25381/02
WyrokETPCz2009-07-28ECLI:CE:ECHR:2009:0728JUD002538102
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącego bez jego obecności na głównych rozprawach i bez możliwości przesłuchania świadków oskarżenia naruszyło jego prawo do rzetelnego procesu, w szczególności prawo do obrony, zgodnie z art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że prawo do obecności na rozprawie jest fundamentalnym elementem rzetelnego procesu. Stwierdził, że choć możliwe jest zrzeczenie się tego prawa, musi ono być wyraźne, świadome i poparte minimalnymi gwarancjami, a także nie może być sprzeczne z ważnym interesem publicznym. W niniejszej sprawie skarżący, będąc w służbie wojskowej, poprosił o zwolnienie z rozpraw, ale nie był reprezentowany przez adwokata, nie został poinformowany o konsekwencjach swojej prośby i nie można było od niego oczekiwać, że zrozumie, iż doprowadzi to do osądzenia i skazania go pod jego nieobecność. Ponadto, skazanie opierało się w decydującym stopniu na zeznaniach świadków, których skarżący nie miał możliwości przesłuchać ani zakwestionować, co naruszyło jego prawo do obrony.Stan faktyczny
Skarżący, Seyithan Demir, obywatel Turcji, rozpoczął obowiązkową służbę wojskową w 2000 roku. Został oskarżony przez dwóch żołnierzy o wygłaszanie separatystycznych komentarzy dotyczących utworzenia państwa kurdyjskiego. Prokurator w Izmirze wniósł akt oskarżenia o propagandę separatystyczną na podstawie art. 8 ustawy antyterrorystycznej. Skarżący zaprzeczył zarzutom. Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Izmirze prowadził rozprawy, na których skarżący nie był obecny, ponieważ odbywał służbę wojskową w Erzurum. Jego zeznania i zeznania świadków zostały zebrane przez sąd delegowany. Skarżący został skazany na rok więzienia i wysoką grzywnę, a wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny. Później, w 2003 roku, jego wyrok został anulowany z powodu uchylenia art. 8 ustawy antyterrorystycznej, a skarżący został zwolniony.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał za dopuszczalne skargi dotyczące naruszenia prawa do rzetelnego procesu z powodu braku poszanowania prawa do obrony skarżącego oraz ingerencji w wolność wypowiedzi, a pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 2. Stwierdził naruszenie art. 6 ust. 1 w związku z art. 6 ust. 3 lit. c Konwencji z powodu prowadzenia rozpraw w sądach pierwszej instancji pod nieobecność skarżącego. 3. Uznał, że nie ma potrzeby badania pozostałych skarg skarżącego na podstawie art. 6 i 10 Konwencji. 4. Zasądził na rzecz skarżącego 2000 euro tytułem zadośćuczynienia niemajątkowego oraz 1000 euro tytułem zwrotu kosztów i wydatków. 5. Oddalił pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DÖRDÜNCÜ DAİRE
SEYİTHAN DEMİR – TÜRKİYE
(Başvuru no. 25381/02)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Temmuz 2009
NİHAİ
28/10/2009
İşbu kararın şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 25381/02 no’lu davanın nedeni, Seyithan Demir
(“başvuran”) adlı T.C. vatandaşının, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne 21 Mart 2002
tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin - AİHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran İzmir Barosu avukatlarından T. Aslan tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
DAVANIN OLAYLARI doğumlu başvuran Antalya’da ikamet etmektedir.
Başvuran 24 Mayıs 2000 tarihinde zorunlu askerlik hizmetini yapmaya başlamıştır. Temmuz 2000 tarihinde, Karaman ve Gezici adlı iki er, üstlerine ve diğer askerlere,
başvuranın kendilerine uygunsuz yorumlarda bulunduklarını söylemişlerdir.
Karaman, başvuranın Türkiye haritasını göstererek, Kürdistan Devleti kurup, bayrağını
dikeceklerini söylediğini, ayrıca özel timle askerlerin onların insanlarını ve masum
çocuklarını öldürdüklerini söylediğini iddia etmiştir. Karaman’a göre başvuran ayrıca
‘Atışlarda hiçbir zaman vurmayacağız. İstesek üçte üç vururuz,’ demiştir.
Gezici, başvuranın ısrarla Kürdistan Devletini kuracaklarını ve Gezici’de komando fiziği
olduğunu belirttiğini, onu kampa götürmeyi teklif ettiğini iddia etmiştir.
