24917/04

WyrokETPCz2008-06-10ECLI:CE:ECHR:2008:0610JUD002491704

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy długość tymczasowego aresztowania skarżącego naruszyła jego prawo do wolności i bezpieczeństwa osobistego z art. 5 ust. 3 Konwencji? Czy długość postępowania karnego przeciwko skarżącemu naruszyła jego prawo do rozpoznania sprawy w rozsądnym terminie z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że długość aresztu tymczasowego skarżącego, trwającego około jedenaście lat i siedem miesięcy, była nadmierna i naruszyła art. 5 ust. 3 Konwencji. Pomimo złożoności sprawy i powagi zarzutów, władze krajowe nie przedstawiły wystarczających i istotnych powodów uzasadniających tak długi okres pozbawienia wolności, a kwestię upływu czasu uwzględniły dopiero przy decyzji o zwolnieniu skarżącego. Co do przewlekłości postępowania, Trybunał stwierdził, że proces karny, trwający ponad piętnaście lat i nadal niezakończony na etapie krajowym, był niezgodny z wymogiem „rozsądnego terminu” z art. 6 ust. 1 Konwencji, pomimo złożoności sprawy i zachowania skarżącego.
Stan faktyczny
Skarżący, Bayram Kama, został aresztowany w Stambule 6 lutego 1993 roku wraz z dziesięcioma innymi osobami pod zarzutem udziału w aktach terrorystycznych. Był tymczasowo aresztowany od 15 lutego 1993 roku. W trakcie postępowania, które obejmowało liczne zarzuty (m.in. członkostwo w organizacji terrorystycznej, morderstwo, rabunek), skarżący i inni oskarżeni zakłócali rozprawy, co doprowadziło do wykluczenia skarżącego z udziału w nich na okres od 9 listopada 1993 do 28 lipca 1999 roku. Był dwukrotnie skazywany na dożywocie (12 czerwca 2000 i 31 stycznia 2005), ale wyroki te były uchylane przez Sąd Kasacyjny z powodu błędów proceduralnych. Skarżący cierpiał na zespół Wernickego-Korsakowa, jednak jego wnioski o zwolnienie ze względów zdrowotnych były odrzucane. Został zwolniony z aresztu 4 października 2006 roku, po ponad trzynastu latach pozbawienia wolności, ale postępowanie karne nadal trwało w momencie wydania wyroku ETPCz.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza dopuszczalność skarg dotyczących art. 5 ust. 3 i art. 6 ust. 1 Konwencji, a pozostałych części skargi niedopuszczalność. 2. Stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji. 3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji. 4. Zasądza skarżącemu 7 000 EUR (siedem tysięcy euro) tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 1 000 EUR (tysiąc euro) tytułem kosztów i wydatków prawnych, płatne w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, powiększone o odsetki za zwłokę. 5. Odrzuca pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KAMA - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 24917/04 )   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   Haziran 2008   İşbu karar AlHS’nin 44/2 madde sinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi   olabilir.   I ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açıla» (24917/04) no’lu davanın nedeni (T.C.   vatandaş!) Bayram Kama’nın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) 25   Haziran 2004 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması   Sözleşmesinin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından F. Yolcu tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   doğumlu olan başvuran Tekirdağ'da ikamet etmektedir.   Şubat 1993 tarihinde başvuranla birlikte on kişi muhtelif terör eylemlerine iştirak ettikleri   gerekçesiyle İstanbul’da yakalanmışlardır.   Başvuran 15 Şubat 1993 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliğince   tutuklanmıştır.   Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, yasadışı bir örgüte üye olma, adam öldürme silahlı   soygun ve saldırı suçlarından başvuranın mahkumiyetini talep etmiştir.   Mayıs 1993 tarihli duruşmada başvuranın da aralarında bulunduğu sekiz sanık slogan   atarak pankart açmaya teşebbüs etmişlerdir. İstanbul 3 No’lu, DGM bu olayları tutanağa   geçirerek ilgililere bir daha aynı davranışı sergiledikleri takdirde duruşmadan çıkarılacakları   yönünde uyarıda bulunmuştur.   Kasım 1993 tarihinde düzenlenen üçüncü duruşmada sanıklardan dördü yine slogan atmış,   bunun üzerine DGM sözkonusu sanıkların duruşma inzibatını bozdukları gerekçesiyle bir   daha duruşmaya alınmamalarına karar vermiştir. Bu karar başvurana ilişkin olarak 28   Temmuz 1999 tarihine kadar uygulanmıştır.   Bu siiıe zarfında, başvuran ve sözkonusu Örgüt mensupları aleyhinde 1990 ila 1993 yıllarında   işlenen adam öldürme ve silahlı soygun suçlarından muhtelif mahkemeler önünde toplam dört   ceza davası açıldığı gözükmektedir.   Sözkonusu davalar, farklı tarihlerde, İstanbul DGM önünde görülen davayla birleştirilmiştir.   Nisan 1998 tarihli duruşmada iki sanık aleyhte tanığı tehdit etmiştir.   Haziran 2000’e kadar kırk sekiz duruşma yapmış olan DGM, bu tarihte düzenlenen   duruşmada, başvuranın adam öldürme suçundan beraatına, geriye kalan suçlardan ise   mahkumiyetine karar vererek ömür boyu hapis cezasına çarptırılmasına hükmetmiştir.   Bu karar, sekiz adam öldürme ve on beş adam yaralama ve maddi zarara uğratma gibi mezkur   örgüt adına işledikleri iddia edilen yaklaşık yirmi kadar eylemle ilgili olarak suçlu bulunan   diğer on dokuz sanığı da ilgilendirmekteydi.   Mayıs 2001 tarihinde Yargıtay tespit ettiği iki usul hatası nedeniyle bu karan bozmuştur.   Yargıtay dosyada bulunan belgelerden birinin üzerindeki resmi mührün okunmayacak   durumda olduğunu ve Kocaeli Sulh Ceza Mahkemesi tarafından 17 Kasım 1992 tarihinde   alınan sanık ifadelerinin sözkonusu dosyada bulunmadığını tespit etmiştir.   Başvuran 2001 ve 2002 yılında açlık grevine başlamıştır. Adli Tıp Kurumu 22 Mart 2002   tarihli raporunda başvuranın Wernicke-Korsakoff sendromuna yakalandığını tespit ederek altı   ay süreyle serbest bırakılması tavsiyesinde bulunmuştur.   Belirtilmeyen bir tarihte savcı, CMUK’un 399. maddesinde sağlık nedeniyle geçici   salıvermenin yalnızca mahkumiyetin infazının ertelenmesine ilişkin olarak öngörüldüğü ve   başvuran halen “hükümlü” olmadığı cihetle başvuranı salıverme yetkisinin bulunmadığı   kanaatine varmıştır. Bu nedenle savcı salıverilme talebini DGM’ye havale etmiş DGM ise bu   talebi reddederek başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir.   Başvuranın sah verilmeye yönelik başvuruları İstanbul 4 No’lu DGM tarafından isnat edilen   eylemlerin vahameti, delillerin durumu ve ilgilinin kaçma tehlikesi bulunması gibi unsurları   göz önünde bulundurularak reddedilmiştir. Sağlık durumu nedeniyle salıverilme talepleri   gerekli tedavinin uygulandığı gerekçesiyle geri çevrilmiştir.   Bu çerçevede, davaya bakmakla görevlendirilen İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi 17 Eylül   tarihinde başvuranın tutukluluğunun devamına karar vermiştir. Başvuran tarafından bu   karara yapılan itiraz   reddedilmiştir.   Kasım 2004 tarihinde 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından   Yapılan on sekiz duruşma neticesinde başvuran 31 Ocak 2005 tarihinde bir kez daha ömür   boyu hapis cezasına mahkum edilmiştir.   Mart 2006 tarihinde Yargıtay mahkumiyet kararını bir kez daha bozmuştur.   Ekim 2006 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın tutuklu kaldığı süreyi ve davayla   ilgili tüm delillerin toplandığını göz önünde bulundurarak başvuranın serbest bırakılmasına   karar vermiştir.   Son duruşma 10 Eylül 2007 tarihinde düzenlenmiştir.   Başvuran ilk duruşmadan başlamak üzere tüm dava süreci boyunca bir avukat tarafından   temsil edilmiştir.   AİHM davanın mevcut seyri hakkında bilgi sahibi değildir.   HUKUK   I. AİHS’NİN 5/3 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİNE İLİŞKİN   AİHS’nin 5/3 maddesine atılla bulunan başvuran yaklaşık on dört yıl olarak hesapladığı uzun   tutukluluk süresinden şikayetçi olmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe ilişkin   Köse ve diğerleri - Türkiye davasını (no: 50177/99, 2 Mayıs 2006) emsal gösteren Hükümet,   ilgilinin ilk derece mahkemesi tarafından mahkum edilmesiyle kesintiye uğrayan ilk iki   tutukluluk dönemine (sırasıyla 12 Haziran 2000 ve 31 Ocak 2005) ilişkin başvurunun geç   yapıldığı cihetle AİHM’yi bu başvuruyu reddetmeye davet etmektedir.   Başvuran bu konuda görüş belirtmemektedir.   AİHM, Hükümet tarafından zikredilen uygulamayı terk ettiği Solmaz - Türkiye kararma (no:   27651/02, prg. 23-37) atıfta bulunmaktadır. Bu kararda, art arda gelen tutukluluk   dönemlerinin bir bütün olarak değerlendirilmesi ve altı ay süresinin son tutukluluk   döneminden itibaren başlatılması gerektiği belirtilmiştir (Solmaz, adı geçen, prg. 36).   Bu itibarla AİHM Hükümetin ilk iki tutukluluk dönemine ilişkin olarak altı ay süresi kuralına   riayet edilmediği yolundaki itirazını reddeder.   Hükümet, başvuran hakkında mahkumiyet kararı verilmesi halinde tutuklu olarak geçirdiği   sürelerin verilecek cezadan düşüleceği cihetle başvuranın AÎHS bakımından mağduriyet   iddiasında bulunamayacağının altını çizmekledir. Hükümet ayrıca beraat kararı verilmesi   halinde ise tazminat elde etmek için başvuru yollan mevcut olduğunu belirtmektedir.   Başvuran konuyla ilgili olarak bir görüş belirtmemektedir.   AİHM, daha evvel de, tutukluluk süresinin ulusal mahkemelerce hükmedilen cezadan   düşülmesinin, AİHS’nin 5/3 maddesinin gereklerine uyulmaması nedeniyle, iddia edilen   mağdur sıfatını esasen ortadan kaldırmayacağı hükmüne vardığını anımsatır. Bu durum ancak   başvuranın maruz kalmış olabileceği zararın boyutunu değerlendirirken dikkate alınmalıdır   (Kimran Türkiye, no: 61440/00, prg. 41 ve 42, 5 Nisan 2005)   Bu itibarla AİHM başvuranın AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlali dolayısıyla mağduriyet   iddiasında bulunabileceği hükmüne varmaktadır.   Beraat halinde tazminat elde etmek için iç hukuk yollarının mevcut okluğu yolundaki   argümana ilişkin olarak ise AİHM, Hükümetin, tutukluluk süresi nedeniyle tazminat   ödenmesine mahsus bir başvuru yolu ya da içtihat örneği göstermediğini gözlemlemektedir.   Dolayısıyla AİHM bu itirazı da kabul etmeyecektir.   AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi bakımından açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını ve başka herhangi bir kabuledilemezlik unsurunun da bulunmadığını tespit   etmektedir. Bu itibarla AİHM sözkonusu şikayeti kabuledilebilir ilan eder,   B. Esasa ilişkin   AİHM, tarafların dikkate alınması gereken döneme dair açıkça bir görüş belirtmediğini tespit   etmektedir. AİHM bu dönemin 6 Şubat 1993 tarihinde (Bağrıyanık - Türkiye, no: 43256/04,   prg. 37, 5 Haziran 2007) başvuranın yakalanmasıyla başlayıp 4 Hakim 2006 tarihinde serbest   bırakılmasıyla sona erdiğini tespit etmektedir.   Bununla birlikte, mahkumiyet kararının verildiği tarih, esasen, atıfta bulunulan madde   bakımından dikkate alınması gereken sürenin sonunu teşkil etmektedir, bu tarihten itibaren   ilgilinin tutukluluğu AİHS’nin 5/1 a) maddesinin kapsamına girer (bkz., sözgelimi, I.A.   Fransa, 23 Hylül 1998 tarihli karar, prg. 38). Bu itibarla her bir mahkumiyet kararı ile bozma   karan arasında geçen süreler, dikkate alınması gereken süreden düşülmelidir. (Salmaz,   adı geçen, prg. 36).   Netice olarak AİHM mevcut davada tutukluluk döneminin AİHS’nin 5/3 maddesi anlamında   yaklaşık on bir yıl yedi ay sürdüğü kanaatine varmaktadır.   Hükümet sanık sayısı, isnat edilen suçların ağırlığı ve organize suçların karmaşık niteliği gibi   unsurların tutukluluk süresini haklı çıkardığı kanaatindedir. Hükümet ayrıca, duruşmanın   ortasında bir aleyhte tanığı tehdit etmeye kadar varan davranışlar sergileyen sanıkların   kişiliklerine dikkat çekmekledir. Hükümete göre, bu türden kimselerin serbest bırakılması   adaletin işleyişine ve delillerin toplanmasına zarar vereceği cihetle tasavvur dalı i edilemez.   AİHM içtihadında sabit olduğu üzere, tutukluluk süresinin ‘makul* nitelikte olup olmadığı her   vakada davanın özelliklerine bakılarak belirlenmektedir.   Bir davada sanığın tutukluluk süresinin makul sınırı aşmamasını sağlamak aslen ulusal adli   mercilerin görevidir. Bu çerçevede ulusal adli merciler masumiyet karinesini göz önünde   bulundurarak kanıtı menfaati bakımından bireysel özgürlüğe saygı kuralına bir istisna   getirmeyi haklı kılacak gerçek bir ihtiyacın olup olmadığını belirlemek için tüm koşullan   incelemeli ve verecekleri kararlarda tahliye taleplerini de dikkate almalıdırlar. Bu kararlarda   yer verilen gerekçeler ve ilgilinin başvurularında belirttiği itiraza yol açmayan olaylar   temelinde AİHM AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Assenov   ve diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar, prg. 154, Remzi Aydın ~ Türkiye, no:   30911/04, prg. 51-58,20 Şubat 2007).   Bilhassa sanıkların sayısını ve biriken dava sayısını göz önünde bulunduran AİHM başvurana   isnat edilen suçların ağırlığını kabul etmektedir. Ancak, dosyaya bakıldığında 1993 yılında   başlayan asıl davanın mevcut kararın alındığı tarihte halen devam ettiği gözükmektedir. Adli   merciler geçen zaman kriterini ancak, başvuranın serbest bırakılmasına karar verdikleri 4   Ekim 2006 tarihinde başvuran lehine dikkate almışlardır.   AİHM, müteaddit defalar benzer meseleleri gündeme getiren davaları incelemiş ve bu denli   uzun tutukluluk sürelerinin AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlaline yol açtığı kanaatine varmıştır   (bkz. diğer birçoklan arasında, Dereci - Türkiye, no: 77845/01, 24 Mayıs 2005, ve Taciroğlu   !Türkiye, no: 25324/02, 2 Şubat 2006).   Yukarıda anılan içtihadını ve elindeki unsurları göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın   şikayetçi olduğu tutukluluk süresinin AİHS’nin 5/3 maddesine aykırılık teşkil ettiği kanaatine   varmaktadır. Dolayısıyla AİHS’nin bu hükmü ihlal edilmiştir.   II. AİHS’NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran ayrıca, aleyhinde açılan ceza davasının süresi nedeniyle AİHS’nin 6/1 maddesinin   ihlal edildiğini iddia etmektedir.   A, Kabuledilebilirliğe ilişkin   AİHM bu şikayetin AİHS’nin 35/3 maddesi bakımından açıkça dayanaktan yoksun   olmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca şikayetin başkaca bir kabuledilemezlik   gerekçesinin bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle şikayetin kabuledilebilir ilan   edilmesi yerinde olacaktır.   13. Esasa ilişkin   Hüükümete göre yargılama süresi davanın karmaşıklığı, başka davalarla birleştirilmiş olması,   suç eylemlerinin ve olaylara karışan sanıkların sayısı gibi nedenlerle haklılık kazanmıştır.   Hükümet ayrıca başvuranın ve diğer sanıkların yargılama süresince sergiledikleri tutuma   atıfta bulunarak adli mercilerin sorumlu tutulmasını gerektirecek herhangi bir atalet   döneminin ya da uzatmanın sözkonusu olmadığını belirtmektedir.   AİHM mevcut davada dikkate alınması gereken dönemin 6 Şubat 1993 tarihinde başvuranın   yakalanmasıyla başladığı kanaatindedir (Bağnyantk, adıgeçen, prg. 54).   Sözkonusu dönemin sona erdiği tarihe ilişkin olarak ise AİHM, ceza kesinleşmediği sürece   mahkumiyet kararının AİHS’nin 6/1 maddesi anlamında ‘cezai alanda yöneltilmiş   suçlamaların haklılığı’ temelinde alınmış bir karar olmayacağını anımsatır (Bağrıyanık,   adıgeçen, prg. 55).   AİHM’nin bu başvuruya ilişkin kararını aldığı tarih itibariyle sözkonusu davanın İstanbul   Ağır Ceza Mahkemesi önünde halen devam ettiği dosya unsurlarından anlaşılmaktadır. Bu   itibarla, hesaplanması gereken dava iki dereceden mahkeme tarafından beş defa görüşülmüş   olup on beş yılı aşk m bir süreden beri devam etmektedir.   Bir yargılama süresinin makul olup olmadığı davanın koşullarına ve AİHM içtihadında yer   verilen kıstaslara ve bilhassa da davanın karmaşıklığına, başvuranın ve yetkili mercilerin   tutumlarına bakılarak anlaşılır (intiba - Türkiye, no: 42585/98, prg, 31-55, 24 Mayıs 2005).   Taraflarca takdim edildiği haliyle davanın tüm yönlerini inceleyen AİHM Hükümet tarafından   belirtilen zorlukların farkında olmakla birlikle, yerleşik içtihadı gereğince (bkz. diğer   birçokları arasında, Remzi Aydın, adıgeçen, prg. 61-66) mevcut davadaki yargılama süresinin   AİHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında istenen ivedilik kıstasıyla uyumlu olmadığı kanaatine   varmaktadır.   Dolayısıyla AİHS’nin bu hükmü ihlal edilmiştir.   III. AİHS’NİN 6/3 MADDESİNİN İIILAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran 9 Kasım 1993 tarihinden 28 Temmuz 1999 tarihine kadar hakkında uygulanan   duruşmaya çıkma yasağının, aleyhte tanıkları bizzat kendisinin sorgulamasına engel olduğunu   iddia etmektedir. Başvuran bu hususta AİHS’nin 6/3 d) maddesine atıfta bulunmaktadır.   Hükümet bu sava itiraz etmektedir. Hükümet öncelikle, başvuran hakkında uygulanan   duruşmaya çıkma yasağının 28 Temmuz 1999 tarihinde kaldırıldığı ve başvuranın konuyla   ilgili olarak herhangi bir iç hukuk yoluna başvurmadığı cihetle başvurunun geç yapıldığını   ileri sürmektedir. Hükümet ayrıca, ihtilaf konusu yasağın yapılan uyarıya rağmen   duruşmaların huzurunu bozmayı ısrarla sürdüren başvuranın tutumundan kaynaklandığını   belirtmektedir. Hükümet ilgilinin ilk duruşmadan itibaren bir avukat tarafından temsil   edildiğine de dikkat çekmektedir.   Aşağıda ifade edilen gerekçeye istinaden AİHM Hükümetin ilk itirazını incelemeyecektir.   AİHM dosya unsurlarından yargılamanın halen devam ettiğini tespit etmektedir. Oysa 6.   maddede sunulan güvenceler yargılamanın tamamına uygulanmaktadır {Jean IVaı/fers ve   Hâlene Schollaert - Belçika, no: 13414/05, 13 Kasım 2007). Başvuran, esas hakkmdaki   yargılamayı sona erdirecek olası bir mahkumiyet kararı çıkması halinde temyize gitme ve bu   şikayetini dile getirme imkanına sahip olacaktır. Bu itibarla sözkonusu şikayet erken yapılmış   olup iç hukuk yollarının tüketilmemesi sebebiyle AİHS’nin 35. maddesinin l. ve 4. fıkraları   uyarınca reddedilmelidir.   Buna karşın, davanın iç hukukta sona erdiği ve iç hııkuk yollarının tüketildiği varsayılsa dahi   AİHM, ihtilaf konusu yasağın başvuranın huzur bozucu davranışlarından kaynaklandığını ve   tüm yargılama boyunca bir avukat tarafından Faal bir şekilde temsil edildiğini   gözlemlemektedir. 6. maddenin 3. Fıkrasının d) bendi sanığın aleyhteki tanıkları bizzat   sorgulaması hakkını ihtiva etmez. Sözkonusu madde metninde sanığın tanıkları ‘sorgulatma’   hakkı olduğuna işaret edilmektedir. Buna ilave olarak AİHM, başvuranın, avukatının tanıkları   sorgulayamamasından ya da AİHS’nin 6. maddesinin 3. Fıkrasının d) bendi bakımından başka   bir konudan şikayetçi olmadığını tespit etmektedir.   Netice olarak bu şikayet dile getirildiği haliyle açıkça dayanaktan yoksun olduğundan   AİHS’nin 35, maddesinin 3. ve 4, Fıkraları uyarınca kabuledilemezdir (bkz. mutatis mutandis,   Yves Loviconi - Fransa, no: 12094/86, 5 Ekim 1988 tarihli Komisyon kararı ; konuyla iligili   kıstaslar ve değerlendirmeler için, bkz. De Lorenzo - İtalya, no: 69264/01, 12 Şubat 2004 ;   Karen Davtian - Gürcistan, no: 3241/01, 6 Eylül 2005).   IV. AİHS’NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA   Başvuran, kendisiyle aynı durumda bulunan bazı sanıkların CMUK’un 399. maddesi uyarınca   hastalıkları göz önünde bulundurularak salıverilmesine rağmen kendisinin hasta tutukluların   geçici olarak salıverilmesini öngören sözkonusu kanun hükmünden yararlandırılmadığı   gerekçesiyle AİHS’nin 14. maddesine aykırı nitelikte bir ayrımcılığa konu edildiği   kanaatindedir.   AİHM, başvuranın sağlık durumunun cezaevi koşullarıyla bağdaşmamasına ilişkin olarak bir   başvuruda bulunarak AİHS’nin 3. ve 5. maddelerine atıfta bulunduğunu gözlemlemektedir.   Bu başvuru (no:3Ö936/04) 12 Aralık 2006 tarihinde kabuledilemez ilan edilmişti.   AİHS’nin diğer maddelerinden bağımsız olarak 14. maddesinin tek başına ileri   sürülememesinin haricinde, AİHM başvuranla aynı suçlardan sanık bir kişi tarafından yapılan   benzer bir itirazı daha önce reddettiğini anımsatır {Rüzgar - Türkiye, no: 28489/04, 21 Kasım   2006).   Daha evvel verdiği karardan ayrılmak için herhangi bir gerekçe görmeyen AİHM AİHS’nin   35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları uyarınca bu şikayeti reddeder.   IV. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Başvuran 10.000 Euro maddi ve 25.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.   Hükümet bu meblağlara itiraz etmekledir.   AİHM tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi zarar arasında bir illiyet bağı bulunmadığından   bu talebi reddeder. Buna karşın AİHM başvuranın belli bir zarara maruz kaldığı   kanaatindedir. Hakkaniyete uygun bir karara varan AİHM başvurana 7.000 Euro manevi   tazminat ödenmesine hükmeder,   lî. Yargılama masraf vc giderleri   Başvuran ayrıca, AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 600 YTL talep etmektedir.   Başvuran bu talebine ilişkin herhangi bir belge sunmamıştır.   Bu çerçevede başvuran 18 Temmuz 2007 tarihinde avukatıyla imzaladığı vekalet sözleşmesini   sunmakladır. Sözkonusu sözleşmede başvuranın saati 100 Euro üzerinden olmak üzere 400   Euro tutarında peşin ödeme yaptığı belirtilmektedir. Avukatının 20 saatlik çalışma yaptığını   belirterek bu süreyi baro tarafından tespit edilen saat Ücreti olan 200 YTL/saat ile çarpan   başvuran, muhtemelen bir hesap hatası sonucunda avukatlık ücreti olarak 6.000 YTL   (yaklaşık 3.300 Euro) talep etmektedir,   Hükümet AİHM’yi, konuyla ilgili olarak bir belge sunulmadığını göz önünde bulundurarak   bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.   AİHM içtihadına göre bir başvuran, yaptığı masraf ve harcamaların iadesini ancak bu masraf   vc harcamaların gerçekliğini, gerekliliğini ve makul oranda olduğunu ortaya koyduğu   müddetçe alabilmektedir. Bu kıstasları ve konuyla ilgili olarak herhangi bir belge   sunulmadığım göz önünde bulunduran AİHM yargılama masraf ve giderlerine ilişkin talebi   reddeder.   Avukatlık ücretine ilişkin olarak ise AİHM başvuran tarafından sunulan avukatlık ücret   sözleşmesini dikkate almaktadır. Bununla birlikte AİHM, sunulan görüşlerin aynı suçtan   sanık olan başvuranların avukatı tarafından Rüzgar (adıgeçen) başvurusu çerçevesinde   sunulanların kopyası olduğunu tespit etmektedir. Hakkaniyete uygun bir karara varan AİHM   avukatlık ücreti olarak 1.000 Euro ödenmesine hükmeder.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç   puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM, OYBİRLİĞİYLE   1. AİHS’nin 5/3 ve 6/1 maddeleri yönünden yapılan şikayetlerin kabuledilebilir, başvurunun   geriye kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna ;   2. AİHS’nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine ;   3. AİHS’nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;   4.   a) AİHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren Uç ay içinde,   döviz kuru üzerinden YTL.’ye çevrilmek iizere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana   i. yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak manevi tazminat için 7.000 Euro   (yedi bin Euro) ödenmesine;   ii. avukatlık ücreti için 1.000 Euro (bin Euro) ödenmesine',   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;   4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine',   Karar vermiştir.   İşbu karar İnansızca olarak hazırlanmış ve AİHM’niıı iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 10 Haziran 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.   9

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło