir. (İçtüzük 27. madde 3. fıkra). Daha sonra ise yeni Mahkeme Başkanı   Sn. L. Wildhaber tarafından anılan avukata sözlü prosedürde Türkçe dilini   kullanma izni verilmiştir (İçtüzük 36. madde 5. fıkra).   3. 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek usul   hususlarına ilişkin işlemleri yürütmek üzere kurulmuş olan (Sözleşme’nin 43. Mad-   desi ve eski İçtüzük 21. madde) Dairenin Başkanı Sn. Bernhardt, Sekreter aracılığıyla   hareket ederek, Türkiye Cumhuriyeti (“Hükümet”) Temsilcisibaşvuranların avukatı   ve Komisyon Delegesinden yazılı prosedürün organizasyonu hakkındaki görüşlerini   bildirmelerini istemiştir. Bunun sonucunda gönderilen talebe ilişkin olarak Sekreter,   Hükümetin görüşlerini 16 Eylül ve başvuranların görüşlerini başvuranlar adil tazmin   taleplerine ilişkin görüşlerini sunmuşlardır. 13 Ekim 1998 tarihlerinde almıştır. 29   Eylül 1998 tarihinde Hükümet, Sekreterya’ya görüşlerini destelemek amacıyla ek   bilgi göndermiştir ve 14 Ekim 1998 tarihinde 26 Şubat 1999 tarihinde ilk başvuran,   Sn. Sürek, adil tazmin talebine ilişkin detayları sunmuştur. 1 Mart 1999 tarihinde ise   Hükümet, her iki başvuranın adil tazmin taleplerine ilişkin görüşlerini sunmuştur.   4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra ve   anılan Protokolün 5. Maddesinin 5. Fıkrası uyarınca dava Büyük Daireye sunulmuştur. 22   Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber adaletin doğru şekilde tecelli edebilmesi için, mevcut   dava ile Türkiye aleyhinde diğer on iki dava olan Karataş - Türkiye (Başvuru no.   23168/94); Arslan - Türkiye (no. 23462/94); Polat - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan   - Türkiye (no. 23556/94); Okçuoğlu - Türkiye (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no.   24919/94); Erdoğdu ve İnce - Türkiye (no. 25067/94 ve 25068/94); Sürek -   Türkiye No. 1 (no. 26682/95); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94 ve   24408/94); Sürek - Türkiye No. 2 (no. 24122/94); Sürek - Türkiye No. 3 (no.   24735/94) ve Sürek - Türkiye No. 4 (no. 24762/94) davalarının birleştirilmesine   karar vermiştir.   5. Bu amaca yönelik olarak oluşturulan Heyet, Türkiye adına re’sen seçilen Sn.   R. Türmen’i (Sözleşmenin 27. Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğünün 24.   Maddesinin 4. Fıkrası), Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan   Yardımcısı Sn. E. Palm ve Bölümlerin Başkan Yardımcıları Sn. J.-P. Costa ve Sn.   M. Fischbach (Sözleşmenin 27. Maddesinin 3. Fıkrası ve İçtüzüğün 24. Maddesinin   ve 5 (a) Fıkrası) katılımı ile oluşmuştur. Heyetin tamamlanması için atanan diğer   üyeler: Sn. A. Pastor Ridruejo, Sn. G. Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn.   F. Tulkens, Sn. V. Straznicka, Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H.S. Greve,   Sn. A. B. Baka, Sn. R. Maruste ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzüğün 24. Maddesinin   3. Fıkrası ve 100. Maddesinin 4. fıkrası).   Kasım 1998 tarihinde Sn. Wildhaber İçtüzüğün 28. Maddesinin 4. Fıkrası   uyarınca Heyet tarafından verilen Oğur - Türkiye kararı ile ilgili olarak davadan   çekilen Sn. Türmen’i duruşmaya katılmaktan muaf tutmuştur. 16 Aralık 1998   tarihinde Hükümet ad hoc hakim olarak Sn. F. Gölcüklü’nün atandığını   Sekreterya’ya bildirmiştir (29. Maddenin 1. Fıkrası).   Ardından davanın ileri aşamalarına katılamayacak olan Sn. Bootucharova’nın   yerine Sn. K. Traja atanmıştır (İçtüzüğün 24. Maddesinin 5. Fıkrasının (b) bendi).   6. Mahkeme’nin daveti üzerine (İçtüzük 99. madde) Komisyon, heyet   nezdindeki takibata katılmak üzere üyelerinden biri olan Sn. D. Svaby’yi atamıştır.   Ardından Komisyon Sekreterya’ya sözlü prosedürde temsil edilmeyeceğini   bildirmiştir. 16 Şubat 1999 tarihinde Delege Sekreterya’ya davaya ilişkin yazılı   savunmasını sunmuştur.   7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma 3 Mart 1999 tarihinde Sürek -   Türkiye No. 2 davası ile birlikte Strazburg İnsan Hakları Mahkemesinde   gerçekleştirilmiştir. Mahkeme duruşma öncesinde bir hazırlık toplantısı yapmıştır.   Mahkeme huzurunda bulunanlar:   (a) Hükümet adına   Sn. D. TEZCAN,   Sn. D. AKÇAY,   Ajan,   Ajan yardımcıları,   Sn. B. ÇALIŞKAN,   Sn. G. AKYÜZ,   Sn. A. GÜNYAKTI,   Sn. F. POLAT,   Sn. A. EMÜLER,   Sn. I. BATMAZ KEREMOĞLU,   Sn. B. YILDIZ,   Sn. Y. ÖZBEK,   Danışmanlar;   Avukat.   (b) başvuranlar adına   Sn. S. MUTLU, İstanbul Barosundan,   Mahkeme, Sn. Mutlu’nun ve Sn. Tezcan’ın beyanlarını dinlemiştir   DAVA ESASLARI   I. DAVA İLE İLGİLİ OLAYLAR   A. Başvuranlar   8. İlgili tarihte birinci başvuran, Sn. Kamil Tekin Sürek, İstanbul’da Haberde   Yorumda Gerçek isimli haftalık bir dergiyi yayınlayan, Türk kökenli sınırlı sorumlu   bir şirket olan Deniz Basın Yayın Sanayi ve Ticaret Organizasyon’un başlıca hisse   sahiplerinden biridir. Diğer başvuran, Sn. Yücel Özdemir, derginin yazı işleri   müdürüdür.   B. Dava Konusu Makaleler   9. Derginin 31 Mayıs 1992 ve 7 Haziran 1992 tarihli sayılarında, yasadışı bir   örgüt olan Kürdistan İşçi Partisi’nin (“PKK”) bir lideri ile yapılan bir röportaj, iki   bölüm halinde yayınlanmıştır. 31 Mayıs 1993 baskısında dört sosyalist teşkilatın   müşterek bildirgesi yayınlanmıştır.   10. Bu yayınların ilgili bölümleri aşağıda verilmiştir (tercüme):   1. PKK’nın ikinci başkanı Sn. C.B. ile yapılan ropörtaj (1. Bölüm)   “Soru: [Seçimler] tehlike arzediyordan kastınız nedir?   Cevap: ABD: “Kürtlere baskı uygulanıyor. Saddam onları öldürüyor.   Biz Kürleri Saddam’ın katliamlarına karşı koruyoruz. Onların hayatta kalması   bizim güvencemiz altındadır” diyor. Ancak bunun büyük bir sahtekarlık olduğu   barizdir. İddia ettikleri şekilde Kürtleri katliama karşı koruyor olsalardı, onları Türk   Devletine karşı da korurlardı. Çünkü, Kuzeyde bizim halkımıza karşı Türk Devleti   tarafından yapılan katliamlar, Saddam’ınkiler kadar korkunç. Aslında   Saddam’ınkilerden daha kötü uygulamalar bile var. Bu nedenle, ABD aynı şeyi   Türkiye’ye karşı da yapmalıdır. Çifte standart herkes tarafından görülecek kadar   açıktır. ABD Saddam’a karşı harekete geçiyor, ancak Türkiye’nin Kuzey ve   Güneydeki Kürt halklarına karşı yaptığı katliamları destekliyor. Buna ilişkin birçok   emare mevcuttur ve halkımız da bunun bilincindedir. Seçimlerdeki hedefi, hem   desteklemek istedikleri teşkilatlar üzerinden Güneydeki olumlu gelişmeleri   sınırlandırmak, hem de genel olarak Kürdistan’da gelişmekte olan bağımsızlık ve   özgürlük mücadelesinin önünü tıkamaktır. Tüm Kürt hareketlerini, halen   kendilerinin [ABD] kontrolünde bulunan o iki teşkilatın kontrolü altına almak   istiyorlar. Bu nedenle de Kürt halkı için tehlike arz ediyorlar.   Soru: Güney Kürdistan’da bir parlamento kurulur kurulmaz kanunlar   yürürlüğe girecektir. Bir yandan Türkiye ve Irak gibi komşular ile ve diğer yandan   ABD ile anlaşmalar imzalanacaktır. Türkiye’nin bu ülkelerden tek bir talebi olabilir,   o da PKK’nın hariç tutulması. Kürt partileri anılan bir ortam içinde yer alırlarsa,   PKK’nın tutumu ne olur?   Cevap: Türkiye ve/veya emperyalizmin, halkımızı ulusal kimlik ve   mücadelesinden caydırmak niyetinde olduğu bilinen bir gerçektir. Ancak bir ulus   olarak kimliğimizi elde etmek istiyoruz ve bizim baba topraklarımız var. Savaşımız   bunun içindir. Bizleri topraklarımızdan söküp atmak istiyorlar; bizleri yok etmek   veya bizleri değişmeye zorlamak istiyorlar. Ama biz kendi topraklarımızda barış   içinde yaşamak için savaşıyoruz. ABD veya Türkiye veya Kürt kimliği adına   hareket etmekte olduğunu söyleyen herhangi bir başka güç, ülkemizin herhangi bir   bölümünden bizi zorla çıkarmaya çalışırsa, bulunduğumuz yerde kalmak için   mücadele ederiz. Şu anda da mücadelemizin amacı budur. Türk Devleti bizleri   topraklarımızdan atmak istiyor. İnsanları köylerinden sürüyor. Kürdistan’ın   tamamen boşaltılmasını istiyor. Ama biz direniyoruz. Kimse bize çıkmamızı   söyleyemez veya isteyemez. Biz başkalarının topraklarında değiliz; kendi   topraklarımızdayız. Kimse bizden topraklarımızdan ayrılmamızı isteyemez. Kuzey   ve Güney diye bir ayrım yapmıyoruz; bizler Kürdistan’dayız. Bizler halkımızın   arasındayız. Topraklarımızdan ayrılmamızı istiyorlarsa, bunu asla kabul   etmeyeceğimizi bilmeliler. Bizler her şeyini kaybetmiş bir halkız ve   kaybettiklerimizi geri kazanmak için çarpışıyoruz. Bizim hareketimizin amacı bu.   Kaybedecek bir şeyimiz yok. Kimsenin karşısında ezilmeyiz ve kimseden   korkmuyoruz. Kaybedebileceğimiz tek şey köleliğimizdir. Bu nedenle korkusuzca   hareket ediyoruz.   Soru: Türk Devlet televizyonlarında Kürtçe programların   yayınlanmasının PKK’ya ödün verme şeklinde yorumlanacağı söylenmektedir. Bu   doğru olabilir mi? Ayrıca PKK’nın bir TV kanalı kuracağı söylenmektedir. Bu   doğru mudur?   Cevap: PKK’nın televizyon yayınına başlayacağı doğru değildir. Bu   tür tesislerimiz yok. Uydu veya başka bir kanal üzerinden televizyon yayıncılığı   PKK’nın işi değildir. Türkiye’de Kürt televizyonu konusunu Turgut Özal ABD   ziyaretinde gündeme getirmiştir. Tartışılan husus budur. Halkın küçük bir   çoğunluğu Özal’ın haklı olduğunu söylüyor, ancak büyük bir kısmı ise buna   karşıdır. Kürt TV’nunu önerenler bunu kasıtlı olarak yapıyor. Hedef, sözde kitlelerin   etkilenmesi ve kazanılması ve böylece PKK’nın dışlanmasıdır. Fikir budur. Ama,   Kürt TV, gerçekleşse dahi, bu onların işine yaramayacaktır. Bu yüzden buna   karşılar. Kürt TV’unu kurmak isteyenlerin amacı PKK’yı dışlamaktır. Çünkü,   “Kendi dillerine sahip olan bir halk mevcuttur ve onların dilinde yayın yapmalıyız.   O halka saygı duymalıyız. İnsanların dillerinin yasaklanması yanlıştır, bu aynı   zamanda Türk halkına da zarar verir.” şeklinde bir düşünce yoktur. Durum bunun   aksinedir. Tartışmalar gerçek amaçlarını ortaya koymuştur: “PKK’nın etkisini nasıl   silebiliriz? PKK’yı nasıl yalnız bıraktırabiliriz? Kürt halkının gözlerini nasıl   bağlayabiliriz?”. Bu taktiksel bir yaklaşımdır. Bu bir oyundur. Ancak ne adım   atarlarsa atsınlar, PKK’nın lehine çalışacaklardır. Türk Devleti şimdi Kürdistan’ı   kaybetmiştir. Bu bir gerçektir. Bundan sonra Devletin Kürdistan’da yapacağı   herhangi bir hareket, PKK’nın lehine ve Türk Devletinin aleyhine çevrilecektir ... .   Türk basınının ilkeleri yoktur. Bu ahlaksız basın ile iletişimde bulunmakta   herhangi bir fayda olmadığını düşünüyoruz. Basın ile herhangi bir temasta   bulunmamaktan kaçınmakla kalmayacağız; basının Kürdistan’a girişini engellemek   için çaba harcayacağız.   Soru: Uludere saldırısında farklı bir taktik uygulanmıştı. Önceleri,   saldırılar geceleri düzenleniyordu. Ama bu kez, saldırı gündüz gerçekleştirildi ve   çarpışma gün boyunca sürdü. Bunun gerillalar için daha fazla risk taşıdığı   söylenmektedir. Bunun nedeni neydi?   Cevap: Dedikleri doğrudur. Mücadelemiz belli bir düzeye ulaşmıştır.   Bu düzeye uygun taktiklerin geliştirilmesi gereklidir çünkü daha düşük taktiklerle   savaşmak bir hatadır. Savaşta ilerleme, halen ulaşılmış olan harp düzeyinde   taktiklerin kullanımı ile elde edilebilir. Hareketin planlanma nedeni budur. Fikir,   sabah saldırmak ve yerimizi korumak ve gün boyunca çarpışmayı sürdürmekti - ve   sonunda başarılı da oldu. Bu bir deneydi. Bizim görüş açımızdan, bundan   çıkarılması gereken sonuçlar mevcuttur. Durumu inceliyoruz. Gelecekte   yapacağımız eylemlerde bundan faydalanacağız.”   2. PKK’nın ikinci başkanı Sn. C.B. ile yapılan ropörtaj (2. Bölüm)   “Soru: Faili meçhul kişilerce Kürdistan’da düzenlenen suikastlar ve   Hizbullah’ın üzerine aldığı eylemler hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?   Cevap: Hizbullah olarak bilinen bir örgütün olduğu doğru. Fakat güçsüz bir   örgüt. Söylenildiği gibi, katliamlar düzenleyen örgüt Hizbullah değil. Örgüt güçsüz   olduğu için, Türkiye Cumhuriyeti örgüt mensuplarını çoğu yerde yakaladı. Bir çok   katliam bu örgütün adı altında yürütülüyor ancak aslında bu cinayetlerin hepsi   Türkiye Devleti tarafından işleniyor. Bunu Hizbullah üyelerine anlatıyoruz: ‘Eğer   gerçekten Müslümansanız, şunu bilmelisiniz ki, İslam dini baskının ve adaletsizliğin   karşısındadır, doğru ve adil olanın yanındadır. ‘Türkiye Devletinin baskıcı olduğu ve   çok sayıda katliam ve insanlık dışı eylem gerçekleştirdiği herkes tarafından   bilinmektedir. Hizbullah bu eylemlere karşı çıkanlara saygı göstermelidir. Bu   eylemlere karşı savaşmak istiyorlarsa diğer örgütlerle güçlerini birleştirmelidirler.   Onlardan istediğimiz sadece budur. Birlikleri arasına sızan kontr-gerillaları   püskürtmeleri gerektiği konusunda onları dostça uyarıyoruz. Bunu yapmazlarsa çok   fazla üzülecekler. Şu ana kadar ciddi olarak bir tepki vermedik, sadece onları   uyardık. Bu olayların Türkiye Devletine hizmet ettiğini söyledik onlara ve belirli   kesimlerden olumlu yanıtlar aldık. Hizbullahçıların veya Müslümanların bu tür   eylemlere katılmadıklarını ve bu eylemlerin Hizbullahçılar tarafından   gerçekleştirilmediğini söylediler. Bu olumlu bir gelişme. Ancak, Türkiye Devleti,   Hizbullah adı altında çeşitli yerlerde katliamlarına hala devam ediyor......   Soru: Bundan sonra mücadeleniz hangi sınırlar içerisinde devam edecek?   Cevap: Etkileri kesin olarak belirlenmiş olmasa da, iklim koşulları savaşı   etkiler. 1991-92 kışı oldukça sertti; bu da bizim hareketlerimizi ve mücadele   kapasitemizi etkiledi, hem bizim açımızdan hem de Türkiye Devleti açısından ciddi   problemler yarattı. Ancak onların teknoloji avantajları var ve bunu sonuna kadar   kullandılar. Tabii, bir işlerine yaramadı bu. Geçen kış bizi öldürücü darbelere maruz   bırakmaya çalıştılar. Bizi yıkacaklarını ve ilkbahara kadar püskürtmeyi   başaracaklarını düşündüler. Ancak istediklerini elde edemediler. Sert kış   koşullarından dolayı hareket kapasitemiz azaldı ve bunun bir sonucu olarak da geçen   yıllarla kıyaslandığında adımlarımızı daha geç atabildik. Fakat yavaş yavaş mevsim   normale dönüyor. Çoğu yerde, hala yerde kar var. Ancak bu bizim için fazla engel   oluşturmuyor. 1992 yılı diğer yıllarla karşılaştırıldığında daha farklı bir yıl olacak,   ama hiç bir zaman şunu söylemiyoruz: ‘Silahlı mücadelemizi artıralım ve daha geniş   alanlara yayalım’. Eğer savaşa devam ediyorsak, bunu yapmamız gerektiği içindir.   Farklı bir yaşam ve gelişme için yapabileceğimiz başka bir şey yok. Bizim için tüm   yollar kapandı. Savaşı sürdürüyoruz, çünkü bunu yapmaya zorlandık. Savaşın   büyüyüp büyümemesi Türkiye Devleti’nin tavrına bağlı. Devlet savaşı daha da   körüklüyor. Bu yüzden de savaşı bu noktaya kadar getirdik. Savaş daha da   büyüyecek. PKK’dan önce, Kürdistan’a karşı tek taraflı bir savaş vardı. Son birkaç   yıldır bu savaş iki taraflı oldu. Eskiden, Türkiye sürdürdüğü savaşın sonunda istediği   her şeyi elde ediyordu ve bunun sonucunda da Kürdistan halkı hızla ortadan   kalkıyordu. Ancak artık Kürt halkı ‘Dur!’ demeye başladı. Yok olmamak için   direnmeye başladılar. Savaşı başlatan devletti, savaşın sona ermesi de devlete bağlı   olacak. Savaşı biz başlatmadık. Biz sadece bize karşı sürdürülen bir yok etme   savaşında savunmaya geçtik. Türkiye, Kürdistan halkının isteklerini kabul   etmedikçe bu savaş devam edecek: geriye tek bir adım bile atılmayacak. Bizim   tarafımızda tek bir kişi kalana kadar bu savaş sürecek ...   Bazı bölgelerde Devletin sömürgeci otoritesi tamamen yok oldu ... Savaşı idare   edenler olarak, halkımızın herkes tarafından bilinen isteklerinin resmi olarak dile   getirilmesini bekliyoruz. Bütün amacımız bu. Bu hedefe, Devletin egemenliğini   çeşitli şekillerde ve yollarda zayıflatarak, çeşitli yerlerde popüler bir rejim kurarak   ya da diğer bölgelerde ikinci bir rejim oluşturarak ulaşabiliriz. İşte bu halkımızın ve   bizim gücümüz. …   PKK her türlü problemle karşılaşabilir, tüm bu sorunları çözer. Türkiye’ye hiç   bir soru sormuyoruz. Onlarla konuşmuyoruz. Herkes ERNK Komitesiyle ya da bu   komitenin yerel görevlileriyle konuşuyor. ERNK’nın yetkili olduğu düşünülüyor. Şu   an için bizler halk temsilcilerimizi seçiyoruz.”   3. “Güçleri birleştirme” çağrısı – TDKP, TKEP, TKKKÖ ve TKP-ML   Hareketi’nin Ortak Bildirisi   “Türkiye Devrimci Komünist Partisi (TDKP), Türkiye Komünist Emek Partisi   (TKEP), Türkiye Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TKKKÖ) ve Türkiye Komünist   Partisi/ Marksist-Leninist Hareketi (TKP/ML Hareketi) Merkez Komiteleri, tüm   devrimcileri ve demokratları güçlerini birleştirmeye çağırmaktadır.   ‘Devlet terörüne karşı, Kürt halkına yapılan baskı ve zulme karşı, katliamlara,   sokak ortasında işlenen cinayetlere, işten çıkarılmalara ve işsizliğe karşı birleşelim;   birleşelim ve adımlarımızı özgürlük, demokrasi ve sosyalizm için atalım.’ Devleti   idare edenlerin güce ve şiddete başvurduğu belirtilen çağrı işte bu şekilde   başlamaktadır. Ve DYP ve SHP hükümetlerinin ‘demokratikleşme’ atılımları   saldırılarını saklamak amacıyla kullandıkları bir manevra olarak tanımlanmıştır bu   çağrıda.”   Bu bildiride şu görüşlere yer verilmektedir:   “Kürt ve Türk ulusunun işçileri, emekçileri ve gençleri!   Emperyalizmin ve işbirliği halinde olan yöneticilerin bize karşı yürüttüğü   saldırılara karşı gelebiliriz. Bunu başarmak için, ortak isteklerimiz çerçevesinde   güçlerimizi birleştirip savaşa katılmalıyız. Tarihteki devrimci rolünün bilincinde   olarak, işçi sınıfı harekete geçmeli, eylemleri yönlendirmeli, sendika başkanlarına   çağrıda bulunup, eylemlerimize müdahale etmek adına oluşturdukları engelleri   ortadan kaldırmalı ve savaşı ve eylemleri yaygınlaştırmalıdır.   - Türk ordusu Kürdistan’dan çekilmelidir. Yargı sistemindeki çifte   standarda bir son verilmeli ve tüm Kürt mahkumlar serbest bırakılmalıdır.   - Türk parlamentosu, Kürdistan üzerinde kurduğu otoriteden   vazgeçmelidir. Kürt halkı kendi kaderini belirlemede özgür bırakılmalıdır, buna ayrı   bir Devlet kurulması da dahildir.   - MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ajanları, kontr-gerillalar ve özel   birlikler tarafından gerçekleştirilen sokak infazlarına ve Devlet terörizmine bir son   verilmelidir ve bu kişiler katliamların ve cinayetlerin hesabını vermelidirler.   - Dış borçların emperyalistlere hizmet etmesine bir son verilmeli ve bu   kaynaklar işçi sınıfının çıkarları için kullanılmalıdır.   - İşten çıkarmalar durdurulmalı ve işten çıkarılan işçilere işleri geri   verilmelidir. Sendikaların önüne koyulan tüm engeller kaldırılmalı ve kısıtlama   olmaksızın örgütlenme hakkı kabul edilmelidir.   - Ülkenin ve halkın kaynağı olan KİT’lerin emperyalistlere satılmasını   engellemek için çeşitli tedbirler alınmalıdır. Sendikaları ortadan kaldırmanın   yollarından biri olan işçi taşeronluk sözleşmeleri derhal durdurulmalıdır.   - Grev yasakları kaldırılmalı ve lokavt yasaklanmalıdır. Genel grev,   siyasi grev, hak elde etmek adına yapılan grev ve sempati grevi hakları tanınmalıdır.   Toplanma özgürlüğü, gösteri özgürlüğü, düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğü   üzerindeki tüm yasaklar sona ermelidir.   - Devlet memurlarına ilişkin 657 sayılı Kanun yürürlükten kaldırılmalı   ve tüm işçi sınıfına grev ve toplu sözleşme haklarıyla birlikte bir sendikaya üye   olma hakkı da verilmelidir.   - Tüm işçiler sigortalı olmalıdır; tüm işçilere işsizlik sigortası   yapılmalıdır ve herkese ücretsiz sağlık hizmetleri verilmelidir.   - Çalışma hayatında ve toplumsal hayatta hüküm süren cinsiyete   dayalı ayrımcılığa ve çalışan kadınlara yapılan tüm baskılara bir son verilmelidir.   - YÖK (Yüksek Öğretim Kurumu) kaldırılmalı ve yüksek öğrenim   gören genç insanlara üniversite yönetiminin karar alma aşamasında söz hakkı   verilmelidir. Gençlerin kurdukları örgütlere karşı yürütülen tüm engellemelere son   verilmeli ve eğitim ve öğretim her düzeyde ücretsiz yapılmalıdır.   - Eğitim kurullarına tam özerlik verilmelidir; ders kitapları çağdaş   ihtiyaçlara cevap vermeli ve demokratik içeriklerle yeniden yazılmalıdırlar.   - Köylü sınıfının Devlete olan tüm borçları silinmeli ve ürünlerini   asgari düzeyde fiyatlandırmalarına izin verilmelidir.”   C.Yetkililer tarafından alınan önlemler   1.Derginin toplatılması   11. 1 Haziran 1992 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, derginin   Mayıs 1992 tarihli tüm sayılarının toplatılma emrini vermiştir, çünkü bu dergi   terörist örgütler tarafından sunulan bir bildiriye yer vermektedir ve bölücü   propaganda yapmaktadır.   2. Başvuranlar aleyhindeki suçlamalar   12. 16 Haziran 1992 tarihli iddianamesinde İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi Savcısı, başvuranları, PKK lideri ile yapılan bir ropörtajı ve dört terörist   örgütün sunduğu bildiriyi yayınlayarak Devletin bölünmezliğine karşı propaganda   yapmakla suçlamıştır. Suçlamalar, 1991 tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun   (bundan böyle “1991 tarihli kanun” olarak anılacaktır: bkz. aşağıdaki 23. paragraf)   6. ve 8. Maddeleri kapsamında yapılmıştır.   13. 30 Haziran 1992 tarihli bir diğer iddianamede, başvuranlar Devletin   bölünmezliğine karşı propaganda yaparak 7 Haziran 1992 tarihli sayıda yer alan   ropörtajın ikinci bölümünü yayınlamakla suçlanmışlardır. Suçlamalar 1991 tarihli   kanunun 8. Maddesi kapsamında yapılmıştır.   14. 4 Şubat 1993 tarihinde suç teşkil eden makalelerin iki bölüm olarak   yayınlanan tek bir ropörtaj olarak değerlendirilmesiyle cezai takibatlar   birleştirilmiştir.   3. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda yapılan takibatlar   15. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda yapılan takibatta,   başvuranlar suçlamaları reddetmiştir. Ropörtajı, gazetecilik ve basın özgürlüğü   çerçevesinde, halka bilgi sunmak amacıyla yayınladıklarını iddia etmişlerdir.   Düşünce özgürlüğüne ilişkin olarak, ilk başvuran Sözleşme’ye ve Komisyon ile   Mahkemenin emsal davalarına değinmiştir. Demokratik bir toplumda rahatsız edici   görüşleri de içeren bir çoğulculuğun olması gerektiğini ifade etmiştir. 1991 tarihli   kanunun 6. ve 8. Maddelerindeki hükümlerin Türk Anayasası’nı ve Komisyon ve   Mahkeme’nin emsal davalarında altı çizilen kriterleri ihlal eden hükümler içerdiğini   belirtmiştir.   4. Başvuranların mahkumiyeti   16. 27 Mayıs 1993 tarihli kararında, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi   başvuranları 1991 Tarihli Kanunun 6. ve 8. Maddeleri uyarınca suçlu bulmuştur. İlk   başvuran önce 6. Madde uyarınca 100.000.000 Türk Lirası para cezasına, daha sonra   da 8. Madde uyarınca 200.000.000 Türk Lirası para cezasına çarptırılmıştır. İkinci   başvuran, önce 6. Madde uyarınca 50.000.000 Türk Lirası para cezasına, daha sonra   ise 8. Madde uyarınca altı ay hapis cezasına ve 100.000.000 Türk Lirası para   cezasına çarptırılmıştır.   17. Mahkeme, kararında PKK lideri ile yapılan ropörtajın bir gazete yorumu   şeklinde yayınlandığını belirtmiştir. Ayrıca ropörtaj yapılan kişi, Türkiye Devleti   topraklarında yer alan bir bölge için “Kürdistan” ifadesini kullanmış, Kürt kökenli   Türk vatandaşlarının ayrı bir toplum olduklarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt   halkını köylerinden uzaklaştırdığını ve onları katlettiğini ifade etmiştir. Mahkeme   ropörtaj yapılan kişinin Kürt terörist eylemlerini yücelttiğini ve Kürtlerin ayrı bir   Devlet kurmaları gerektiğini iddia ettiğini belirtmiştir. Tüm bu hususlar   çerçevesinde, Mahkeme ropörtajın, bir bütün olarak, Devletin bölünmezliğine karşı   propaganda yaptığı sonucuna varmıştır. Mahkeme, ayrıca, derginin diğer bir   sayfasında Terörist örgütlere ait bir bildirinin yer aldığını ve bu bildirinin   yayınlanmasının da 1991 tarihli kanunun 6. maddesi uyarınca ayrı bir suç teşkil   ettiğini ifade etmiştir.   5. Başvuranların mahkumiyeti temyiz etmesi   18. Başvuranlar mahkumiyet kararını temyiz etmişlerdir. İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi huzurunda yaptıkları savunmalara ek olarak, başvuranların kanuni temsilisi,   demokratik bir toplumda fikirlerin özgürce ifade edilmesi ve tartışılması gerektiğini   vurgulamıştır. PKK liderleriyle yapılan ropörtajların diğer gazete ve dergilerde   yayınlanmasına ilişkin olarak herhangi bir takibatın başlatılmadığına dikkat çekerek,   başvuranların temsilcisi, başvuranların suç teşkil eden ropörtajı yayınlamalarından ötürü   değil, Marksist bir dergi yayınlamalarından ötürü suçlu bulunduklarını iddia etmiştir.   19. 4 Kasım 1993 tarihinde, Yargıtay başvuruyu reddetmiştir. İstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesi’nin kararını ve delil tespitini onamıştır.   6. Müteakip takibat   20. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 sayılı Kanun ile 1991 Kanununda yapılan   değişiklikler (bkz. aşağıdaki 24. paragraf) sonrasında, İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi başvuranların davalarını re’sen yeniden incelemeye almıştır. Mahkeme,   önceden verilen hapis cezasını onaylamıştır.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK   A. Ceza Kanunu   21. Ceza Kanununun ilgili maddeleri şu şekildedir:   1. Ceza Kanunu (765 Sayılı Kanun)   2. Madde, 2. Fıkra   “Bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşir   olunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehinde olan kanun tatbik ve   infaz olunur.”   Madde 19   “Ağır para cezası, hakim tarafından karar verilmek üzere yirmi bin   liradan yüz milyon liraya kadar tayin olunacak bir paranın Devlet hazinesine   ödenmesinden ibarettir...”   36. Madde, 1. Fıkra   “Mahkumiyet halinde cürüm veya kabahatte kullanılan veya   kullanılmak üzere hazırlanan eşya mahkemece zabıt ve müsadere olunur …”   Madde 142   (12 Nisan 1991 tarih ve 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu ile yürürlükten   kaldırılmıştır)   “Yıkıcı propaganda   1. Sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü tesis   etmek veya sosyal bir sınıfı ortadan kaldırmak yahut memleket içinde müesses   iktisadi veya sosyal temel nizamlardan her hangi birini devirmek veya devlet siyasi   ve hukuki nizamlarını topyekün yok etmek için her ne suretle olursa olsun   propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.   2. Cumhuriyetçiliğe aykırı veya demokrasi prensiplerine aykırı olarak   Devletin tek bir fert veyahut bir zümre tarafından idare edilmesi için her ne suretle   olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile   cezalandırılır.   3. Anayasanın tanıdığı kamu haklarını ırk mülahazasıyla kısmen veya   tamamen kaldırmayı hedef tutan veya milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak   için her ne suretle olursa olsun propaganda yapan kimse beş yıldan on yıla kadar   hapis cezası ile cezalandırılır.   …”   311. Madde, 2. Fıkra   “Bir suçun işlenmesini aleni olarak tahrik   Tahrik, her türlü kitle haberleşme araçları, ses kayıt bantları, plak, film,   gazete, mecmua ile veya sair basın aletleriyle veya elle yazılıp çoğaltılarak   yayınlanan veya dağıtılan yazılar ile ya da umumi yerlerde levha ve ilan asmak     suretiyle olursa, yukarıdaki bentler uyarınca suçlu hakkında tayin olunacak ağır   hapis ve hapis cezaları bir misli artırılır…”   312. Madde   “Kanunun cürüm saydığı bir fiili açıkça öven veya iyi gördüğünü   söyleyen veya halkı kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar   hapis ve iki bin liradan on bin liraya kadar ağır para cezasına mahkum olur.   Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve   düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üç bin liradan   on iki bin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti   için tehlikeli olabilecek bir şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden   yarıya kadar artırılır.   Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları 311'inci maddenin ikinci fıkrasında   sayılan vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli artırılır”   2. Basın Kanunu ( 15 Temmuz 1950 Tarih ve 5680 Sayılı Kanun)   22. 1950 Tarihli Basın Kanunu’nun ilgili hükümleri şöyledir:   3. Madde   “Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla   yayınlanan diğer bütün basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.   Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği   yerlerde gösterilmesi veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması   veya satışa arzı ‘neşir’ sayılır.   Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu   neşir ile vücut bulur.”   Ek Madde 4(1)   “Ek birinci madde gereğince dağıtımın tedbir yoluyla mahkeme   kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcılığının   verdiği karar … suretiyle önlendiği … hallerde, kanunun asıl suçlar için öngördüğü   cezaların üçte biri hükmolunur.”   3. Terörle Mücadele Kanunu (12 Nisan 1991 Tarih ve 3713 Sayılı Kanun)   23. 1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nun ilgili hükümleri şu şekildedir:     6. Madde   “İsim ve kimlik belirterek veya belirtmeyerek kime yönelik olduğunun   anlaşılmasını sağlayacak surette kişilere karşı terör örgütleri tarafından suç   işleneceğini veya terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini   açıklayanlar veya yayınlayanlar veya bu yolla kişileri hedef gösterenler beş milyon   liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır.   Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara beş   milyon liradan on milyon liraya kadar ağır para cezası verilir.   … Yukarıdaki fıkralarda belirtilen fiillerin 5680 sayılı Basın Kanununun 3’üncü   maddesindeki mevkuteler vasıtasıyla işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de;   mevkute bir aydan az süreli ise bir önceki ay ortalama fiili satış miktarının, aylık   veya bir aydan fazla süreli ise bir önceki fiili satış miktarının, mevkute niteliğinde   bulunmayan basılı eserler ile yeni yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek   tirajlı günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının yüzde doksanı kadar   ağır para cezası verilir. Ancak, bu ceza elli milyon liradan az olamaz. Bu   mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek cezanın yarısı uygulanır.”   8. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)   “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez   bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve   yürüyüş kullanılan yöntem veya amaca bakılmaksızın, yapılamaz. Yapanlar   hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli milyon liradan yüz milyon liraya   kadar ağır para cezası hükmolunur.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın   Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,   ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış   miktarının veya suçun mevkuteler haricinde basılı malzemeleri içermesi veya   mevkutenin yeni açılmış olması durumunda en büyük tiraja sahip olan günlük   gazetenin bir önceki ay ortalama satış miktarının yüzde doksanı kadar ağır para   cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz milyon liradan az olamaz. Bu   mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek para cezasının yarısı   uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur.”   8. Madde   (27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)   “Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez   bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve   yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon   liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun   mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar paraya çevrilemez.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın   Kanununun 3 üncü maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde,   ayrıca sahiplerine de mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış   miktarının yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz   milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine   verilecek para cezasının yarısı uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası   hükmolunur.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı   mevkuteler dışında basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde,   sorumluları ve ayrıca kitle iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla   kadar hapis, yüz milyon liradan üç yüz milyon liraya kadar ağır para cezası   hükmolunur…   …”   13. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiştirilmeden önceki hali)   “Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına   veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”   13. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değişik)   “Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para   cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.   Ancak bu madde hükmü, 8’inci madde uyarınca verilen mahkumiyet   kararları için uygulanmaz.”   17. Madde   “Bu Kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlardan, … şahsi   hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar hükümlülük süresinin 3/4'ünü   çekmiş olup da iyi halli hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde talepleri     olmaksızın şartla salıverilirler.   … Bu hükümlüler hakkında, 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkında   Kanunun 19 uncu maddesinin bir ve ikinci fıkraları … hükümleri uygulanmaz.”   4. 3713 Sayılı Kanun’un 8. ve 13. Maddelerini değiştiren 27 Ekim 1995 tarih ve   Sayılı Kanun   24. 27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden sonra   Tarihli Terörle Mücadele Kanunu’nda aşağıdaki değişiklikler yapılmıştır:   2. Maddeye ilişkin geçici hükümler   “Mevcut Kanunun yürürlüğe girmesi üzerine, kararı veren mahkeme Terörle   Mücadele Kanununun (3713 Sayılı Kanun) 8. Maddesi uyarınca mahkum edilmiş   olan şahsın davasını yeniden inceleyecek ve … 3713 Sayılı Kanunun 8. Maddesinde   yapılan değişikliğe uygun olarak anılan şahsa verilmiş olan hapis cezasını yeniden   değerlendirecek ve 13 Temmuz 1965 tarih ve 647 Sayılı kanunun 4 ve 6.   maddelerinden faydalanması gerekip gerekmediği konusunda karar verecektir.”   5. 12.7.1997 tarihine kadar sorumlu müdür sıfatı ile işlenen suçlara ilişkin dava   ve cezaların ertelenmesine dair 14 Ağustos 1997 tarih ve 4304 sayılı kanun   25. Aşağıdaki hükümler Basın Kanunu kapsamındaki suçlar ile ilgilidir:   1. Madde   “12.7.1997 tarihine kadar işlenmiş suçlar nedeniyle 5680 sayılı Basın   Kanunu veya sair kanunlar hükümlerine göre sorumlu müdür sıfatıyla mahkum   edilmiş bulunan kimselerin cezaların infazı ertelenmiştir.   Halen cezalarını çekmekte bulunan sorumlu müdürler hakkında da   birinci fıkra hükmü uygulanır.   İşlenen suçlardan dolayı sorumlu müdür hakkında henüz takibata   geçilmemiş veya hazırlık soruşturmasına girişilmiş olmakla beraber dava açılmamış   veya son soruşturma aşamasına geçilmiş olmakla beraber henüz hüküm kurulmamış   veya verilen hüküm kesinleşmemiş ise, davanın açılması veya kesin hükme   bağlanması ertelenir.”   2. Madde   “Haklarında 1. inci madde hükümleri uygulanmış bulunan sorumlu   müdürler, ertelenme tarihinden itibaren üç yıl içerisinde işlenen kasıtlı bir cürümden   dolayı sorumlu müdür sıfatıyla mahkum edildiklerinde ertelenen cezalar aynen     çektirilir.   Davanın açılması veya hükme bağlanmasının ertelenmiş bulunduğu   hallerde ertelenme tarihinden itibaren üç yıllık süre içerisinde işlenen kasıtlı bir suç   nedeni ile sorumlu müdür sıfatıyla mahkum olunduğunda, ertelenen suçtan dolayı   dava açılır veya ertelenmiş olan davaya devam edilerek hüküm kurulur   Sorumlu müdürün infazı ertelenen mahkumiyetinden bu Kanunun   yürürlüğe girdiği tarihe kadar çektiği kısmı, birinci fıkrada belirtilen halde çekilecek   cezaya mahsup edilir. Şartla salıverilmeye ilişkin hükümler saklıdır.   Üç yıllık süre, sorumlu müdür sıfatıyla yeniden kasıtlı bir cürümden   mahkum edilmeksizin geçirildiğinde, sorumlu müdür hakkındaki 12 Temmuz 1997   öncesine ilişkin mahkumiyet vaki olmamış sayılır veya bu suçtan dolayı kamu   davası açılmaz. Açılmış olan davanın ortadan kaldırılmasına karar verilir.”   6. Cezaların İnfazı Hakkında Kanun (13 Temmuz 1965 tarih ve 647 Sayılı   Kanun)   26. 1965 Tarihli Cezaların İnfaz Kanunu aşağıdaki hükümleri içermektedir:   5. Madde   “Para cezası kanunda yazılı hadler arasında tayin olunacak bir miktar   paranın Devlet Hazinesine ödenmesinden ibarettir..   … Hükümlü, tebliğ olunan ödeme emri üzerine belli süre içerisinde para   cezasını ödemezse, Cumhuriyet Savcısının kararıyla bir gün on bin lira sayılmak   üzere hapsedilir.   … Para cezası yerine çektirilen hapis cezası 3 yılı geçemez …”   19(1). Madde   “…şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar   hükümlülük süresinin yarısını çekmiş olup da … iyi halli hükümlü niteliğinde   bulundukları takdirde, talepleri olmasa dahi şahsi şartla salıverilirler...”   7. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu (1412 Sayılı Kanun)   27. Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu aşağıdaki hükümleri içerir:   307. Madde   “Temyiz ancak hükmün kanuna muhalif olması sebebine müstenit olur.   Hukuki bir kaidenin tatbik edilmemesi yahut yanlış tatbik edilmesi   kanuna muhalefettir.”   308. Madde   “Aşağıda yazılı hallerde kanuna mutlaka muhalefet edilmiş sayılır.   1- Mahkemenin kanun dairesinde teşekkül etmemiş olması;   2- Hakimlik vazifesine iştirakten kanunen memnu olan bir hakimin   hükme iştirak etmesi;   …”   B. Hükümet Tarafından Sunulan İçtihatlar   28. Hükümet, özellikle dini hususlar (Ceza Kanunu’nun 312. Maddesi) olmak   üzere, halkı husumet ve düşmanlığa teşvik etmek veya Devletin bölünmez   bütünlüğüne karşı propaganda yapmaktan (3713 Sayılı Kanun’un 8. Maddesi, bkz.   yukarıdaki 23. paragraf) suçlanan şahıslara karşı yapılan suçlamaların geri alınması   yönündeki İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısının bazı kararlarının   suretlerini sunmuştur. Suçların yayınlar vasıtasıyla işlendiği davaların çoğunda,   Savcının kararına gerekçe olarak gösterilen nedenler, davaların zaman aşımına tabi   olduğu, suçun bileşen unsurlarından bazılarının tespit edilememesi veya yetersiz   kanıt gibi bulguları içermiştir. Diğer gerekçeler ise, söz konusu yayının dağıtılmamış   olması, kanun dışı bir amacının olmaması, bir suçun işlenmemiş olması veya   sorumluların tanımlanamaması olmuştur.   29. Ayrıca Hükümet, yukarıda anılan suçlardan yargılanan davalıların suçlu   bulunmadıkları davalara ilişkin çeşitli Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarını   sunmuştur. Bunlar aşağıda belirtilen kararlardır: 19 Kasım (no. 1996/428) ve 27   Aralık 1996 (no. 1996/519); 6 Mart (1997/33), 3 Haziran (no. 1997/102), 17 Ekim   (no. 1997/527), 24 Ekim (no. 1997/ 541) ve 23 Aralık 1997 (no. 1997/606); 21 Ocak   (no. 1998/ 8), 3 Şubat (no. 1998/ 14), 19 Mart (no. 1998/56), 21 Nisan (no. 1998/   87) ve 17 Haziran 1998 (no. 1998/133).   30. Kürt sorunu ile ilgili yazarlar aleyhindeki davalar ile ilgili olarak, bu   davalarda Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kararları ‘yapılmamış olduğu, suç   unsurlarının birinin bulunmadığı veya suç teşkil eden bölümlerin nesnelliği gibi   gerekçelere dayalı olmuştur.   C. Devlet Güvenlik Mahkemeleri   1. Anayasa     31. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin adli organizasyonuna ilişkin anayasa   hükümleri şöyledir:   138. Madde, 1. ve 2. Fıkraları   “Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka   uygun olarak vicdani kanaatlarına göre hüküm verirler.   Hiçbir organ, …, … ve kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında   mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye   ve telkinde bulunamaz.”   139. Madde, 1. Fıkrası   “Hakimler ve savcılar azlolunamazlar, kendileri istemedikçe   Anayasada gösterilen yastan önce emekliye ayrılamaz …”   143. Madde, 1 - 5. Fıkraları   “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik   düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan   doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlara bakmak üzere Devlet   Güvenlik Mahkemeleri kurulacaktır.   Devlet Güvenlik Mahkemesinde bir başkan, iki asil ve iki yedek üye   ile savcı ve yeteri kadar savcı yardımcısı bulunur.   Başkan, bir asil ve bir yedek üye ile savcı, birinci sınıfa ayrılmış hakim   ve Cumhuriyet savcıları arasından; bir asil ve bir yedek üye, birinci sınıf askeri   hakimler arasından; savcı yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri hakimler   arasından özel kanunlarında gösterilen usule göre atanır.   Devlet Güvenlik Mahkemesi Başkanı, üye ve yedek üyeleriyle savcı ve   savcı yardımcıları dört yıl için atanırlar, süresi bitenler yeniden atanabilirler.   Devlet Güvenlik Mahkemeleri kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.   ...”   145. Madde, 4. Fıkra   “Askeri yargı   Askeri hakimlerin özlük isleri ve yükümlülükleri … mahkemelerin   bağımsızlığı, hakimlik teminatı, askerlik hizmetinin gereklerine göre kanunla   düzenlenir. Kanun, ayrıca askeri hakimlerin yargı hizmeti dışındaki askeri hizmetler   yönünden askeri hizmetlerin gereklerine göre teşkilatında görevli bulundukları   komutanlık ile olan ilişkilerini de gösterir...”   2. Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Kuruluş ve Yargılama Usulleri   Hakkındaki 2845 Sayılı Kanun   32. Anayasa’nın 143. Maddesi’ne dayalı olarak, 2845 Sayılı Kanunun Devlet   Güvenlik Mahkemeleri ile ilgili hükümleri şu şekildedir:   1. Madde   “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik   düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan   doğruya Devletin iç ve dış güvenliğini ilgilendiren suçlara ilişkin davalara bakmak   üzere … il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan Devlet güvenlik mahkemeleri   kurulmuştur.”   3. Madde   “Devlet güvenlik mahkemeleri, bir başkan ile iki üyeden oluşur ve   ayrıca iki yedek üye bulunur.”   5. Madde   “Devlet güvenlik mahkemesinin başkanı ve bir asıl bir yedek üyesi …   adli yargı hakimler arasından; bir asıl bir yedek üyesi birinci sınıfa ayrılmış askeri   hakimler arasından … atanır …”   6. Madde, (2) ve (6) Fıkraları   “Askeri hakimler arasından üye,yedek üye ve Cumhuriyet savcı   yardımcılarının atanmaları, Askeri Hakimler Kanununda gösterilen usule göre   yapılır.   Bu Kanun ve diğer kanunlardaki istisnalar saklı olmak üzere Devlet   Güvenlik Mahkemeleri başkan, üye ve yedek üyeleri … muvafakatları alınmadıkça   dört yıldan önce başka bir yere veya göreve atanamazlar …   … Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli başkan, üye, yedek üye,   Cumhuriyet savcısı ve Cumhuriyet savcı yardımcıları hakkında kendi kanunlarına   göre yapılacak soruşturma sonunda görev yerlerinin değiştirilmesine dair yetkili   kurul veya mercilerce karar verildiği takdirde, ilgili hakimin … görev yeri veya     görevi, özel kanunlarında gösterilen usule göre değiştirilebilir.”   9. Madde, (1). Fıkrası, (a) Bendi   “Devlet Güvenlik Mahkemeleri aşağıdaki suçlarla ilgili davalara   bakmakla görevlidir   (a) Türk Ceza Kanununun 312. Maddesinin 2. fıkrasında … yazılı suçlar,   … (d) Anayasanın 120'nci maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen   Bölgelerde, Olağanüstü Halin ilanına neden olan olaylara ilişkin suçlar,   (e) Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, hür demokratik   düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine islenen ve doğrudan   doğruya devletin iç ve diş güvenliğini etkileyen suçlar.   …”   27. Madde, 1. Fıkra   “Devlet güvenlik mahkemesi kararlarının temyiz mercii Yargıtay’dır.”   34. Madde, 1. ve 2. Fıkra   “Devlet güvenlik mahkemelerinde göreve atanan askeri hakimlerin …   özlük işlerinde, denetimlerinde, haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin   cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçlarının soruşturma ve   kovuşturulmasında bu … kendi mesleklerine ait kanunların ilgili hükümleri   uygulanır…   Askeri yargıya mensup hakimler hakkında verilecek Yargıtay notları   ve adalet müfettişlerince … yapılacak soruşturmalara ilişkin evrak Adalet   Bakanlığına gönderilir.”   38. Madde   “Devlet güvenlik mahkemesinin yargı çevresinin tamamını veya bir   kısmını kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde   birden fazla Devlet güvenlik mahkemesi olmak kaydıyla, Devlet güvenlik   mahkemesi aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine   dönüştürülebilir…”   3. Askeri Hakimler Kanunu (357 Sayılı Kanun)   33. Askeri Hakimler Kanunu’nun ilgili hükümleri aşağıdaki şekildedir:   Ek Madde 7   “Devlet güvenlik mahkemesi üyeliği veya yedek üyeliği … görevlerine   atanan askeri hakim subayların rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi   yapmalarını sağlayacak yeterlikleri, bu Kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı   Kuvvetleri Personel Kanununun hükümleri saklı kalmak şartı ile, aşağıda belirtilen   şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.   (a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimlere subay   sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili birinci sicil amiri Milli Savunma   Bakanlığı Müsteşarı, ikinci sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.   …”   Ek Madde 8   “Devlet güvenlik mahkemelerinin askeri yargıya mensup; mahkeme   üyeleri …, Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup   olduğu Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli Savunma   Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan Kurul tarafından seçilir ve   usulüne uygun olarak atanırlar…”   16. Madde, 1. ve 3. Fıkra   “Askeri hakimlerin … atanmaları bu kanun hükümleri saklı kalmak   şartıyla Silahlı Kuvvetler mensuplarının nakil ve tayinleri hakkındaki hükümler esas   alınarak Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile   Cumhurbaşkanın onayına sunulur ve Resmi Gazete ile yayınlanır…   … Askeri hakimlik kadrolarına yapılacak atamalarda … Askeri Yargıtay   notları, müfettiş raporları ve idari üstlerce düzenlenen siciller göz önünde tutularak   işlem yapılır …”   18. Madde, 1. Fıkra   “Askeri hakimler … maaş dereceleri, maaş yükselmeleri ve diğer özlük   hakları subaylar hakkındaki kanun hükümlerine tabidir.”   29. Madde   “Askeri Hakim subaylar hakkında Milli Savunma Bakanı tarafından,   savunmaları aldırılarak, aşağıda açıklanan disiplin cezaları verilebilir:   A. Uyarma: Görevde daha dikkatli olması gerektiğinin yazı ile   bildirilmesidir.   … B. Kınama: Belli bir eylem veya davranışın kusurlu sayıldığının yazı ile   bildirilmesidir.   … Bu cezalar kesin olup, ilgilinin kuvvet komutanlığındaki dosyası ile   kıta şahsi dosyasına konur, siciline işlenir …”   38. Madde   “Askeri hakimler … görevlerini yaparlarken eşiti adliye hakimlerinin   ve savcılarının özel kıyafetini taşırlar …”   4. Askeri Ceza Kanunu’nun 112. Maddesi (22 Mayıs 1930)   34. 22 Mayıs 1930 tarihli Askeri Ceza Kanunu’nun 112. Maddesi aşağıdaki   hükümleri öngörmektedir:   “Memuriyetinin nüfuzunu suiistimal ile askeri mahkemeler üzerinde   tesir yapanlar beş seneye kadar hapsolunur.”   5. 4 Temmuz 1972 tarih ve 1602 Sayılı Yüksek Askeri İdari Mahkemesi   Kanunu   35. 22. Madde kapsamında Askeri Yargıtay’ın Birinci Dairesi adli kararlara   ilişkin başvurular ve başta mesleki terfi olmak üzere, subayların kişisel durumu ile   ilgili ihtilaflara dayalı zarar taleplerini inceleme yetkisine sahiptir.   KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT   36. İlk başvuran Sn. Kamil Tekin Sürek, ve ikinci başvuran, Sn. Yücel   Özdemir, Komisyon’a sırsıyla 25 Şubat ve 4 Mayıs 1994 tarihlerinde   başvurmuşlardır. İlk başvuran, Sözleşme’nin 10. Maddesi ve 6. Maddesi’nin 1.   Fıkrası’na dayanarak dergisinde suç unsuru şeyleri yayınlamasından dolayı mahkum   edilmesinin ifade özgürlüğüne ilişkin meşru olmayan bir müdahale teşkil ettiği ve   davasına bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından bakılmadığı yönünde   şikayetçi olmuştur. Ayrıca, kendisi aleyhinde yürütülen cezai takibatın makul bir   sürede sonuçlandırılmadığından da şikayetçi olmuştur. İkinci başvuran da aynı   şikayetlerde bulunarak bu şikayetleri Sözleşme’nin 10. Maddesi ve 6. Maddesi’nin   1. Fıkrası’na dayandırmıştır. Ayrıca, Sözleşme’nin 18. Maddesi’ne aykırı olarak,   ifade özgürlüğü hakkına getirilen kısıtlamaların 10. Madde’nin 2. Fıkrası’nda altı   çizilen meşru amaçlara uygun olmadığını iddia etmiştir.   37. Komisyon, 6. Maddenin 1. Fıkrası kapsamında başvuranlar tarafından iddia   edilen Ceza Mahkemesinin süresine ilişkin şikayet hariç olmak üzere, başvuruların   (no. 23927/94 ve 24277/94) kabul edildiğini 2 Eylül 1996 tarihinde beyan etmiştir.   Aynı gün, Komisyon başvuruların birleştirilmesi kararını almıştır. 13 Ocak 1998   tarihli raporunda (eski 31. Madde) Komisyon, Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal   edildiğine (15’e karşı 17 oy), ikinci başvuranın Sözleşme’nin 18. Maddesi   kapsamında belirttiği şikayetlere ilişkin olarak farklı bir durumun söz konusu   olmadığına (oybirliğiyle) ve Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal   edildiğine (1’e karşı 31 oy) ilişkin görüş belirtmiştir. Komisyon’un görüşü ile   birlikte rapor içinde bulunan diğer görüşlerin tam metni bu kararın ekinde   sunulmuştur.   MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR   38. Başvuranlar, Mahkeme’den muhatap Devletin Sözleşme’nin 6. Maddesinin   1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğinin tespit   edilmesini ve kendilerine 41. Madde kapsamında adil tazminat verilmesini talep   etmişlerdir.   39. Hükümet kendi adına Mahkeme’den başvuranların şikayetlerini   reddetmesini istemiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   40. Başvuranlar Sözleşme’nin 10. Maddesi ile güvence altına alınmış olan   ifade özgürlüklerine haklı sebep olmaksızın merciler tarafından müdahale edildiğini   iddia etmişlerdir. İlgili madde şu şekildedir:   “1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü,   kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu olmaksızın haber veya   fikir alma ve verme özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin televizyon ve   sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.   2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler,   demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin,   toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç   işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının ün ve haklarının   korunması, gizli kalması gereken haberlerin yayılmasına engel olunması veya yargı   gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için kanunla öngörülen bazı   formalitelere, şartlara, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”   41. Hükümet, başvuranların ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin 10.   Madde’nin ikinci paragrafı hükümleri uyarınca haklı sebebe dayandırıldığını   savunmuştur. Ancak, Komisyon başvuranların şikayetlerini kabul etmiştir.   A. Müdahalenin Mevcudiyeti   42. Mahkeme, başvuranların 1991 tarihli Terörle Mücadele Yasası’nın (“1991   Tarihli Yasa”) 6. ve 8. bölümleri uyarınca hüküm giymiş olmaları nedeniyle,   başvuranların ifade özgürlüğü hakkına bir müdahalenin yapılmış olduğunun açık     olduğunu ve bu konuda bir itirazın sunulmadığını kaydetmiştir.   B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması   43. Müdahale, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10. Maddenin 2.   Fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya birkaçına dayandığı ve anılan hedef   ve hedeflerin elde edilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” olanların   haricinde, 10. Maddenin ihlalini teşkil etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla   inceleyecektir.   1. “Kanunlar Tarafından Öngörülme”   44. Başvuranlar, bu ölçüte bağlı kalınıp kalınmadığı hususunda görüş   bildirmemişlerdir.   45. Hükümet, başvuranlar aleyhinde alınan tedbirlerin 1991 Tarihli   Yasa’nın 6. ve 8. maddelerine dayandırıldığına dikkat çekmiştir.   46. Komisyon Hükümet’in görüşünü kabul etmiştir ve müdahalelerin kanun   tarafından öngörüldüğü sonucuna varmıştır.   47. Mahkeme de Komisyon gibi, başvuranların mahkumiyeti 1991 Tarihli   Yasa’nın 6. ve 8. maddelerine dayandırıldığı için ifade özgürlüğü haklarına yapılan   müdahalelerin “kanun tarafından öngörüldüğü” sonucuna varılabileceğini,   başvuranların da bu hususa ilişkin itirazda bulunmadıklarını ifade etmiştir.   2. Meşru Amaç   48. Başvuranlar, ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahalelerin yasallığına   ilişkin itirazda bulunmak dışında bu husus hakkında görüş bildirmemişlerdir.   49. Hükümet, başvuranlara karşı alınan önlemlerin 1991 Tarihli Yasa’nın 6. ve   8. maddelerine dayandırıldığını tekrar ifade etmiştir. Bu hükümlerin amacı, toprak   bütünlüğü, ulusal birlik ve güvenliğin korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi   olarak belirtilmiştir. Başvuranlar bu meşru amaçlar doğrultusunda mahkum   edilmişlerdir, çünkü bu kişiler meşru amaçları tehdit eden terörist örgüt PKK’nın   eylemlerini haklı göstererek bölücü propaganda yapmışlardır.   50. Komisyon, başvuranların mahkumiyetinin yetkililerin yasadışı terör   faaliyetleri ile mücadele ve 10. Maddenin 2. Fıkrası kapsamında meşru amaçlar olan   milli güvenlik ve kamu emniyetinin korunmasına yönelik faaliyetlerin bir parçasını   teşkil ettiğini belirtmiştir.   51. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye’deki güvenlik durumunun hassasiyetini   (bkz. 25 Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10.   Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte olma   gereğini de dikkate alarak, başvuranlar aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal   güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi   olmak üzere, Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu   kanaatına varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına   dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerdeki   Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.   3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruret”   (a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları   (i) Başvuranlar   52. Başvuranlar ne kendilerinin ne de derginin PKK’yla herhangi bir   bağlantısının olmadığını vurgulamıştır. Söz konusu ropörtajların örgütü   yüceltmediğini ve örgüte dair olumlu yorum yapmadığını iddia etmişlerdir. Bu   ropörtajlar objektif gazetecilik ilkelerine uygun olarak tam bir objektiflikle yazılmış   ve yayınlanmıştır. Ropörtajlar güncel bir konu olan PKK’ya ilişkin olarak halkı   bilgilendirmek amacıyla yayınlanmıştır, bu ropörtajlar ne terörizmi teşvik etmiştir ne   de kamu düzenini tehdit etmiştir.   53. İlk başvuran, Sn. Sürek, derginin sahibi olmasına rağmen, derginin   içeriğine ilişkin olarak müdürlük sorumluluğu olmadığını, bu sebepten dolayı da   mahkum edilmemesi ve ağır para cezasına çarptırılmaması gerektiğini iddia etmiştir.   İkinci başvuran, Sn. Özdemir, derginin baş editörü olarak, altı ay hapis cezasına ve   ropörtajların dergide yayınlanma kararını verdiği için ağır para cezasına çarptırılmış   olmasından şikayetçi olmuştur. Her iki başvuran da kendileri aleyhinde alınan   önlemlerin Madde 10 kapsamındaki haklarına müdahale ettiğini ileri sürmüştür.   (ii) Hükümet   54. Hükümet, cevaben, başvuranların bölücü propaganda yapmaktan suçlu   bulunduklarını, çünkü söz konusu ropörtaj ve ortak bildirinin Devlete karşı şiddeti   teşvik ettiğini ve açıkça terörist bir örgütü yücelttiğini ifade etmiştir. Hükümet   görüşlerini desteklemek üzere PKK ikinci başkanıyla yapılan ve, onlara göre, açıkça   şiddeti teşvik eden ve Türk toplumundaki çeşitli grupları kin ve düşmanlığı tahrik   eden ropörtajdan çeşitli alıntılara dikkat çekmiştir. Ortak bildiriye ilişkin olarak,   Hükümet, bu bildirinin derginin aynı sayısında yayınlanan PKK lideriyle yapılan   ropörtajı destekleyici kelimeler içerdiğini gözlemlemiştir. Hükümete göre, PKK’nın   basına duyduğu düşmanlık göz önüne alındığında, PKK liderinin başvuranların   dergisine bir ropörtaj talebinde bulunduğu açıktır.   55. PKK’nın terörizm geçmişini dikkate alarak, Hükümet başvuranların 1991   Tarihli Yasa’nın 6. ve 8. bölümleri kapsamında mahkum edilmelerinin haklı   olduğunu ve başvuranlara karşı alınan önlemlerin, bu alandaki   otoritelerin inisiyatif marjına girdiğini ifade etmiştir. Böylece, müdahalelerin   Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. Fıkrası kapsamında meşru kılındığını belirtmiştir.   (iii) Komisyon   56. Komisyon, başvuranların 10. Madde kapsamındaki haklarına yapılan   müdahalelerin bu maddenin ikinci paragrafına değinilerek meşru   gösterilemeyeceğini belirtmiştir. Bu sonuç dahilinde, Komisyon ropörtajda PKK   lideri tarafından verilen yanıtların ve ortak bildiride kullanılan dilin ileri düzeyde   şiddete teşvik olarak değerlendirilemeyeceği ve İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi tarafından belirlenen ropörtajın diğer hususlarının başvuranların   mahkum edilmesini haklı göstermediği (bkz. yukarıda 17. paragraf) kanaatindedir.   Komisyon’un görüşlerine göre, başvuranlara karşı alınan önlemlerin etkisi önemli   siyasi konularda kamuoyunda çıkabilecek tartışmaları caydırmak olmuştur. Bu   nedenlerle Komisyon bu davada Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edilmiş olduğu   kanaatine varmıştır.   (b) Mahkeme’nin değerlendirmesi   57. Mahkeme, örneğin Zana - Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s. 2547-   48, 51. Madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa kararında (1999-...   Raporları, s. ..., 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel ilkeleri   vurgulamaktadır.   (i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve   toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini   teşkil etmektedir. 10. Maddenin 2. paragrafı uyarınca bu kabul gören veya zararsız   veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda kırıcı, şok   edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir “demokratik   toplumun” olmazsa olmazları olan çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir.   10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması gereken ve   ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.   (ii) 10. Maddenin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir sosyal   ihtiyaç” anlamındadır. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup   olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız bir   mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve kararları   kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir   “sınırlamanın” Sözleşme’nin 10. Maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile   bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.   (iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan   ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davayı bir bütün   olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile orantılı”   ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi için belirtilen   gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir. Bunu yaparken de   Mahkeme, ulusal otoritelerin Madde 10 kapsamında bulunan ilkelere uygun   standartları uyguladığı ve ilgili bulgularıkabul edilebilir bir değerlendirmesine dayalı   oldukları konusunda olumlu kanaate varmalıdır.   58. Başvuranların sahibi ve yazı işleri müdürü oldukları dergi vasıtasıyla   terörist örgütlerin bildirilerini yayınlamak ve bölücü propaganda yapmak   suçlarından mahkum edilmiş olmaları nedeniyle (yukarıda paragraf 8), söz konusu   müdahaleler ayrıca basının bir siyasi demokrasinin düzgün şekilde işlemesinin   sağlanmasına ilişkin temel görevi bağlamında da dikkate alınmalıdır (birçok diğer   otoritenin yanı sıra bkz. 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens - Avusturya kararı, A Serisi,   no. 103, s. 26, Madde 41; ve yukarıda anılan Fressoz ve Roire kararı, s. ..., Madde   45) Basının, şiddet tehdidi karşısında milli güvenlik veya ülke bütünlüğünün   korunması veya asayişsizlik veya suçun engellenmesi amacıyla konmuş olan   sınırlamaları aşmaması kaydıyla bölücü olanlar da dahil olmak üzere, siyasi   hususlarda görüş ve bilgi vermesi bir zorunluluktur. Basının, anılan bilgileri ve   fikirleri bildirme zorunluluğunun yanı sıra, halkın da bunları almaya hakkı vardır.   Basın özgürlüğü, kamuoyuna siyasi liderlerin fikir ve tutumlarının keşfedilmesi ve   bunlara ilişkin bir kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır   (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 26, Madde 41-42).   59. Mahkeme, derginin PKK’nın ikinci adamlarından biriyle yapılan iki   ropörtajla birlikte Muhatap Devletin yasaları kapsamında PKK gibi, yasadışı olarak   değerlendirilen dört siyasi örgüt tarafından hazırlanan ortak bildiriyi de   yayınladığına işaret etmektedir. Ropörtajlarda, PKK üyesi, Türkiye’nin   güneydoğusunda yaşayan Kürt halkına ilişkin olarak Amerika Birleşik   Devletleri’nin çıkarları doğrultusunda uygulanan çifte standardı eleştirmiş ve   Muhatap Devletin o bölgesinde görev yapan yetkililerin politikalarını Kürt halkını   topraklarından atmak ve direnişlerini kırmak doğrultusunda olduğu için kınamıştır.   İkinci ropörtajda, Kürt halkı için yapılan savaşın “bizim tarafımızda tek bir kişi   kalana kadar” (yukarıda paragraf 10) devam edeceğini iddia etmiştir. Ortak   bildiride ise, yetkililer onlara karşı yapılan çok sayıda haksızlığın ışığında işçi   sınıfının bir araya gelmesi için çağrıda bulunmuşlardır. Kürt halkının kendi   geleceğini belirleme hakkının tanınmasını ve Türk ordusunun Kürdistan’dan   çekilmesini talep etmişlerdir (bkz. yukarıda paragraf 10).   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 1991 tarihli Yasa’nın 6. ve 8. Maddeleri   kapsamındaki başvuranların aleyhine yapılan suçlamaların kanıtlanmış olduğuna   karar vermiştir (bkz. yukarıda 16. ve 17. paragraflar). Mahkeme, PKK yetkilisinin,   ropörtajlarda, yetkilileri katliamlardan ve “Kürdistan”da yaşayan Kürtlerin   sürülmesinden sorumlu tuttuğu, Kürtler tarafından gerçekleştirilen terörist eylemleri   yücelttiği ve Kürt halkı için ayrı bir Devlet kurulması gerektiğini ifade ettiği   kanaatindedir. Mahkeme, ayrıca, ortak bildirinin yayınlanmasının 1991 tarihli   Yasa’nın 6. Maddesi kapsamında ayrı bir suç teşkil ettiği kararına varmıştır.   60. Yukarıda belirtilen müdahalenin gerekliliğinin değerlendirilmesi açısından,   yukarıda tespit edilen ilkeler ışığında (bkz. paragraf 57 ve 58), Mahkeme   Sözleşme’nin 10. Maddesinin 2. Fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin siyasi   konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir   kapsam olduğuna işaret etmektedir (bkz. 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove - Birleşik   Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde). Ayrıca, izin verilebilir   eleştirilerin sınırları hükümet ile ilgili hususlarda, özel vatandaşlar veya siyasetçiler   açısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki hareketler veya hükümetin   ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da   yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen konum,   özellikle haksız saldırılar ve düşmanların eleştirilerine cevap verilmesine ilişkin   başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere başvurulması konusunda bir   sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu düzeninin   garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere,   doğru tepkiyi verecek ve anılan ifadeler aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet   otoritelerinin yetkisine açıktır (bkz. 9 Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye kararı,   1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir   kamu görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği   durumlarda Devlet otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin   incelenmesinde daha geniş bir marja sahiptir.   61. Mahkeme, ropörtajlarda ve ortak bildiride kullanılan kelimeler ve bu   kelimelerin yayınlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracaktır. Bağlam   açısından, kendisine sunulan davaların tarihçelerini, özellikle terörizmin   engellenmesine ilişkin sorunları dikkate alacaktır (bkz. yukarıda belirtilen İncal -   Türkiye kararı, s. 1568, 58. Madde).   Mahkeme ilk olarak, söz konusu ropörtajların yasa dışı bir örgütün bir üyesiyle   yapılmış olması gerçeğinin başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan   müdahaleyi haklı göstermeyeceğine dikkat çeker; ayrıca ropörtajların içerisinde   resmi politikaya karşı getirilen ağır eleştiriler vardır ve Türkiye’nin güneydoğusunda   yaşanan rahatsızlıkların kaynağı ve sorumluluğuna ilişkin olarak tek taraflı bir   yaklaşım benimsenmektedir. Ropörtajlarda kullanılan kelimelerden mesajın   uzlaşmazlık olduğu ve PKK’nın hedefleri garantiye alınmadıkça yetkililerle anlaşma   olmayacağı açıkça anlaşılmaktadır. Ancak metinler bir bütün olarak ele alındığında   kin ve düşmanlığa tahrik ettiği söylenemez. Mahkeme, ropörtajların bu şekilde   yorumlanabilecek bölümleri üzerinde dikkatle durmuştur. Ancak Mahkemeye göre,   “Bizden topraklarımızdan çıkmamız istenirse, bunu hiçbir zaman kabul   etmeyeceğimiz bilinmelidir” veya “Bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş   devam edecek” veya “Türkiye Devleti bizi topraklarımızdan atmak istiyor. İnsanları   köylerinden çıkarıyor” veya “Bizi yok etmek istiyorlar” gibi ifadeler, karşı tarafın   amaçlarına devam etmek için çözülmesinin ve bu açıdan liderlerinin gösterdiği   tavırların bir yansımasıdır. Bu açıdan bakıldığında, ropörtajlar Türkiye’nin   güneydoğusundaki resmi politikaya muhalefetin ardındaki itici güçlerin   psikolojisine ilişkin olarak kamuoyunu aydınlatmak ve bu ihtilafta yer alan çıkarları   değerlendirmek açısından haber niteliği taşımaktadır. Mahkeme, doğal olarak,   yetkililerin bölgedeki güvenlik durumunu kötüleştirebilecek kelimeler ve eylemler   üzerinde önemle duracağının farkındadır, çünkü bu bölge yaklaşık 1985 yılından   beri çok sayıda kişinin hayatını kaybetmesi ve bölgede olağanüstü halin   kurulmasıyla sonuçlanan ve PKK üyeleriyle güvenlik güçleri arasında meydana   gelen rahatsız edici durumlarla karşı karşıya kalmıştır (bkz. yukarıda bahsedilen   Zana kararı, s. 2539, 10. Madde). Mahkemeye göre, anılan davada yerel yetkililerin   Türkiye’nin güneydoğusunda süregelen durumla ilgili olarak halkı farklı bir   perspektiften, bu perspektif her ne kadar hoş olmasa da, bilgilendirmeleri hususunda   gereken dikkati göstermedikleri görüşündedir. Daha önce de belirtildiği üzere,   ropörtajlarda ifade edilen görüşler, şiddete tahrik olarak değerlendirilemez; şiddete   tahrik etmeye meyilli olarak da yorumlanamaz. Mahkemenin görüşüne göre,   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından başvuranları suçlamak ve   cezalandırmak adına gösterilen sebepler, ilgili olsalar da, başvuranların ifade   özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleleri haklı göstermek için yeterli olarak   değerlendirilemez (bkz. yukarıda 17. paragraf). Bu karar, başvuranların 1991 tarihli   Yasa’nın 6. Maddesi kapsamında, ortak bildirinin yayınlanmasına ilişkin olarak,   mahkum edilmeleri için de geçerlidir çünkü Mahkemeye göre metnin içinde şiddete   tahrik etme olarak yorumlanacak herhangi bir husus yoktur.   