Aynı tarihte askeri birlik komutanı başvuran, Karaman, Gezici, Dere ve Sancı’nın
ifadelerini almıştır.
Başvuran bu tür yorumlar yapmadığını, bunların yalan ve iftiradan ibaret olduğunu ileri
sürmüştür. Kendisini suçlayanlarla hiç münakaşaya girmediğini ifade etmiştir.
Peşinden, 15 Aralık 2000 tarihinde İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet
Savcısı, bu mahkemeye, başvuranı Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesinde tanımlanan
ayrılıkçı propaganda yapma suçuyla itham eden bir iddianame sunmuştur.
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi 18 Aralık 2000 tarihinde bir hazırlık duruşması
yapmış, başvuran ve tanıkların ifadelerini güvence altına almak için çeşitli makamlara
talimatlar vermek gibi usuli konularda kararlar vermiştir. Bir sonraki duruşma için 6 Şubat tarihi belirlenmiştir.
Başvuran 2 Şubat 2001 tarihinde, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi huzuruna
çıkmıştır. İddianame kendisine okunmuştur. Başvuran hakkındaki iddiaları reddetmiş,
tartıştığı Karaman’ın yalan söylediğini öne sürmüştür. İddianamede yer alan sözleri hiç
söylemediğini öne sürmüştür. Duruşma kayıtlarında, başvuranın duruşmadan vareste tutulma
talebinde bulunduğu kaydedilmiştir. Başvuran avukat tarafından temsil edilmemiştir.
İstinabe mahkemeleri değişik tarihlerde Sancı, Gezici, Karaman ve Dere’yi dinlemiştir.
Sancı ve Dere, ifadelerinde, diğer hususlar meyanında, başvuranı dava konusu yorumlarda
bulunurken duymadıklarını ancak bundan Gezici ve Karaman aracılığıyla haberdar olduklarını
belirtmişlerdir.
Gezici, ifadesinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın kendisine “Sende komando tipi
var. Seni kampa gönderelim,” dediğini iddia etmiştir. Bunları söylerken başvuranın
güldüğünü ve bunu şaka gibi söylediğini belirtmiştir. Öte yandan başvuranın Karaman’a
söylediklerini duyunca, bu sözleri ciddiye almaya başlamış ve başvuranı üstlerine şikayet
etmeye karar vermiştir.
Karaman, ifadesinde, diğer hususlar meyanında, başvuranın çeşitli kereler “Türk askeri
haindir, bizim insanlarımızı öldürdü, özel tim bizim insanlarımızı öldürdü, mahsus bizim
üzerimize atıyorlar, ben askerden önce kampta duruyordum, kampta eğitim görüyordum,”
dediğini iddia etmiştir. Ayrıca başvuranın Türkiye haritasında doğuyu işaret ederek
“Türkiye’yi böleceğiz, Kürdistan Devleti kuracağız,” dediğini ileri sürmüştür.
İlk derece mahkemesi 6 Şubat, 27 Mart, 10 Mayıs ve 26 Haziran 2001 tarihlerinde
duruşmalar yapmış, başvuran bunlara katılmamıştır. Başvuran ve tanıklardan ikisinin
istinabeyle alınan ifadeleri sesli olarak okunmuştur.
Yargılama sırasında başvuran Erzurum’da askerlik yapmaktaydı. Eylül 2001 tarihinde yapılan duruşmada, ifadeleri istinabeyle alınan diğer iki tanığın
ifadesi sesli olarak okunmuştur. Savcı ek soruşturma talebinde bulunmamış, davanın esasına
ilişkin görüşlerini okumuştur. Aynı tarihte mahkeme, tanık ifadelerine dayanarak, ayrılıkçı
propaganda yaptığı sonucuna varıp, başvuranı mahkum etmiştir. Başvuran bir yıl hapis ve ağır
para cezasına çarptırılmıştır. Bu karar başvurana 24 Eylül 2001 tarihinde tebliğ edilmiştir.
Başvuran 28 Eylül 2001 tarihinde karara itiraz etmiştir. Ekim 2001 tarihinde avukat tutmuştur.
Başvuranın avukatı 31 Ekim 2001 tarihinde karara itiraz etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 8 Ocak 2002 tarihinde, tebliğnamesini sunmuştur.
Savcı, mahkemeden, başvuranın avukatının itirazını, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun
317. maddesi uyarınca, yasal süre içinde sunulmadığı gerekçesiyle reddetmesini istemiştir. Bu
görüş başvurana bildirilmemiştir.
Yargıtay 28 Ocak 2002 tarihinde başvuranın itirazını reddetmiş, ilk derece mahkemesinin
kararını onamıştır. Mahkeme, kararında, diğer hususlar meyanında, deliller ve başvuranın
mahkumiyeti ve ilk derece mahkemesinin soruşturmasının sonuçlarıyla uyumlu
değerlendirmesi göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın mahkumiyetinin usul ve
yasalarla uyumlu olduğunu ifade etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, 17 Nisan 2002 tarihinde, başvuranın avukatının,
Yargıtay kararının düzeltilmesi talebini reddetmiştir.
Başvuran 7 Mart 2003 tarihinde hapis cezasını çekmeye başlamıştır.
Başvuran para cezasını 26 Mart 2003, 29 Nisan 2003 ve 27 Mayıs 2003 tarihlerinde
olmak üzere üç taksitte ödemiştir.
İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Temmuz 2003 tarihli ek kararla, 4928 Sayılı
Kanun’la yürürlükten kaldırılan 3713 Sayılı Kanun’un 8. maddesini göz önünde
bulundurarak, başvuranın mahkumiyetini iptal etmiş ve hemen serbest bırakılmasına karar
vermiştir. Başvuran aynı tarihte serbest bırakılmıştır.
HUKUK
I. AİHS’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran AİHS’nin 6/1 ve 6/3 maddesi uyarınca, ulusal mahkemelerin savunma hakkına
saygı göstermemeleri nedeniyle adil yargılanmaktan mahrum edildiğini savunmuştur. Bu
bağlamda başvuran, duruşmalara katılma hakkından ve iddia makamının tanıklarını sorguya
çektirme, kendi adına tanık çağırma veya delil gösterme olanağından mahrum bırakıldığını
belirtmiştir. Bu bakımdan, ilk derece mahkemesi tarafından, kendisi ve iddia makamının
tanıkları dinlenmeden mahkum edildiğini ifade etmiştir. Ayrıca ne Cumhuriyet Savcısı’nın ilk
derece mahkemesinde açıkladığı görüşlerin ne de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı’nın
görüşlerinin kendisine gönderilmediğinden şikayetçi olmuştur. Başvuran ek olarak, davasında
ilk derece mahkemesinin Türk Ceza Kanunu’nun 59. maddesini keyfi biçimde
uygulamadığını ve Yargıtay, avukatının sunduğu itirazları gerekçe göstermeden
incelemediğinden, avukat yardımından mahrum edildiğini ileri sürmüştür.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AİHM’den, başvuranın ilk derece mahkemesinde yapılan duruşmalara
katılamamasına ilişkin şikayetini, başvurusunu istinabe mahkemesine çıktığı tarihten itibaren
altı ay içinde yapmadığı için, altı ay kuralıyla örtüşmediğinden reddetmesini talep etmiştir.
AİHM, yargılamanın adil olup olmadığını belirlerken, kovuşturmanın bütününün göz
önünde bulundurulması gerektiğini yineler (bkz. John Murray - İngiltere). Mevcut davada
başvuran, AİHM’ye başvurusunu Yargıtay’ın davaya ilişkin nihai kararını vermesinden
itibaren altı ay içinde yapmıştır. Bu nedenle AİHM’ye başvurusunu AİHS’nin 35/1
maddesinin de gerektirdiği gibi altı aylık süre içinde yapmıştır. Sonuç olarak Hükümet’in
itirazı kabul edilemez.
Ayrıca AİHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun bu kısmının
açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başka açılardan bakıldığında da
kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurunun bu kısmı
kabuledilebilir niteliktedir.
B. Esas
1. Tarafların gözlemleri
Hükümet başvuranın yargılamasının adil olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda,
örnekler vererek, Türkiye’deki cezai usulün savunmayla iddia makamına eşit haklar verdiğini
belirtmiştir. Hükümet özellikle, başvuranın duruşmadan vareste tutulmayı talep ettiğini ve ilk
derece mahkemesinde dinlenmek üzere tanık çağrılmasını talep etmediğini iddia etmiştir.
Başvuran önceki iddialarını yinelemiştir. Özellikle, yargılamanın kendisinin yokluğunda
sürdürüldüğünü belirtmiştir. Bu bağlamda, yargılama esnasında askerliğini yaptığından
kışladan ayrılamadığını, duruşmaya katılımını sağlamanın davayı gören mahkemeye bağlı
olduğunu işaret etmiştir.
2. AİHM’nin değerlendirmesi
AİHM, 6. maddenin 1. fıkrasında açıkça belirtilmemesine karşın, bütün olarak
bakıldığında bu maddenin hedef ve amacının, “bir suç ile itham edilen” kimselerin duruşmaya
katılma hakları olduğunu yineler. Ayrıca, 3. fıkranın (c), (d) ve (e) bentleri, “bir suç ile itham
edilen herkese”, “kendini bizzat savunma”, “iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme”
ve “duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın
yardımından para ödemeksizin yararlanma” haklarını sağlar. Başvuranın duruşmalara
katılmadan bu haklardan nasıl yararlanacağını anlamak ise güçtür (bkz. Sejdovic – İtalya
[BD], 56581/00).
Bu bağlamda AİHM ayrıca, AİHS’nin 6. maddesinin ne lafzının ne özünün, kişinin
adil yargılanma hakkından, kendi isteği ile, açıkça veya zımnen vazgeçmesini
engellemediğini yineler (bkz. Kwiatkowska – İtalya, 52868/99). Öte yandan, bu yönde bir
feragatin AİHS’nin amaçları doğrultusunda etkili olabilmesi için, kişinin duruşmada hazır
bulunma hakkından net bir biçimde feragat etmesi ve feragatin önemiyle mütenasip asgari
teminatlarla donatılmış olması gereklidir (bkz. Poitrimol - Fransa). Ayrıca, feragat hiçbir
önemli kamusal menfaate ters düşmemelidir (bkz. Håkansson ve Sturesson - İsveç). AİHM
ayrıca, bir sanığın, AİHS’nin 6. maddesi ile güvence altına alınan önemli bir haktan, kendi
eylemleri vasıtasıyla, zımnen vazgeçtiğinin kabul edilebilmesi için, kişinin sözkonusu
eylemlerinin sonuçlarını makul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerektiğine kanaat
getirmektedir (bkz. Jones – İngiltere, 30900/02).
AİHS’nin 6. maddesinin 3. fıkrasıyla sağlanan güvenceler 1. fıkrada zikredilen adil
yargılanma hakkının özel unsurlarını teşkil ettiğinden, AİHM başvuranın şikayetlerinin her iki
fıkra açısından da incelenmesinin uygun olacağı hükmüne varmaktadır (diğerlerinin yanı sıra
bkz. Van Geyseghem – Belçika [BD], 26103/95).
Mevcut davada AİHM, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki ceza davası esnasında
başvuranın Erzurum’da zorunlu askerlik hizmeti vermekte olduğunu gözlemler. Ayrıca,
başlangıçta, kendisini yargılayıp mahkum eden İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki
duruşmalara çağrılmadığını gözlemler. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, verdiği yetkiyle,
Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nden savunması için başvuranın ifadesinin alınmasını
istemiştir.
AİHM ayrıca, Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin 2 Şubat 2001 tarihinde yaptığı
duruşma kayıtlarına göre, başvuranın bu mahkemeye delil sunduğunu ve duruşmadan vareste
tutulma talebinde bulunduğunu gözlemler. AİHM, başvuranın istinabe mahkemesi tarafından
ifadesi alındığında itiraz etmemesinin, kendini savunma veya İzmir Devlet Güvenlik
Mahkemesi’ne çıkma hakkından zımnen feragat ettiği anlamına gelmediğine işaret eder (örn.
bkz. Kahraman – Türkiye, 42104/02). Ayrıca, başvuranın avukat yardımı almadığı ve istinabe
mahkemesinin, avukat tutma hakkı da dahil olmak üzere başvurana haklarını okumadığı ve
böyle bir talebin sonuçlarına ilişkin başvurana bilgi vermediği göz önünde
bulundurulduğunda, AİHM, avukatlık mesleğine mensup olmayan başvuranın, böyle bir
talebin, yokluğunda yargılanması ve mahkum edilmesiyle sonuçlanacağını anlamasının
beklenemeyeceği kanısındadır. Dolayısıyla, başvuranın kararını çevreleyen koşullar, bu kararı
AİHS bakımından geçersiz kılmıştır. Bu nedenle bu koşullarda, başvuranın 6. madde
kapsamındaki haklarından net bir biçimde ve bilinçli olarak feragat ettiği söylenemez (bkz.
Jones ve mutatis mutandis, Pfeifer ve Plankl - Avusturya).
Üstelik AİHM, adil yargılanma hakkının demokratik toplumlardaki önemi göz önünde
bulundurulduğunda, AİHS’nin 6. maddesinin, sanığın, aleyhinde yürütülen davanın
duruşmalarına katılma olanağının bulunup bulunmadığını -bu yöndeki iddiaların, sözkonusu
başvuruda olduğu gibi, açıkça esastan yoksun olduğu derhal anlaşılmayan gerekçelerle ileri
sürüldüğü durumlarda- kontrol etmeyi her ulusal mahkeme için zorunlu hale getirdiği
kanısındadır. (bkz. mutatis mutandis, Somogyi – İtalya, 67972/01). Mahkemenin kararından,
Yargıtay’ın yalnızca başvuranın itirazının sebeplerini inceleyip, avukatının yaptığı itirazları
göz ardı edip etmediği açıkça anlaşılmamaktadır. Bununla birlikte AİHM, kararda,
mahkemenin, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 320/1 maddesi uyarınca resen,
başvuranın duruşmaya çıkma hakkından net bir biçimde feragat edip etmediğini veyahut
başvurana aleyhindeki tanıklara itiraz etmek ve onlara sorular sormak için yeterli ve uygun
imkanların tanınıp tanınmadığını belirlemeye yönelik herhangi bir incelemede bulunduğuna
ilişkin emare görmemektedir. Bu bağlamda AİHM, bir mahkumiyetin, yalnızca ya da
belirleyici bir oranda, sanığın soruşturma veya kovuşturma sırasında sorguya çekme veya
çektirme olanağının bulunmadığı kimseler tarafından verilen tanık ifadelerine dayandığı
durumlarda, savunma tarafının haklarının, 6. maddenin öngördüğü güvencelerle uyumlu
olmayacak derecede sınırlandığını yineler (bkz. Sadak ve Diğerleri - Türkiye, 29900/96). Bu
durum özellikle, mahkumiyet kararında ifadelerine dayanılan tanıklar, başvuranı mahkum
eden mahkeme önünde ifade vermediklerinde sözkonusu olmaktadır. Bu koşullar altında,
AİHM, takip eden temyiz sürecinin, ilk derece mahkemesinde görülen duruşmaların -
başvuranın mahkeme huzuruna çıkma ve kendini savunma hakkından feragat ettiği veyahut
mahkemeden kaçma niyetinde olduğu tespit edilmemesine karşın- başvuran olmadan yapıldığı
gerçeğini değiştirmediği kanısındadır.
Yukarıdakiler ışığında, AİHM, mevcut davada, AİHS’nin 6/3(c) maddesiyle bağlantılı
olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiği kanısına varır.
Yukarıda tespit edilen ihlaller ışığında, AİHM, başvuranın AİHS’nin 6. maddesi
kapsamında geri kalan şikayetlerini incelemenin gerekli olmadığı kanaatindedir (örn. bkz.
Sejdovic ve Juhnke – Türkiye, 52515/99).
II. MEYDANA GELDİĞİ İDDİA EDİLEN DİĞER AİHS İHLALLERİ
Başvuran başvuru formunda ayrıca, 3713 Sayılı Kanun’un 8. maddesinin AİHS’nin 10.
maddesiyle bağdaşmadığından ve ifade özgürlüğünü ihlal ettiğinden şikayetçi olmuştur.
Başvuran ayrıca aynı madde kapsamında, devlet güvenlik mahkemelerinde
gerçekleştirilen yargılamada uygulanabilecek farklı usul kuralları bulunması ve Türkiye’de
hakimlerin Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından atanması nedeniyle, bağımsız ve
tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanma hakkından yoksun bırakıldığından da
şikayetçi olmuştur. 8 Ağustos 2008 tarihli görüşlerinde, başvuran, 34. madde kapsamında,
Yargıtay’ın kararı kendisine tebliğ edilmediği için bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğini
iddia etmiştir.
Başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edildiği şikayetine ilişkin olarak AİHM, bu
şikayetin, önceki paragrafta incelenen hususla bağlantılı olduğu cihetle benzer biçimde
kabuledilebilir olduğunu kaydeder. Öte yandan, davanın olayları, tarafların savları ve
AİHS’nin 6/1 ve 6/3(c) maddesinin ihlal edildiğinin tespit edilmesi dikkate alındığında,
AİHM bu başvuruda dile getirilen ana hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Bu nedenle
başvuranın AİHS’nin 10. maddesi kapsamındaki şikayetine ilişkin ayrı bir karar vermesinin
gerekli olmadığı sonucuna varmıştır (örn. bkz. Kamil Uzun – Türkiye, 37410/97; Getiren –
Türkiye, 10301/03 ve Juhnke).
AİHM, başvuranın, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete adil olarak
yargılanmadığı savıyla ilgili olarak, sahip olduğu tüm bilgi ve belgeler ışığında, AİHS ve
Protokollerinde belirtilen hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğine ilişkin bir emare
görmemektedir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun ve AİHS’nin
35. maddesinin 1., 3. ve 4. fıkraları bağlamında kabuledilemez olduğuna karar verilmiştir.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
AİHS’nin 41. maddesine göre:
“Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci
Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete
uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat ve yargılama giderleri
Başvuran toplam 7500 Euro maddi tazminat talep etmiştir. Bu meblağ hapis cezasını
çektiği sırada meydana gelen kazanç kaybına ve mahkumiyeti dolayısıyla ödediği ağır para
cezasına ilişkindir. Ayrıca ulusal mahkemeler ve AİHM’de meydana gelen yargılama
giderleri için toplam 4150 Euro talep etmiştir. Bu talebini desteklemek için İzmir Barosu’nun
ücret çizelgesine atıfta bulunmuş, avukatının hazırladığı bir mesai çizelgesi sunmuştur. Ek
olarak, başvuran 30.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.
Hükümet meblağlara itiraz etmiştir.
Maddi tazminat konusuna ilişkin olarak, AİHM öncelikle, 6/1 ve 6/3(c) maddeleri uyarınca
yapılacak yargılamanın sonuçlarının ne olabileceği konusunda tahmin yürütemeyeceği
sonucuna varmıştır. AİHM bu nedenle maddi tazminata hükmedilmemesine karar vermiştir.
AİHM, manevi tazminata ilişkin olarak, hakkaniyete uygun surette başvurana 2000 Euro
tazminat ödenmesine karar vermiştir (bkz. Kahraman).
Ayrıca AİHM, en uygun tazmin biçiminin, başvuran talep ettiği takdirde, AİHS’nin 6.
maddesinin gereklerine uygun surette yeniden yargılanması olduğu kanaatindedir (bkz. Salduz
– Türkiye [BD], 36391/02).
Yargılama giderlerine ilişkin olarak, AİHM, yargılama giderlerinin, ancak gerçekliği ve
gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödendiğini
yineler. Bu davada, AİHM, sahip olduğu bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında,
ulusal mahkemelerden doğan yargılama giderlerine ilişkin talebi reddeder, AİHM önünde
meydana gelen giderler için başvurana 1000 Euro ödenmesine hükmeder.
B. Gecikme faizi
AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı
faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.
AİHM YUKARIDAKİ GEREKÇELERE DAYANARAK, OYBİRLİĞİYLE
1. Ulusal mahkemelerin başvuranın savunma hakkını ihlal etmeleri nedeniyle adil
yargılanmadığı ve ifade özgürlüğüne müdahale edildiği iddialarına ilişkin şikayetlerin
kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
2. İlk derece mahkemelerinde görülen duruşmaların başvuran olmadan yapılması nedeniyle
AİHS’nin 6/3(c) maddesiyle bağlantılı olarak 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranın AİHS’nin 6. ve 10. maddelerine ilişkin geri kalan şikayetlerinin incelenmesinin
gerekli olmadığına;
4. (a) Savunmacı Devlet’in, başvurana, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın
kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, uygulanabilecek her tür vergiyle beraber,
ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilerek:
(i) Uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 2000 Euro (iki bin Euro) manevi
tazminat;
(ii) Yargılama giderleri için, uygulanabilecek her türlü vergi ile beraber 1000 Euro
(bin Euro) ödemesine;
(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için
Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan
eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;
5. Başvuranların adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,
KARAR VERMİŞTİR.
İngilizce hazırlanmış, AİHM İç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 28
Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
Lawrence Early
Nicolas Bratza
Zabıt Katibi
Başkan
7
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło