25060/02;1705/03

WyrokETPCz2008-12-02ECLI:CE:ECHR:2008:1202JUD002506002

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skarżący był poddany torturom w areszcie policyjnym, a postępowanie krajowe w tej sprawie było skuteczne? Czy wykorzystanie zeznań uzyskanych pod przymusem naruszyło prawo do rzetelnego procesu? Czy długość aresztu tymczasowego i brak skutecznego środka odwoławczego naruszyły prawo do wolności i bezpieczeństwa?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego powstały w areszcie policyjnym i stanowiły tortury, ponieważ rząd nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia ich pochodzenia. Stwierdzono naruszenie proceduralnego aspektu art. 3 z uwagi na przewlekłość i nieskuteczność postępowania krajowego w sprawie tortur, które zakończyło się przedawnieniem. Wykorzystanie zeznań uzyskanych pod przymusem, w kontekście stwierdzonych tortur i braku adekwatnych gwarancji proceduralnych, naruszyło prawo do rzetelnego procesu (art. 6 ust. 1 i 3c). Długotrwały areszt tymczasowy, uzasadniany ogólnikowymi formułami i brakiem należytej staranności ze strony władz, naruszył art. 5 ust. 3. Brak skutecznego środka odwoławczego do kontroli legalności aresztu, w tym brak kontradyktoryjności i ustnych rozpraw, naruszył art. 5 ust. 4.
Stan faktyczny
Skarżący, Erdal Aslan, został aresztowany w 1996 roku pod zarzutem przynależności do organizacji terrorystycznej TKEP/L. W areszcie policyjnym miał być torturowany, co potwierdziły raporty medyczne wskazujące na obrażenia stóp, choć wcześniejsze raporty ich nie wykazały. Zeznania uzyskane w areszcie, które skarżący twierdził, że zostały wymuszone torturami, zostały wykorzystane w jego procesie, w którym dwukrotnie skazano go na dożywocie. Postępowanie karne przeciwko policjantom oskarżonym o tortury trwało ponad pięć lat i zakończyło się przedawnieniem z powodu zaniedbań sądowych. Skarżący był przetrzymywany w areszcie tymczasowym przez około pięć lat i siedem miesięcy, a decyzje o przedłużeniu aresztu były często ogólnikowe.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: stwierdza, że dwie połączone skargi są dopuszczalne; stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji w aspekcie materialnym i proceduralnym; stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 i 3c Konwencji z powodu wykorzystania dowodów uzyskanych z naruszeniem art. 3; stwierdza naruszenie art. 5 ust. 3 Konwencji w związku z łącznym okresem aresztu tymczasowego skarżącego; stwierdza naruszenie art. 5 ust. 4 Konwencji z powodu braku skutecznego środka odwoławczego; uznaje, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania innych skarg wniesionych na podstawie art. 5, 6, 13 i 14 Konwencji; zasądza skarżącemu 20 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe; odrzuca pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   ERDAL ASLAN-TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no:25060/02 ve 1705/03)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Aralık 2008   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (25060/02 ve 1705/03) no’lu davanın nedeni   (T.C. vatandaꢀı) Erdal Aslan’ın (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 2 Nisan 2002   tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (Avrupa   Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.   Baꢀvuran, Đstanbul Barosu avukatlarından A. Becerik tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   doğumlu olan baꢀvuran, olayların meydana geldiği dönemde Bartın Cezaevinde tutuklu   bulunmaktaydı.   Söz konusu olay, ilgili tarafların ifadelerine göre aꢀağıdaki gibi özetlenebilir.   A. Baꢀvuran’ın yakalanması ve gözaltına alınması   Baꢀvuran, yasadıꢀı silahlı örgüt TKEP/L’ye (Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist)   atfedilen bombalı saldırı giriꢀimi kapsamında 29 Nisan 1996 tarihinde yürütülen polis   operasyonu sırasında üzerinde tabancayla yakalanmıꢀtır. Ö. Dağdelen, S. Özbil, E. Çiçekler   ve M. Telli isimli diğer ꢀahıslar da yine bu operasyonda yakalanmıꢀlardır (Türkiye aleyhine   Dağdelen ve diğerleri davası, dilekçe no 1767/03, 14246/04 ve 16584/04).   Baꢀvuran, aynı gün Đstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ꢁubesi’nde gözaltına   alınmıꢀtır. Polis tarafından sorgulanan baꢀvuran, TKEP/L’nin milis komitesi sekreterliğinden   sorumlu olduğunu itiraf etmiꢀ, örgütün faaliyetleri ve militanları hakkında çok detaylı bilgiler   vermiꢀtir. Baꢀvuranın verdiği bilgiler çerçevesinde yapılan polis aramaları sırasında, çok   sayıda silah, cephanelik ve yasadıꢀı belge ele geçirilmiꢀ, ihbar ettiği TKEP/L’nin olası diğer   militanları yakalanmıꢀtır.   ve 10 Mayıs 1996 tarihlerinde, baꢀvuran – diğer on üç sanıkla birlikte– Bezmiâlem Valide   Sultan Vakıf Gureba hastanesinin acil servisinde doktor muayenesinden geçirilmiꢀtir. Bu   vesileyle düzenlenen iki kısa raporda, baꢀvuranın vücudunda herhangi bir darp ve cebir izine   rastlanmadığı belirtilmiꢀtir.   Savcının isteği üzerine sözkonusu on dört kiꢀi, 13 Mayıs 1996 tarihinde, Adli Tıp Kurumu   Đstanbul ꢁube Müdürlüğü’ne sevk edilmiꢀtir. Bu muayeneler sonucunda tek bir rapor   yazılmıꢀtır. Bu raporun baꢀvuranla ilgili olan bölümünde, sol ayak tabanının distal kısmında   ve ayak parmaklarının iç yüzeylerinde proksimal alanda üstderide görülen değiꢀik   boyutlardaki kısmen kanlı lezyonlar nedeniyle üç günlük istirahat verilmiꢀtir.   Yine 13 Mayıs 1996 tarihinde baꢀvuran ve diğer sanıklar, Đstanbul Devlet Güvenlik   Mahkemesi (« ĐDGM ») Cumhuriyet Savcısı tarafından dinlenmiꢀtir. Sanıklar ifadelerinin   iꢀkence altında zorla alındığını ileri sürerek, haklarındaki suçlamalara itiraz etmiꢀlerdir.   Baꢀvuran, dövüldüğünü ve ölümle tehdit edildiğini, kafasının suya batırıldığını ve Filistin   askısına asıldığını ve falakaya yatırıldığını iddia etmiꢀtir. Savcı, bu ifadelerin suç duyurusu   olduğuna hükmederek, bu ꢀekilde kayda geçirmiꢀtir.   Gözaltı süresinin sona erdiği 14 Mayıs 1996 tarihinde baꢀvuran, Adli Tıp Kurumu Đstanbul   ꢁube Müdürlüğü’nde tekrar muayeneden geçirilmiꢀ ve bir önceki teꢀhisler doğrulanmıꢀtır.   Hemen sonra ilgili ꢀahıs, ĐDGM’nin yedek hakimi önüne çıkarılmıꢀ ve tutuklanmasına karar   verilmiꢀtir. Baꢀvuran, önce Eskiꢀehir cezaevine ve oradan da Ümraniye F tipi cezaevine   sevkedilmiꢀtir.   B. Baꢀvurana iꢀkence yaptığı iddia edilen polis memurlarına karꢀı yürütülen dava   Ağustos 1996 tarihinde, ĐDGM Cumhuriyet Savcısı kendisine iletilen kötü muamele   ꢀikayetlerine iliꢀkin dosyayı Đstanbul Cumhuriyet Savcısı’na sevketmiꢀ ve ilgili ꢀahısa ait   doktor raporlarını ve verdiği ifadeleri aktarmıꢀtır.   Ağustos 1996 tarihinde Đstanbul Cumhuriyet Savcısı, Fatih Cumhuriyet Savcısı lehine   görevsizlik kararı vermiꢀtir.   Fatih Cumhuriyet Savcısı önce suçlanan polis memurlarının isimlerini F. Berkup, M.T.   Paylaꢀan, A. Bereket ve M. Sara olarak tespit etmiꢀ ve daha sonra da sorgulamalarını   yapmıꢀtır. Ilgili polisler, iꢀkence suçlamalarını inkâr ederek, terörist örgütlerin olayları   çarpıtmak ve polisleri yıldırmak amacıyla haklarında sık sık bu tür suçlamalar ileri   sürdüklerini ifade etmiꢀlerdir.   Mart 1997 tarihinde, Fatih Savcısı bu dört polis memuru hakkında Türk Ceza Kanunu’nun   243. maddesine muhalefetten dava açılması gerektiğine dair görüꢀünü de ekleyerek dosyayı   Đstanbul Cumhuriyet Savcısı’na geri göndermiꢀtir.   Buna paralel olarak, polis idaresi bünyesinde bir disiplin soruꢀturması baꢀlatılmıꢀtır.   Mart 1997 tarihinde, Đstanbul Cumhuriyet Savcısı bu dört polis memuru hakkında iꢀkence   yaparak itiraf etmeye zorlama suçundan Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nde (« Ağır Ceza   Mahkemesi ») dava açmıꢀtır.   Duruꢀmalar 24 Mart 1997 tarihinde baꢀlamıꢀtır. Davacılarla sanıkların yüzleꢀtirilmek üzere   mahkemeye çağırılmalarına karar verilmiꢀtir.   Nisan günü yapılan duruꢀmada, dava hakimleri, dosyadaki doktor raporlarını incelemiꢀ ve   aralarında baꢀvuranın da bulunduğu davacıları dinlemiꢀlerdir. Baꢀvuran, sanık polisler   tarafından tüm gözaltı boyunca iꢀkenceye maruz kaldığını iddia etmiꢀtir.   Mayıs 1997 tarihinde, Polis Đl Disiplin Kurulu, adı geçen polis memurları için herhangi bir   disiplin cezası gerekmediğine karar vermiꢀtir.   Bu polis memurları, 3 Haziran 1997 tarihinde duruꢀmaya çıkmıꢀlardır. Đlgili polisler,   davacıların sorgulanmasına katıldıklarını kabul ederken, haklarında ileri sürülen tüm   suçlamaları reddetmiꢀlerdir. Davacılara hiçbir zaman kötü muamele uygulamadıklarını   belirten polis memurları, bu kiꢀilerin zaten seksen altı saatlik aralıklarla düzenli bir ꢀekilde   doktor muayenesinden geçirildiklerini ifade etmiꢀlerdir.   Baꢀvuranın avukatın davaya müdahil olma talebi kabul edilmiꢀtir.   Bu andan itibaren, Ağır Ceza Mahkemesi, 4 Temmuz 1997 ile duruꢀmaların sona erdiği 9   Temmuz 2002 tarihi arasında yirmi sekiz duruꢀma gerçekleꢀtirmiꢀtir.   Bu süreçte, sadece iki duruꢀmada davanın esası görüꢀülmüꢀtür: bunlar üç polis memuru ile   tanıkların dinlenmesine ayrılan 29 Mayıs 1998 tarihli duruꢀma ile davacılarla   yüzleꢀtirilemedikleri için suçlanan polis memurlarının fotoğrafları vasıtasıyla teꢀhis   edilmelerine ayrılan 22 Aralık 1998 tarihli duruꢀmadır (zira suçlanan polislerden ikisi baꢀka   illere atanmıꢀ, bir diğeri ise askere alınmıꢀtı).   Baꢀvuran, sunulan fotoğraflara bakarak kendisini sorgulayan polis memurlarından üçünün   kimliğini tespit etmiꢀtir.   Diğer oturumlar, usuli meselelerle geçmiꢀtir. On kadar duruꢀma savunma avukatının talebiyle   ertelenmiꢀ ; üç davacının adreslerini belirlemek için sekiz duruꢀma, M.T.isimli davacının   mahkeme huzuruna getirilmesi için beꢀ duruꢀma yapılması gerekmiꢀtir. Oysa, adresleri   aranan bu kiꢀiler ya cezaevinde bulunan ya da bilinen adreslerde ikâmet eden kiꢀilerdi. Diğer   taraftan, suçlanan polis memurlarının fotoğraflarının getirilmesi için de bir duruꢀma ve yeni   çekilmiꢀ fotoğrafların beklenmesi için üç duruꢀma, ayrıca idari formalitelerin yerine   getirilmesi için bir duruꢀma, dosyadaki doktor raporları hakkında Adli Tıp Kurumu’nun görüꢀ   bildirisini almak için iki duruꢀma ve M.T. isimli davacının elektromiyogram sonuçlarını elde   etmek için beꢀ duruꢀma yapılması gerekmiꢀtir.   Adli Tıp Kurumu yukarıda belirtilen görüꢀü 26 Ocak 2000 tarihinde dosyaya dahil edilmiꢀtir.   Bu bildiriye göre, doktor raporlarındaki bilgiler, 13 Mayıs 1996 tarihinde tespit edilen   yaraların « nasıl, ne zaman ve neden » meydana geldiğini bilimsel olarak kanıtlamaya yeterli   olmamaktadır.   Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Temmuz 2002 tarihinde zamanaꢀımından davanın sona ermesine   karar vermiꢀtir.   Bu karar, 29 Temmuz 2002 tarihinde baꢀvuranın avukatına tebliğ edilmiꢀ ve o da kararı   temyize götürmüꢀtür. Avukat, iꢀkence gibi önemli bir suçun zamanaꢀımına tabi olmasının,   hem Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sına hem AĐHS’nin 3. maddesinde yeralan mutlak   yasaklara aykırı olduğu görüꢀüyle bu hususun iptali için Anayasa Mahkemesi’ne   baꢀvurulması talebinde bulunmuꢀtur.   Ekim 2004 tarihli kararında Yargıtay, temyiz baꢀvurusunu reddetmiꢀ ve mahkeme kararını   onamıꢀtır.   C. Baꢀvurana karꢀı yürütülen dava   Ağustos 1996 tarihinde savcı, baꢀvuran ve beraberindeki diğer on üç sanık hakkında Türk   Ceza Kanunu’nun 146. maddesi kapsamında o dönemde idam cezasıyla cezalandırılan   Anayasal düzeni bozmak amacıyla silahlı eylemde bulunma suçuyla ĐDGM’de dava açmıꢀtır.   Baꢀvuran TKEP/L örgütüne atfedilen on altı eylemden suçlanmaktaydı.   1. Birinci derece mahkemesinin kararı   Duruꢀmalar 20 Ağustos 1996 tarihinde baꢀladığında ĐDGM heyetinde biri asker üç hakim   bulunmaktaydı. Hakimler, aralarında baꢀvuranın da bulunduğu on iki sanığın gıyabında « atılı   suçların tür ve amacını » ve « delillerin durumunu » dikkâte alarak sanıkların tutukluluk   hallerinin devamına karar vermiꢀtir.   Ekim 1996 tarihinde görülen bir sonraki duruꢀmada, baꢀvuran herhangi bir tahliye   talebinde bulunmadığından, tutukluluk halinin devamına resen, gerekçe gösterilmeden, karar   verilmiꢀtir.   Kasım 1996 tarihli duruꢀmada, mahkeme heyetinin üyeleri değiꢀtiği için daha önceki   duruꢀmaların tutanakları yeniden okunmuꢀtur. Daha sonra, baꢀvuran savunmasını sunmuꢀtur.   Baꢀvuran bu savunmasında TKEP/L’nin «bir savaꢀçısı» olmaktan gurur duyduğunu, ancak   silahlı eylemlere bulaꢀmadığını söylemiꢀtir. Đꢀkence altında verdiğini iddia ettiği ifadesine bir   kez daha itiraz etmiꢀtir. Bu konuyla ilgili olarak kendisini temsil eden avukat Kırdök, 13   Mayıs 1996 tarihli Adli Tıp raporunu öne sürmüꢀ ve müvekkilinin verdiği bu ifadenin yasal   olmayan yollarla elde edildiği gerekçesiyle dosyadan çıkarılmasını talep etmiꢀtir.   Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (« CMUK ») 254. maddesinde açık bir ꢀekilde ifade edildiği   halde, ĐDGM, diğer kanıt belgeleriyle örtüꢀtükleri cihetle bu ifadelerin okunması ve dava   değerlendirilirken dikkate alınması gerektiğine karar vererek bu talebi reddetmiꢀtir.   Diğer taraftan, tahliye talebinin olmaması dolayısıyla hakimler resen baꢀvuranın tutukluluk   halinin devam etmesine karar vermiꢀlerdir.   Daha sonra 2 ꢁubat 1997 ile 28 Ocak 1999 tarihleri arasında baꢀvuran kendi isteğiyle, yapılan   on üç duruꢀmadan sekizine, avukatı ise üçüne katılmamıꢀtır. Gıyabında yargılanma riski   nedeniyle baꢀvuran sonuçta 28 Nisan 1998 tarihinde mahkeme önüne çıkmıꢀtır.   Bu dönemde on kere kadar hakim ve savcı değiꢀikliği olması nedeniyle daha önceki duruꢀma   tutanaklarının defalarca yeniden okunması gerekmiꢀtir.   Tüm bu süreç boyunca 28 Ocak 1999 tarihine kadar baꢀvuran ve avukatı herhangi bir tahliye   talebinde bulunmamıꢀ ve dolayısıyla ĐDGM bir defasında « kanıtların henüz toplanmadığı »,   baꢀka bir defasında « tutuklama sebeplerinin devam ettiği » gerekçesiyle, iki defasında ilgili   ꢀahısa atılı «suçların niteliği» ve «kanıtların durumu» dolayısıyla, üç defasında «kanıtların   değiꢀmemesi » ve/veya « kaçma ihtimali » nedeniyle düzenli olarak resen tutukluluk halinin   devamına karar vermiꢀtir. Diğer altı karar için açık bir gerekçe gösterilmemiꢀtir.   Baꢀvuran ve avukatının hazır bulunmadığı 8 Nisan 1999 tarihli duruꢀmada, iddia makamı   taleplerini sunmuꢀtur. Baꢀvuranın TKEP/L üyesi olduğunu hiçbir zaman inkâr etmediğini   hatırlatan savcı, kendi düꢀüncesine göre ilgili ꢀahsın dava konusu itiraflarıyla örtüꢀen somut   delillerini sıralamıꢀtır. Savcıya göre, baꢀvuranın molotof kokteylli ve bombalı saldırılara,   duvar yazılamalarına ve silahlı soygunlara karıꢀtığı, sadece bu delillerle değil, aynı zamanda   mağdurların ifadeleri, parmak izleri ve yüzleꢀtirmelerle de desteklenmektedir.   Hiçbir salıverme talebinde bulunulmamasını dikkate alan yargıçlar resen baꢀvuranın   tutukluluk halinin devamına karar vermiꢀlerdir.   Haziran 1999 tarihinde, baꢀvuran iki sayfalık ek savunmasını okumuꢀtur. Avukatı,   herhangi bir gerekçe göstermeksizin, aralarında baꢀvuranın da bulunduğu yedi müvekkilinin   tahliyelerini talep etmiꢀtir.   ĐDGM de aynı ꢀekilde gerekçe göstermeksizin bu talebi geri çevirmiꢀtir.   Temmuz 1999 tarihli duruꢀmadan itibaren, ĐDGM bünyesinde hiçbir askeri yargıç görev   almamıꢀtır. Baꢀvuran, 8 Ekim 1999 tarihine kadar arka arkaya yapılan üç duruꢀmada hazır   bulunmamıꢀtır. Bu tarihte, avukatı on beꢀ sayfalık bir savunma sunmuꢀ, ancak müvekkilinin   salıverilmesini talep etmemiꢀtir. ĐDGM, üç kez resen baꢀvuranın tutukluluk halinin devam   etmesine hükmetmiꢀtir.   Karar duruꢀması 12 Kasım 1999 tarihinde yapılmıꢀtır. ĐDGM son söz hakkını avukat Kırdök’e   verdikten sonra kararını açıklamıꢀtır. Bu kararla baꢀvuranı önce idam cezasına çarptırmıꢀ ve   daha sonra dava konusu eylemlerde fiilen adam öldürme bulunmadığından, tutuklu kaldığı   süre düꢀülmek suretiyle bu cezayı müebbet hapise çevirmiꢀtir.   Kararın okunması sırasında, TKEP/L lehine sloganlar atan sanıklar ile salonu boꢀaltmakla   görevli jandarmalar arasında bir arbede yaꢀanmıꢀtır.   Açıklanan karardan anlaꢀıldığına göre, ifadelerin iꢀkence altında zorla verdirildiği iddiası   hakkında yargıçlar, baꢀvurana iꢀkence uyguladığı öne sürülen dört polis memuru hakkında   Ağır Ceza Mahkemesi önünde kamu davası açılmıꢀ olmasını ve bu dava dosyasında yeralan   tıbbi kanıtları dikkate almıꢀtır. Bununla birlikte hakimler, her halukarda itiraz konusu   ifadelerin diğer maddi delillerle desteklenmesi nedeniyle Anayasa’ya aykırılık konusunu   irdelemeye gerek görmemiꢀlerdir : baꢀvuranın oturduğu evde ve yine ilgili ꢀahısın gösterdiği   baꢀka bir adreste – örgüt toplantılarında kullanılan - çok sayıda yasadıꢀı belge, silah,   cephanelik ve patlayıcı yapımında kullanılan madde ve malzeme bulunmuꢀtur. Ayrıca,   baꢀvuranın verdiği ifadeler diğer üç sanığın da yakalanmasına imkân vermiꢀ ve bu da suç   niteliği taꢀıyan çok sayıda malzemenin ele geçirilmesini sağlamıꢀtır. Bunlara bir de   mağdurların baꢀvuranı suçlu gösteren ifadeleri ve yüzleꢀtirmeler eklenmektedir.   2. Đlk temyiz davası   Aralık 2000 tarihinde, baꢀvuran temyize baꢀvurmuꢀtur. Avukat, müvekkiline iꢀkence   uygulayan kiꢀiler hakkında yürütülen kamu davası henüz sonuçlanmadan, mahkemenin   müvekkili ile ilgili hükme varmasının Yargıtay’ın önceki içtihatlarına aykırı olduğunu ileri   sürmüꢀtür. Avukat, hel halukarda baꢀvurana yöneltilen suçlamaların esasen ceza kanununun   azami on beꢀ yıl hapis cezası öngören 146/3 maddesi kapsamına girdiğini savunmuꢀtur.   Baꢀsavcı da, verilen kararı, baꢀvurana yapılan on altı suçlamadan yalnızca bir kısmını   kapsadığı gerekçesiyle temyiz etmiꢀtir.   Baꢀvuranın da hazır bulunduğu duruꢀma sonunda Yargıtay, baꢀsavcının gerekçesini   benimseyerek kararı bozmuꢀtur.   Yargıtay kararını 26 Mart 2001 tarihinde vermiꢀ, sözkonusu karar 4 Nisan 2001 tarihinde   avukat Kırdök’ün huzurunda açıklanmıꢀtır.   3. Mahkeme kararı ve baꢀvuranın itirazı   Davayı yeniden gören ĐDGM, ilk duruꢀmasını 9 Mayıs 2001 tarihinde gerçekleꢀtirmiꢀtir. 24   Temmuz 2001 tarihinde yapılan ve baꢀvuranın hazır bulunmadığı bir sonraki duruꢀmada   avukat Kırdök, müvekkilinin tahliyesini talep etmiꢀtir. Müvekkilinin hapiste geçirdiği süreye   dikkat çeken avukat, talebinin yerine getirilmemesi halinde AĐHM’ye baꢀvuracağını   belirtmiꢀtir.   Bu tahliye talebi, « ilgili ꢀahısın tutuklu olarak yargılanmasını gerektiren ꢀartlarının   değiꢀmediği » gerekçesiyle geri çevrilmiꢀtir.   Eylül 2001 tarihli duruꢀmada, baꢀvuran yeniden dinlenmiꢀ ve bir öncekiyle aynı   gerekçeleri ileri sürerek bir kez daha salıverilmesini talep etmiꢀtir. Avukat, iꢀkenceye maruz   kalan müvekkilinin daha fazla acı çekmemesi gerektiğini savunmuꢀtur.   ĐDGM, kararını gerekçelendirmeden, sanığın tutukluluk halinin devamına karar vermiꢀtir.   Baꢀvuranın talebi üzerine kendisinin duruꢀmaya katılmamasına izin vermiꢀtir.   Kasım 2001 tarihinde avukat Kırdök, bir kez daha müvekkilinin tahliyesini talep etmiꢀ ve   bu amaçla detaylı bir layiha sunmuꢀtur. Baꢀvuranın tutuklu kaldığı sürenin olası mahkumiyet   süresine ulaꢀtığını ileri süren avukat zaten bu yaptırımın, özellikle Almanya aleyhine Wemhoff   (27 Haziran 1968 tarihli karar, prg. 10-17, seri A no 7) kararında teyid edilen AĐHS’nin bu   konudaki gereklerine uymadığını savunmuꢀtur. Avukat ayrıca, aꢀağıdaki argümanları öne   sürmüꢀtür :   – Tüm önemli kanıtlar toplanmıꢀ olduğu cihetle, tutukluluk hali bunların yok edilmemesini   öngören bir tedbir olamaz.   - Baꢀvuranın sabit bir ikâmet adresine ve ailesinin de bir iꢀyerine sahip olması dolayısıyla,   sanığın kaçma tehlikesi bulunmamaktadır. Ayrıca, baꢀvuranın adaletten kaçmak gibi bir niyeti   olamaz çünkü tutuklu geçirdiği senelerin olası mahkumiyetinden düꢀülmesi olanağını   kaybeder.   Avukat layihasında ayrıca, dosya ve olayların esastan incelenmiꢀ olması muvacehesinde   davanın ilanihaye devam etmesinin devam etmesi için bir neden olmadığını da belirtmiꢀtir   Yargıçlar 20 Kasım 2001 tarihli duruꢀmada layihayı değerlendirmiꢀler ve sunulan gerekçelere   cevap vermeksizin, baꢀvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiꢀtir.   Bunun üzerine avukat Kırdök, daha önceki argümanlarını tekrar ederek bu karara itiraz   etmiꢀtir. 29 Kasım 2001 tarihinde ĐDGM 3. Dairesi, « baꢀvuran hakkındaki yapılan   suçlamaların tür ve amacı ile delillerin durumunu » göz önüne alarak itiraz edilen kararın   eleꢀtirilecek bir durumunun olmadığını tespit ederek bu itirazı reddetmiꢀtir   ꢁubat 2002 tarihinde ĐDGM, dört polis memuru hakkında yürütülen ceza davasının   sonucunu araꢀtırma kararı almıꢀ ve bir yandan bu davayla ilgili belgelerin gönderilmesini   istemiꢀ, diğer yandan baꢀvuranın tutukluluk halinin devamına ve diğer iki sanığın tahliyesine   karar vermiꢀtir.   Mayıs 2002 tarihli duruꢀmada hakimler, polis memurları hakkında açılan davanın hâlâ   derdest olduğunu tespit etmiꢀ ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nden sanıklardan ikisinin   yeniden ifadesinin alınmasını talep etmiꢀtir.   Temmuz 2002 tarihinde ĐDGM, Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde devam eden dava   dosyasını almıꢀtır.   Eylül 2002 tarihinde, adıgeçen iki sanığın Trabzon’da ikâmet etmemesi dolayısıyla   istinabe yoluyla ifadelerinin alınamadığı anlaꢀılmıꢀtır.   ĐDGM aynı duruꢀmada, polis memurlarına karꢀı yürütülen davanın zamanaꢀımı nedeniyle   sona erdiğini de not etmiꢀtir.   Son üç duruꢀmada hakimler, gerekçelendirmeden, her seferinde baꢀvuranın tutukluluk halinin   devamı yönünde karar vermiꢀlerdir.   Aralık 2002 tarihinde, savcılık makamı taleplerini sunmuꢀ ve 13 Mart 2003 tarihinde   ĐDGM, sanıklar ile avukatlarının savunmalarını dinlemiꢀtir.   Mayıs 2003 tarihinde ĐDGM, Yargıtay’ın kararı doğrultusunda düzelttiği kararını   açıklamıꢀtır. Bu kararıyla baꢀvuranı bir kez daha müebbet hapse mahkûm etmiꢀtir. Bu kararın   gerekçeleri de ilk karardakilerin aynı olmuꢀtur.   4. Đkinci temyiz baꢀvurusu   Baꢀvuranın temyiz baꢀvurusu yeni avukatı A. Becerik aracılığı ile yapılmıꢀtır. AĐHS’nin 6.   maddesinde yeralan dava usulüne ait teminatlara dikkat çeken avukat müvekkilinin iꢀkence   altında elde edilen ifadelerin mahkumiyetinde kullanıldığını öne sürmüꢀtür. Avukat,   baꢀvuranın iddialarının doktor raporlarıyla, ꢀahitlerin ifadeleriyle ve yüzleꢀtirmelerden elde   edilen sonuçlarla birebir örtüꢀtüğünü, iꢀkenceciler aleyhindeki davanın zamanaꢀımından   düꢀtüğünü savunmuꢀtur.   Bir duruꢀma sonrasında alınan 1 Aralık 2003 tarihli kararda Yargıtay,   delillerin   değerlendirilmesinde ve kullanılmasında herhangi bir usulsüzlük tespit edilmediği   gerekçesiyle bu kararı onamıꢀtır.   Bu karar, 10 Aralık günü, Yargıtay önündeki duruꢀmada savunma yapan avukat Becerik’in   gıyabında kamuya açıklanmıꢀtır.   Baꢀvuran, cezasını çekmek üzere Bartın özel cezaevine nakledilmiꢀtir.   Nisan 2004 tarihinde avukat Biricik, kararın düzeltilmesi itirazında bulunmuꢀtur. Baꢀsavcı   Mayıs 2004 tarihli kararında, ileri sürülen iddiaların temyiz davasında incelenen iddialarla   aynı olduğu gerekçesiyle bu itirazı geri çevirmiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   A. Anlaꢀmazlığın konusu   Ocak 2003 tarihli ikinci dava dilekçesinde baꢀvuran, gözaltında maruz kaldığı muameleden   ꢀikâyetçi olmuꢀ ve AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerinin ihlâl edildiğini ileri sürmüꢀtür.   Baꢀvuran, herꢀeyden önce F. Berkup, M.T. Paylaꢀan, A. Bereket ve M. Sara isimli polis   memurları tarafından sorgulandığı sırada kendisine iꢀkence edildiğinden ꢀikâyetçi olmuꢀtur.   Bu ꢀikâyetine dayanak olarak, özellikle 13 Mayıs 1996 tarihli doktor raporunu göstermiꢀtir.   Kendisine iꢀkence uygulayan kiꢀiler hakkında yürütülen davanın zamanaꢀımına uğramasından   dolayısıyla bu kiꢀilerin cezasız kalmasından ꢀikayetçi olan baꢀvuran, bu tür eylemlere iliꢀkin   kovuꢀturmaların zamanaꢀımına tabi olmasının 3. madde ile bağlantılı 13. maddenin özüne   aykırı olduğunu ileri sürmüꢀtür.   Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.   B. Tarafların argümanları   Hükümet, baꢀvuranın Anayasa’nın 125. maddesi ile hüküm altına alınan Devletin objektif   sorumluluğu çerçevesinde, sosyal risk teorisi çerçevesinde idareye atfedilebilecek zararların   telafisini istemekten imtina ettiği için iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.   Diğer taraftan Hükümet, baꢀvuranın iddiaları doğrultusunda derhâl bir adli soruꢀturmanın   baꢀlatıldığını anımsatarak, davanın ceza mahkemesinde görüldüğünü vurgulamaktadır.   Hükümet, baꢀvuranın iddia ettiği gibi bu davanın etkisiz olduğunun kabul edilmesi halinde,   baꢀvuranın AĐHM’ye ꢀikayetçi olduğu eylemlere maruz kaldığından itibaren altı ay içerisinde   baꢀvurmuꢀ olması gerektiğini belirtmektedir.   Esasa iliꢀkin olarak Hükümet, Belçika aleyhine Čonka (no 51564/99, prg. 75, CEDH 2002-I)   davasına atıfla, bir baꢀvuru yolunun AĐHS’nin 13. maddesi anlamında etkili olmasının,   sonucunun baꢀvuran lehine olması ile bir alakası olmadığını hatırlatmaktadır. Aynı ꢀekilde,   sanık polisler aleyhinde devam eden davanın, hakimlere atfedilemeyecek nedenlerle düꢀmesi   belirleyici değildir.   Baꢀvuran, ꢀikayetinin 3. maddeye iliꢀkin olması nedeniyle idari uyuꢀmazlık yolunu kullanmak   yükümlülüğü bulunmadığını savunmaktadır.   Baꢀvuran ayrıca, kamu davasının, suç duyurusundan sekiz ay sonra açıldığını   anımsatmaktadır. Dava beꢀ yıl dört ay sürmüꢀ ve 29 duruꢀma yapılmıꢀtır. Dava boyunca,   hakimler en basit talimatlarını bile sonuçlandırmaktan aciz kalmıꢀlar ve beceriksizlikleri   davanın düꢀmesine neden olmuꢀtur. Böylece, iꢀkencecilerin teꢀhis edilmesine rağmen   baꢀvuranın mağduriyetinin telafisi mümkün olmamıꢀtır. neden olmuꢀtur.   Baꢀvuran ayrıca, çabuk davranmadığı ve özellikle silahların eꢀitliği hakkını sistematik olarak   inkar ettiği için Đstanbul Ağır Ceza Mahkermesi’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   olmadığını iddia etmektedir.   C. AĐHM’nin değerlendirmesi   1. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Önce AĐHS’nin 125. maddesinde öngörülen idari eylem ve iꢀlemlere karꢀı dava hakkına   iliꢀkin olarak AĐHM, bu davada olduğu gibi yetkili savcılık nezdinde yapılan suç   duyurusunun AĐHS’nin 35/1. maddesinin gereklerini yerine getirdiğini (bakınız, diğerleri   arasından, Türkiye aleyhine Nimet Acar davası (karar), no 24940/94, 3 Mayıs 2001) ve   Hükümet tarafından ileri sürülen itiraz yolunun, iꢀkencecilerin teꢀhisini içermediği cihetle,   tüketilmesine gerek olmadığını belirtir (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Özkur   ve Göksungur davası (karar), no 37088/97, 7 Aralık 1999).   Hükümet’in dava dilekçesinin gecikmeli olarak verildiğine dair ileri sürdüğü ikinci   kabuledilemezlik argümanı ile ilgili olarak ise AĐHM, iꢀkence uyguladığı iddia edilen kiꢀiler   hakkında yürütülen davanın etkili olmadığı yönündeki ꢀikayetin, 3. maddenin usuli   yükümlülükleri kapsamına girdiğini ve baꢀvuranın esasen, 3. maddeyle bağlantılı 13. madde   çerçevesinde maddi tazminat rejiminden yararlanmasını sağlayacak bir iç hukuk yolunun   yokluğundan ꢀikayetçi olmadığını anımsatır (Türkiye aleyhine Fahriye Çalıꢀkan davası, no   40516/98, prg. 45, 2 Ekim 2007).   Altı aylık sürenin, baꢀvuru yolunun etkililiğini göz göre göre olumsuz yönde etkileyecek   ꢀartların ilgili ꢀahıs tarafından öğrenildiği – veya öğrenilmesi gerektiği- andan itibaren   hesaplanabileceği durumların var olduğu da baꢀka bir gerçektir (Türkiye aleyhine Bayram ve   Yıldırım davası (karar), no 38587/97, CEDH 2002-III). Bununla birlikte, sözkonusu davada,   baꢀvuranın (8 Ocak 2003 tarihinde sunulan) AĐHM’ne baꢀvurmadan önce söz konusu   davanın etkisiz olduğunu öngörüp öngöremediğinin anlaꢀılması için bu ꢀikâyetin AĐHS’nin 3.   maddesi açısından dayanağı olup olmadığının incelenmesi gerekmektedir (Türkiye aleyhine   Sabri Oğraꢀ ve diğerleri davası, (karar), no 39978/98, 7 Mayıs 2002).   Sonuç olarak AĐHM, Hükümet’in itirazını, idari bir telafi mekanizmasıa atıfta bulunduğu   cihetle reddeder, itirazın baꢀvurunun geç yapılmasına iliꢀkin bölümünü ise 3. maddenin usuli   yükümlülüklerinin yerine getirilmesine iliꢀkin esas incelemesi ile birleꢀtirir.   2. Esasa iliꢀkin   a. AĐHS’nin 3. maddesinin esastan ihlal edilip edilmediği   Baꢀvuran 29 Nisan 1996’da yakalanmıꢀ ve gözaltına alınmıꢀ, 14 Mayıs 1996’da gözaltı   bitimine kadar polis nezaretinde kalmıꢀtır. Adli Tıp Kurumu Đstanbul ꢁube Müdürlüğü’nde   gözaltının sona ermesinden bir gün önce yapılan doktor muayenesi sonucunda, ayak   tabanlarında ve ayak parmaklarında kısmen kanlı lezyonlara rastlandığı rapor edilmiꢀtir.   Baꢀvuranın gözaltına alınmasından Adli Tıp Kurumu’nda muayenesine kadar geçen sürede 4   ve 10 Mayıs tarihlerinde Bezmiâlem Valide Sultan Vakıf Gureba hastanesinde görevli bir   doktor tarafından muayene edildiği ve bu muayene raporlarına göre vücutta hiçbir yara izinin   bulunmadığı da ayrı bir gerçektir. Bununla birlikte, bu muayenelerin yapıldığı koꢀulları göz   önüne alan AĐHM, düzenlenen raporları ihtiyatla karꢀılamakta ve her halukarda, lezyonların     ile 13 Mayıs 1996 tarihleri arasına tekabül eden bir dönemde meydana geldiğini kanıtladığı   düꢀüncesindedir.   Dolayısıyla, Hükümet’in bu yara izlerinin meydana gelmesine iliꢀkin geçerli bir açıklama   getirmesi ve baꢀvuranın özellikle 13 Mayıs 1996 tarihli raporla inandırıcılığı artmıꢀ olan   falakaya yatırıldığı ile ilgili iddialarını çürütecek kanıtlar sunması gerekmektedir (Türkiye   aleyhine Ölmez davası, no 39464/98, prg. 56, 20 ꢁubat 2007 ; Türkiye aleyhine Salman davası   [GC], no 21986/93, prg. 100, CEDH 2000-VII ; Fransa aleyhine Selmouni davası [GC], no   25803/94, prg. 87, CEDH 1999-V ; Türkiye aleyhine Berktay davası, no 22493/93, prg. 167, 1   Mart 2001), (bakınız, gereken değiꢀikliğin yapılması ꢀartıyla, Türkiye aleyhine Hasan Kılıç   davası, no 35044/97, prg. 38 sonunda, 28 Haziran 2005 ; Türkiye aleyhine Türkmen davası, no   43124/98, prg. 49, 19 Aralık 2006).   Oysa, Hükümet’in bu konuyla ilgili öne sürdüğü en güçlü argüman, dört polis memuru   hakkındaki davanın özenle yürütüldüğüne dayanmaktadır. Bu argüman AĐHM tarafından ikna   edici bulunmamıꢀtır çünkü, iç hukukta davanın yürütülmesine ve davanın sonucuna iliꢀkin   koꢀullar savunmacı devletin ihtilaf konusu yara izlerinin kaynağına iliꢀkin ikna edici bir   açıklama yapma yükümlülüğünden kurtarmamaktadır (Selmouni, adı geçen bölüm, prg. 87 ;   yine bakınız, Türkiye aleyhine Uçkan davası, no 42594/98, prg. 35, 22 Haziran 2006).   3. madde için gerekli olan kanıtın, yeteri kadar ciddi, açık ve konuyla uyuꢀan karineler   demetiyle de oluꢀturulacağını (bakınız, diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Dikme   davası no 20869/92, prg. 73, CEDH 2000-VIII) ve Hükümet’in baꢀka bir açıklama   getirmediğini göz önüne alan AĐHM, baꢀvuranda gözlemlenen lezyonların gözaltı sırasında   maruz kaldığı muamele sonucunda meydana geldiği ve dolayısıyla Türkiye’nin sorumlu   olduğu kanaatine varmaktadır.   Böyle bir ꢀiddet ancak bir suçun itirafını sağlamak veya bazı bilgiler elde etmek amacıyla   kasten uygulanabileceği için «iꢀkence» olarak nitelenir (bakınız Ölmez, adı geçen bölüm, prg.   60, ve içeriğinde yeralan referanslar) Dolayısıyla AĐHS’nin 3. maddesi esastan ihlal   edilmiꢀtir.   b. AĐHS’nin 3. maddesinin usule iliꢀkin bölümü   AĐHM’e göre, 3. maddenin usuli yükümlülükleri (bakınız, diğerleri arasından, Türkmen, adı   geçen bölüm, prg. 51), bu baꢀvuruda olduğu gibi ceza davası açıldığı durumlarda ön   soruꢀturma yapmadan daha fazlasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, 3. madde tarafından   yasaklanan eylemler kapsamında suçlanan bir kamu görevlisinin, hakkında yürütülen dava   sürerken görevde kalması; yine aynı ꢀekilde böyle bir davanın, böyle bir durumda olması   beklenen özen ve çabukluk gerekleri ile uyuꢀmayan yargı organlarının beceriksizliği   neticesinde cezasız sonuçlanması kabul edilemez (Türkiye aleyhine Hüseyin ꢁimꢀek davası,   no 68881/01, prg. 67, 20 Mayıs 2008, aynı ꢀekilde metinde yeralan referanslar, özellikle   Türkiye aleyhine Okkalı davası, no 52067/99, prg. 65 ve 66, CEDH 2006-XII).   Bu davayla ilgili olarak AĐHM, baꢀvuranın 13 Mayıs 1996’da suç duyurusunda   bulunmasından sonra, suçlanan ꢀahısların Đstanbul Ağır Ceza Mahkemesi’nin önüne   çıkarılması için sekiz aydan fazla bir süre geçtiğini tespit etmektedir. Yine AĐHM’nin   gözlemlemelerine göre, 3 Haziran 1997 tarihli duruꢀma ile 9 Temmuz 2002 tarihli karar   duruꢀması arasında sadece iki oturumda dava esastan görüꢀülmüꢀtür: bu dönemde, polis   memurlarının vekili olan avukatın talebi üzerine onlarca duruꢀma ertelenmiꢀ, ꢀikâyetçilerin   sadece adreslerinin belirlenmesi için – üstelik de bilindiği halde – yedi ay gerekmiꢀ, ꢀikâyetçi     M.T.’ye mahkeme çağrı tebligatı ulaꢀtırmak için beꢀ duruꢀma feda edilmiꢀ ve nihayet bu son   ꢀikâyetçiye elektromiyogram testi yapılması için bir hastane aranması da tam bir yıl   sürmüꢀtür.   Diğer taraftan hakimler, ihtilaflı yara izlerinin kaynağını öğrenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na   danıꢀmak için üç buçuk yıl beklemiꢀlerdir. Esas hakimlerinin ꢀikâyetçilerle yüzleꢀtirmeyi   gerçekleꢀtirememeleri dolayısıyla, sanıkların yeni çekilmiꢀ fotoğrafları gerekmiꢀ ve bunlar   ancak dört oturum sonra elde edilebilmiꢀtir.   Yukarıda açıklanan beceriksizlik ve özensizliklerin tek sorumlusu yargı organlarıdır ve bu   durum pozitif yükümlülüklere aykırıdır (bakınız, örnek olarak, Hüseyin ꢁimꢀek, adı geçen   bölüm, prg. 70). Tüm bunlara bir de dava süresince sanık polislere tanınan hareket serbestisi   eklenmektedir: içlerinden üçü polis olarak görevlerine devam etmiꢀler, bir diğeri askerliğini   yapmıꢀtır. Đl disiplin kurulu, devam eden davanın sonucunu beklemeye bile gerek görmeden   bunlar hakkında takipsizlik kararı vermiꢀtir.   Bütün bu geliꢀmeler çerçevesinde AĐHM, bu olayda, ulusal yargı organlarının, Devlet   görevlilerinin yasal olmayan eylemelerine müsamaha göstermemek (Türkmen, adı geçen   bölüm, prg. 51 sonunda; Okkalı, adı geçen bölüm, prg. 65) ve kamu davasını zamanaꢀımına   uğramadan sonuçlandırmak (Hüseyin ꢁimꢀek, adı geçen bölüm, prg.71) amacıyla koꢀulların   elverdiği özen ve iradeyi göstermedikleri kanaatine varmıꢀtır.   Son olarak AĐHM, davanın zamanaꢀımına uğradığına dair kararın 9 Temmuz 2002 tarihinde   açıklandığını ve itiraz için yetersiz bir süre bırakılarak ꢀikâyetçi tarafa 29 Temmuz günü   tebliğ edildiğini gözlemlemektedir. Baꢀvuranın bu tarihten itibaren altı aylık süre içerisinde   AĐHM’ne dava açması dolayısıyla, AĐHM’ne göre baꢀvurunun bu bölmüyle ilgili olarak   hiçbir gecikme sorunu bulunmamaktadır.   Kısacası AĐHM, Hükümet’in altı aylık süre içerisinde baꢀvurulmadığı yönündeki iddiasını   reddetmekte ve 3. maddenin usule iliꢀkin bölümünün ihlâl edildiğini tespit etmektedir.   II. AĐHS’NĐN 6. VE 14. MADDELERĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI ÜZERĐNE   A. Anlaꢀmazlığın konusu   Baꢀvuran, 2 Nisan 2002 tarihli ilk baꢀvurusunda, AĐHS’nin 6. maddesinin ihlâlinden mağdur   olduğunu iddia etmiꢀtir :   Herꢀeyden önce baꢀvuran, 6/1 madde ile teminat altına alındığı gibi makul bir süre içerisinde   yargılanmadığını savunmaktadır.   Ayrıca, bünyesinde bir askeri yargıç bulundurması dolayısıyla ĐDGM’nin bağımsız bir   mahkeme sayılamayacağını ileri sürmektedir. Diğer taraftan baꢀvuran, tutuklu olarak   yargılanmasının da yine 6/2 maddede yeralan masumiyet karinesine aykırı olduğunu   savunmaktadır.   ĐDGM önündeki davasının sonuçlanmasından sonra baꢀvuran, 10 Haziran 2004   tarihinde 25060/02 nolu baꢀvurusuna ilave bir layiha sunmuꢀtur.     Bu layihada, kendisinin ve diğer sanıkların iꢀkence altında ifade vermeye zorlanarak yasal   olmayan yollarla elde edilmiꢀ kanıtlara dayandırılarak mahkûm edilmesi dolayısıyla 6.   maddenin 1. ve 3)c paragraflarının ihlâl edildiğini ileri sürmüꢀtür.   Kendisine karꢀı düzenlenen çeꢀitli tutanakların tamamen polis tarafından uydurulduğunu iddia   etmektedir. Kendi düꢀüncesine göre, yüzleꢀtirmelerin de yasalara uygun yapılmadığını ileri   süren baꢀvuran esas hakimleri önünde sanık ve tanıkların ilk defa yüzleꢀtiriliyormuꢀ gibi   normal usule göre yüzleꢀtirildiğini, oysa, adı geçen tanıkların kendilerine birer birer gösterilen   zanlıları tespit etmek üzere daha önce polis bürolarına çağırılmıꢀ olduğunu ve dolayısıyla   uygulanması gereken usulün ihlâl edildiğini savunmuꢀtur.   Kısacası baꢀvuran, mahkûmiyetinin bir taraftan olgu ve kanıtların yanlıꢀ değerlendirilmesine   ve diğer taraftan da bu değerlendirmeye bağlı olarak yapılan yanlıꢀ bir cezai nitelendirmeye   dayandığını düꢀünmektedir.   Baꢀvuran, ayrıca 6/3 maddede yeralan silahların eꢀitliği ilkesinin de çiğnendiğinden ꢀikâyetçi   olmaktadır. Birçok adli soruꢀturmanın, özellikle bazı tanıkların dinlenme ve yüzleꢀtirilme   iꢀlemlerinin kendisinin gıyabında ama savcının bulunduğu bir ortamda yapıldığını ileri   sürmektedir.   6/2 madde kapsamında ileri sürdüğü ilk ꢀikâyetine geri dönen baꢀvuran, ĐDGM’nin kendisini   mahkûm etmeden önce, yalnızca gerçekleꢀtirdiği öne sürülen eylemleri ve toplanan kanıtları   sıralamakla yetindiğini ve sözkonusu eylemlerle elde edilen kanıtların birbirleriyle olan   bağlantısını hiçbir zaman açıklamadığını iddia etmektedir. Baꢀvurana göre böylece, ceza   hukukunda genel kuralın aksine savunma suçsuzluğunu ispat etmeye çalıꢀmıꢀ, böylece   masumiyet karinesi ihlâl edilmiꢀtir.   Yargıtay önünde görülen ikinci davayla ilgili olarak baꢀvuran, baꢀsavcı mütalaasının   kendisine bildirilmediğinden ve 1 Aralık 2003 tarihli kararın tebliğ edilmemesinden ꢀikâyetçi   olmaktadır.   Son olarak baꢀvuran, 6. maddeyle bağlantılı olarak 14. madde kapsamında ayrımcılığa   maruz kaldığını ileri sürmektedir, zira özellikle devlet güvenlik mahkemelerinin görev alanına   giren siyasi nitelikli bir suçtan mahkûm olması dolayısıyla, kendi görüꢀüne göre, basit suçlar   için kamu hukukunda öngörülen hafifletici sebeplerden yararlanamadığını iddia etmektedir.   Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.   B. Tarafların argümanları   Hükümet’e göre, baꢀvuranın mahkûmiyetine dayanak olarak çok sayıda tartıꢀmasız kanıt   bulunduğu halde yalnızca kendisinin iddia ettiği gibi iꢀkence altında verdiği ifadesine   bakılarak yargılandığını ileri sürmesi onun kötü niyetini göstermektedir.   ĐDGM’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda ise Hükümet, ꢀikâyet baꢀvurusunun   gecikmeli yapıldığını, davanın askeri bir yargıcın da bulunduğu mahkeme heyeti önünde   yürütülen aꢀamasının 12 Kasım 1999 tarihinde baꢀvuranın ilk mahkûmiyetiyle sona erdiğini   ve 24 Temmuz 2001 tarihinde baꢀlayan ikinci aꢀamasının ise yalnızca sivil hakimlerden   oluꢀan bir mahkeme heyeti önünde yürütüldüğünü belirtmiꢀtir. Bu konuyla ilgili olarak     Hükümet, Türkiye aleyhine Incal davası için verilen kararına atıfta bulunmaktadır (ilgili   bölüm, prg. 65 ve 70).   Davanın süresiyle ilgili olarak Hükümet, bir kez daha söz konusu davanın iki aꢀamada   yürütüldüğünü ve bunların hiçbirisinde geciktirici veya yavaꢀlatıcı bir davranıꢀın olmadığını,   birinin (29 Nisan 1996’da baꢀlayıp 26 Mart 2001 tarihinde sona ererek) dört yıl, on ay ve   yirmi yedi gün sürdüğünü ve diğerinin (24 Temmuz 200’de baꢀlayıp, 1 Aralık 2003 tarihinde   sona ererek) iki yıl, dört ay ve yedi gün sürdüğünü anımsatmaktadır. Hükümet’e göre, dava   dosyasının ve baꢀvuran ile diğer sanıklar arasındaki iliꢀkilerin karmaꢀıklığı ile kanıtların   toplanmasında karꢀılaꢀılan zorluklar göz önüne alındığında, yaklaꢀık yedi yıl üç ay süren bu   davanın aꢀırı bir ꢀekilde uzun sürdüğü söylenemez.   Baꢀvuran, dava dilekçesinde ileri sürdüğü argümanları tekrarlamaktadır.   C. AĐHM’nin tespitleri   1. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Hükümet’in kabuledilebilirliğe iliꢀkin bir itirazı olmadığından, AĐHM, baꢀvurunun bu   bölümünün dayanaktan yoksun olmadığını AĐHS’nin 35. maddesi uyarınca baꢀkaca bir   kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.   Bu nedenle baꢀvuru kabuledilebilir niteliktedir.   2. Esasa iliꢀkin   Baꢀvuranın dile getirdiği ꢀikâyetler ile bunlara bağlı olayların tamamı göz önüne alındığında   AĐHM, öncelikle ĐDGM’nin baskı altında verdiği ifadeye dayanarak baꢀvuranı mahkûm   ettiğine dayalı 6. maddenin 1. ve 3)c maddeleriyle iliꢀkilendirilen ꢀikayetleri   değerlendirecektir   Bu konu delillerden yararlanma ve kiꢀinin kendi suçlamasına katkıda bulunmama hakkına   iliꢀkin olduğu cihetle AĐHM öncelikle bu konudaki içtihadına atıfta bulunur (bakınız Örs ve   diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 55-56, ve metinde yeralan referanslar ; Birleꢀik Krallık   aleyhine Shannon davası, no 6563/03, prg. 32, 4 Ekim 2005 ; Birleꢀik Krallık aleyhine John   Murray davası, 8 ꢁubat 1996, prg. 45, Derleme 1996-I ; Fransa aleyhine Funke davası,   ꢁubat 1993, prg. 44, seri A no 256-A).   Bu bağlamda AĐHM, sorgulamalar sırasında baꢀvurana yapılan kötü muamele nedeniyle 3.   maddenin esastan ihlal edildiğini tespit ettiğini hatırlatır.   Böyle bir tespit baꢀvuran hakkında yürütülen davanın hakkaniyetine iliꢀkin ciddi sorular   doğmasına yol açmaktadır. (Almanya aleyhine Jalloh davası [GC], no 54810/00, prg. 104,   CEDH 2006-IX). Bu çerçevede, sanık polis memurlarının suçluluğunun tespit edilmemiꢀ   olması önem taꢀımamaktadır (bakınız, gereken değiꢀikliğin yapılması ꢀartıyla, Türkiye   aleyhine Kapan ve diğerleri davası, no 71803/01, prg. 42, 26 Haziran 2007). Nitekim,   AĐHM’nin daha önce de belirttiği gibi polisler hakkında açılan davanın zamanaꢀımı ile   düꢀmesi adli makamların ihmallerinin bir sonucudur. Adli makamlar bu ꢀekilde hareket   ederek AĐHS’nin 3. maddesinin gereklerini inkar etmekle kalmamıꢀlar, aynı zamanda   baꢀvuranın vücudundaki darp ve cebir izlerinin kaynağına açıklığa kavuꢀturmak ve böylece     zora baꢀvurulan bir ortamda kendini suçlamak zorunda kalıp kalmadığını tespit etmek   imkanından mahrum kalmıꢀlardır (Örs ve diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 58 sonunda; Đtalya   aleyhine Ferrantelli ve Santangelo davası ile karꢀılaꢀtırınız, 7 Ağustos 1996, prg. 49-50,   Derleme 1996-III).   Olayın meydana geliꢀ ꢀartlarını tekrar hatırlatan AĐHM, gözaltı sırasında bir avukat   yardımından yoksun olan baꢀvuranın ayrıntılı itiraflarda bulunduğunu ve kendini suçlayacak   birçok bilgi verdiğini ve avukatının itirazına ve gözaltında verilen ama hakim önünde inkar   edilen ifadelerin kullanılmasına imkan vermeyen Türk hukukuna rağmen, bu bilgilerin baꢀka   delillerle örtüꢀtüğü gerekçesiyle kendisine karꢀı kullanıldığını not eder (Türkiye aleyhine   ꢁahiner davası (karar), no 29279/95, 11 Ocak 2000 ; Türkiye aleyhine Yakıꢀ davası (karar),   no 33368/96, 11 Ocak 2000).   Ayrıca, ĐDGM, bu dönemde iꢀkence uygulamakla suçlanan dört polis memuruyla ilgili dava   henüz sonuçlandırılmadığı halde, Anayasa’ya aykırılık itirazını inceleme gereği görmemiꢀtir   (Örs ve diğerleri, adı geçen bölüm, prg. 59 ; Türkiye aleyhine Hulki Güneꢀ davası ile   karꢀılaꢀtırınız, no 28490/95, prg. 91, CEDH 2003-VII). Sonuç olarak, ihtilaflı itiraflar, kısmen   de olsa, baꢀvuranın müebbet hapse mahkûm edilmesinde, hem de iki kez, aleyhine delil olarak   kullanılmıꢀtır.   Bu ꢀartlar altında, Hükümet’in savunduğunun aksine, hükmün verilmesinde bu itirafların ne   derece etkili olduğunu daha fazla araꢀtırmaya gerek bulunmamaktadır (Örs ve diğerleri, adı   geçen bölüm, prg. 60 ; ꢁahiner ve Yakıꢀ, adı geçen bölümler ; Türkiye aleyhine Yalgın ve   diğerleri davası (karar), no 33370/96, 11 Ocak 2000 ; Türkiye aleyhine Fikret Doğan davası   (karar), no 33363/96, 11 Ocak 2000). AĐHM’nin, Örs ve diğerleri davasındaki içtihadında   belirttiği gibi, bu davada usuli teminatlar, 3. maddeye aykırı olarak elde edilen delillerin   kullanılmasını engelleyecek, dolayısıyla kendini suçlamama hakkının kullanılmasını   sağlayacak ꢀekilde iꢀletilmemiꢀtir.   Yargıtay’ın da bu hatayı telafi etmemesi dolayısıyla, baꢀvuranın davasının 6. maddenin   gereklerini yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.   Dolayısıyla, AĐHS’nin 6. maddesinin 1. ve 3c) paragrafları ihlâl edilmiꢀtir.   AĐHM, 6. madde ile güvence altına alınan adil yargılanma hakkına iliꢀkin temel sorun   hakkında karar verdiği cihetle, bu baꢀlık altında ileri sürülen diğer ꢀikayetleri münferiden   veya 14. maddeyle bağlantılı olarak incelemesine gerek olmadığı kanaatindedir (bakınız,   diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Kamil Uzun davası, no 37410/97, prg. 64, 10 Mayıs   2007).   III. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI ÜZERĐNE   A. Anlaꢀmazlığın konusu   Baꢀvuran yine ilk dava dilekçesinde, özellikle AĐHS’nin 5. maddesinin 1., 3. ve 4.   paragraflarının ihlâl edildiğinden ꢀikâyetçi olmaktadır:   Baꢀvuran, 5. maddenin 1c paragrafına atıfla, yakalanması, gözaltına alınması, gözaltında   tutulması ve tutuklanmasıyla   ilgili kararlarda, sözkonusu kararların meꢀruiyetini     gösterebilecek makul nedenlerin bulunmamasından ꢀikayetçidir. Baꢀvurana göre, bu kararlar,   silahlı bir çeteye üye olmak üzerine kurulu muğlak bir suçlamaya dayandırılmıꢀtır. Kararlar   baꢀvuranın özel durumunu dikkate almamakta ve suçluluğu hakkında bir önyargı   içermektedir.   5/3 madde kapsamında baꢀvuran, öncelikle dava süresince tutuklu yargılanmasının herhangi   bir dayanağı bulunmadığını öne sürmektedir. Diğer taraftan, tutukluluğunun devamına iliꢀkin   alınan kararların gerektiğince gerekçelendirilmediğinin ve tutuklu yargılanmasına neden olan   koꢀulların halen geçerli olup olmadığının araꢀtırılmadığının altını çizmektedir.   AĐHS’nin 5/4 maddesini ileri süren baꢀvuran, bu davada zorla uygulanan özgürlük   mahrumiyetinin yasalara uygunluğunun denetlenebileceği etkili bir bir yol bulunmadığından   ꢀikâyetçi olmaktadır. Bu noktada baꢀvuran, tahliye taleplerinin geri çevrilmesine karꢀı yaptığı   itiraz baꢀvurularının cevapsız bırakıldığını anımsatmaktadır.   Hükümet, bu iddiaya itiraz etmektedir.   B. Tarafların argümanları   Hükümet’e göre, öncelikle 29 Nisan 1996 (yakalanma tarihi) ile 12 Kasım 1999 (mahkûm   edildiği tarih) arasında yeralan ilk tutukluluk döneminin dikkate alınmaması gerektiğini zira   Kasım 1999’un aynı zamanda altı aylık sürenin baꢀlangıç tarihi olduğunu belirtmektedir.   Diğer taraftan, baꢀvuranın tutuklanmasına 14 Mayıs 1996 tarihinde karar verildiğinden, 2   Nisan 2002 tarihinde yapılan bu ꢀikâyet zaten gecikmeli olarak gerçekleꢀtirilmiꢀtir.   Temmuz 2001 tarihinde baꢀlayan ve 6 Mayıs 2003 tarihinde son bulan ikinci tutukluluk   dönemi açısından ise yürürlükteki içtihat uyarınca esasa iliꢀkin bir sorun bulunmadığını   belirtmektedir.   5/4 maddeyle ilgili olarak dile getirilen ꢀikâyetler hakkında Hükümet, ꢀahsın tutukluluk   halinin devam etmesinin gerekli olup olmadığını ceza hakimlerinin düzenli bir ꢀekilde ve   resen incelemekle yükümlü olduğunu, ancak bunun, ilgili ꢀahsın AĐHS’nin 35. maddesinde   belirtilen sorumluluklarını ortadan kaldırmadığını ileri sürmektedir. Ayrıca Hükümet,   baꢀvuranın tutukluluk halinin devamı yönünde alınan her karara ayrı ayrı itiraz hakkı olduğu   halde bunu kullanmamak suretiyle iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini iddia   etmektedir. Baꢀvuran yalnızca bir defa ĐDGM 3. dairesi önünde bu hakkını kullanmıꢀtır.   Hükümet’e göre, ayrıca, baꢀvuranın 5. maddenin 1c) paragrafının ihlal edildiği yönündeki   ꢀikayeti, ꢀikayete konu olayların baꢀvuranın tutuklanma tarihi olan 14 Mayıs 1996 tarihinden   önceki bir dönemde meydana gelmesi dolayısıyla gecikmeli olarak sunulmuꢀtur.   Đlgili ꢀahıs karꢀı görüꢀ olarak, tutukluluk halinin yakalandıktan hemen sonra baꢀladığını ve 1   Aralık 2003 tarihli Yargıtay kararıyla sona erdiğini ileri sürmektedir.   Ayrıca baꢀvuran, Kasım 1999 tarihine kadar tahliyesini talep etmemiꢀ olsa bile, her   tutuklunun en büyük arzusunun özgürlüğüne kavuꢀmak olduğunu ve zaten esas hakimlerinin   CMUK’un 112. maddesi uyarınca azami otuz günlük düzenli aralıklarla tutuklunun tahliye   durumunu resen incelemeleri gerektiğini vurgulamaktadır.     C. AĐHM’nin tespitleri   1. AĐHS’nin 5/3 maddesi   a. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Hükümet’in itirazının ilk bölümüyla ilgili olarak AĐHM, özellikle tutukluluk süresinin   hesaplanma yöntemlerinin 5/3 madde açısından detaylı bir ꢀekilde incelendiği Solmaz davası   (no 27561/02, prg. 23-35, CEDH 2007-... ; ayrıca metinde yeralan referanslara bakınız) ile   ilgili verdiği karardaki içtihatına atıfta bulunmaktadır.   Art arda birden fazla tutukluluk döneminin söz konusu olduğu durumlarda, AĐHS’nin 5/1a   maddesi çerçevesinde baꢀvuranın « mahkeme tarafından mahkûm edildikten sonra » hükümlü   olduğu sürelerin düꢀülmesi suretiyle, kalan tutukluluk sürelerinin birbirine eklenerek   hesaplanması gerekmektedir.   Altı aylık müracaat süresinde baꢀlangıç olarak kabul edilecek tarih, son tutukluluk halinin   sona erdiği tarihtir (Solmaz, adı geçen bölüm, prg. 36 ve 37 sonunda). Söz konusu davada bu   tarih 6 Mayıs 2003 olduğundan, 2 Nisan 2002 tarihinde dile getirilen ꢀikâyetin gecikmeli   olarak yapılmamıꢀtır.   Buradan yola çıkarak AĐHM, Hükümet’in bu konuyla ilgili iddialarını reddetmekte ve   kabuledilebilirlikle ilgili baꢀka hiçbir engelin bulunmaması dolayısıyla baꢀvurunun bu   bölümünü kabul etmektedir.   b. Esasa iliꢀkin   Daha önce benimsenen kıstaslar ve bilinen olgular ıꢀığında AĐHM, bu davada   değerlendirilecek tutukluluk süresinin yaklaꢀık beꢀ yıl, yedi ay ve yirmi güne ulaꢀtığını   gözlemlemektedir.   AĐHM bu dönemin hesaplanması için bilinen genel ilkeleri hatırlatır (bakınız, özellikle,   Birleꢀik Krallık aleyhine McKay davası [GC], no 543/03, prg. 41-47, CEDH 2006-X ; ve yine   Solmaz, adı geçen bölüm, prg. 38-40 ; Türkiye aleyhine Sevgin ve Đnce davası, no 46262/99,   prg. 61, 20 Eylül 2005 ; Bulgaristan aleyhine Ilijkov davası, no 33977/96, prg. 77, 26   Temmuz 2001 ; Đtalya aleyhine Labita davası [GC], no 26772/95, prg. 152-153, CEDH   2000-IV ; Polonya aleyhine Kudła davası [GC], no 30210/96, prg. 110, CEDH 2000-XI ;   Rusya aleyhine Smirnova davası, no 46133/99 ve 48183/99, prg. 59, CEDH 2003-IX ; Fransa   aleyhine Letellier davası, 26 Haziran 1991, prg. 43, seri A no 207).   Bu baꢀvuruda, ihtilaflı dava 29 Nisan 1996 ile 26 Nisan 2004 tarihleri arasında yeralan   yaklaꢀık sekiz yıllık bir süreye yayılmaktadır; bu süre zarfında davayla ilgili iki asliye   mahkemesi kararı, iki Yargıtay kararı ve bir düzeltme kararı alınmıꢀtır.   Dava süresince ĐDGM, aꢀağı yukarı düzenli aralıklarla otuz kadar duruꢀma yürütmüꢀtür. Her   duruꢀmanın sonunda esas hakimleri, altı kez gerekçe göstermeksizin ve diğerlerinde daha   ziyade «dellilerin durumu», ilgili ꢀahıs hakkında «yapılan suçlamanın niteliği», «tutuklama   sebeplerinin devam ettiği» ve «kaçma tehlikesi » gibi basmakalıp formüllerle baꢀvuranın   tutukluluk halinin devamı yönünde karar vermiꢀlerdir.   AĐHM’nin kanaatine göre, «delillerin durumu » suçlulukla ilgili önemli ipuçlarının olduğunu   ve bunların devam ettiğini gösterebilir ve genel olarak bu ꢀartlar belirleyici faktör olarak     kabul edilebilir, ancak tek baꢀına, bu denli uzun bir tutukluluk süresinin gerekçesi olamaz   (Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 61, ve metinde yeralan referanslar; Türkiye aleyhine Demirel   davası, no 39324/98, prg. 61, 28 Ocak 2003)i Üstelik bu davada, söz konusu ipuçlarının   arasında 3. madde ihlâl edilerek elde edilen bilgi ve itiraflar da yeralmaktadır.   Görüldüğü kadarıyla esas hakimleri, baꢀvuranın yürütülen soruꢀturmaya zarar vermesini veya   tanıklar üzerinde baskı yapmasını engellemek gerektiği gibi gerekçeler ileri sürmemiꢀtir   (bakınız, Demirel, adı geçen bölüm, prg. 61 ; Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 62), dolayısıyla   bu davada AĐHM, kaçma tehlikesinin var olup olmadığı üzerinde durmalıdır.   Baꢀvurana atfedilen eylemelerin veya bunların cezai müeyyidelerinin önemine kimse itiraz   edemez. Bununla beraber, kaçma tehlikesi, sadece cezai müeyyidelerin önemi esas alınarak   değerlendirilemez (bakınız, örnek olarak, Fransa aleyhine Muller davası, 17 Mart 1997,   prg. 43, Derleme 1997-II) : böyle bir tehlikenin mevcudiyetiyle ilgili belirleyici bütün ek   unsurların da incelenmesi gerekmektedir (Acunbay; Mansur, 8 Haziran 1995, prg. 55, seri A   no 319-B).   Bu bağlamda, – sadece üç defasında gerekçe gösteren– esas hakimlerinin kararda belirleyici   nitelik taꢀıyan ve böylesine uzun bir süre ısrarla öne sürülen kaçma riskinin neler olduğunu   belirlemeye çaba göstermemeleri üzücü olmuꢀtur (bakınız, diğerleri arasından, Letellier, prg.   52). Ancak, dosyadaki belgeler okunduğunda ve duruꢀmalar sırasında sanıkların davranıꢀları   göz önüne alındığında, ĐDGM hakimlerinin baꢀvuranın adaletten kaçmaya çalıꢀabileceğinden   ꢀüphelenmeleri haklı kabul edilebilir.   Bu konuyla ilgili olarak ayrıca, 19 Haziran 1999 tarihli duruꢀmaya kadar baꢀvuranın tahliye   talebinde bulunmadığını ve aynı vesileyle salıverilmesi talebini destekleyecek bir unsur da   sunmadığını vurgulamak yerinde olacaktır. Oysa burada, hem tutuklama halinin devamı   yönünde alınan kararların gerekçeleri hakkında hem ilgili ꢀahsın taleplerinde ileri sürdüğü   tartıꢀmasız olguların AĐHM tarafından incelenmesi için gerekli unsurlar söz konusudur (ilke   için, bakınız Wemhoff, adı geçen bölüm, prg. 12 ; aynı ꢀekilde bakınız, Bulgaristan aleyhine   Assenov ve diğerleri davası, 28 Ekim 1998, prg. 154, Derleme 1998-VIII ; Türkiye aleyhine   Remzi Aydın davası, no 30911/04, prg. 58, 20 ꢁubat 2007 ; Türkiye aleyhine Bağrıyanık   davası, no 43256/04, prg. 38, 5 Haziran 2007).   Daha önce edinilen bilgiler ıꢀığında AĐHM, bu davada esas hakimlerinin kaçma riski   mevcudiyeti ile ilgili olarak sadece genel kurallarla yetindiklerini kabul etmektedir (bakınız,   diğerleri arasından, Đtalya aleyhine Contrada davası, 24 Ağustos 1998, prg. 58, Derleme   1998-V ; Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 60).   Bununla birlikte, sanıkların ivedilikle savunmalarını yapabilmeleri için davalarına özel bir   özen gösterilmesi gerektiği cihetle, davanın görülüꢀünde gerekli özenin gösterilip   gösterilmediğinin gerekmektedir (Rusya aleyhine Kalachnikov davası, no 47095/99, prg. 132,   CEDH 2002-VI ; Türkiye aleyhine Kiper davası, no 44785/98, prg. 40, 23 Mayıs 2006).   Bu çerçevede öncelikle, gerekli ivedilik kavramının, hakim ve yargıçların görevlerini yerine   getirmek için gerekli özeni göstererek harcadıkları çaba gözardı edilerek   yorumlanamayacağını hatırlatmak gerekir (Avusturya aleyhine Toth davası, 12 Aralık 1991,   prg. 77, seri A no 224). Bu davada çok sayıda sanık bulunması, baꢀvuranın terörist sayılacak   eylemlerle suçlanması ve söz konusu dava dosyasının oldukça kabarık olması dolayısıyla, adli   makamların gerçekten karmaꢀık bir davayla uğraꢀtıklarını kabul etmek gerekir.     Baꢀvuranın davranıꢀıyla ilgili olarak AĐHM, kendisinin 13, vekilinin üç duruꢀmada hazır   bulunmamasının (yukarıdaki ilgili paragraflar) ĐDGM’nin davaya bakmasını gerçekten   engellediğine inanmamaktadır (Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 64 ile karꢀılaꢀtırınız), zira   bazı aꢀamalarda baꢀvuranın duruꢀmalara katılmaması için izin bile verilmiꢀtir..   AĐHM’nin kanaatine göre, Devletlerin yargı organlarını makul süre ꢀartlarını yerine getirecek   ꢀekilde örgütleme sorumluluğu (Mansur, prg. 68 ; Acunbay, prg. 65), baꢀvuranın müebbet   hapis ve hatta idam cezasıyla sonuçlanması muhtemel bir davadaki benimsemesi gereken   davranıꢀ biçiminden çok daha önemlidir ve onun önüne geçer.   Bu açıdan bakıldığında, dosyanın incelenmesinden dava boyunca on kere kadar hakim ve   savcı değiꢀikliği olduğu görülmektedir. Bu değiꢀiklikler, her ne kadar gerekli gözükse de,   duruꢀma tutanaklarının tekrar tekrar okunmasına ve incelenmesine neden olmuꢀ ve   dolayısıyla kararın gecikmesine katkı sağlamıꢀtır (Acunbay, adı geçen bölüm, prg. 65 ile   karꢀılaꢀtırınız; aynı ꢀekilde bakınız Türkiye aleyhine Yavuz davası, no 52661/99, prg. 60,   Kasım 2003). Daha önemlisi, AĐHM, yaklaꢀık iki yıl süren ikinci yargılamanın yapılmasını   gerektiren ꢀartların oluꢀmasında baꢀlıca sorumluluğun ĐDGM’nde olduğu kanaatindedir, zira   ilk kararın bozulma nedeni, ĐDGM’nin tüm suçlamalara iliꢀkin hüküm kurmayı ihmal   etmesidir.   Her ꢀeyi göz önünde tutan AĐHM’nin kanaatine göre, ihtilaflı davanın bir bölümünde tahliye   talebinin yapılmamasına rağmen (yukarıdaki ilgili paragraf– bakınız Türkiye aleyhine Ayhan   ve diğerleri davası, no 29287/02, prg. 25, 23 Eylül 2008 (kesin karar değil)), adli makamların   AĐHS’nin 5/3 maddesinde öngörüldüğü ꢀekilde çabuk davrandıklarını ve dolayısyla   baꢀvuranın toplam tutukluluk süresinin makul olduğunu söylemek mümkün değildir.   Dolayısıyla bu nedenlerle, AĐHS’nin 5/3 maddesi ihlal edilmiꢀtir.   2. AĐHS’nin 5/4 maddesi   a. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Hükümet, 20 Kasım 2001 tarihinde görüꢀülen duruꢀma dıꢀında, baꢀvuranın tutukluluk halinin   devamı yönünde verilen kararlara itiraz hakkını kullanmaması dolayısıyla, iç hukuk yollarının   tamamen tüketilmediğini ileri sürmektedir.   AĐHM’nin kanaatine göre, ꢀikayetin bu bölümü ile ortaya konan sorun zaten Hükümet   tarafından 5/4 maddesine uygun olduğu iddia edilen itiraz yolunun uyğun ve etkili olup   olmadığına iliꢀkindir. Dolayısıyla bu yolun birden fazla kullanılmasının gerekip gerekmediği   konusu ꢀikayetin esasının incelenmesi ile bağlantılıdır.   b. Esasa iliꢀkin   5/4 maddeyle ilgili genel ilkeler için AĐHM, bu konuya iliꢀkin içtihatlarına gönderme yapar   (McKay, adı geçen bölüm, prg. 30-31 ; Bağrıyanık, adı geçen bölüm, prg. 46-47 ; Toth, adı   geçen bölüm, prg. 84 ; Belçika aleyhine Bouamar davası, 29 ꢁubat 1988, prg. 57, seri A   no 129 ; Birleꢀik Krallık aleyhine Weeks davası, 2 Mart 1987, prg. 61, seri A no 114).   Türk ceza hukukuna göre, devlet güvenlik mahkemesinin bir dairesinin tutukluluğun   devamına iliꢀkin kararına, bir sonraki numarayı taꢀıyan daire önünde itiraz etmek   mümkündür.     Bu baꢀvuruda, avukat Kırdök bu yola baꢀvurmuꢀ, ancak sonuç alamamıꢀtır. 29 Kasım 2001   tarihinde, CMUK’un 302/1 maddesine uygun olarak ĐDGM 3. Dairesi, savcılığı dinledikten   sonra baꢀvuran ve avukatının gıyabında dosya üzerinden yaptığı inceleme sonucunda   «baꢀvurana atılı suçun niteliğini ve delillerin durumunu» ileri sürerek itirazı reddetmiꢀtir.   Bu çerçevede, öncelikle geçmiꢀte devlet güvenlik mahkemelerinin gördüğü birçok davada   sanığın tutukluluk halinin devamına karar verirken – bu baꢀvuruda olduğu gibi– basmakalıp   gerekçelere dayandırılması olgusunun sadece 5/3 maddesinin ihlalinin tespitinde anahtar bir   unsur olmadığını, aynı zamanda itiraz yolunun bu tür bir anlayıꢀ karꢀısında baꢀarı perspektifi   konusunda da ciddi tereddütlere neden olduğunu hatırlamak gerekmektedir (Türkiye aleyhine   Koꢀti ve diğerleri davası, no 74321/01, prg. 22, 3 Mayıs 2007).   Bu davada, söz konusu prosedürün aslında adli bir nitelik kazanmadığı ve özgürlükten   mahrumiyete uygulanacak usuli teminatları içermediği sonucuna varılmaktadır (Toth, aynı   yerde ; Bulagristan aleyhine Nikolova davası [GC], no 31195/96, prg. 58, CEDH 1999-II).   Bunun olabilmesi için, çekiꢀmeli olması ve her halukarda iddia makamı ile savunma arasında   silahların eꢀitliğini sağlaması gerekirdi (Bağrıyanık, adı geçen bölüm, prg. 50 ; Koꢀti ve   diğerleri, aynı yerde, ve metinde yeralan referanslar; bakınız, aynı ꢀekilde, Birleꢀik Krallık   aleyhine Hussain davası, 21 ꢁubat 1996, prg. 59, Derleme 1996 I ; Polonya aleyhine Włoch   davası, no 27785/95, prg. 126, CEDH 2000 XI). ayrıca, ilgili ꢀahsın kendisinin veya   avukatının, bu sürece katılmaları, üstelik açık duruꢀma yapılması gerekirdi. (Bağrıyanık, aynı   yerde ; Koꢀti ve diğerleri, aynı yerde ; Almanya aleyhine Megyeri davası, 12 Mayıs 1992, prg.   22, seri A no 237-A ; Almanya aleyhine Schöps davası, no 25116/94, prg. 44, CEDH 2001-I).   Sonuç olarak, bu amaçla uygulanan prosedürün AĐHS’nin 5/4 maddesinin gereklerini   karꢀılamaması nedeniyle sözkonusu madde ihlal edilmiꢀtir.   3. AĐHS’nin 5/1c maddesi   6. maddeyle ilgili olarak daha önce açıkladığı aynı gerekçelere dayanarak AĐHM, 5. madde   kapsamında dile getirilen diğer ꢀikâyetlerle ilgili olarak bir karar vermenin gerekli olmadığı   kanaatine varmaktadır.   IV. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Maddi tazminat olarak, baꢀvuran, 10.000 Euro’su yedi yıl boyunca hapisteyken kendisine   destek olmak için ailesinin yapmıꢀ olduğu masraflar ve 25.000 Euro’su aylık en az 400   YTL’den maruz kaldığı gelir kaybı olmak üzere 35.000 Euro talep etmektedir.   Baꢀvuran, manevi tazminat olarak, maruz kaldığı iꢀkencelerden dolayı 50.000 Euro, haksız   yere tutuklanmasının neden olduğu sıkıntıdan dolayı 50.000 Euro ve hakkaniyetten yoksun bir   yargılamanın sonunda mahkum edilmesi nedeniyle 65.000 Euro talep etmektedir.   Hakkaniyetten yoksun yargılanma ile ilgili olarak, baꢀvuran, AĐHM’den, Hükümet’e davanın   yenilenmesi çağrısında bulunmasını talep etmektedir.     Hükümet, yazılı belge ve somut unsurlarla desteklenmediği gerekçesi ile sözkonusu iddiaların   reddedilmesi gerektiği kanaatindedir.   AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını   gözlemlemektedir. Dolayısıyla, AĐHM, sözkonusu talebi reddetmektedir.   Buna karꢀın AĐHM, AĐHS’nin 3. ve 5. maddelerinin ihlal edildiği tespitine yol açan koꢀullar   nedeniyle baꢀvuranın maruz kaldığı manevi zarar için baꢀvurana 20.000 Euro ödenmesine   hükmetmektedir. Ancak, AĐHS’nin 6. maddesi bakımından baꢀvuranın sahip olduğu haklara   iliꢀkin olarak ise, AĐHM, mevcut dava koꢀullarında, sözkonusu maddenin ihlal edildiği   tespitinin, yeterli adil tatmin oluꢀturduğu kanaatindedir. Aynı bağlamda, AĐHM, mevcut   davada, baꢀvuranın davanın yenilenmesine iliꢀkin talebini değerlendirmenin uygun   olmayacağını düꢀünmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuran, Đstanbul Barosu ücret tarifesine atıfta bulunarak, iki baꢀvurusunu sunmak amacıyla,   avukatı tarafından yapılan çalıꢀmayı ileri sürmekte ve AĐHM önünde yapmıꢀ olduğu   yargılama masraf ve giderleri için 15.000 Euro talep etmektedir.   Hükümet, bu baꢀlık altında yapılacak hiçbir ödeme bulunmadığı ve talebin tamamen   mesnetten yoksun olduğu kanaatindedir.   AĐHM içtihadına göre, bir baꢀvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak   gerçekliği, gerekliği ve makul oranda oldukları ortaya konduğu sürece elde edebilir (Bkz,   Nikolova). Mevcut davada, baꢀvuranın iddiasını destekler nitelikte hiçbir belge   sunmamasından dolayı AĐHM, sözkonusu talebi reddetmektedir.   C. Gecikme faizi   Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç   puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Birleꢀtirilen iki baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 3. maddesinin esas ve usül bakımından ihlal edildiğine;   3. Baꢀvuranın mahkumiyetine dayanak oluꢀturmak için AĐHS’nin 3. maddesine aykırı   olarak elde edilen delillerin kullanılmasından dolayı AĐHS’nin 6/1 ve 6/3 c)   maddesinin ihlal edildiğine;   4. Baꢀvuranın tutuklu bulunduğu toplam süre bakımından, AĐHS’nin 5/3 maddesinin   ihlal edildiğine;   5. AĐHS’nin 5/4 maddesinin gereklerine uygun baꢀvuru yolunun bulunmaꢀından   sözkonusu maddenin ihlal edildiğine;     6. AĐHS’nin 5., 6., 13. ve 14. maddeleri kapsamında yapılan ꢀikayetlerin ayrıca   incelenmesine gerek olmadığına;   7. a) AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz   kuru üzerinden ulusal para birimine çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından   baꢀvurana 20.000 Euro (yirmi bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç   puan fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;   8. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve   3. paragraflarına uygun olarak 2 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   22

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 15.07.2026. · Źródło