62. Mahkeme, ayrıca, Sn. Sürek’in ağır para cezasına ve Sn. Özdemir’in ise   hem para cezasına hem de altı ay hapis cezasına çarptırıldığını ifade etmiştir (bkz.   yukarıda paragraf 16). Söz konusu yayınların yer aldığı derginin tüm kopyaları   yetkililer tarafından toplatılmıştır (bkz. yukarıda paragraf 11). Bu bağlamda   Mahkeme, verilen cezaların ağırlığının yapılan müdahalenin oranı değerlendirilirken   göz önüne alınması gereken faktörler olduğuna dikkat çeker.   63. Mahkeme, medya mensupları tarafından ifade özgürlüğü hakkının   kullanılmasına eşlik eden “görev ve sorumlulukların” ihtilaflı ve gergin ortamlarda   özel önem taşıdığını vurgular. Bu yüzden de Devlete karşı şiddet   kullanma yoluna giden örgüt temsilcilerinin görüşleri yayınlanırken, medya şiddeti   tahrik eden ve kin güden konuşmaların yapıldığı bir araç olarak görülmesin diye,   daha fazla özen gösterilmelidir. Aynı zamanda, bu tür görüşler böyle   sınıflandırılamayacağı için, Sözleşmeci Devletler, ceza hukukunun ağırlığını medya   üzerine toplayarak, toprak bütünlüğü veya ulusal güvenliğin korunmasının veya suç   ve asayişsizliğin önlenmesinin halkın bu hususlarda haber alma hakkını kısıtladığını   ifade edemezler.   64. Yukarıda bahsedilen görüşlerin ışığında Mahkeme, başvuranların   suçlanmasının ve cezalandırılmasının izlenen amaçla orantılı olmadığı, bu yüzden de   “demokratik bir toplumda” gerekli olmadığı kararına varmıştır. Bu sebepten dolayı   da Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlali söz konusudur.   II. SÖZLEŞME’NİN 18. MADDESİ’NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   65. Mahkeme, Komisyon’un Madde 10 kapsamında yapılan şikayete ilişkin   ayrı bir hususun söz konusu olmadığına karar vererek ikinci başvuran Sn.   Özdemir’in Sözleşme’nin 18. Maddesi kapsamında yapmış olduğu şikayeti kabul   etmediğine dikkat çekmektedir. Madde 18 şu şekildedir:   “Bu Sözleşme’yle söz konusu hak ve özgürlüklere getirilmesine   müsaade edilen kısıtlamalar, burada öngörülenlerin dışında herhangi bir amaç için   uygulanamaz.”   66. Mahkeme ikinci başvuranın bu şikayeti kendi huzurunda yapılan ne yazılı   ne de sözlü duruşmalarda dile getirdiğine dikkat çekmektedir. Bu koşullar altında   Mahkeme bu şikayetin incelemeye alınmasını gerekli görmemektedir.   III. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİASI   67. Başvuranlar, kendilerini yargılayıp mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesinde bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşme’nin 6.   Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden şikayetçi   olmuştur. 6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:   “Herkes, ... kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara   bağlanması konusunda, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   tarafından davasının ... adil ... olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir…”   68. Hükümet bu şikayete itiraz etmiş ve 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlalinin söz   konusu olmadığını iddia etmiştir. Komisyon başvuranların şikayetlerini kabul   etmiştir.   A. Hükümetin ön itirazı - iç hukuk yollarının tüketilmemesi   69. Hükümet, başvuranların takibatın hiçbir aşamasında takibatlara askeri bir   hakimin katılmasından dolayı yargılanmalarının adil olmadığını iddia etmediklerine   dikkat çekmiştir. Bu sebepten dolayı, başvuranların şikayetleri Sözleşme’nin 35.   Maddesinin 1. Fıkrası çerçevesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemesinden   dolayı reddedilmelidir. Bu görüşlerini, Mahkeme’nin 15 Kasım 1996 tarihli Sadık -   Yunanistan kararına dayandırmışlardır (Raporlar 1996-V, s. 1638).   70. Mahkeme, Hükümetin, başvuruların kabulü görüşülürken, bu itirazını dile   getirmediğine işaret etmektedir. Bu husustaki görüşleri sadece başvuranların   Yargıtay’ın bağımsızlığına ve tarafsızlığına karşı çıkmamalarıyla ilgilidir.   Başvuranların şikayeti, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin bu özelliklerden   yoksun olmasıdır. Bu sebepten dolayı Hükümet’in itirazlarını takibatın bu   aşamasında dile getirmesi estoppel’e tabi tutulmuştur ( bkz. diğer otoriteler arasında,   Kasım 1997 tarihli Zana - Türkiye kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2546, 44. Madde;   Mart 1999 tarihli Nikolova - Bulgaristan kararı, Raporlar 1999, s. ..., 44. Madde).   B. Esaslar   71. Başvuranlar dilekçelerinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi   Devlet Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanı’nın   onayına tabi olmak üzere, Milli Savunma Bakanı ve Başbakan’ın ortak kararı ile   atanmış olduklarından, idareye bağlı olduklarını belirtmişlerdir. Mesleki sicilleri ve   terfileri ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın amirinin ve dolayısıyla da   ordunun kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimleri amirine ve orduya   karşı bağlayan bağlar, askeri hakimlerin mahkemedeki işlevlerini bağımsız ve   tarafsız olarak yerine getirmelerini engellediğini öne sürmüşlerdir. Başvuranlar   ayrıca, amirlerinin görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin imkansız olduğu   gerekçesi ile askeri hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları mahkemelerin   bağımsızlık ve tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır.   72. Başvuranlar, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin   bağımsızlık ve tarafsızlığını engellediğini ve kendilerinin 6. Maddenin 1. Fıkrasına   aykırı olarak adil yargılanma hakkından mahrum bırakıldıklarını belirtmişlerdir.   73. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına   ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. Fıkrası anlamında   bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli   işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatlarını sunmuştur.   Hükümet, askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki   başvuranların iddialarına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri   hakimin adli işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri   Kanun’un 112. Maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bkz. yukarıda   paragraf 34). İkinci olarak, başvuranlar tarafından belirtilen sicil raporlarının sadece   askeri hakimlerin adli olmayan görevlerindeki tutumlarına ilişkin olduğunu   belirtmiştir. Askeri hakimler sicil raporlarına erişim hakkına sahip olup, bunların   içeriği konusunda Yüksek Askeri İdari Mahkeme’de dava açma hakkı verilmiştir   (bkz. yukarıda paragraf 35). Adli yetki ile hareket ederken, bir askeri hakimin tam   olarak bir sivil hakim şeklinde değerlendirildiğini savunmuştur.   74. Ayrıca Hükümet, mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle   başvuranların yargılanmasının adil olma özelliğinin önyargıya tabi olmadığını öne   sürmüştür. Askeri hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan hakimi mahkemeye atayan   kamu yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna ilişkin herhangi bir etkiye sahip   olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranların mahkumiyetleri, başvuranlar tarafından   bağımsızlığı ve tarafsızlığı sorgulanmayan Yargıtay tarafından incelenmiştir.   75. Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin Anayasa’nın 143.   Maddesi uyarınca kurulmasını öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle dikkate   alınması gerektiğini Mahkeme’ye bildirmiştir. Silahlı Kuvvetlerin terörle mücadele   kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin güvenlik ve   Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi amacıyla gerekli uzmanlık   ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımıyla anılan mahkemelerin   güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.   76. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin Sözleşme’nin 6.   Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul   edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat   tarihinde benimsenen İncal - Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve   görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.   77. Mahkeme 9 Haziran 1998 tarihli Incal - Türkiye kararı (1998-IV Raporları,   s. 1547) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında (1998 Raporları, s. ...)   mevcut dava için hükümet tarafından öne sürülen hususlara benzer hususların ele   alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda Mahkeme, Devlet Güvenlik   Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun bağımsızlık ve tarafsızlık   açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bkz. yukarıda anılan İncal kararı, s.   1571, madde 65). Diğer yandan Mahkeme, bu hakimlerin statüsünün bazı   hususlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararına   varmıştır (aynı yerde, Madde 68): örneğin, orduya ait görevliler olduğundan ve   dolayısıyla amirlerinden emirler aldığı; veya askeri disipline tabi kaldıkları; ve   atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından   alındığı gerçekleri (bkz. yukarıda paragraf 32-35).   78. İncal Kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik   Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı   sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesi’nin işleyiş şeklinin başvuranların adil yargılanma haklarını   ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendisini yargılayan   mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir korkunun mevcut olup   olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan İncal Kararı, s. 1572, Madde 70;   ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. ..., Madde 38).   Bu soruya ilişkin olarak Mahkeme, mevcut başvuranlar gibi sivil olan Sn. İncal   ve Sn. Çıraklar’ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir neden   görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye yönelik   propaganda yapmak suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan   başvuranlar, Askeri Hakimler üyesi olan, düzenli bir askeri görevlinin katılımını   içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır bir   husustur (bkz. yukarıda paragraf 33). Bu itibarla, yargılanmanın ikinci turunda   İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi   olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli   sebepleri mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranların mahkemenin bağımsızlık ve   tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir.   Yargıtay’daki yargılamalar da, ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu   korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır (bkz. yukarıda anılan İncal kararı, s.   1573, Madde 72 sonu).   79. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı Mahkeme, 6. Maddenin 1. Fıkrasının   ihlal edildiği kararına varmıştır.   IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   80. Başvuranlar yerel ve Sözleşmeci mahkemelerinde ortaya çıkan gider ve   masrafların geri ödenmesinin yanı sıra, maddi ve manevi zarara ilişkin tazminat   talebinde bulunmuştur. Sözleşme’nin 41. Maddesi bu açıdan aşağıdakileri   öngörmektedir:   “Mahkeme tarafından Sözleşme veya protokollerin ihlal edildiğinin   tespit edilmesi ve ilgili Yüksek Akit Tarafın iç hukukunun sadece kısmi bir   tazminatı öngörmesi durumunda, Mahkeme gerektiğinde mağdur olan tarafın adil   şekilde tazmin edilmesini öngörebilir.”   A. Maddi zarar   81. Sn. Sürek ödemek zorunda kaldığı para cezasının tazmin edilmesi için   200,000 Fransız Frangı tutarında tazminat talebinde bulunmuştur. Sn. Özdemir ise   kendisine getirilen para cezasının tazmini için 100,000 Fransız Frangı tutarında   tazminat talebinde bulunmuştur.   Başvuranlar talep ettikleri Fransız Frangı tutarlarının bugünkü kurlar göz   önünde tutulduğunda 1992 yılında kendilerine getirilen para cezasına eşit olduğunu   ve o tarihten itibaren muhatap Devlette bulunan yüksek enflasyon oranını dikkate   almış olduklarını belirtmişlerdir.   82. Hükümet, söz konusu para cezalarının tutarları dikkate alındığında   başvuranlar tarafından talep edilen tutarların fahiş olduğunu ileri sürmüştür. Sn.   Sürek’in para cezasını aylık taksitler halinde ödemesine izin verildiğini, Sn.   Özdemir’in ise para cezasının onaylanmadığını da eklemişlerdir. 4304 sayılı Kanuna   göre Sn. Özdemir’e getirilen ceza ertelenmiştir (bkz. yukarıda paragraf 25).   83. Mahkeme, kendisine verilen para cezasını ödeyen ilk başvuran Sn. Sürek’in   bu konuda tazmin edilmesi gerektiği kanaatindedir. Bu sebepten dolayı, kendisine   8.000 Fransız Frangı verilmesine karar verir.   B. Manevi zarar   84. Başvuranlar herhangi bir açıklama yapmaksızın 80,000 Fransız Frangı   tazminat talep etmişlerdir.   85. Hükümet talebin reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Mahkeme   tarafından bu davada bir ihlalin tespit edilmesi durumunda bu tespitin kendi başına   adil tazmin teşkil edeceğini belirtmiştir.   86. Mahkeme başvuranların bu dava süresince çok büyük sıkıntı çekmiş   olabileceği kanaatindedir. Eşit bir değerlendirme yaparak, Sözleşme’nin 41.   Maddesi’nde de öngörüldüğü üzere, Mahkeme başvuranların her birine tazminat   tutarı olarak 30.000 Fransız Frangı verilmesine karar verir.   C. Masraf ve giderler   87. Başvuranlar yasal gider ve ücretler için her biri adına 50,000 Fransız Frangı   olmak üzere toplam 100,000 Fransız Frangı olan tutarın geri ödenmesini talep   etmişlerdir. Sn. Sürek Mahkemeye talebini desteklemek amacıyla Sözleşmeci   kurumlara açtığı diğer davalarla birlikte bu davaya ilişkin olarak yasal ücretlerin   ödenmesi için avukatıyla yapmış olduğu sözleşmeyi sunmuştur.   88. Hükümet, talep edilen meblağların yerel mahkemelerde Türk avukatları   tarafından kazanılan ücretlere kıyasla abartılı olduğunu ve usulüne uygun olarak   doğrulanmadığını bildirmiştir. Davanın basit bir dava olduğunu ve mahkemede   kendi dilini kullanma hakkına sahip olan başvuranların avukatının fazla bir emek   harcamadığını belirtmiştir. Muhatap Devletteki sosyo-ekonomik durum dikkate   alınarak, haksız bir zenginlik kaynağı teşkil edebilecek bir kararın verilmemesi   yönünde uyarıda bulunmuştur.   89. Mahkeme, başvuranların avukatının benzeri olaylara dayalı olarak   Sözleşme’nin 6. ve 10. Maddesi kapsamındaki şikayetlerin Mahkeme huzuruna   getirilmesine ilişkin hazırlıkları yürütmüş olduğunu dikkate almaktadır. Adil bazda   karara vararak ve emsal kararda öngörülen kriterlere göre (bkz. diğer otoriteler   arasında, yukarıda anılan Nikolova - Bulgaristan kararı, s. ..., 79. Madde), Mahkeme   başvuranların her birine 15,000 Fransız Frangı ödenmesine karar vermiştir.   D. Temerrüt faizi   90. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre   tespit edilmiş olan yıllık % 3,47 oranına tekabül eden Fransa’da uygulanan yasal   faiz oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatine varmıştır.   YUKARIDA   MAHKEME   BELİRTİLEN   GEREKÇELERE   DAYANARAK   1.   Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğinin altı oya karşı on   bir oy ile kabulüne;   2.   İkinci başvuranın Sözleşme’nin 18. Maddesi kapsamındaki   şikayetinin değerlendirilmesinin gerekmediğinin oybirliğiyle kabulüne;   3.   Hükümet’in Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. Fıkrası kapsamında   yaptığı ön itirazın oybirliğiyle reddine;   4.   Sözleşme’nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiğinin bire   karşı on altı oyla ile kabulüne;   5.   (a) Üç ay içinde, ödeme tarihinden geçerli olan kur üzerinden   Türk lirasına çevrilmek üzere davalı devletin başvuranlara aşağıdaki tutarları   ödemesinin kabulüne:   (i) ilk başvuran Sn. Sürek’e maddi zarara ilişkin olarak 8,000 (sekiz bin)   Fransız Frangı;   (ii) manevi zarara ilişkin olarak başvuranların her birine 30,000 (otuz bin)   Fransız Frangı;   (iii) masraf ve giderlere ilişkin olarak başvuranların her birine 15,000 (on beş   bin) Fransız Frangı;   (b)   Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine   dek bu tutarlar için yıllık %3,47 faiz oranı uygulanmasının bire karşı on altı oy ile   kabulüne;   6.   Başvuranların adil tazminata ilişkin diğer taleplerinin   oybirliğiyle reddine.   ilişkin alınan işbu karar İngilizce ve Fransızca olmak üzere, 8 Temmuz 1999   tarihinde Strazburg’da bulunan İnsan Hakları Binasındaki açık oturumda tefhim   edilmiştir.   İmza: Luzius WILDHABER   Başkan   İmza:   PAUL MAHONEY   Sekreter Yardımcısı   Sn. Wildhaber’in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşme’nin 45. Maddesinin 2.   Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fıkrası uyarınca bu karara   aşağıdaki şerhler eklenmiştir:   (a) Sn. Palm. Sn. Tulkens, Sn. Fischbach, Sn. Casadevall ve Sn.   Greve’nin müşterek mutabakat şerhi;   (b) Sn. Bonello’un mutabakat şerhi;   (c) Sn. Wildhaber, Sn. Kuris, Sn. Straznicka, Sn. Baka ve Sn. Traja’nın   müşterek, kısmi muhalefet şerhi;   (d) Sn. Gölcüklü’nün muhalefet şerhi.   Paraf: L. W.   Paraf: P.J. M.   HAKİM WILDHABER’İN BİLDİRGESİ   Haziran 1998 tarihli İncal-Türkiye kararında (1998 Raporları, s. 1547)   Sözleşme’nin 6. Maddesi’nin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy   kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme’nin çoğunluğu tarafından   ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.   HAKİMLER PALM, TULKENS, FISCHBACH, CASADEVALL VE   GREVE’NİN MÜŞTEREK MUTABAKAT ŞERHİ   Sürek - Türkiye (no. 1) davasında Hakim Palm’ın kısmi muhalefet şerhinde   öngörülen daha kapsamlı yaklaşımı kullanarak aynı sonuca varsak da, mevcut   davada Mahkeme’nin 10. Maddenin ihlal edildiğine ilişkin kararını paylaşıyoruz.   Bizim görüşümüze göre, muhatap Devlete açılan bu tarz davalarda 10. Madde   hususunun değerlendirilmesi sırasında yayında kullanılan kelimeler üzerinde çok   fazla durulmakta ancak bu kelimelerin kullanıldığı genel bağlam ve bunların olası   etkilerine yeterli dikkat verilmemektedir. Şüphesiz ki söz konusu dil çok sert hatta   şiddetli olabilir. Ancak demokrasilerde, Mahkemenin de vurguladığı üzere,   “savaşçı” kelimeler bile 10. Madde ile koruma altına alınabilir.   Mahkemenin emsal davalarında ortaya çıkan siyasi konuşmalara daha geniş   koruma uygulanmasıyla aynı doğrultuda bir diğer yaklaşım ise kullanılan   kelimelerin kışkırtıcı yapısına daha az önem verip bu konuşmanın yapıldığı   bağlamsal durumun unsurlarına daha fazla önem vermektir. Kullanılan dil şiddeti   kışkırtmak ya da tahrik etmeyi mi amaçlamaktadır? Bu duruma yol açabilecek   gerçek ve hakiki bir risk var mıdır? Bu sorulara verilecek yanıtlar her davanın   koşullarında genel bağlamı oluşturan çok sayıda farklı aşamanın ölçülü bir şekilde   değerlendirilmesini gerektirmektedir. Başka sorular da sorulmalıdır. Suç teşkil eden   metnin yazarı toplum içerisinde kendi kullandığı kelimelerin etkisini artırabilecek ve   toplumu etkileyebilecek bir kişi midir? Yayına, söz konusu konuşmanın etkisini   artırabilecek önemli bir gazetede ya da başka bir ortamda ün sağlayacak şekilde yer   verilmiş midir? Kelimeler şiddetin tam ortasında mıdır yoksa şiddete yakın mıdır?   Şok eden ve hakarette bulunan - 10. Maddeyle korunan - dil ile demokratik bir   toplumda hoşgörü hakkını azaltan dil arasında ayrım yapabilmek sadece suç teşkil   eden kelimelerin ortaya çıktığı bağlamın dikkatli bir incelemesiyle olabilir.   HAKİM BONELLO’NUN MUTABAKAT ŞERHİ   Çoğunluk ile birlikte 10. Maddenin ihlal edildiği yönünde oy kullandım, ancak   Mahkemenin, yerel yetkililerin başvuranların ifade özgürlüğü hakkına yaptıkları   müdahalenin demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceğini   belirlemek için uyguladığı ilk ölçütü onaylamıyorum.   Bu dava ve şiddete tahrikin söz konusu olduğu daha önceki Türkiye’de ifade   özgürlüğü davaları boyunca, Mahkeme tarafından belirlenen en yaygın ölçüt şudur:   başvuranlar tarafından yayınlanan yazılar şiddet kullanımını destekliyorsa ya da   teşvik ediyorsa başvuranların ulusal mahkemelerce mahkum edilmeleri demokratik   bir toplumda haklı sebebe dayanmaktadır.   Ben bu ölçütü yetersiz olarak değerlendiriyorum. Şiddeti tahrik eden kişilerin   ulusal yetkililerce cezalandırılmalarının sadece eğer bu tahrik “açık ve mevcut bir   tehlike” yaratıyorsa, demokratik bir toplumda haklı sebebe dayandırılabileceği   kanaatindeyim. Güç kullanımı soyutsa ve zamanla gerçek veya olası şiddetin   merkezinden kalkıyorsa, ifade özgürlüğü hakkı geçerli olmalıdır   Bu noktada gelmiş geçmiş en önemli anayasa hukukçusunun kanunu ve düzeni   bozabilecek kelimeler hakkında söylediklerini hatırlatmak istiyorum: “Ülkenin   kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren kanunun meşru ve   zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri sürece beğenmediğimiz ve   ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade edilmesini kontrol etmekten kendimizi   daima alıkoymalıyız.”   İfade özgürlüğünün garanti altına alınması bir devlete güç kullanımını   savunmayı yasaklama hakkı vermez; ancak böyle bir savunma olası bir kanunsuzluk   yaratıyorsa ya da bunu tahrik ediyorsa ve böyle bir hareketi teşvik ediyorsa durum   faklı olacaktır. Bu bir olasılık ve derece sorunudur.   İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı gösteren açık ve mevcut bir tehlike   bulunduğu görüşünü desteklemek için, ciddi bir tehlikenin beklenildiği ya da   savunulduğu ya da başvuranın geçmişteki hareketlerinin kendisinin şiddet taraftarı   olmasının acil ve ağır hareketler doğuracağına inanılması için haklı sebep   sağlayacağı gösterilmelidir.   Bazıları tarafından ölüme gebe oldukları düşünülse de, başvuranların   suçlandıkları kelimeler bana göre, kamu düzenini tehdit eden korkunç etkilere sahip   değildir. Türkiye’nin kurtulması için bu ifadelerin derhal bastırılmasının kaçınılmaz   olduğu görüşü de benim için bir şey ifade etmemektedir. Bu ifadeler ne açık ne de   mevcut herhangi bir tehlike oluşturmamaktadır.   Özet olarak, “konuşmalardan doğan hiç bir tehlike açık ve mevcut sayılamaz,   korkulan tehlike tam bir değerlendirme yapılmadan ortaya çıkabilecek kadar yakın   olmadıkça. Değerlendirme yapılarak yalanlar ve yanlışlıklar ile mücadele için     zaman olduğunda, tehlikeyi eğitim yoluyla engellemek için yapılacak şey daha fazla   konuşmaktır, zorla susmak değil”.   HAKİMLER WILDHABER, KURIS,   STRAZNICKA, BAKA VE TRAJA’NIN   MÜŞTEREK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   İfade özgürlüğü davalarında Mahkemeden iddia edilen müdahalenin iç hukukta   yeterli bir sebebi olup olmadığı, meşru bir amaca yönelik olup olmadığı ve   demokratik bir toplumda haklı gösterilip gösterilemeyeceği hususunda karar vermesi   beklenmektedir. Bu husus, 10. Maddenin ikinci paragrafındaki açık ifadelere olduğu   kadar, bu hükme ilişkin çok sayıda emsal davaya da dayanmaktadır. Sözleşme   kapsamındaki ifade özgürlüğü kayıtsız şartsız değildir. 10. Maddede korunma altına   alınan hususlar “Devleti veya Toplumun herhangi bir kesimini şok edici, rahatsız   edici ve hakaret edici” bilgi ve görüşleri içerse de (bkz. Handyside - Birleşik   Kraliyet, 7.12.1976, A Serisi no. 24, 49. Madde; Castells - İspanya, 23.4.1992, A   Serisi no. 236, 42. Madde; Jersild - Danimarka, 23.9.1994, A Serisi no. 298, 37.   Madde; Fressoz ve Roire - Fransa, 21.1. 1999, 45. Madde) bu durum her zaman için   2. paragrafa tabidir. 10. Maddenin uygulanmasını isteyenler belirli sınırları   aşmamalıdırlar.   Demokratik bir toplumda sınırlayıcı tedbirlerin gerekli olup olmadığını   değerlendirirken, Devlet’in takdir marjına hak ettiği saygı verilerek; demokratik   olarak seçilmiş Hükümetler tarafından alınan tedbirlerin demokratik meşruluğu   kendi kendini zapt etmeyi öngörmektedir. Takdir marjı değişiklik gösterebilir:   örneğin, bu marj, müdahale edilen konuşma siyasi bir konuşma ise, dar olacaktır,   çünkü bu çeşit bir ifade demokrasinin özüdür ve bu konuşmaya yapılan müdahale   demokrasiyi baltalamaktadır. Diğer taraftan, eğer konuşmanın kendisi demokrasiyi   baltalayıcı bir tehlike yaratıyorsa, takdir marjı buna bağlı olarak daha geniş   olacaktır.   Birbirleriyle yarış halinde olan Sözleşme çıkarları söz konusu olduğunda   Mahkeme ağırlığını koyarak bir çıkara öncelik vermek için duruma müdahale etmek   zorunda kalacaktır. Birbiriyle çatışan çıkarlar yaşam hakkı veya fiziksel bütünlük ise   söz konusu ölçütler ifade özgürlüğü için kullanılmayacaktır (bkz. 25 Kasım 1997   tarihli Zana - Türkiye kararı, Raporlar 1997-VII, s. 2533, 51., 55. ve 61. Maddeler).     Bu hususlar göz önünde bulundurulduğunda demokratik bir toplumda şiddete   tahrik içeren konuşmaların sınırlandırılması gerektiği gerçeğine ulaşmak daha kolay   olacaktır. Demokrasinin antitezi olan şiddet siyasi görüşleri ifade etmenin bir yolu   olarak, sonuçlara bakılmaksızın, tahrik edilirse, bu durum demokrasiyi   baltalayacaktır. Türkiye Birleşik Komünist Partisi - Türkiye davasında (30.1.1998,   Raporlar 1998-I, s. 1, 57. Madde) Mahkeme, demokrasiyi Sözleşme tarafından   öngörülen tek siyasi model olarak görmektedir ve “demokrasinin temel ilkelerinden   birinin bir ülkenin karşılaştığı sorunları, şiddete başvurmaksızın diyalog yoluyla   çözme fırsatı yaratması” olduğuna dikkat çekmektedir. Aslında şiddet Sözleşmeye   kesinlikle uymamaktadır. Fikirlerin özgürce ifade edilmesini savunmaktan farklı   olarak, şiddete tahrik diyalogunun reddedilmesi, güçlerin çatışması adına değişik   görüşlerin ve teorilerin test edilmesine karşı çıkılmasıdır. Bu sebepten dolayı da 10.   Maddenin kapsamına girmemelidir.   Mevcut davada, söz konusu dört sol örgütün Türk yasaları kapsamında yasa dışı   olarak değerlendirildiğini kabul ediyoruz. Ancak, bu örgütler tarafından yayınlanan   ortak bildiride kullanılan ifadelerin ılımlı olduğu kanaatindeyiz. Bu görüşler,   başvuranların ifade özgürlüğü haklarına yapılan müdahaleleri haklı göstermez.   PKK’nın ikinci başkanıyla yapılan ropörtaja ilişkin olarak, ilk olarak, yasadışı   bir örgütün liderinin belirli bir siyasi durum hakkında görüşlerini ifade   edebilmesinin mümkün olması gerektiğine inandığımızı vurgulama istiyoruz. Böyle   bir örgütün lideriyle ropörtaj yapmak da meşru kabul edilebilir. Ancak bu, demek   değildir ki bu liderin bütün görüşlerinin, özellikle de Türkiye’nin güneydoğusundaki   siyasi ve güvenlik durumundaki hassasiyetine ilişkin olanların, yayınlanması   meşrudur.   Yayınlanan ropörtaj, “bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş devam   edecek”, “geriye adım atmayacağız”, “savaş daha da artacak”, “savaşımız belirli bir   seviyeye ulaştı. Bu seviyeye uygun taktikler geliştirmeliyiz” gibi ifadeler ve   kelimeler içermektedir. Ropörtajda ayrıca PKK’nın Devletle savaşırken kullanacağı   taktiklerden de bahsedilmektedir. Bu cümleleri ileri şiddete yönelik teşvik olarak   değerlendirmemek çok zordur. Yazarın dili direkt ve açıktır ve anlamı – savaş artsa   da uzlaşmanın olmayacağı – kamu oyunda büyük ölçüde anlaşılabilir niteliktedir. Bu   açıdan bakıldığında, kullanılan ifadelerin bazıları, Mahkemenin 10. Maddenin   ihlalinin söz konusu olmadığı kararına vardığı Sürek - Türkiye (no. 1) davasındaki   makalelerde kullanılan ifadelerle benzerlik göstermektedir   Davanın esaslarını bu şekilde değerlendirdikten sonra, Mahkemenin   çoğunluğunun kararın 60. Maddesini izlemesi gerektiği kanaatındayız; bu maddede   şu hususlar açıklığa kavuşmaktadır: “sözlerin şiddete tahrik etmesi durumunda ...,   Devlet yetkilileri ifade özgürlüğüne müdahale etmenin gerekli olup olmadığını   incelerken daha geniş bir takdir marjı kullanabilirler”. Fakat, Mahkeme’nin kararı   büyük ölçüde 60. Maddedeki açık beyanı kabul etmemektedir. Bu hususta   çoğunluğun fikrine   katılmıyoruz. Bu yüzden de, başvuranların ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin,   dava koşullarında, Mahkeme tarafından kabul edilen ve Hükümet tarafından   dayanak gösterilen meşru amaçlarla tutarlı olduğu kanaatindeyiz.   Yukarıda açıkladığımız gerekçelere dayanarak, mevcut davada çoğunluğun   görüşü olan Sözleşme’nin 10. Maddesi’nin ihlal edildiği görüşüne katılmıyoruz.   HAKİM GÖLCÜKLÜ’NÜN MUHALEFET ŞERHİ   (Geçici çeviri)   Üzülerek belirtiyorum ki, çoğunluğun Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal   edildiğine ilişkin görüşüne katılmıyorum. Benim görüşüme göre, bu davada yapılan   müdahalelerin demokratik bir toplumda gereksiz olduğu ve özellikle de kamu düzeni   ve ulusal güvenliği koruma amacıyla tutarlı olmadığı kararına varmak için geçerli   sebep bulunmamaktadır.   Çoğunluğun 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği görüşüne de katılmıyorum   çünkü bu hüküm çerçevesinde davada askeri bir hakimin yer almasından dolayı   Devlet Güvenlik Mahkemeleri “bağımsız ve tarafsız mahkemeler” değillerdir.   Kasım 1995 tarihli Zana - Türkiye davası kararında öngörülen ve benim   Gerger - Türkiye kararına (8 Temmuz 1999) ekli olan muhalefet şerhimde gündeme   getirdiğim genel ilkeler mevcut dava ile de ilgilidir. Tekrardan kaçınmak için,   okuyucular yukarıda anılan muhalefet şerhinin 1-9. paragraflarına bakabilirler.   Sürek ve Özdemir - Türkiye davası, şekil olarak olmasa da, içerik olarak Zana   ve Gerger davalarından ayırt edilemez. Aslında, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu   da 10. Maddenin ihlal edildiği kararına çok küçük bir çoğunlukla (15’e karşı 17 oy)   varmıştır. Bu hükmün ihlalinin söz konusu olmadığı kararına varan azınlığın (Sn. S.   Trechsel, Sn. E. Busuttil, Sn. G. Jörundsson, Sn. A.S. Gözübüyük, Sn. A. Weitzel,   Sn. J. Liddy, Sn. I. Cabral Barreto, Sn. N. Bratza, Sn. D. Svaby, Sn. G. Ress, Sn. A.   Perenic, Sn. C. Birsan, Sn. K. Herndl, Sn. E. Bieliunas ve Sn. E.A. Alkema)   görüşüne tamamen katılıyorum. Eğer izin verirseniz bu şerhi sanki benim kendi   şerhimmiş gibi burada yayınlamak istiyorum.   “Üzüntüyle belirtiyoruz ki mevcut davada Komisyon’un çoğunluğunun   Sözleşme’nin 10. Maddesinin ihlal edildiğine ilişkin görüşüne katılamıyoruz.   Dört sosyalist örgüt tarafından yayınlanan bildirinin başvuranların   ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı gösteremeyeceği görüşüne katılıyoruz;   ancak başvuranların haftalık dergisinde 31 Mayıs ve 7 Haziran 1992 tarihlerinde iki   bölüm olarak yayınlanan C. B. ile yapılan ropörtaja ilişkin olarak daha farklı bir   görüş benimsiyoruz.   Ropörtajın yapıldığı tarihte C. B’nin şiddetli terörist eylemler   düzenlemiş ve hala da düzenlemekte olan silahlı bir terörist örgüt olan PKK’nın   ikinci lideri olması bizim için özel önem arz etmektedir. Komisyon’un çoğunluğu   gibi, PKK’nın önemli üyelerinden biriyle yapılan ropörtajın yayınlanması gerçeğinin   ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı göstermek için yeterli olacağı   kanaatinde değiliz. Böylece, örneğin, çatışmanın gelişiminin gerçeklere dayalı   analizini içeren veya barışçı çözüm için öneriler getiren Bir terörist liderle yapılan   röportaj, bizim görüşümüze göre, yayıncıya karşı yapılan hareketi haklı gösteremez.   Ancak, böyle röportajları yayınlayan kişiler bu ropörtajların şiddet   eylemlerine tahrik olarak yorumlanabilecek hususları içermemesine dikkat etmek   zorundadırlar.   Komisyonun çoğunluğu, Türkiye Devleti ve PKK açısından devam   eden silahlı eylemlere ilişkin açık tahminler içeren C.B.’nin yanıtlarının şiddete   tahrik olarak yorumlanamayacağı sonucuna varmıştır. Bu görüşe katılamayız. Bize   göre, ropörtajın içinde, terörist şiddeti teşvik eden çok sayıda bölüm bulunmaktadır.   Özellikle şu yanıtlara dikkat çekiyoruz: “Savaşımız belirli bir seviyeye ulaştı. Bu   seviyeye uygun taktikler geliştirilmelidir çünkü az gelişmiş taktiklerle savaşı   sürdürmek hatadır. Şu anda ulaşılan savaş seviyesine ayak uydurabilecek taktiklerle   bir ilerleme kaydedebiliriz. Böyle bir eylem planlamamızın nedeni budur. Sabah   saldırı yapıldı ve topraklarımız bırakılmadı, gün boyunca çatışmalar sürdü ve   sonunda başardık. Bu bir denemeydi. Bize göre bundan çıkarılması gereken sonuçlar   var. Durumu inceliyoruz. gelecekteki eylemlerimizde bundan yararlanacağız ...   Türkiye Kürt halkının isteklerini kabul etmediği sürece savaş devam edecek. Geriye   bir adım bile atmayacağız. Bizim tarafımızda tek bir kişi kalana kadar savaş   sürecek."   Komisyon daha önce, haber alma özgürlüğünü korumanın gerekleri ile   Devleti ve halkı demokratik düzeni yıkmak isteyen silahlı komplolara karşı   korumanın gerekleri arasında adil bir denge kurmanın güçlüklerine dikkat çekmiştir;   böyle bir ortamda şiddet taraftarları kamuya yönelik amaçlarını gerçekleştirmek için   medyayı kullanmak isteyeceklerdir (bkz. örneğin, No. 15404/89, Bildiri 16.4.91,   D.R. 70, s. 262).   Mevcut davada, yerel yetkililerin yayınlara karşı önlem alırken takdir   marjlarını aşmadıkları ve böyle önlemlerin kamu düzeni ve ulusal güvenlik   amaçlarına ulaşmak için demokratik bir toplumda gerekli olarak   değerlendirilebileceği kanaatindeyiz.”   Mahkeme’nin 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği kararına ilişkin olarak, 9   Haziran 1998 tarihli İncal - Türkiye davasında seçkin hakimler Sn. Thor   Vilhjalmsson, Sn. Matscher, Sn. Foighel, Sir John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn.   Wildhaber ve Sn. Gotchev ile müşterek ifade ettiğim muhalefet şerhini ve 28 Ekim   tarihli Çıraklar - Türkiye davasında ifade ettiğim kendi muhalefet şerhimi   dikkatinize sunuyorum. İkisi sivil hakim olan üç hakimden oluşan bir mahkemede   bir askeri hakimin yer alması, kararları Yargıtay tarafından incelemeye tabi olan ve   askeri olmayan adli düzene göre işleyen Devlet Güvenlik Mahkemelerinin   bağımsızlığını ve tarafsızlığını hiç bir şekilde etkilemez.   Şunları tekrar vurgulamak istiyorum: (1) çoğunluğun kararı dış görünüm   teorisinin haksız olarak genişletilmesinden kaynaklanmaktadır; (2) kararın 79.   paragrafında çoğunluğun yaptığı gibi, “başvuranların Askeri mahkemenin bir üyesi   olan bir ordu yetkilisinin yer aldığı bir hakimler kurulu tarafından yargılanmaktan   endişe duymaları gerektiğinin anlaşılabilir olduğunu” söylemek ve sonra da sadece   İncal örneğini (Çıraklar kararı İncal kararında söylenenlerin tekrarından ibarettir)   dayanak göstermek yeterli değildi;. ve (3) çoğunluğun şerhi soyuttur ve bu yüzden   de hem hakikatlara dayanarak hem de yasal olarak desteklenmelidir.   . 19. Maddeyi değiştiren 11 No’lu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren   Mahkeme sürekli bazda faaliyet göstermiştir.   Sekreteryanın Notu: A İçtüzüğü, 9 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce   (1 Ekim 1994) Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla 31 Ekim 1998   tarihine kadar ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile ilgili davalar için geçerlidir.   bkz. aşağıdaki 23. paragraf.   Bir şahsın 312. Maddenin 2. Fıkrası uyarınca mahkum edilmesi, özel kanunlar   kapsamında olan belli faaliyetlerin yapılması konusunda olmak üzere başka   yaptırımlara tabidir. örneğin, anılan fıkra kapsamında mahkum edilen şahıslar   dernek veya sendikalar (2908 Sayılı Kanun, madde 4(2)(b)) kuramaz ve sendikaların   yönetim kurulu üyesi olamazlar (2929 Sayılı Kanun, Madde 5). Ayrıca siyasi   partiler kuramaz veya bunlara üye olamazlar (2820 Sayılı Kanun, Madde 11(5)) ve   parlamento seçimlerine katılamazlar (2839 Sayılı Kanun, Madde 11(f3)). Anılan   hapis cezasının altı ayı aşması durumunda, katısız olarak işlenen suçlar hariç olmak   üzere mahkum edilen şahıs memuriyetten de men edilir (657 Sayılı Kanun, Madde   (5)).   Terörizm faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla yürürlüğe girmiş olan bu   kanun, Ceza Kanununda “terörizm fiilleri” veya “terörizm amacıyla işlenen fiiller”   (3. ve 4. maddeler) olarak tanımlanan ve anılan kanuna tabi olan çeşitli suçlara   ilişkindir.   1-2. İtalik yazılı olan bölüm 31 Mart 1992 tarihli Anayasa Mahkemesi kararı ile   çıkarılmış ve 27 Temmuz 1993’te yürürlükten kaldırılmıştır.   Aşağıda verilen 4126 Sayılı Kanunun ilgili hükümlerine bkz..   Aşağıdaki 26. paragrafa bkz..   Bu hüküm, bir mahkumiyet kararına neden olan suçlara ilişkin cezalar ve önlemler ile ilgili   değişikliklere ilişkindir.   Bu hüküm yürürlükten kaldırılan hükümlere ilişkindir.   Kararın kanunlara aykırı olup olmadığı hususunda Yargıtay, kendisine sunulan   iddialara bağlı kalmaz. Ayrıca “hukuki kaide” terimi, her türlü yazılı kanun,   hukukun esasından kaynaklanan uygulama ve ilkelere atıfta bulunmaktadır.   Devlet güvenlik Mahkemeleri 11 Temmuz 1973 tarih ve 1773 sayılı kanun ile,   Anayasasının 136. Maddesi uyarınca kurulmuştur. Bu kanun 15 Haziran 1976   tarihinde anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. İlgili Mahkemeler daha   sonra 1982 Anayasası ile tekrar Türk hukuk sistemine girmiştir. Nedenlere ilişkin   bildirimin ilgili bölümleri aşağıdaki ifadeleri içermektedir:   “İşlendikleri anda özel yargılama ile birlikte hızlı ve uygun kararların   verilmesini gerektiren, Devlet’in mevcudiyeti ve istikrarını etkileyen fiiller   olabilecektir. Bu gibi davalar için Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulma   zarureti hasıl olmuştur. Anayasamız dairesinde bulunan bir ilke uyarınca, işleniş   tarihinden sonra belli bir fiil için özel bir mahkemenin açılması yasaktır. Bu   nedenle, yukarıda anılan suçlara bakmak üzere Anayasamızda Devlet Güvenlik   Mahkemeleri öngörülmüştür. Yetkilerini belirleyen özel hükümlerin önceden   yürürlüğe girmiş olması ve mahkemelerin herhangi bir suçun işlenmesinden önce   kurulmuş olması kaydıyla …, bunlar anılan suçun işlenmesinden sonra şu veya   bu davaya bakmak üzere kurulmuş mahkemeler olarak kabul edilemeyecektir.   Bu hükümler uygulamaya yönelik oldukları Anayasa’nın 143. Maddesine   ilişkindir.   Sekreteryanın Açıklaması Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece   kararın baskılı sürümünde verilecek olup (Mahkeme’nin seçkin karar ve   hükümlerine ilişkin resmi raporlar), ancak Komisyon Raporunun bir sureti   Sekreterya’dan temin edilebilir.   Abrahams - Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250   U.S. 616 (1919) 630.   Brandenburg - Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.   Schenck - Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52   Whitney - California, 274 U.S. 357 (1927) 376.   Whitney - California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927)   377.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło