25471/02

WyrokETPCz2008-12-02ECLI:CE:ECHR:2008:1202JUD002547102

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy brak publicznej rozprawy w postępowaniu karnym naruszył prawo skarżącego do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji? Czy ukaranie skarżącego za posiadanie zakazanych publikacji, bez dowodu jego świadomości zakazu, stanowiło naruszenie wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji, w szczególności wymogu "przewidzianego przez prawo"?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że brak publicznej rozprawy na jakimkolwiek etapie postępowania krajowego, zarówno przed sądem pierwszej instancji, jak i w postępowaniu odwoławczym, stanowił naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji, ponieważ publiczność rozpraw jest fundamentalną zasadą rzetelnego procesu. W odniesieniu do art. 10 Konwencji, Trybunał stwierdził, że chociaż ingerencja w wolność wyrażania opinii miała podstawę w prawie krajowym, nie spełniała wymogu "przewidzianego przez prawo" z powodu braku przewidywalności. Trybunał podkreślił, że aby nieposłuszeństwo wobec orzeczenia sądowego było karalne, orzeczenie to musi zostać zakomunikowane osobie, której dotyczy. Ponieważ nie było dowodów na to, że skarżący był świadomy zakazu dystrybucji magazynów, nie mógł on w rozsądnym stopniu przewidzieć, że ich posiadanie doprowadzi do skazania.
Stan faktyczny
Skarżący, Ahmet Gemici, urodzony w 1952 roku, był przewodniczącym okręgowej organizacji Partii Pracy (EMEP) w Narlıdere (Izmir). 16 listopada 1999 roku policja przeszukała biuro partii i skonfiskowała 443 magazyny partyjne, które tego samego dnia zostały zakazane przez Sąd Pokoju w Izmirze. 3 lutego 2000 roku prokurator wszczął postępowanie przeciwko skarżącemu na podstawie art. 526 ust. 1 tureckiego kodeksu karnego za nieprzestrzeganie orzeczenia sądowego. 2 marca 2000 roku Sąd Pokoju w Izmirze skazał skarżącego na grzywnę w wysokości 105 000 000 starych lir tureckich (ok. 184 USD), a jego odwołanie zostało odrzucone bez rozprawy przez Sąd Karny w Izmirze 27 kwietnia 2000 roku. Skarżący uiścił grzywnę 10 lipca 2000 roku.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznaje skargę za dopuszczalną. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku publicznej rozprawy w krajowym postępowaniu sądowym. 3. Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. 4. Zobowiązuje państwo pozwane do zapłaty skarżącemu, w ciągu trzech miesięcy od daty uprawomocnienia się wyroku, 180 euro tytułem szkody majątkowej i 1000 euro tytułem szkody niemajątkowej, powiększonych o odsetki. 5. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL   AVRUPA   DE L’EUROPE   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   GEMĐCĐ -TÜRKĐYE DAVASI   (Baꢀvuru no: 25471/02)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Aralık 2008   Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   T.C. vatandaꢀı Ahmet Gemici (baꢀvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 3   Temmuz 2000 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına iliꢀkin   Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi uyarınca yapılan   25471/02 numaralı baꢀvuru sonucu bu dava görülmektedir   Baꢀvuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından   K.T. Sürek tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   I. DAVANIN KOꢁULLARI   Baꢀvuran 1952 doğumlu olup Đzmir’de ikamet etmektedir. Olayların meydana geldiği   dönemde Emek Partisi’nin Narlıdere (Đzmir) Đlçe Teꢀkilatı’nın Baꢀkanıydı.   Kasım 1999 tarihinde arama izni olan polis, EMEP binasında arama gerçekleꢀtirmiꢀ ve   aynı gün Đzmir Sulh Mahkemesi emriyle satıꢀı ve dağıtılması yasaklanmıꢀ olan 443 adet parti   dergisine el koymuꢀtur.   Kasım 1999 tarihinde savcılık, EMEP büro sorumlusunu yasak dergi konusunda ifade   vermeye davet etmiꢀtir.   Baꢀvuran, 25 Ocak 2000 tarihinde el koyma olayıyla ilgili olarak polise ifade vermiꢀtir.   Baꢀvuran ifadesinde, söz konusu derginin yasaklandığından haberi olmadığını ileri sürmüꢀtür.   ꢁubat 2000 tarihinde Đzmir Cumhuriyet Savcısı, mahkemenin verdiği karara uymadığı ve   mahkemenin yasaklama kararını ihlâl ettiği gerekçesiyle Ceza Kanunu’nun 526. maddesinin   1. fıkrası uyarınca baꢀvuran hakkında kovuꢀturma baꢀlatmıꢀtır.   Mart 2000 tarihinde Đzmir Sulh Mahkemesi dava dosyasını inceleyerek baꢀvuranın   yasaklama emrine uymadığına karar vermiꢀ ve 105 000 000 Eski Türk Lirası (TRL) hafif para   cezasına mahkûm etmiꢀtir (olayın meydana geldiği dönemde yaklaꢀık 184 Amerikan Doları   USD). Mahkeme bu kararını bu tür suçlarda basitleꢀtirilmiꢀ yargılama usulü öngören Ceza   Muhakemesi Kanunu’nun 386. maddesine dayandırmıꢀtır.   Baꢀvuran, 26 Nisan 2000 tarihinde Đzmir Ceza Mahkemesi önünde bu mahkûmiyet   kararına itiraz etmiꢀtir. Baꢀvuran gerekçe olarak söz konusu belgelerin yasaklandığına dair   alınan karardan haberi olmadığını ileri sürmüꢀtür. Ceza mahkemesi duruꢀma yapmaksızın   aldığı 27 Nisan 2000 tarihli kararında itirazı reddetmiꢀ ve ceza kararnamesini onamıꢀtır.   Mayıs 2000 tarihinde Đzmir savcılığı, baꢀvuranın yazılı emir yoluyla verilen para cezasını   ödemesini istemiꢀtir. Đlgili ꢀahıs, 10 Temmuz 2000 tarihinde 170 USD değerindeki ceza   tutarını ödemiꢀtir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 6. MADDESĐNĐN 1. FIKRASININ ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   HAKKINDA   Baꢀvuran, yargılamanın duruꢀmasız yapıldığını ve dolayısıyla davasının adil bir ꢀekilde   görülmediğini iddia etmekte ve AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasına atıfta bulunmaktadır.   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   Hükümet, baꢀvuranın savcıdan yazılı emir yoluyla « kanun yararına bozma » baꢀvurusunda   bulunmasını istemediği için iç hukuk yollarının tüketilmediğinden kabuledilebilirlik itirazında   bulunmaktadır.   Baꢀvuran bu iddiaya itiraz etmekte ve yazılı emirle « kanun lehine bozma » yolunun   herkese açık bir itiraz yolu olmadığını ileri sürmektedir.   AĐHM, Hükümet’in değindiği iç hukuk yolunun Türk hukuku bağlamında olağanüstü   bir iç hukuk yolu olduğunu kaydetmektedir. Eski Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 343.   maddesi uyarınca Yargıtay Cumhuriyet Baꢀsavcısı, bir davayı Yargıtay’a gönderme yetkisine   sahip olmakla birlikte, bunu ancak Adalet Bakanı’nın resmi talimatı üzerine yapabilmektedir.   Bu nedenle sözkonusu iç hukuk yolu, davalarına bakılmakta olan kiꢀiler için doğrudan   eriꢀilebilir değildir. Sonuç olarak, uluslararası hukukun genel olarak kabul edilmiꢀ kuralları   göz önüne alınırsa, AĐHS’nin 35. maddesinin gereklerini yerine getirmiꢀ olmak için bu iç   hukuk yoluna baꢀvurmayı gerekmemektedir (Türkiye aleyhine Karahanoğlu davası, ilgili   bölüm, prg. 33). Dolayısıyla AĐHM, Hükümet’in bu itirazını reddetmektedir.   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde baꢀvurunun dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baꢀka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle baꢀvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun   olacaktır.   B. Esasa iliꢀkin   Baꢀvuran duruꢀma hakkından mahrum edildiğini ve bu nedenle gereği gibi savunma   yapamadığını ileri sürmektedir.   Hükümet baꢀvuranın bu iddiasını reddetmekte ve ceza kararnamesinin adil bir   yargılama sonucunda hukuk kurallarına uygun olarak verildiğini savunmaktadır. Hükümet,   sözkonusu yargılama usulünün mahkemeler üzerindeki iꢀ yükünün azaltılması ve ikinci   derecede önemi olan davalarda yargılamanın kolaylaꢀtırılması amacıyla birçok ülkede   uygulanan olağan bir yargılama usulü olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet, Türk hukuk   sisteminin çıkarılan ceza kararnamelerine karꢀı ceza mahkemeleri önünde etkin bir itiraz yolu   sunduğunu belirtmektedir. Son olarak Hükümet, yeni Türk Ceza Kanunu ve 1 Haziran 2005   tarihinde yürürlüğe giren Ceza Muhakemeleri Kanunu ile ceza kararnameleri uygulamasının   kaldırıldığını hatırlatmaktadır.   AĐHM, duruꢀmaların kamuya açık yapılmasının AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasında   yer alan temel bir ilke olduğunu hatırlatmaktadır. Açık duruꢀma gerçekleꢀtirme, halkın   denetimini aꢀan gizli bir adalete karꢀı yargılanabilirleri korumakta ve böylece mahkemelere   duyulan güvenin sürdürülmesine katkı sağlamaktadır. Açık duruꢀma sayesinde adalet ꢀeffaf   bir ꢀekilde tecelli etmekte, böylece 6. maddenin amacı olan ve demokratik toplumlarda   güvence altına alınması temel bir ilke olan, adil yargılanma ilkesi yerine getirilmektedir (San   Marino aleyhine Stefanelli davası, no 35396/97, prg. 19 CEDH 2000-II ; Çek Cumhuriyeti   aleyhine Malhous davası [GC], no 33071/96, prg. 55, 12 Temmuz 2001).   AĐHM, eski Türk Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili hükümleri uyarınca hakimin bazı   suç kategorileri için, duruꢀma yapmaksızın dosya üzerinden ceza kararnamesi çıkarabildiğini   gözlemlemektedir. Para cezasına hükmedilen ceza kararnamelerine iliꢀkin olarak yapılan   itiraz da ağır ceza mahkemesi tarafından dosya üzerinden duruꢀma yapmaksızın   incelenmekteydi.   AĐHM, mevcut davada baꢀvuranın ulusal mahkemeler önünde yapılan yargılamanın hiçbir   safhasında açık duruꢀma hakkından yararlanamadığını gözlemlemektedir. Ne ceza   kararnamesi çıkarıp baꢀvuranı para cezasına çarptıran sulh ceza mahkemesi ne baꢀvuranın   itirazını inceleyen ve karara bağlayan ağır ceza mahkemesi duruꢀma yapmıꢀtır. Baꢀvurana   davasıyla ilgili karar verecek mahkemeler huzurunda kendisini bizzat veya bir avukat   vasıtasıyla savunma olanağı tanınmamıꢀtır.   AĐHM, Anayasa Mahkemesi’nin, sulh ceza mahkemesi önünde görülen davada duruꢀma   yapılmaması konusunu değerlendirdiğini ve kiꢀileri kamuya açık olarak yargılanmaktan   mahrum bırakmanın adil yargılanma ve savunma hakkını ihlal ettiği sonucuna vardığını   kaydeder. AĐHM, bu tespit ile birlikte yeni ceza kanunu ve yeni ceza muhakemesi kanununda   ceza kararnamesiyle ilgili bir düzenleme bulunmadığını da dikkate almaktadır.   Ancak yapılan bu değiꢀikliklerin baꢀvuranın davasına etkisi olmamıꢀtır. Bu nedenle   AĐHM, baꢀvuranın davasına bakan mahkemelerde duruꢀma yapılmamıꢀ olması dolayısıyla   AĐHS’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ihlâl edildiği sonucuna varmaktadır.   II. AĐHS’NĐN 10 MADDESĐNĐN ĐHLÂL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   Baꢀvuran ifade özgürlüğü hakkının ihlâl edildiğinden ꢀikâyetçi olmaktadır. Bu   bağlamda AĐHS’nin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. AĐHM, bu ꢀikâyetlerin   10. maddesi bakımından incelenmesi gerektiğini kaydeder   A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu ꢀikayetin dayanaktan yoksun   olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca baꢀka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle baꢀvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun   olacaktır.   B. Esasa iliꢀkin   Baꢀvuran, baꢀkanı olduğu siyasi partinin bürolarında bu partiye ait dergilerin bulunması   nedeniyle ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmesinin ifade özgürlüğü hakkının ihlâl   edilmesi anlamına geldiğini ileri sürmektedir.   Hükümet, baꢀvuranın ifade özgürlüğü hakkına müdahale edildiği iddialarını   reddetmektedir. Hükümet, baꢀvuranın mahkûm edilmesinin sebebinin sorumlusu olduğu   siyasi partinin bürolarında yasaklanmıꢀ belgelerin bulunması olduğunu ileri sürmektedir.   Hükümete göre, ceza kararnamesinin ve ilgili ꢀahsın itirazı sonrasında ağır ceza mahkemesi   tarafından verilen kararın gerekçeleri okunduğunda, baꢀvuranın ifade özgürlüğüne hiçbir   surette müdahale edilmediği anlaꢀılmaktadır.   1. Müdahale olup olmadığı   Đfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin   ve her bireyin geliꢀmesinin baꢀlıca koꢀullarından birini oluꢀturur. AĐHS’nin 10. maddesinin 2.   fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karꢀılanan ya da zararsız veya   önemsiz olarak algılanan ‘bilgi’ ve ‘fikirler’ için değil; ꢀok edici, zedeleyici yahut kaygı verici   bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. ‘Demokratik toplumun’ vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun,   hoꢀgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır. (bakınız, diğerleri arasından, Đspanya   aleyhine Castells davası, 23 Nisan 1992, prg. 42, seri A no 236 ; Almanya aleyhine Vogt   davası , 26 Eylül 1995, prg. 52, seri A no 323).   Herkes için çok değerli olan ifade özgürlüğü, özellikle siyasi partiler ve onun aktif üyeleri   için ayrı bir önem taꢀımaktadır. Siyasi parti üyeleri seçenlerini temsil etmekte, onların   sorunlarını dile getirmekte ve onların çıkarlarını savunmaktadır (Türkiye aleyhine Incal   davası, 9 Haziran 1998, prg. 46, Karar ve hükümlerin derlemesi 1998-IV).   Mevcut davada, ꢀikâyet edilen kısıtlama, Hükümetin haklı olarak iꢀaret ettiği gibi,   baꢀvuranın söz konusu derginin hazırlanmasına katkıda bulunmasıyla değil, mahkemenin   yasaklama kararına uymaması nedeniyle verilen mahkûmiyetle ilgilidir. Ancak baꢀvuranın   mahkûm edilmesiyle onun fikir ve düꢀüncelerini baꢀkalarına iletme özgürlüğünün   kısıtlandığını kabul etmek gerekir. AĐHM’nin her ꢀekil altında, ifade özgürlüğüne bağlılığı ve   demokratik bir toplumun temel ve kurucu bir değeri olarak verdiği önem kayıtsız ve   ꢀartsızdır. Dolayısıyla AĐHM, dolaylı yollarla da olsa herhangi bir kısıtlama vasıtasıyla ifade   özgürlüğü ilkesinin manasının ortadan kaldırılmasına asla müsamaha gösteremez.   AĐHM, bir « kısıtlamanın » AĐHS’nin 10. maddesiyle koruma altına alınan ifade özgürlüğü   ile bağdaꢀıp bağdaꢀmadığına karar verebilecek en son mercidir (bakınız, diğerleri arasından,   Fransa aleyhine Lehideux ve Isorni davası, 23 Eylül 1998, prg. 51, Derleme 1998-VII ;   Fransa aleyhine Ekin Ortaklığı davası , no 39288/98, prg. 56, CEDH 2001-VIII ; Đtalya   aleyhine Perna davası [GC], no 48898/99, prg. 39, CEDH 2003-V).   Bu itibarla AĐHM, muhalefet partisine üye olan bir siyaset adamının mevcut davada   olduğu gibi dolaylı yollarla da olsa ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahaleyi daha katı   değerlendirmelidir (Đspanya aleyhine Castells davası, ilgili bölüm, prg. 42). Ayrıca AĐHM,   daha önce de siyasi bültenlere el konulmasıyla ilgili davalara baktığını ve sözkonusu tedbirin   caydırıcı niteliğinin tek baꢀına 10. madde bakımından sorun yarattığı sonucuna vardığını   hatırlatmaktadır (Incal, ilgili bölüm, prg. 56).   Mevcut davada AĐHM, baꢀvuranın yasak dergileri bulundurduğu için mahkûm edilmesini,   AĐHS’nin 10. maddesiyle koruma altına alınan bilgi ve düꢀünce açıklama özgürlüğü hakkına   müdahale olarak değerlendirmektedir.   Böyle bir müdahale, “yasa ile öngörülmedikçe”, AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı   uyarınca meꢀru amaç ya da amaçlar izlemedikçe ve sözkonusu amaçlara ulaꢀmak için   “demokratik bir toplumda gerekli olmadıkça” AĐHS’nin 10. maddesine aykırıdır.   2. Müdahale yasayla öngörülmüꢀ müdür ?   AĐHM, yerleꢀik içtihadına atıfta bulunarak, “yasayla öngörülme” ifadesinin, ihtilaflı   tedbirin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirmekle kalmayıp, ilgili kiꢀi için eriꢀilebilir ve   etkilerinin öngörülebilir olmasını gerektirdiğini hatırlatarak, sözkonusu yasanın niteliğine de   vurgu yapmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Birleꢀik Krallık aleyhine Sunday Times   davası (no 1), 26 Nisan 1979, prg. 49, seri A no 30; Romanya aleyhine Rotaru davası [GC], no   28341/95, prg. 52, CEDH 2000-V).   AĐHS’nin 10/2 maddesi uyarınca, ancak vatandaꢀa davranıꢀını düzenleme imkanı tanımak   amacıyla yeterli açıklıkla düzenlenmiꢀ bir kural kanun olarak kabuledilebilir; vatandaꢀ   gerektiğinde uzman görüꢀü alarak, dava koꢀullarında belirli bir eylemin yol açabileceği   sonuçları makul bir ölçüde öngörebilmelidir. Sonuçların nihai bir kesinlikle öngörülmesi   gerekmez. Kesinlik, istenen bir durum olsa da, bazen aꢀırı katıcılığı da beraberinde   getirebilir; oysa hukukun farklı durumlara adapte olmayı bilmelidir. Bu nedenle çok sayıda   yasa, eꢀyanın tabiatı gereği, günün ꢀartlarına göre yorumlanabilmelerine ve uygulanmalarına   imkân tanımak üzere az çok muğlak hükümler içermektedir (Fransa aleyhine Editions Plon   davası, no 58148/00, prg. 26, CEDH 2004-IV).   Meꢀruiyet ilkesi değerlendirilirken, ulusal mahkemeler tarafından iç hukukun uygulanma   ve yorumlanma ꢀeklinin, AĐHS ilkelerine uygun sonuçlar doğurup doğurmadığının kontrol   edilmesi gerekmektedir (Türkiye aleyhine Apostolidi ve diğerleri davası, no 45628/99, prg. 70,   Mart 2007 ; Türkiye aleyhine Karademirci ve diğerleri davası no 37096/97 ve 37101/97,   prg. 42, CEDH 2005-I).   Mevcut davada, baꢀvuranın eski Türk Ceza Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum   edilmesi nedeniyle müdahalenin iç hukukta bir dayanağı bulunmaktaydı. Sözkonusu yasanın   eriꢀebilirlik gereğine de riayet edilmiꢀtir.   Öngörülebilirlik ilkesiyle ilgili olarak AĐHM, Đzmir Sulh Ceza Mahkemesinin baꢀvuranı   Eski Ceza Kanunu’nun 526. maddesine dayanarak mahkûm ettiğini tespit etmektedir. Bu   hüküm uyarınca, yetkili bir makamın çıkardığı bir ceza emrine veya aynı makam tarafından   alınan bir önleyici tedbire itaat etmemek hapis ve para cezasıyla cezalandırılır. Ulusal   mahkemeler baꢀvuranın mahkeme kararıyla yasaklanan yayınları bulundurduğu için bu   hükmü çiğnediğine karar vermiꢀlerdir Dolayısıyla burada söz konusu olan, Đzmir Sulh   Mahkemesi’nin verdiği 16 Kasım 1999 tarihli yasaklama kararıdır. AĐHM, aramanın yapıldığı   gün alınan bu karardan baꢀvuranın haberi olduğunu gösteren bir kanıt bulunmadığını ve dava   dosyasında bu yönde bir iddia olmadığını tespit etmektedir. Bu bakımdan AĐHM, adli bir   karara itaatsizliğin cezalandırılması için bu kararın ilgili ꢀahısa bildirilmesi gerektiği   kanaatindedir. AĐHM ayrıca, ulusal mahkemelerin baꢀvuranın bu yöndeki itirazlarını dikkate   almadıklarını gözlemlemektedir.   AĐHM, mevcut dava koꢀullarında, baꢀvuranın ihtilaflı dergileri bulundurmanın Eski Ceza   Kanunu’nun 526. maddesi uyarınca mahkum olabileceğini « makul bir seviyede »   öngöremeyeceği kanaatindedir. Bu ꢀartlar altında AĐHM, öngörülebilirlik koꢀulunun yerine   getirilmediği ve dolayısıyla müdahalenin yasayla öngörülmediği sonucuna varmaktadır. Bu   nedenle AĐHS’nin 10. maddesi ihlâl edilmiꢀtir.   Sözkonusu koꢀullar ıꢀığında, AĐHM, meꢀru bir amacın mevcudiyeti ve demokratik bir   toplumda gerekli olması gibi AĐHS’nin 10. maddesinin 2. paragrafı ile istenen diğer koꢀullara   riayet edilip edilmediğinin tespit edilmesine gerek olmadığı kanaatindedir.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Tazminat   Baꢀvuran manevi tazminat olarak 5.000 Euro talep etmektedir.   Hükümet bu miktara karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM baꢀvuranın ödemesine hükmedilen 105.000.000 TL’lik (eski Türk Lirası) para cezasını   ödediğini not etmektedir. Hakkaniyete uygun olarak, kendisine sunulan bilgiler ıꢀığında ve   özellikle bu meblağın ödenmesinde yürürlükte bulunan ve değiꢀen pariteyi dikkate alarak   baꢀvurana 180 Euro maddi tazminat ve 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun   görmektedir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Baꢀvuran yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro talep etmektedir. Baꢀvuran bu isteğini   ispat edici herhangi bir belge sunmamıꢀtır.   Hükümet bu miktara karꢀı çıkmaktadır.   AĐHM’nin yerleꢀik içtihadına göre bir baꢀvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul   miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AĐHM bu baꢀvuruda sözü edilen kıstas ıꢀığında   ve kanıtlayıcı belgenin yokluğunda baꢀvuranın yargılama giderleri talebini reddetmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AĐHM, OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Baꢀvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. Đç hukuktaki yargı süreci çerçevesinde duruꢀma yapılmaması nedeniyle AĐHS’nin 6/1   maddesinin ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   4. AĐHS’nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru   üzerinden TL’ ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından baꢀvurana maddi tazminat   olarak 180 (yüz seksen) Euro ve manevi tazminat olarak 1000 (bin) Euro ödenmesine;   b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet   tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan   fazlasına eꢀit oranda basit faiz uygulanmasına;   5. Adil tatmine iliꢀkin diğer tüm taleplerin reddine;   KARAR VERMĐꢁTĐR.   Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.   paragraflarına uygun olarak 2 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.   7

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło