24735/94

WyrokETPCz1999-07-08ECLI:CE:ECHR:1999:0708JUD002473594

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
1. Czy skazanie właściciela tygodnika za publikację artykułu nawołującego do przemocy naruszyło jego prawo do wolności słowa (art. 10 Konwencji)? 2. Czy obecność sędziego wojskowego w składzie Sądu Bezpieczeństwa Państwa naruszyła prawo do niezawisłego i bezstronnego sądu (art. 6 ust. 1 Konwencji)?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 10, Trybunał uznał, że artykuł, choć dotyczył kwestii politycznych, wzywał do użycia siły zbrojnej w celu uzyskania niepodległości Kurdystanu i utożsamiał się z PKK. W kontekście wrażliwej sytuacji bezpieczeństwa w południowo-wschodniej Turcji, gdzie trwał konflikt zbrojny, treść artykułu mogła zachęcać do dalszej przemocy. Trybunał uznał, że interwencja była proporcjonalna do uzasadnionych celów ochrony bezpieczeństwa narodowego i integralności terytorialnej, mieszcząc się w marginesie oceny państwa. W kwestii art. 6 ust. 1, Trybunał, odwołując się do wcześniejszych wyroków (Incal, Çıraklar), stwierdził, że obecność sędziego wojskowego w Sądzie Bezpieczeństwa Państwa, który podlegał dyscyplinie wojskowej i był mianowany przez władze administracyjne i wojskowe, budziła uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu. Skarżący, jako cywil sądzony za propagandę separatystyczną, miał prawo obawiać się, że sąd może być pod wpływem czynników niezwiązanych z meritum sprawy.
Stan faktyczny
Skarżący, Kemal Tekin Sürek, obywatel turecki i główny udziałowiec spółki wydającej tygodnik „Haberde Yorumda Gerçek”, opublikował w numerze z 9 stycznia 1993 r. artykuł zatytułowany „W Botan biedni wieśniacy wywłaszczają właścicieli ziemskich”. Artykuł ten, zdaniem władz tureckich, zawierał propagandę nawołującą do naruszenia integralności państwa, przedstawiając działania PKK jako walkę o niepodległość. W konsekwencji skarżący został skazany przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Stambule na grzywnę na podstawie art. 8 ustawy antyterrorystycznej z 1991 r., a wyrok ten został podtrzymany przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza, dziesięcioma głosami przeciwko siedmiu, że nie doszło do naruszenia art. 10 Konwencji. Trybunał jednogłośnie odrzuca wstępny zarzut rządu dotyczący niewyczerpania krajowych środków odwoławczych. Trybunał stwierdza, szesnastoma głosami przeciwko jednemu, że doszło do naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji. Trybunał stwierdza, szesnastoma głosami przeciwko jednemu, że stwierdzenie naruszenia art. 6 ust. 1 Konwencji stanowi samo w sobie wystarczające słuszne zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową. Trybunał jednogłośnie zasądza na rzecz skarżącego kwotę 15 000 franków francuskich tytułem kosztów i wydatków. Trybunał jednogłośnie odrzuca pozostałe żądania skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DEL’EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   SÜREK – TÜRKĠYE DAVASI (No. 3)   (BaĢvuru No. 24735/94)   KARAR   STRAZBURG   Temmuz 1999   İşbu karar metni, Mahkemenin seçkin karar ve hükümleri resmi raporlarında nihai şekilde   yayınlanmasından önce Sekreterya’nın revizyonuna tabidir.   ____________________________________________________________________________________________   © T.C. DıĢiĢleri Bakanlığı, 1999. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme‟yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı, AKGY‟na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Sürek – Türkiye (3 Nolu) davasında,   İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşmenin   (“Sözleşme”) 11. Protokol ile değişik1 27. Maddesi ve Mahkeme İçtüzüğünün2   ilgili hükümleri uyarınca;   Sn. L. Wildhaber, Başkan,   Sn. E. Palm,   Sn. A. Pastor Ridruejo,   Sn. G. Bonello,   Sn. J. Makarczyk,   Sn. P. Kuris,   Sn. J.-P. Costa,   Sn. F. Tulkens,   Sn V. Straznicka,   Sn. M. Fischbach,   Sn. V. Butkevych,   Sn. J. Casadevall,   Sn. H.S. Greve,   Sn. A.B. Baka,   Sn. R. Maruste,   Sn. K. Traja,   Sn F. Gölcüklü, ad hoc hakim,   isimli hakimler ile Sekreter Yardımcıları Sn. P.J. Mahoney ve Sn. M. de Boer-   Buquicchio‟un katılımıyla toplanmış olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi   Heyeti,   Mart ve 16 Haziran 1999 tarihli gizli oturum sonucunda,   Yukarıda son anılan tarihte benimsenmiş olan aşağıdaki karara varmıştır:   USULİ İŞLEMLER   1. Dava, Sözleşme‟nin 32. Maddesi‟nin 1. fıkrası ve 47. Maddesinde   öngörülen üç aylık süre içinde, 17 Mart 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları   Komisyonu (“Komisyon”) tarafından, Sözleşme‟nin3 eski 19. maddesi gereğince   kurulan Mahkememize sunulmuştur. Dava bir Türk vatandaşı olan Sn. Kemal   Tekin Sürek tarafından, Sözleşme‟nin eski 19. Maddesi uyarınca 20 Şubat 1995   tarihinde Türkiye aleyhine Komisyona yapılan bir başvurudan (no. 24735/94)   kaynaklanmıştır.   Sekretarya’nın Açıklamaları:   1-2 11 nolu Protokol ve Mahkeme İçtüzüğü 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmiştir.   19. Maddeyi değiştiren 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden itibaren Mahkeme sürekli   faaliyet göstermiştir.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Komisyon‟un talebi Sözleşme‟nin eski 44. ve 48 Maddelerine ve Türkiye   tarafından mahkemenin zorunlu yetkisinin tanındığı bildirgeye (Eski 46. Madde)   dayanmaktadır. Talebin amacı, dava esaslarının, davalı Devlet tarafından   Sözleşme‟nin 6. Maddesinin 1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki   yükümlülüklerin ihlalini ortaya koyup koymadığına ilişkin bir kararın   verilmesidir.   2. Mahkeme‟nin Eski A İçtüzüğünün1 33. Maddesinin 3. fıkrasının (d) bendi   uyarınca yapılmış olan soruşturmaya cevaben başvuran, adli takibata katılmak   istediğini belirtmiş ve kendisini temsil etmek üzere bir avukat tayin etmiştir   (İçtüzük 30). Eski Mahkemenin Başkanı Sn. R. Bernhardt tarafından anılan   avukata sözlü prosedürde Türkçe dilini kullanma izni verilmiştir (İçtüzük 27, 3.   fıkrası). Daha sonra yeni Mahkemenin Başkanı Sn. R. Wildhaber tarafından   anılan avukata sözlü prosedürde Türkçe dilini kullanma izni verilmiştir (İçtüzük   36, 5. fıkrası).   3. 11 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce meydana gelebilecek usul   hususlarına ilişkin işlemleri yürütmek üzere kurulmuş olan (Sözleşme‟nin 43.   Maddesi ve eski İçtüzük 21) Dairenin Başkanı Sn. Bernhardt, Sekreter   aracılığıyla hareket ederek, Türkiye Cumhuriyeti (“Hükümet”) Temsilcisi,   başvuranın avukatı ve Komisyon Delegesine yazılı prosedürün organizasyonu   hakkındaki görüşlerini bildirmelerini istemiştir. Bunun üzerine gönderilen talebe   ilişkin olarak Sekreter, Hükümet‟in görüşlerini 16 Eylül ve başvuranın görüşlerini   Ekim 1998 tarihinde almıştır. 26 Şubat 1999 tarihinde Hükümet, başvuranın   adil tazmin taleplerine ilişkin görüşlerini ve 1 Mart tarihinde talebe ilişkin   görüşlerini sunmuştur.   4. 11 Nolu Protokolün 1 Kasım 1998 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra   ve anılan Protokolün 5. maddesinin 5. fıkrası uyarınca dava Büyük Daireye   sunulmuştur. 22 Ekim 1998 tarihinde Sn. Wildhaber adaletin doğru şekilde tecelli   edebilmesi için, mevcut dava ile Türkiye aleyhinde olan diğer on iki dava olan   Karataş – Türkiye (başvuru no. 23168/94); Arslan - Türkiye (no. 23462/94); Polat   - Türkiye (no. 23500/94); Ceylan - Türkiye (no. 23556/94); Okçuoğlu - Türkiye   (no. 24146/94); Gerger - Türkiye (no. 24919/94); Erdoğdu ve İnce - Türkiye (no.   25067/94 ve 25068/94); Başkaya ve Okçuoğlu - Türkiye (no. 23536/94 ve   24408/94); Sürek ile Özdemir - Türkiye (no. 23927/94 ve 24277/94); Sürek -   Türkiye No. 2 (no. 24122/94); Sürek - Türkiye no. 3 (no. 24735/94) ve Sürek -   Türkiye no. 4 (no. 24762/94) davalarının birleştirilmesine karar vermiştir.   Sekretarya Notları: A İçtüzüğü, 9 nolu Protokolün yürürlüğe girmesinden önce (1 Ekim 1994)   Mahkemeye sunulan davalar ile anılan tarih itibarıyla ilgili Protokole tabi olmayan Devletler ile   ilgili davalar için geçerlidir.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   5. Heyet Türkiye adına re‟sen seçilen Sn. R. Türmen (Sözleşme‟nin 27.   Maddesinin 2. Fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğünün 24. Maddesinin 4. Fıkrası),   Mahkeme Başkanı Sn. Wildhaber, Mahkeme Başkan Yardımcısı Sn. E. Palm ve   Bölümlerin Başkan Yardımcıları   Sn. J.-P. Costa ve Sn. M. Fischbach   (Sözleşme‟nin 27. Maddesinin 3. Fıkrası ve İçtüzük 24‟ün 3 ve 5 (a)) Fıkrası)   katılımı ile oluşmuştur. Heyetin tamamlanması için katılan diğer üyeler; Sn. A.   Pastor Ridruejo, Sn. G. Bonello, Sn. J. Makarczyk, Sn. P. Kuris, Sn. F. Tulkens,   Sn. V. Straznicka, Sn. V. Butkevych, Sn. J. Casadevall, Sn. H.S. Greve, Sn. A.B.   Baka, Sn. R. Maruste, ve Sn. S. Botoucharova (İçtüzüğün 24. Maddesinin 3.   fıkrası ve 100. Maddesinin 4. Fıkrası).   Kasım 1998 tarihinde, İçtüzüğün 28. Maddesinin 4. Fıkrası uyarınca Heyet   tarafından verilen Oğur – Türkiye (Başvuru No. 21594/93) kararı ile ilgili olarak   davadan çekilen Sn. Türmen‟i duruşmaya katılmaktan muaf tutmuştur. 16 Aralık   tarihinde Hükümet ad hoc hakim olarak Sn. F. Gölcüklü‟nün atandığını   Sekterya‟ya bildirmiştir (29. Maddenin 1. Fıkrası).   Daha sonra davanın ileri aşamalarına katılamayacak olan Sn.   Botoucharova‟nın yerine Sn. K. Traja atanmıştır (İçtüzüğün 24. Maddesinin 5.   Fıkrasının (b) bendi).   6. Mahkeme‟nin daveti üzerine (İçtüzük Madde 99) Komisyon, Heyet   nezdindeki takibata katılmak üzere üyelerinden biri olan Sn. D. Svaby‟i atamıştır.   Komisyon müteakibinde sözlü duruşmada Komisyon‟un temsil edilmeyeceğini   Sekreteryaya bildirmiştir. 16 Şubat 1999 tarihinde görüşleri delege tarafından   yazılı olarak sunulmuştur.   7. Başkanın kararına uygun olarak duruşma, 3 Mart 1999 tarihinde Sürek –   Türkiye 4 Nolu Davası ile birlikte Strazburg İnsan Hakları Mahkemesinde   gerçekleştirilmiştir. Mahkeme duruşma öncesinde bir hazırlık toplantısı yapmıştır.   Mahkeme huzurunda bulunanlar:   (a) Hükümet adına   Sn. D. Tezcan,   Sn. D. Akcay,   Ajan,   Ortak Ajan,   Sn. B. Çalışkan,   Sn. G. Akyüz,   Sn. A. Günyaktı,   Sn. F. Polat,   Sn. A. Emüler,   Sn. I. Batmaz Keremoğlu,   Sn. B. Yıldız,   Sn. Y. Özbek,   Danışmanlar;   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   (b) başvuran adına   İstanbul Barosu‟ndan Sn. H. Kaplan,   Avukat   Mahkeme Sn. Tezcan ile Sn. Kaplan‟ın beyanlarını dinlemiştir.   DAVA ESASLARI   I. DAVA KONUSU OLAYLAR   A. BaĢvuran   8. Başvuran 1957 doğumlu bir Türk vatandaşı olup, İstanbul‟da ikamet   etmektedir.   9. İlgili tarihte başvuran İstanbul‟da Haberde Yorumda Gerçek isimli haftalık   bir dergiyi yayınlayan, Türk kökenli sınırlı sorumlu bir şirket olan Deniz Basın   Yayın Sanayi ve Ticaret Organizasyon‟un başlıca hisse sahiplerinden biridir.   B. Dava Konusu Haber Yorumları   10. 9 Ocak 1993 tarihli 42. Sayıda “Botan‟da fakir köylüler toprak ağalarını   istimlak ediyor” başlıklı haber yorumu yayımlanmıştır.   Bu haber yorumunun ilgili bölümleri şu şekildedir:   “...   „Merkezi Botan olan depremin dalgaları Kürdistan‟ın tamamına ulaşmıştır. Bir havuza   atılan taşın meydana getirdiği dalgalar gibi büyüyen ulusal bağımsızlık mücadelesi,   şimdiden dalgalar halinde Botan‟ı geçmiş olup, silahlı mücadelenin etkin cephesinde   bulunan 8 ilin 50 ilçesini kucaklamaktadır.‟   PKK [Kürdistan İşçi Partisi] kaynakları, Kürdistan‟daki bağımsızlık mücadelesini   kısaca şu şekilde tanımlamaktadır: anılan 8 il (ilçeleri ile birlikte) Hakkari, Şırnak,   Mardin, Batman, Urfa ve Diyarbakır olarak adlandırılırken, Van, Malatya, Bitlis, Muş,   Gaziantep ve ilçeleri savaşa kısmen katılıyor şeklinde tanımlanmaktadır.   Yaklaşık olarak 4,5 ila 5 milyon Kürdün yaşamakta olduğu Botan bölgesinde, ulusal   kurtuluş hareketinin yükselmesi ile gelişen halk hareketleri 1990-92 yıllarında yoğun   darbelerde bulunmuştur. Bölgede ulaşılan siyasi nokta Devlet‟in hemen hemen   işleyemez hale geldiğidir. …   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Siyasi anlamda Devlet tarafından terk edilen alan, taşra bölgelerinde PKK ve kentlerde   H.E.P. teşkilatları tarafından işgal edilmiştir. …   Türkiye Cumhuriyeti mührünü taşıyan toprakların dağıtılması mümkün   olmayacağından, topraklar Kürt halkının özgür iradesine devredilmeden önce yeniden   dağıtılamayacaktır. …   Günümüzde, mücadelemiz Türkiye Cumhuriyeti kuvvetlerine karşı harici bir savaş   şeklindedir. …   Topyekün bir özgürlük mücadelesi başlatmak niyetindeyiz. …”   11. 10 Ocak 1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, Devletin   bölünmez bütünlüğü aleyhinde propaganda yaptığı iddiası ile derginin bu   sayısının toplatılmasına karar vermiştir.   C. BaĢvuran aleyhindeki suçlamalar   12. 28 Ocak 1993 tarihli iddianamesinde İstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi Savcısı, derginin sahibi olarak başvuranı Devletin bölünmez   bütünlüğü aleyhinde propaganda yapmak eylemi ile suçlamıştır. Suçlamalar, 1991   Tarihli Terörle Mücadele Kanununun ( “1991 tarihli Kanun” olarak anılacaktır:   bkz. aşağıdaki 16. paragraf) 8. Maddesi uyarınca, PKK‟nın faaliyetlerine ilişkin   haber yorumlarının yayınlandığı gerekçesi ile yapılmıştır.   D. BaĢvuranın mahkumiyeti   13. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurundaki yargılamada başvuran   suçlamaları reddetmiştir. Suçlamalara dayanak teşkil eden yorumların aslında   PKK‟nın faaliyetlerini eleştirmiş olduğunu ileri sürmüştür. Sözleşmenin 10.   Maddesinin uygulanmasını talep etmiş ve Komisyon ve Mahkemenin içtihatlarına   atıfta bulunmuştur. 1991 tarihli Kanunun 8. Maddesinin Türk Anayasasına ve   Komisyon ve Mahkeme içtihadında belirtilen ölçüte aykırı olarak ifade özgürlüğü   hakkına sınırlama getirdiğini iddia etmiştir.   14. 27 Eylül 1993 tarihli kararında Mahkeme, başvuranı Devletin bölünmez   bütünlülüğü aleyhinde propaganda yapmak eyleminden suçlu bulmuştur.   Mahkeme önce başvuranı 100,000,000 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır.   Sonrasında, başvuranın mahkeme sırasındaki iyi halinden dolayı para cezası   83,333,333 Türk Lirasına düşürülmüştür.   Makaleyi bir bütün olarak inceleyen Devlet Güvenlik Mahkemesi, 10.   paragrafta belirtilen haber yorumlarında Türkiye‟nin bazı bölümlerine   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   “Kürdistan” olarak hitap edildiğini tespit etmiştir. Ayrıca, Mahkeme‟nin terimleri   ile “PKK terör örgütünün” eylemlerini ulusal bir bağımsızlık mücadelesi olarak   nitelendirdiği ve bunun da Devletin bölünmez bütünlüğünü zedelemeye yönelik   propagandayı teşkil ettiğini belirtmiştir.   E. BaĢvuranın mahkumiyeti temyiz etmesi ve müteakip takibat   15. Başvuran temyize gitmiştir. Kendisi, Devlet Güvenlik Mahkemesi‟nde   sunmuş olduğu savunmayı yinelemiştir. 18 Şubat 1994 tarihinde Yargıtay, Devlet   Güvenlik Mahkemesi‟nin delil tespitini onayarak, temyiz başvurusunu   reddetmiştir.   II. ĠLGĠLĠ ĠÇ HUKUK   A. Ceza Kanunu   1. Basın Kanunu (15 Temmuz 1950 Tarih ve 5680 Sayılı Kanun)   16. 1950 Tarihli Basın Kanunu‟nun ilgili hükümleri şöyledir:   3. Madde   “Gazetelere, haber ajansları neşriyatına ve belli aralıklarla yayınlanan diğer bütün   basılmış eserlere bu Kanunda "mevkute" denir.   Basılmış eserlerin herkesin görebileceği veya girebileceği yerlerde gösterilmesi   veya asılması veya dağıtılması veya dinletilmesi veya satılması veya satışa arzı "neşir"   sayılır.   Fiilin ayrıca suç teşkil etmesi hali müstesna olmak üzere, basın suçu neşir ile vücut   bulur.”   2. Terörle Mücadele Kanunu (12 Nisan 1991 Tarih ve 3713 Sayılı Kanun)1   17. 1991 Tarihli Terörle Mücadele Kanunun İlgili Hükümleri şu şekildedir:   Terörizm faaliyetlerinin engellenmesi amacıyla yürürlüğe girmiş olan bu kanun, Ceza   Kanununda “terörizm fiilleri” veya “terörizm amacıyla işlenen fiiller” (3. ve 4. maddeler) olarak   tanımlanan ve anılan kanuna tabi olan çeşitli suçlara ilişkindir. Hükümet, mevcut karar ile aynı   tarihte yayınlanan Sürek – Türkiye (No. 1) Kararının 29. paragrafında belirtilen, 8. maddenin   uygulanmasına ilişkin bir içtihadı sunmuştur.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   8. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiĢtirilmeden önceki hali)   Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef   alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş kullanılan yöntem veya   amaca bakılmaksızın, yapılamaz. Yapanlar hakkında iki yıldan beş yıla kadar hapis ve elli   milyon liradan yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü   maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de   mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış miktarının veya suçun   mevkuteler haricinde basılı malzemeleri içermesi veya mevkutenin yeni açılmış olması   durumunda en büyük tiraja sahip olan günlük gazetenin bir önceki ay ortalama satış   miktarının1 yüzde doksanı kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz   milyon liradan az olamaz. Bu mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek   para cezasının yarısı uygulanır ve altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur.   8. Madde   (27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiĢik)   Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı   hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılamaz. Yapanlar   hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon liradan üç yüz milyon liraya kadar   ağır para cezası hükmolunur. Bu suçun mükerreren işlenmesi halinde, verilecek cezalar   paraya çevrilemez.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun 5680 sayılı Basın Kanununun 3 üncü   maddesinde belirtilen mevkuteler vasıtası ile işlenmesi halinde, ayrıca sahiplerine de   mevkute bir aydan az süreli ise, bir önceki ay ortalama satış miktarının yüzde doksanı   kadar ağır para cezası verilir. Ancak, bu para cezaları yüz milyon liradan az olamaz. Bu   mevkutelerin sorumlu müdürlerine, sahiplerine verilecek para cezasının yarısı uygulanır ve   altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur.   Birinci fıkrada belirtilen propaganda suçunun ikinci fıkrada yazılı mevkuteler dışında   basılı eser ve sair kitle iletişim araçları ile işlenmesi halinde, sorumluları ve ayrıca kitle   İtalik yazılı olan bölüm, 27 Ocak 1993 tarihli Resmi Gazetede yayınlanan 31 Mart 1992 tarihli   Anayasa Mahkemesi kararı ile çıkarılmış ve 27 Temmuz 1993‟te yürürlükten kaldırılmıştır.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   iletişim araçları sahipleri hakkında altı aydan iki yıla kadar hapis, yüz milyon liradan üç   yüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.   …”   13. Madde   (27 Ekim 1995 Tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiĢtirilmeden önceki hali)   “Madde 13 - Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına   veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.”   Bölüm 13   (27 Ekim 1995 tarih ve 4126 Sayılı Kanun ile değiĢik)   “Madde 13 - Bu Kanun kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezasına   veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez.   Ancak bu madde hükmü, 8 inci madde uyarınca verilen mahkumiyet kararları için   uygulanmaz.”   B. Devlet Güvenlik Mahkemeleri   18. Devlet Güvenlik Mahkemeleri‟nin kuruluş ve usuli işlemlerine dair   kanunun ilgili hükümleri, mevcut dava ile aynı tarihte verilen Sürek – Türkiye   (No. 1) Kararının 32-36 paragraflarında belirtilmiştir.   KOMİSYON HUZURUNDA YAPILAN TAKİBAT   19. Sn. Kamil Sürek Komisyona 18 Temmuz Şubat 1994 tarihinde   başvurmuştur. Mahkumiyetinin ve almış olduğu cezanın Sözleşmenin 10.   Maddesi kapsamında teminat altına alınan ifade özgürlüğüne ilişkin meşru   olmayan bir müdahale teşkil ettiğini ve Sözleşme‟nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasına   aykırı olarak davasına bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından bakılmadığı   yönünde şikayetleri olmuştur. Ayrıca, kendisi aleyhinde yapılan ceza   mahkemesinin makul bir sure içinde sonuçlandırılmadığı ve bu nedenle 6.   Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiğini öne sürmüştür.   20. Komisyon, başvuran tarafından iddia edilen ceza mahkemesinin süresine   ilişkin şikayet hariç olmak üzere, başvurunun (no. 24735/94) kabul edildiğini 2   Eylül 1996 tarihinde açıklamıştır. 13 Ocak 1998 tarihli raporunda Komisyon,   Sözleşmenin 10. Maddesinin ihlal edilmediğine (31‟e karşı 1 oy), ancak 6.   Maddenin 1. fıkrasının ihlal edildiğine (31‟e karşı 1 oy) ilişkin görüş belirtmiştir.   TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Komisyonun görüşü ile birlikte rapor içinde bulunun üç ayrı görüşün tam metni   bu kararın ekinde sunulmuştur1.   MAHKEMEYE YAPILAN NİHAİ SUNUMLAR   21. Başvuran, Mahkeme‟den muhatap Devletin Sözleşmenin 6. Maddesinin   1. Fıkrası ve 10. Maddesi kapsamındaki yükümlülüklerini ihlal ettiğinin tespit   edilmesini ve kendisine 41. Madde uyarınca adil tazminat verilmesini talep   etmiştir.   Hükümet kendi adına Mahkeme‟den başvuranın şikayetlerini reddetmesini   istemiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. SÖZLEġMENĠN 10. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI   22. Başvuran Sözleşme‟nin 10. maddesi ile güvence altına alınmış olan ifade   özgürlüğüne haklı sebep olmaksızın merciler tarafından müdahale edildiğini iddia   etmiştir. İlgili madde şu şekildedir:   “1. Herkes ifade özgürlüğüne sahiptir. Bu hak, kanaat özgürlüğünü, kamu otoritelerinin   müdahalesi ve ülke sınırlan söz konusu olmaksızın haber veya fikir alma ve verme   özgürlüğünü de içerir. Bu madde, devletlerin televizyon ve sinema işletmelerini bir izin   rejimine bağlı tutmalarına engel değildir.   2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir toplumda,   zorunlu tedbirler niteliğinde olarak,ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu   güvenliğinin korunması, asayişsizliğin veya suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya   ahlakın, başkalarının ün ve haklarının korunması, gizli kalması gereken haberlerin   yayılmasına engel olunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için   kanunla öngörülen bazı formalitelere şartlara,sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir.”   23. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüklerine yapılan müdahalenin 10.   Maddenin ikinci paragrafı hükümleri uyarınca haklı sebebe dayandırıldığını   savunmuştur. Komisyon Hükümet‟in bu husustaki görüşüne katılmaktadır.   Sekreterya’nın Açıklaması: Uygulama nedenlerinden dolayı bu ek, sadece kararın baskılı   sürümünde verilecek olup (Mahkeme‟nin seçkin karar ve hükümlerine ilişkin resmi raporlar),   ancak Komisyon Raporunun bir sureti Sekreterya‟dan temin edilebilecektir.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   A. Müdahalenin Mevcudiyeti   24. Başvuru sahibinin 1991 Tarihli Terörle Mücadele Yasası‟nın (“1991   Tarihli Yasa”) 8. bölümü uyarınca suçlu bulunup, hüküm giymiş olması   nedeniyle, kendisinin ifade özgürlüğü hakkına bir müdahalenin yapılmış   olduğunun açık olduğunu ve bu konuda bir itirazın sunulmadığını kaydetmiştir.   B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması   25. Müdahale, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10. Maddenin 2.   fıkrasında belirtilen haklı sebeplerden bir veya birkaçına dayandığı ve anılan   hedef veya hedeflerin elde edilmesi için bir demokratik toplumda gerekli olanların   haricinde, Madde 10 ihlallerini teşkil etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla   inceleyecektir.   1. “Kanunlar Tarafından Öngörülme”   26. Mevcut davada, müdahalenin 1991 Tarihli Kanunun 8. Maddesi uyarınca   bir yasal dayanağı olduğu ve Sözleşme‟nin 10. Maddesinin 2. fıkrası kapsamında   “kanunlar tarafından öngörülme” şartını karşıladığına ilişkin bir ihtilaf mevcut   değildir.   27. Mahkeme Komisyon gibi, başvuranın mahkumiyetinin 1991 Tarihli   Kanunun 8. Maddesine dayandığından, ifade özgürlüğü hakkına ilişkin   müdahalenin “kanunlar tarafından öngörüldüğünü” ve hatta başvuran tarafından   da bunun özellikle ihtilaf konusu yapılmadığı görüşüne katılmaktadır.   2. Meşru amaç   28. Başvuran, müdahalenin Sözleşmenin ikinci paragrafı kapsamında meşru   bir hedefi amaçlamasına ilişkin bir itirazda bulunmamıştır.   29. Hükümet, başvuranın mahkumiyetinin milli birlik ve güvenlik, ülke   bütünlüğünün korunması ve asayiş bozukluğu veya suçun engellenmesi için   uygulanmış olduğunu belirtmiştir.   30. Komisyon, başvuranın mahkumiyetinin yetkililerin yasadışı terör   faaliyetleri ile mücadele ve 10. Maddenin 2. Fıkrası kapsamında meşru amaçlar   olan milli güvenlik ve kamu emniyetinin korunmasına yönelik faaliyetlerin bir   parçasını teşkil ettiği görüşündedir.   31. Mahkeme, Güneydoğu Türkiye‟deki güvenlik durumunun hassasiyetini   (Bkz. 25 Kasım 1997 tarihli Zana – Türkiye Kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539,   10. Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte   olma gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan önlemlerin,     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   başta ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun   önlenmesi olmak üzere, Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı   olduğu kanaatına varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin şiddet   kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği   tarihlerde Güneydoğu Türkiye‟deki durum için geçerlidir.   3. “Bir Demokratik Toplum için Zaruret”   (a) Mahkeme huzurunda bulunanların iddiaları   (i) Başvuran   32. Başvuran, herhangi bir müdürlük sorumluluğu olmaksızın, derginin   sahibi olmasına rağmen, 1991 tarihli kanunun 8. maddesi kapsamında bir terör   propagandası yapmak suçundan cezalandırılmasından şikayetçi olmuştur. Söz   konusu ifadelerin, terörist faaliyetlerine herhangi bir destek verilmeksizin, hem   Hükümet hem de PKK‟nın bakış açısından güneydoğu Türkiye‟deki toprak   reformu ve işsizlik ile ilgili bilgilerin halka sunulmasını amaçlayan tarafsız bir   haberin bir parçasını oluşturduğunu belirtmiştir. Ne dergisi, ne de kendisinin PKK   ile herhangi bir bağlantısı bulunmamaktadır.   (ii) Hükümet   33. Hükümet, Söz konusu haber makalesinin, yasadışı bir terör örgütü olan   PKK‟nın faaliyetlerini bir ulusal bağımsızlık mücadelesi olarak sunduğunu iddia   etmiştir.   Sunumlarında, bölücü propagandanın ister istemez şiddeti teşvik ettiğini ve   Türk topluluğu içindeki çeşitli gruplar arasında husumeti provoke ettiğini,   dolayısıyla insan hakları ve demokrasiyi tehlikeye attığını belirtmiştir. Derginin   sahibi olarak başvuranın, üstü kapalı olarak, ancak yine de bariz bir şekilde terör   örgütünü haklı çıkarmaya çalışan ve toprak bütünlüğü, ulusal birlik, güvenlik ve   suç ve asayişsizliğin önlenmesi gibi ulusal topluluğun temel çıkarlarını tehlikeye   atan bir makalenin yayınlanması suretiyle bölücü propagandanın yapılmasına   katıldığını belirtmiştir.   34. Hükümet, 1991 Tarihli Yasanın 8. bölümü kapsamında başvurana karşı   alınan önlemlerin, Devletin temel çıkarlarını tehlikeye atan eylem türlerine ilişkin   olarak, bu alandaki otoritelerin inisiyatif marjına girdiğini, müdahalenin   Sözleşme‟nin 10. Maddesinin 2. fıkrası kapsamında meşru kılındığını belirtmiştir.   (iii) Komisyon   35. Komisyon, bir bütün olarak makale bağlamı dahilinde okunduğunda   yorumun okuyucular arasında, yazarının Türkiye devleti aleyhine olan     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   silahlı eylemi teşvik ettiği veya hatta eyleme çağırdığı izlenimini veren ifadeler   içerdiği ve bölücü amaçlar için şiddeti desteklemekte olduğu görüşündedir.   Komisyon Muhatap Devletin yetkililerinin, haber yorumlarının yayınlanmasının   milli güvenlik ve kamu emniyeti açısından zararlı görme hakkına sahip olduğu   görüşündedir. Komisyon, derginin sahibi olarak başvuranın yorumların   yayınlanması ile ilgili görev ve sorumluluk üstlenmiş olduğu şeklinde fikir   yürütmüştür. Başvuranın mahkumiyeti ve hüküm giymesi, yetkililerin   değerlendirme marjı kapsamında bir tepki olan milli güvenlik ve kamu   emniyetinin korunmasına yönelik zorunlu bir sosyal ihtiyaca cevaben yapılmış   orantılı işlemler olarak kabul edilebilecektir. Bu nedenlerle Komisyon bu davada   10. Maddenin ihlal edilmemiş olduğu kanaatına varmıştır.   (b) Mahkeme’nin değerlendirmesi   36. Mahkeme, örneğin Zana – Türkiye kararı (yukarıda belirtilmiştir, s.   2547-48, 51. madde) ve 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire – Fransa Kararında   (1999-… Raporları, s. …, 45. Madde) olduğu üzere, kararlarının dayandığı temel   ilkeleri vurgulamaktadır.   (i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve   toplumun ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini   teşkil etmektedir. 10. Maddenin 2. paragrafı uyarınca bu, kabul gören veya   zararsız veya kayıtsızlık içeren “bilgiler” veya “fikirler” için değil, aynı zamanda   kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, bir   “demokratik toplumun” olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün   gerekleridir. 10. Maddede belirtilen şekilde bu özgürlük, ancak harfiyen uyulması   gereken ve ikna edici bir şekilde tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.   (ii) 10. Maddenin 2. Fıkrasında belirtilen anlamda “zaruri” sıfatı “acil bir   sosyal ihtiyaç” anlamındadır. Sözleşmeci Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup   olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiptir, ancak bağımsız   bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak üzere, tabi olduğu yasama ve   kararları kapsayacak şekilde Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu   sebeple, bir “sınırlamanın” Sözleşme‟nin 10. Maddesinin güvencesinde olan   ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai kararı verme yetkisini   haizdir.   (iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan   ifadeler ve bunların ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davayı bir bütün   olarak ele alarak incelemelidir. İlk olarak müdahalenin “meşru amaçlar ile   orantılı” ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşru gösterilmesi   için belirtilen gerekçelerin “ilgili ve yeterli” olup olmadığı tespit edilmelidir.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Bunu yaparken de Mahkeme, ulusal otoritelerin 10. Madde kapsamında bulunan   ilkelere uygun standartları uyguladığı ve ilgili bulguların kabul edilebilir bir   değerlendirmesine dayalı oldukları konusunda olumlu kanaata varmalıdır.   37. Mahkeme Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına   ilişkin siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair   çok dar bir kapsam olduğuna işaret etmektedir (bkz. 25 Kasım 1996 tarihli   Wingrove – Birleşik Kraliyet davası, 1996 Raporları-V, s. 1957, 58. Madde).   Ayrıca, izin verilebilir eleştirilerin sınırları, hükümet ile ilgili hususlarda, özel   vatandaşlar veya siyasetçiler açısından daha geniştir. Demokratik bir sistemdeki   hareketler veya hükümetin ihmalleri sadece yasama ve adli otoritelerin değil, aynı   zamanda kamuoyunun da yakın takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip   olduğu egemen konum, özellikle haksız saldırılar ve düşmanlarının eleştirilerine   cevap verilmesine ilişkin başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai işlemlere   başvurulması konusunda bir sınırlamanın uygulanmasını zorunlu kılmaktadır.   Bununla birlikte, kamu düzeninin garantörleri sıfatıyla hareketle, ceza kanunu   niteliğinde olanlar da dahil olmak üzere, doğru tepkiyi verecek ve anılan ifadeler   aşılmadan önlemlerin benimsenmesi Devlet otoritelerinin yetkisine açıktır (bkz. 9   Haziran 1998 tarihli İncal – Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54.   Madde). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu görevlisi veya bir   nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri,   ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja   sahiptir.   38. Başvuranın, sahibi olduğu dergi vasıtasıyla bölücü propaganda yapmak   suçundan mahkum edilmiş olması nedeniyle, söz konusu müdahale ayrıca basının,   bir siyasi demokrasinin düzgün şekilde işlemesinin sağlanmasına ilişkin temel   görevi bağlamında da dikkate alınmalıdır (birçok diğer otoritenin yanı sıra bkz., 8   Temmuz 1986 tarihli Lingens - Avusturya kararı, A Serisi, No. 103. s. 26, Madde   41; ve yukarıda anılan Fressoz ve Roire kararı, s. …, Madde 45). Basının şiddet   tehdidi karşısında milli güvenlik veya ülke bütünlüğünün korunması veya   asayişsizlik veya suçun engellenmesi için konmuş olan sınırlamaları aşmaması   gerekmesine rağmen, bölücü olanlar da dahil olmak üzere, bilgi sağlaması ve   siyasi hususlarda bilgi vermesi bir zorunluluktur. Basının, anılan bilgileri ve   fikirleri bildirme zorunluluğunun yanı sıra, halkın da bunları almaya hakkı vardır.   Basın özgürlüğü, kamuoyuna siyasi liderlerin fikir ve tutumlarının keşfedilmesi ve   bunlara ilişkin bir kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır   (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 26, Madde 41-42).   39. Mahkeme, makalelerde kullanılan kelimeler ve bu kelimelerin   yayınlanmış olduğu bağlam üzerinde özellikle duracaktır. Bağlam açısından,   kendisine sunulan davaların tarihçelerine, özellikle terörizmin engellenmesine   ilişkin sorunları dikkate alacaktır. (bkz. yukarıda belirtilen İncal – Türkiye kararı,   s. 1568, 58. Madde).   40. Söz konusu makalede Türk topraklarının bir bölümüne “Kürdistan”   olarak hitap edilmiş ve bir ulusal bağımsızlık mücadelesinin varlığı belirtilmiştir.   Mahkeme, bunların ilgili hususlar olduğu şüphesiz olmasına rağmen, bunların tek   başına 10. Maddenin 2. fıkrası anlamında müdahalenin zaruri olarak kabul   edilmesi için yeterli olmadığını görüşündedir.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   Diğer yandan, mücadele “Türkiye Cumhuriyeti kuvvetlerine yönelik bir   savaş” olarak tanımlanırken, makalede “Topyekün bir bağımsızlık mücadelesi   başlatmak istiyoruz” şeklinde ifade bulunmaktadır. Böylece, Söz konusu   makalenin kendisini PKK ile bağdaştırdığı ve Kürdistan‟ın ulusal bağımsızlığının   elde edilmesi amacıyla silah kuvvetinin kullanılması için çağrıda bulunduğu   açıktır.   Ayrıca makalelerin 1985‟ten bu yana çok ciddi can kayıpları ve bölgenin   büyük bir kısmında olağanüstü hal ilan edilmesine sebebiyet verecek şekilde   güvenlik kuvvetleri ile PKK kuvvetleri arasında ciddi çatışmaların devam etmekte   olduğu Güneydoğu Türkiye‟deki güvenlik durumu bağlamında yayınlanmış   olması da dikkate alınmalıdır (bkz. yukarıda anılan Zana kararı, s. 2539, Madde   10). Bu bağlamda, makalenin içeriği, bölgede daha fazla şiddete teşvik edebilecek   şekilde kabul edilmelidir. Gerçekten de, okuyucuya iletilen mesaj, saldırgan ülke   karşısında şiddete başvurmanın gerekli ve haklı bir önlem olduğudur. Bu açıdan   Mahkeme, muhatap Devlet tarafından başvuranın mahkumiyetine ilişkin olarak   öne sürülen nedenlerin, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına bir müdahale için   ilgili ve yeterli dayanak teşkil ettiği görüşündedir. Mahkeme, “bilgi” veya   “fikirlerin” kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olmasının tek başına müdahaleyi   haklı kılmadığını yinelemektedir (bkz. yukarıdaki 36. paragraf). Ancak mevcut   davada söz konusu olan, şiddete teşviktir.   41. Başvuranın bu makalelerde yer alan görüşler ile şahsen bağlantılı   olmadığının doğru olmasına rağmen, makalelerin yazarlarına şiddet ve nefretin   körüklenmesi için bir araç temin etmiştir. Dergi ile sadece ticari açıdan bağlı   olduğu ve yazı işleri müdürlüğü sorumluluğu taşımadığı gerekçesi ile makalelerin   içeriğine ilişkin her türlü cezai sorumluluktan muaf tutulması gerektiği yönündeki   başvuran tarafından ileri sürülen iddia mahkemece reddedilmektedir. Başvuran   mal sahibi olup, bu konumu itibarıyla derginin yazı işleri yönetimini   şekillendirme hakkına sahiptir. Bu nedenle, halk için bilgi toplanması ve   dağıtılması konusunda derginin yazı işleri ve muhabir personelinin “görev ve   sorumlulukları” açısından vekaleten sorumlu olup, bu da çatışma ve gerginlik   durumlarında daha büyük önem taşımaktadır.   42. Yukarıdaki hususlar dikkate alındığında Mahkeme, derginin sahibi   olarak başvurana uygulanmış olan cezanın bir “zorunlu sosyal” ihtiyacı   karşılamak olarak kabul edilebileceğini ve başvuranın mahkumiyeti için yetkililer   tarafından verilen mahkumiyetin “ilgili ve yeterli” olduğu sonucuna varmıştır.   43. Bu nedenlerden dolayı ve bu gibi davalarda ulusal yetkililerin sahip   olduğu takdir marjı da dikkate alınarak Mahkeme, söz konusu müdahalenin   amaçlanan meşru hedefler ile orantılı olduğu düşüncesindedir. Sonuç olarak,   Sözleşmenin 10. maddesi ihlal edilmemiştir.   II. SÖZLEġMENĠN 6. MADDESĠNĠN 1. FIKRASININ ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ   ĠDDĠASI   A. Hükümetin ön itirazı     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   44. Hükümet tarafından Mahkemeye sunulan mütalaada, başvuranın davasına   bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından bakılmadığı şeklindeki şikayetin iç   mahkemelere sunulmadığı gerekçesiyle, Sözleşme‟nin 35. maddesinde öngörülen   iç hukuk yollarının tüketilmediği öne sürülmüştür.   45. Mahkeme ilke olarak ön itirazları, en azından özü itibarıyla ve yeterli   açıklıkta olacak şekilde, söz konusu Devlet tarafından ilk kabul edilebilirlik   aşamasında öne sürüldüğü ölçüde dikkate aldığını yinelemektedir (bkz. 23 Eylül   tarihli Aytekin – Türkiye Kararı, 1998-VII Karar ve Hükümler Raporu, s. ,   Paragraf 77). Ancak, Hükümet tarafından Komisyon‟a sunulmuş olan 31 Temmuz   tarihli mütalaada (kabul edilebilirlik aşaması) ve 4 Mart 1997 tarihli ek   mütalaada (esasa ilişkin aşama) iç hukuk yollarının tüketilmemiş olduğu   gerekçesiyle, yukarıda belirtilen şikayetin kabul edilebilirliğine ilişkin bir itirazda   bulunduğu görülmemektedir. Bu nedenle ön itirazlarının sunulmasına ilişkin bir   estoppel mevcuttur.   B. BaĢvuranın Ģikayetinin esasları   46. Başvuran, kendisini yargılayıp mahkum eden Devlet Güvenlik   Mahkemesinde bir askeri hakimin bulunmuş olması nedeniyle Sözleşmenin 6.   Maddesinin 1. Fıkrası uyarınca adil yargılama hakkının ihlal edildiğinden     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   şikayetçi olmuştur. 6. Maddenin 1. Fıkrası şu şekildedir:   “Herkes, … kendisine yöneltilen herhangi bir suçlamanın karara bağlanması konusunda,   kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının … adil … olarak   görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   47. Hükümet bu iddiaya itiraz etmiş, ancak iddia Komisyon tarafından kabul   edilmiştir.   48. Başvuran dilekçesinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi gibi Devlet   Güvenlik Mahkemelerine atanan askeri hakimlerin, Cumhurbaşkanının onayına   tabi olmak üzere, Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın ortak kararı ile atanmış   olduklarından, idareye bağlı olduklarını belirtmiştir. Mesleki sicilleri ve terfileri   ile birlikte memuriyetlerine ilişkin teminatın, bu hakimlerin amirinin ve   dolayısıyla ordunun kontrolü altında olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimleri   amirine ve orduya karşı bağlayan bağların, bunların mahkemedeki işlevlerini   bağımsız ve tarafsız olarak yerine getirmelerini engellediğini öne sürmüştür.   Başvuran ayrıca, amirlerinin görüşleri ile ters bir görüşü benimsemelerinin   imkansız olduğu gerekçesi ile, askeri hakimlerin ve dolayısıyla görev yaptıkları   mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığından ödün verildiğini vurgulamıştır   Başvuran, bu hususların İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve   tarafsızlığını engellediğini ve kendisinin 6. Maddenin 1. Fıkrasına aykırı olarak,   adil yargılama hakkından mahrum bırakıldığını belirtmiştir.   49. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin katılımına   ilişkin kuralları ve anılan mahkemelerin 6. Maddenin 1. fıkrası anlamında   bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine tam uygunluğunun sağlanması için adli   işlevlerin yerine getirilmesinde hak sahibi oldukları teminatları sunmuştur.   Hükümet, askeri hakimlerin amirlerine karşı sorumlu oldukları yönündeki başvuru   sahiplerinin iddialarına itiraz etmiştir. İlk olarak, resmi bir görevlinin bir askeri   hakimin adli işlevlerini yerine getiriş şeklini etkilemeye çalışmasının Askeri   Kanunun 112. maddesi uyarınca bir suç teşkil ettiğini belirtmiştir (bkz. yukarıdaki   18. paragraf). İkinci olarak, sicil raporları sadece askeri hakimlerin adli olmayan   görevlerinin yürütülmesine ilişkin olduğunu belirtmiştir. Askeri hakimler sicil   raporlarına erişim hakkına sahip olup, bunların içeriği konusunda Yüksek Askeri   İdari Mahkeme‟de dava açma hakkı verilmiştir. Adli kapasitede hareket ederken,   bir askeri hakimin tam olarak bir sivil hakim şeklinde değerlendirildiğini   savunmuştur.   50. Ayrıca Hükümet, mahkemede askeri hakimlerin bulunması nedeniyle   başvuru sahiplerinin yargılamasının adil olma özelliğinin önyargıya tabi   olmadığını öne sürmüştür. Askeri hakimin hiyerarşik yetkilileri ve anılan     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   hakimleri mahkemeye atayan kamu yetkililerinin takibat veya davanın sonucuna   ilişkin herhangi bir etkiye sahip olmadığını iddia etmişlerdir. İstanbul Devlet   Güvenlik Mahkemesinin kararı, temyiz edilmesi üzerine, bağımsızlık ve   tarafsızlığının ihtilaf konusu olmadığı Yargıtayca onanmıştır (bkz. yukarıdaki 12-   paragrafları).   51. Hükümet ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Anayasanın 143.   maddesi uyarınca kurulmasının öngörüldüğü güvenlik bağlamının özellikle   dikkate alınması gerektiğini Mahkeme‟ye bildirmiştir. Silahlı kuvvetlerin terörle   mücadele kampanyası konusundaki deneyimi de dikkate alınarak, yetkililerin   güvenlik ve Devlet bütünlüğüne ilişkin tehditler ile başa çıkabilmesi amacıyla   gerekli uzmanlık ve bilginin sağlanması için bir askeri hakimin katılımı ile anılan   mahkemelerin güçlendirilmesinin gerekli olduğunu düşündüklerini belirtmiştir.   52. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin Sözleşme‟nin 6.   Maddesinin 1. fıkrası uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak kabul   edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu görüşü ile ilgili olarak 25 Şubat   tarihinde benimsenen İncal – Türkiye davası raporunun 31. Maddesi ve   görüşünü destekleyen nedenlere gönderme yapmıştır.   53. Mahkeme, 9 Haziran 1998 tarihli İncal – Türkiye kararı (1998-IV   Raporları, s. 1504) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar – Türkiye kararında (1998-   Raporları, s. …) mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususlara   benzer hususların ele alınmış olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda   Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri hakimlerin durumunun   bağımsızlık ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir (bkz.   yukarıda anılan İncal kararı, s. 1571, madde 65). Diğer yandan Mahkeme, bu   hakimlerin statüsünün bazı hususlarının bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma   konusu yaptığı kararına varmıştır (aynı yerde, Madde 68) : örneğin, orduya ait   görevliler olduğundan ve dolayısıyla amirinden emirler aldığı; veya askeri   disipline tabi kaldıkları; ve atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde idari   yetkililer ve ordu tarafından alındığı gerçekleri (bkz. yukarıdaki 18. paragraf).   54. İncal kararında olduğu üzere Mahkeme görevinin, Devlet Güvenlik   Mahkemelerinin kuruluşunun gerekliliğinin Hükümet tarafından öne sürülen haklı   sebepler ışığında tespit edilmesi olmadığı düşüncesindedir. Görevi, İstanbul   Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin Sn. Sürek‟in adil yargılanma   hakkını ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendisini   yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir korkunun   mevcut olup olmadığının tespit edilmesidir (bkz. yukarıda anılan İncal Kararı, s.   1572, Madde 70; ve yukarıda anılan Çıraklar kararı, s. …, Madde 38).   Bu soruya ilişkin olarak, Mahkeme mevcut başvuran gibi sivil olan Sn. İncal   ve Sn. Çıraklar‟ın davasında varılan sonuca varılmaması için herhangi bir neden     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   görmemektedir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal birliği zedelemeye yönelik   propaganda yapma suçundan bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan   başvuru sahiplerinin, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri görevlisinin   katılımını içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde   olmaları anlaşılır bir husustur (bkz., yukarıdaki 18. paragraf). Bu itibarla, İstanbul   Devlet Güvenlik Mahkemesi‟nin davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan   hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli sebepleri   mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranın mahkemenin bağımsızlık ve   tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe dayandığı kabul edilebilir.   Yargıtaydaki yargılama da, ilgili mahkemenin tam yetkili olmaması nedeniyle bu   korkuların bertaraf edilmesini sağlayamamıştır (bkz. yukarıda anılan İncal kararı,   s. 1573, Madde 72 sonu).   55. Yukarıda anılan nedenlerden dolayı Mahkeme, 6. Maddenin 1. fıkrasının   ihlal edildiği kararına varmıştır.   III. SÖZLEġME’NĠN 41. MADDESĠNĠN UYGULANMASI   56. Başvuran yerel ve Sözleşme mahkeme gider ve masraflarının geri   ödenmesinin yanı sıra, maddi ve manevi zarara ilişkin tazminat talebinde   bulunmuştur. Sözleşme‟nin 41. Maddesi bu açıdan aşağıdakileri öngörmektedir:   “Mahkeme, işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve   ilgili Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa,   Mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın   tatminine hükmeder.”   A. Maddi zarar   57. Başvuran kendisine uygulanan ve kendisi tarafından ödenen para   cezasının (bkz. yukarıdaki 14. paragraf) tazmin edilmesi için 100,000 Fransız   Frangı (FRF) tutarında tazminat talebinde bulunuştur. Talep edilen meblağ   tahakkuk eden faizi içermekte olup, muhatap Devlette bulunan yüksek enflasyon   oranı dikkate alınmış ve 1993 döviz kuru oranları bazında hesaplanmıştır.   58. Hükümet, başvuranın sadece 83,333,333 Türk Lirası tutarında bir para   cezasına çarptırıldığı ve anılan cezayı aylık taksitler halinde ödemesine izin   verilmiş olması gerekçesi ile talep edilen meblağın fahiş olduğunu savunmuştur.   Hükümet ayrıca cepten yapılan harcamaların desteklenmesi için başvuranın   herhangi bir ayrıntı sunmadığına işaret etmiştir.   59. Komisyon Delegesi görüş belirtmemiştir.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   60. Mahkeme, muhatap Devlet‟in başvuranın mahkumiyeti ve verilen ceza   açısından 10. Maddeyi ihlal etmediğinin tespit edilmesine bağlı kalınmaksızın, 6.   Maddenin 1. fıkrasına uygun olarak yürütülen bir yargılamanın sonucunun nasıl   olabileceğine ilişkin görüş bildirememektedir.   B. Manevi Zarar   61. Başvuran bir avukat olarak kariyerine, bir terör suçlusu olarak sabıkalı   olması nedeniyle zarar verildiğini iddia etmiştir. Mahkeme‟den manevi tazminat   olarak FRF 80,000 tutarında bir meblağın tespit edilmesini talep etmiştir.   62. Hükümet, Mahkeme tarafından bu davada bir ihlalin tespit edilmesi   durumunda bu tespitin kendi başına adil tazmin teşkil edeceğini belirtmiştir.   63. Komisyon Delegesi, başvuranın talebinin bu hususuna ilişkin olarak   duruşmada görüş belirtmemiştir.   64. Mahkeme, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edilmediğine ilişkin bir   karara vardığını hatırlatmaktadır. 6. Maddenin 1. Fıkrası kapsamında bir ihlal   olduğunun tespit edilmesinin, başvuranın manevi zarara ilişkin adil tazmini   sağlayacağı kanaatindedir.   C. Masraf ve giderler   65. Başvuran, yerel mahkemeler ile birlikte davanın Sözleşme kurumları   huzuruna getirilmesine ilişkin yasal gider ve ücretleri (çeviri, posta, yazışma ve   seyahat giderleri) talep etmiştir. Bu meblağı FRF 50,000 olarak değerlendirmiştir.   Komisyon ve Mahkeme huzurunda yapılan takibat ile ilgili olarak avukatının   ücretlerinin Türkiye Barolar birliğinin asgari ücret çizelgesi bazında   hesaplandığını belirtmiştir. Başvuran talep edilen meblağın Türkiye‟deki yüksek   enflasyon seviyesini dikkate aldığını ve mevcut döviz kurları bazında   hesaplandığını belirtmiştir.   66. Hükümet, talep edilen meblağların yerel mahkemelerde Türk avukatları   tarafından kazanılan ücretlere kıyasla abartılı olduğunu ve usulüne uygun olarak   doğrulanmadığını bildirmiştir. Davanın basit bir dava olduğunu ve mahkemede   kendi dilini kullanma hakkına sahip olan başvuranın avukatının fazla bir emek   harcamadığını belirtmiştir. Muhatap Devlet‟teki sosyo ekonomik durum dikkate   alınarak bir haksız zenginlik kaynağı teşkil edebilecek bir kararın verilmemesi   yönünde uyarıda bulunmuştur.   67. Komisyon Delegesi görüş belirtmemiştir.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   68. Mahkeme sadece Sözleşmenin 6. Maddesinin 1. Fıkrası kapsamında bir   ihlalin tespit edildiğine işaret etmektedir. Ayrıca Mahkeme, başvuranın avukatının   benzeri olaylara dayalı olarak Sözleşmenin 6. ve 10. Maddesi kapsamındaki   şikayetlerin Mahkeme huzuruna getirilmesine ilişkin hazırlıkları yürütmüş   olduğunu dikkate almaktadır. Adil bazda karara vararak ve emsal kararı 25 Mart   tarihli Nikolava – Bulgaristan kararında (1999 Raporları, s. …, Madde 79)   belirlenen ölçütü de dikkate alarak başvurana FRF 15,000 tutarının ödenmesine   karar vermiştir.   D. Temerrüt Faizi   69. Mahkeme işbu kararın düzenlenmiş olduğu tarihte, eldeki verilere göre tespit   edilmiş olan yıllık %3.47 oranına tekabül eden Fransa‟da uygulanan yasal faiz   oranının uygulanmasının yerinde olacağı kanaatına varmıştır.   YUKARIDA BELİRTİLEN GEREKÇELERE DAYANARAK   MAHKEME   1.   2.   3.   4.   Sözleşmenin 10. maddesinin ihlal edilmediğinin on oya karşı yedi oy ile   kabulüne;   Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazının oybirliği   ile reddine;   Sözleşmenin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiğinin onaltıya karşı bir   oy ile kabulüne;   Sözleşmenin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlal edildiğine ilişkin kararın,   başvuran tarafından iddia edilen manevi tazminat açısından kendi başına   adil tazmin teşkil ettiğinin onaltı oya karşı bir oy ile kabulüne;   5.   (a) Üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk lirasına   çevrilmek üzere, masraf ve giderler için 15,000 (on beş bin) Fransız frangı   tutarının davalı Devlet‟ten tahsil edilerek başvurana ödenmesinin   (b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona ermesinden ödeme tarihine dek   bu tutarlar için yıllık %3.47 faiz oranı uygulanmasının;   oybirliği ile kabulüne;     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   6.   Başvuranın adil tazmin konusundaki diğer taleplerin oy birliği ile reddine;   ilişkin işbu karar İngilizce ve Fransızca dillerinde olmak üzere, 8 Temmuz   tarihinde Strazburg‟da bulunan İnsan Hakları Binası‟ndaki halka açık   oturumda tefhim edilmiştir.   Luzius WILDHABER   Başkan   Paul MAHONEY   Sekreter Yardımcısı   Sn. Wildhaber‟in bir bildirgesi ile birlikte Sözleşmenin 45. Maddesinin 2.   Fıkrası ile Mahkeme İçtüzüğünün 74. Maddesinin 2. Fırkası uyarınca bu karara   aşağıda belirtilen şerhler eklenmiştir.   (a) Sn. Palm‟ın kısmi muhalefet şerhi;   (b) Sn. Bonello‟nun kısmi muhalefet şerhi;   (c) Sn. Tulkens, Sn. Casadevall ve Sn. Greve‟nin müşterek kısmi muhalefet   şerhi   (d) Sn. Fischbach‟ın kısmi muhalefet şerhi;   (e) Sn. Maruste‟nin kısmi muhalefet şerhi;   (f) Sn. Gölcüklü‟nün kısmi muhalefet şerhi.   Paraf: L. W.   Paraf: P.J.M.     TEMMUZ 1999 TARİHLİ (3. NOLU) SÜREK KARARI   HAKİM WİLDHABER‟İN BİLDİRGESİ   Haziran 1998 tarihli İncal – Türkiye Kararında (1998 Raporları, s. 1547)   Sözleşme‟nin 6. Maddesinin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin oylamada karşı oy   kullanmış olmama rağmen, mevcut davada Mahkeme‟nin çoğunluğu tarafından   ulaşılan görüşü benimsemek durumundayım.     3. NOLU SÜREK KARARI   HAKĠM PALM’IN KISMĠ MUHALEFET ġERHĠ   Mahkeme‟nin mevcut davada 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği   yönündeki kararına katılmaktayım. Ancak, mevcut davada, Sürek – Türkiye (No.   1) Davasında özü itibarıyla belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı, 10. Maddenin   ihlal edilmediğine ilişkin varmış olduğu sonuca katılmamaktayım.     3. NOLU SÜREK KARARI   HAKĠM BONELLO’NUN KISMĠ MUHALEFET ġERHĠ   Madde 10‟un ihlalinin tespiti için çoğunlukla birlikte oy vermekle birlikte   yerel yetkililerin başvuranın ifade özgürlüğüne müdahalesinin demokratik bir   toplumda meşru olup olmadığının tespitine yönelik olarak Mahkeme tarafından   uygulanan ana ölçütü onaylamamaktayım.   Bu işlemlerde ve şiddete teşvikin söz konusu olduğu daha önceki ifade   özgürlüğüne ilişkin Türk davalarında Mahkeme tarafından ortak olarak kullanılan   ölçüt şu şekilde olmuştur: başvuranın tarafından yayınlanan yazılar şiddeti   destekliyor ya da buna teşvik ediyor ise, ulusal mahkemeler tarafından başvuranın   mahkumiyeti demokratik bir toplumda haklı gerekçelere dayandırılabilir. Ben bu   değerlendirmeyi yetersiz bulmaktayım.   Sadece teşvik “açık ve mevcut tehlike” yaratması durumunda bu tür şiddete   teşviklerin yerel yetkililerce cezalandırılmasının demokratik bir toplumda makul   gerekçelere dayandırılabileceğini düşünmekteyim. Güç kullanmaya çağrı   entelektüelleştirilip soyutlanarak, asıl ya da gelecekteki şiddet odaklarından   zaman ve mekan olarak uzaklaştırıldığında, ifade özgürlüğü temel hakkı genel   olarak baskın çıkacaktır.   Yasa ve asayişin dengesini bozma eğilimindeki kelimeler için tüm zamanların   en güçlü anayasa hukukçularından biri tarafından söylenen sözleri yinelemek   isterim: “Ülkenin kurtarılması için derhal bir kontrolün yapılmasını gerektiren   kanunun meşru ve zorunlu amaçlarını yakın bir gelecekte tehdit etmedikleri   sürece beğenmediğimiz ve ölüm taşıdığına inandığımız görüşlerin ifade   edilmesini kontrol etmekten kendimizi daima alıkoymalıyız.”1   İfade özgürlüğünün teminat altına alınması, bir devletin güç kullanma   taraftarlığını, bu tür taraftarlığın gelecekteki kanunsuzluğu teşkil etme ya da   teşvik etmeye yönelik olduğu ya da bu tür bir eylemi teşvik etme ya da meydana   getirme eğiliminde olduğu durumlar hariç olmak üzere, yasaklamasına ya da men   etmesine izin vermemektedir.2 Bu bir yakınlık ve derece sorunudur.3   İfade özgürlüğünün kısıtlanmasını haklı sebeplere dayayan mevcut ve belirgin   bir tehlikenin tespit edilmesini desteklemek amacıyla, kısa sürede ortaya çıkacak   ciddi bir şiddetin beklenip beklenmediğinin ya da savunulup savunulmadığının ya   Abrahams – Birleşik Devletler davası Hakimi Oliver Wendell Holmes, 250 U.S. 616 (1919) 630.   Brandenbrg- Ohio, 395 U.S. 444 (1969) 447.   Schenk- Birleşik Devletler 294 U.S. 47 (1919) 52.     3. NOLU SÜREK KARARI - HAKİM BONELLO‟NUN   KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   da başvuranın geçmişteki eyleminin şiddet taraftarlığının en kısa zamanda ve   zarar verici eylemleri yaratacağı hususuna inanılması ile ilgili olarak sebep teşkil   edip etmediğinin tespit edilmesi gereklidir.1   Bazılarının ölüme gebe görünmesine rağmen, başvuranın suçlandığı   kelimelerin hiçbirinin ulusal düzen üzerinde büyük etki yaratacak tehdit oluşturma   potansiyeline sahip olduğu görüşü, benim açımdan açık değildir. Aynı zamanda   bu ifadelerin sindirilmesinin Türkiye‟nin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu   görüşünü de onaylamamaktayım. Bırakın belirgin ve mevcut olanını, hiçbir   tehlike oluşturmamışlardır. Kısacası, Mahkeme başvuranın ceza mahkemeleri   tarafından mahkumiyetine göz yumması durumunda ifade özgürlüğünün   bozulmasını desteklemiş olacaktır.   Özet olarak, “algılanan kötü niyetin etkisinin tam olarak tartışmaya fırsat   kalmadan meydana gelecek şekilde çok yakın durumlar haricinde, konuşmalardan   kaynaklanan hiçbir tehlike bariz ve mevcut olarak nitelendirilmez. Kötü niyetin   engellenmesi için eğitim süreci vasıtasıyla tartışılarak, yanlışlık ve   mantıksızlıkların bariz hale getirilmesi için yeterli zaman olduğunda uygulanacak   çözüm, zorla kabul ettirilen sessizlikten ziyade, konuşmak olmalıdır.”2   Whitney- California 274 U.S. 357 (1927) 376.   Whitney- California davası hakimi Louis D. Brandeis, 274 U.S. 357 (1927) 377.     3. NOLU SÜREK KARARI   HAKİMLER PALM, TULKENS,   CASADEVALL VE GREVE‟İN MÜŞTEREK KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   (Geçici çeviri)   Bizler, 6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlal edildiği lehinde oy kullanmış   bulunmaktayız.   Ancak, özü itibarıyla bugünün tarihi ile verilmiş olan sürek No. 1 kararı   ekinde sunulan kısmi muhalefet şerhinde belirtilen nedenlerle, 10. maddenin ihlal   edilmediğine ilişkin çoğunluğun görüşüne katılmamaktayız.     3. NOLU SÜREK KARARI   HAKİM FISCHBACH‟IN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   (Geçici çeviri)   6. Maddenin 1. Fıkrasının ihlaline ilişkin hususta çoğunluk ile birlikte oy   kullanmış olmakla birlikte, Mahkeme‟nin 10. Maddenin ihlal edilmediği yönünde   bir karara neden olan mantığa katılmadığımı üzülerek bildirmek durumundayım.   Bariz olarak insanları bir birey, bir Devlet temsilcisi veya nüfusun bir   kesimine karşı şiddet kullanmaya teşvik eden yorumlara ilişkin ifade özgürlüğü   davalarında müdahalenin gerekli olup olmadığı hususunun değerlendirilmesinde   ulusal yetkililere daha geniş bir marj tanıyan Mahkemenin içtihadına   katılmaktayım.   Ancak, ifade özgürlüğüne müdahale ihtiyacının sadece bariz olan şartlar   altında ve herhalukarda yeterli ölçüde belirsiz olmayan ve kullanılan ifade   aracının, şiddetli nitelikteki ifadelerin milli güvenlik ve demokratik düzen   açısından ciddi ve öngörülemeyen sonuçları tetikleyebilecek şekilde geniş bir   seyirciyi kapsadığı durumlarda haklı olabileceği görüşündeyim.   Belli olaylar veya diğer trajik durumlar müteakibinde husumet ve şiddete   teşvik şeklinde nitelendirilebilecek olan şiddet ifadeleri ile durumun körüklendiği   hallerde Söz konusu olacaktır (bkz. Zana Kararı, Paragraflar 59-60).   Söz konusu hal burada mevcut olmadığından, 1985‟ten bu yana Güneydoğu   Türkiye‟deki genel şartlar itibarıyla zor olan duruma atıfta bulunan çoğunluk ile   aynı görüşü paylaşmıyorum.   Ne kadar şiddet ve kırıcılık içerirse içersin, ulusal otoritelerin politikaları   karşısında azınlıkların endişelerini belgelendirmekten öteye gitmeyen yorumlara,   ifade özgürlüğüne müdahale şeklinde gösterilen reaksiyonun en uygun yöntem   olmadığı görüşündeyim.   Bu nedenlerle, mevcut davada 10. Maddenin ihlal edildiği görüşündeyim.     3. NOLU SÜREK KARARI   HAKİM MARUSTE‟NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   Başlıca iki nedenden dolayı 10. maddenin ihlal edilmediği sonucuna varan   çoğunluğun kararına katılmadığımı üzülerek bildirmek isterim.   İlk olarak, ifade özgürlüğünün her şeyden önce kişisel bir hak olduğu   görüşündeyim. Başvuran, içerik ile herhangi bir yazı işleri sorumluluğu olmayan,   dergi sahibidir (ana hissedarı). Bununla birlikte, haber yorumunun yayınlanması   nedeniyle bir ceza mahkemesi tarafından cezalandırılmıştır. Kendisinin sahibi   olduğu dergi tarafından bir haber yorumu, okuyucu mektubu vs. yayınlandığında   kendi ifade özgürlüğünü kullanmadığına inanmaktayım. Başta yazı işleri personeli   dışında başkaları olmak üzere diğer şahısların ifade özgürlüğünü kullanmasından   bir mal sahibinin sorumlu tutulamayacağı görüşündeyim. Bu sonuç doğrudan,   ifade özgürlüğü fikrinin kendisinden ve kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olan   veya genel hususlarda insan ve kamu ilişkilerinin ilerletilmesini sağlayacak bir   kamu tartışmasının bir bölümünü teşkil eden bilgiler de dahil olmak üzere bilgileri   iletmek ve dağıtmak şeklinde olan, basının bir demokratik toplum içindeki   görevinden kaynaklanmaktadır.   Bir mal sahibi, 10. Madde gereklerine uygun olmayan bir şeyi şahsen   yazdığında veya yazı işlerine müdahale ettiğinde veya diğerlerinin katılımları-   mektupları, yorumları ve fikirlerinin özellikle vurgulanması için özel önlemler   aldığında (bunların kapak sayfasına konması veya kalın harflerle, çerçeve içinde   vs. şekillerde yazılması) , ifade özgürlüğünün suiistimal edilmesinden sorumlu   tutulabilecektir. Ancak mevcut davada başvuranın katılım ve mesajına herhangi   bir özel anlam veya ağırlık vermek üzere müdahale ettiği veya önlemler aldığına   ilişkin herhangi bir bilgi mevcut değildir. Dergi, toplum fertlerinin fikirlerini   yansıtmak üzere, demokratik bir toplumda medya tarafından yapılması gerekeni   yapmıştır. Bölücü olanlar da dahil olmak üzere, siyasi hususlarda bilgi ve   görüşlerin iletilmesi basının bir görevidir.   Sonuç olarak, mal sahibinin Sözleşmenin gereklerine uygun olarak hareket   etmiş olduğu ve mal sahibinin tutumu ile Sözleşme gerekleri açısından cezai   sorumluluğu arasındaki neden sonuç ilişkisinin mevcudiyetine ilişkin yorumun   zayıf olduğu kanaatindeyim.   İkinci olarak, mevcut davada mal sahibinin sorumlu olduğu varsayılsa dahi,   Devlet tarafından gösterilen tepkinin orantısız ve gereksiz olduğu kanaatindeyim.   Halk, siyasetçi ve hükümetin vatandaşlarının ne düşündüğünü ve ne istediklerini   bilme hakkına sahip olduğu kanaatindeyim. Belirtilen fikirler rahatsız edici, şok   edici veya bölücü olsa bile bu geçerlidir. Bunun aksini düşünmek, mal sahibinin     3. NOLU SÜREK KARARI - HAKİM MARUSTE‟NİN   KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   bir sansür mekanizması olarak hareket etmesi anlamına gelecektir ki, bu da   demokrasinin temel fikir ve kurallarından ayrılmak olacaktır. Son olarak,   konuşmadan kaynaklanan tehlikelerin bariz ve mevcut olarak tespit edilmesi   gerektiğini düşünen meslektaşlarımın fikirlerini paylaşmaktayım. Bu mevcut   davada Söz konusu değildir.     3. NOLU SÜREK KARARI - HAKİM MARUSTE‟NİN   KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   HAKİM GÖLCÜKLÜ‟NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   (Geçici çeviri)   Mahkemede bir askeri hakimin bulunması nedeniyle, ilgili hüküm   kapsamında Devlet Güvenlik Mahkemesinin “bağımsız ve tarafsız” olmadığı   gerekçesi ile 6. Maddenin ihlal edildiği yönündeki Mahkeme‟nin çoğunluk   görüşüne katılmadığı büyük bir üzüntü içinde belirtmek isterim. Bu bağlamda, 9   Haziran 1998 tarihli İncal Türkiye kararında sayın hakimler Sn. Thor   Vilhjalmsson, Sn. Matscher, Sn. Foighel, Sn. John Freeland, Sn. Lopes Rocha, Sn.   Wildhaber ve Sn. Gotchev ile müştereken ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar-   Türkiye kararında münferiden belirtmiş olduğum muhalif görüşüme gönderme   yapmaktayım. İkisi sivil olan üç hakimden oluşan bir mahkemede bir askeri   hakimin mevcudiyetinin, askeri olmayan (sivil) adli düzeyde bulunan ve kararları   Yargıtayın incelemesine tabi olan Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsızlık ve   tarafsızlığını herhangi bir şekilde etkilemediğine ilişkin görüşüm sabittir.   (1) Çoğunluğun kararının dıştan görünüşler kuramının haklı olmayan bir   uzantısından kaynaklandığını; (2) kararın 79. paragrafında çoğunluk tarafından   belirtildiği üzere, “... bir Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan başvuru   sahiplerinin, Askeri Hakimler üyesi olan bir düzenli askeri görevlinin katılımını   içeren bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır   bir husustur” demesi ve bunu basitçe önceki İncal kararına dayandırmasının   (Çıraklar kararı, İncal kararında belirtilenin sadece bir tekrarı niteliğindedir)   yeterli olmadığını (3) çoğunluğun görüşünün soyut olduğu ve bu nedenle haklı   çıkarılabilmesi için hem gerçekler hem de hukuk açısından daha iyi desteklenmiş   olması gerektiğini vurgulamak isterim.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło