26050/04
WyrokETPCz2005-11-10ECLI:CE:ECHR:2005:1110JUD002605004
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy ponowne uwięzienie osoby cierpiącej na zespół Wernickego-Korsakowa, bez wyraźnej zmiany jej stanu zdrowia pozwalającej na odbycie kary pozbawienia wolności, stanowiłoby nieludzkie i poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał podkreślił, że państwo ma obowiązek zapewnić odpowiednią opiekę medyczną osobom pozbawionym wolności, a cierpienie wynikające z choroby naturalnej może wpaść w zakres art. 3 Konwencji, jeśli jest zaostrzone przez warunki pozbawienia wolności, za które władze są odpowiedzialne. W przypadku, gdy stan zdrowia więźnia jest nieodpowiedni do warunków więziennych lub zagraża jego życiu, pozbawienie wolności może rodzić problemy w świetle art. 3. Trybunał stwierdził, że niezmieniony stan zdrowia skarżącego, potwierdzony przez różne ekspertyzy, w tym przez biegłych Trybunału, wskazuje, że ponowne uwięzienie osiągnęłoby próg powagi wymagany przez art. 3. Władze krajowe, decydując o ponownym uwięzieniu skarżącego w grudniu 2003 r., nie działały zgodnie z wymogami art. 3, ignorując jego niezmieniony stan zdrowia.Stan faktyczny
Skarżący, Gürbüz, obywatel turecki urodzony w 1966 roku, został aresztowany w 1995 roku i oskarżony o przynależność do organizacji terrorystycznej. W 1996 roku, podczas strajku głodowego w więzieniu, zdiagnozowano u niego zespół Wernickego-Korsakowa (WK-S), charakteryzujący się m.in. amnezją, halucynacjami i problemami z pamięcią. W 1999 roku został zwolniony ze względów zdrowotnych, ale w 2001 roku skazano go na 12 lat i 6 miesięcy więzienia. W 2002 roku prokurator odroczył wykonanie kary ze względu na jego stan zdrowia, opierając się na opinii Instytutu Medycyny Sądowej, która stwierdziła, że nie nadaje się do warunków więziennych. W 2003 roku, po kolejnej opinii Instytutu Medycyny Sądowej, która uznała, że jego stan zdrowia nie wymaga już odroczenia, wydano nakaz aresztowania, a skarżący zbiegł.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie uznał skargę za dopuszczalną w pozostałym zakresie. Trybunał jednogłośnie stwierdził, że w przypadku ponownego uwięzienia skarżącego bez wyraźnej zmiany jego stanu zdrowia, która pozwoliłaby mu znieść karę pozbawienia wolności, doszłoby do naruszenia art. 3 Konwencji. Trybunał pięcioma głosami przeciwko dwóm zasądził od rządu pozwanego na rzecz skarżącego 3 000 EUR za szkody niemajątkowe. Trybunał jednogłośnie zasądził od rządu pozwanego na rzecz skarżącego 2 000 EUR za koszty i wydatki, pomniejszone o 715 EUR pomocy prawnej udzielonej przez Radę Europy. Trybunał jednogłośnie orzekł o odsetkach za zwłokę. Trybunał jednogłośnie oddalił pozostałe żądania słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYİ
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
GÜRBÜZ - TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:26050/04)
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG Kasım 2005
İşbu karar AİHS’nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup
bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (26050/04) başvuru no’lu davanın
nedeni, bu ülke vatandaşı Cafer Gündüz’ün (başvuran) 12 Temmuz 2004 tarihinde Avrupa
İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne (AİHM) yapmış olduğu başvurudur.
Başvuran AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından S. Akat tarafından temsil
edilmektedir.
Başvuran Wernicke-Korsakoff hastası olması nedeniyle yeniden hapsedilmesinin,
AİHS’nin 3. maddesine göre insanlık dışı ve aşağılayıcı bir muamele teşkil edeceğini ileri
sürmektedir.
OLAYLAR
Başvuran 1966 doğumlu Türk vatandaşı olup, başvurunun yapıldığı dönemde firaridir.
A. Başvurunun yapılmasına neden olan olaylar
Başvuran 27 Aralık 1995 tarihinde polis tarafından yapılan geniş çaplı bir operasyon
sonrasında bomba imal malzemeleri ile birlikte yakalanmış ve 9 Ocak 1996’da İstanbul
Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından hakkında tutuklu yargılama kararı verilmiştir.
Başvuran İstanbul Cezaevi’ndeyken uzun süreli bir açlık grevine başlamıştır.
Başvuran 28 Temmuz 1996 tarihinde, açlık grevinin 69. gününde, İstanbul
Üniversitesi Hastanesi’nin Acil Servisine kaldırılmıştır. Ağustos 1996 tarihinde başvuran aynı hastanenin nöroloji bölümüne sevk edilmiştir. Eylül 1996 tarihine kadar nöroloji bölümünde tedavi gören başvurana, Wernicke-
Korsakoff Sendromu (WK-S) tanısı konmuştur. Başvuranda özellikle oküler felç, amnezi,
halüsinasyonların eşlik ettiği ruhsal depresyon ile uzak hafıza ve öğrenmede bozukluk
bulgulanmıştır.
Aynı gün başvuran psikoz semptomlarının tedavisi için Bakırköy Ruh ve Sinir
Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edilmiş ve burada üç ay tedavi görmüştür.
Başvuranın avukatının talebi üzerine Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi
hekimleri tarafından hazırlanan 27 Eylül 1996 tarihli görüşte, başvuranda tespit edilen
psikozların tam anlamıyla tedavisinin mümkün olmadığı belirtilmiştir. Aralık 1997 ve 24 Haziran 1998 tarihlerinde başvuran, İstanbul Üniversitesi
Hastanesi nöroloji birimi tarafından muayene edilmiş ve ilgili kişide apati, hafıza bozukluğu
ve ataksinin yanı sıra genel olarak hafif bir iyileşme tespit edilmiş, fakat hastanın genel sağlık
tablosunda daha fazla bir düzelmenin beklenmediği ve ilgili kişinin fiziksel ve bilişsel tedavi
görmesi gerektiği belirtilmiştir.
Başvuran 23 Şubat 1999 tarihinde sağlık sorunları nedeniyle İstanbul DGM tarafından
serbest bırakılmıştır.
İstanbul Üniversitesi Hastanesi nöroloji bölümü tarafından hazırlanan 18 Mayıs 1999
tarihli raporda, hafıza bozukluğu, nistagmus ve ataksinin devam ettiği, fakat hastanın günlük
işleri yardım almadan yerine getirebildiği belirtilmiştir. Bununla birlikte raporda kaydadeğer
bir iyileşmenin sözkonusu olmadığı eklenmiştir. Temmuz 1999 tarihinde başvuran, tedavi için destek elde etmek amacıyla İnsan
Hakları Derneği’ne başvurmuştur. Aralık 1999 tarihinde başvuranın talebi üzerine İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa
Hastanesi Adli Tıp Servisi tarafından düzenlenen raporda, başvuranın herhangi bir cezai
yargılamaya tamamen bilinçli bir şekilde katılamayacağı ve sağlık durumunun cezaevi
koşullarında yaşamaya müsait olmadığı belirtilmiştir.
Başvuranın ailesinin talebi üzerine 15 Mayıs 2001 tarihinde İnsan Hakları Derneği
başvuranın görmüş olduğu tedavilere ilişkin bir belge düzenlemiştir. Ağustos 2001 tarihinde İstanbul DGM başvuranı yasadışı TİKB adlı terörist örgüte
üye olmak suçundan oniki yıl altı ay ağır hapis cezasına mahkum etmiştir. Silahlı saldırı
suçlamasına ilişkin olarak ise başvuran delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır. Mart 2002 tarihinde bu karar Yargıtay tarafından onanmıştır.
İstanbul DGM 10 Nisan 2002 tarihinde mahkumiyet kararının infaz edilmesi için
kararı Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na göndermiştir.
Başvuran Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı’na giderek cezasının infazının ertelenmesini
talep etmiş ve Cumhurbaşkanı affından yararlanmak istediğini belirtmiştir. Başvuranın sağlık
öyküsünü gözönünde bulunduran Bakırköy Cumhuriyet Savcısı, ilgili kişinin hapsedilmeyip,
devlet hastanesinde muayene edilmesine karar vermiştir.
Bakırköy Devlet Hastanesi’nin 30 Haziran 2002 tarihli raporunda, başvuranda
Wernicke ansefalopatisi teşhis edildiği ve sözkonusu kişinin Adli Tıp Enstitüsü’ne sevk
edilmesine karar verildiği belirtilmiştir.
Başvuran 27 Kasım 2002 tarihinde Adli Tıp Enstitüsü 3. ve 4. İhtisas Kurulu
tarafından muayene edilmiştir. Muayene sonucuna göre hazırlanan 18 Aralık 2002 tarihli
raporda, hastanın beyinciğinde atrofi, başta titremeler, görüşte sola doğru nistagmus, dismetri,
disdiadokokinezi, ataksi, baston desteğiyle yürüme, izhar hafızasında bozukluk, uzak hafızada
laküner amnezi, bilişsel fonksiyonlarda değişim ve organik semptomlar tespit edilmiştir.
Sonuçta 3. ve 4. İhtisas Kurulu WK-S tanısı koymuş ve hasta iyileşinceye kadar cezasının
infazının ertelenmesi yönünde görüş bildirmiştir.
Raporda ayrıca, bu hastalık sonsuza dek sürebileceği için Anayasa’nın 104.
maddesinde öngörülen Cumhurbaşkanı’nın af yetkisi kapsamına girdiğinden bahsedilmiştir. Aralık 2002 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı bu rapora dayanarak
CMUK’un 399§2. maddesi uyarınca başvuranın cezasının infazını, 16 Haziran 2003 tarihine
kadar ertelemiştir.
Mart 2003 tarihinde CMUK’un 399. maddesinin uygulanması hususundaki görüş
ayrılıkları üzerine Adalet Bakanlığı bir genelge yayınlamış ve Adli Tıp Enstitüsü’nün
hazırladığı raporlarda erteleme süresini somut olarak bildirmesi gerektiğini belirtmiştir.
Başvuran 17 Mart 2003 tarihinde Cumhuriyet Savcılığı’na giderek Cumhurbaşkanı
affından yararlanmak istediğini dile getirmiştir. Cumhuriyet Savcısı Adalet Bakanlığı
nezdinde Cumhurbaşkanlığı affı için gerekli işlemleri başlatmıştır. Eylül 2003 tarihinde Cumhuriyet Savcısı cezanın infazının ertelenmesini re’sen 13
Aralık 2003 tarihinde kadar uzatmıştır. Ekim 2003 tarihinde Adalet Bakanlığı Cumhuriyet Savcısı’na erteleme kararının,
yakın tarihli bir sağlık raporuna dayanmadığı için yukarıda belirtilen genelgeye aykırı
olduğunu bildirmiştir.
Başvuranın Cumhurbaşkanı’ndan af talebine ilişkin olarak ise Adalet Bakanlığı, yine
yukarıda belirtilen genelgeye ve 3 Haziran 2003 tarihli polis soruşturmasında elde edilen
bilgilere atıfta bulunarak, ilgili kişinin halen aynı terörist örgütteki faaliyetlerini sürdürdüğünü
bildirmiştir.
Sonuçta Adalet Bakanlığı’nın Cumhuriyet Savcısı’ndan yakın tarihli bir sağlık raporu
istemesi üzerine Cumhuriyet Savcısı ilgili kişiyi Adli Tıp Enstitüsü’ne göndermiştir. Kasım 2003 tarihinde 3. İhtisas Kurulu tarafından muayene edilen başvuranda baş
titremesi, yürüme bozukluğu ve reflekslerde canlılık tespit edilmiştir. İhtisas Kurulu izhar
hafızasındaki yetersizlik semptomlarına rağmen, ilgili kişide herhangi bir nörolojik bozukluğa
ve hapis cezasının infazını aksi yönde etkileyecek psikopatolojik rahatsızlığa rastlanmadığını
belirtmiştir.
İhtisas Kurulu 21 Kasım 2003 tarihli raporunda başvuranın sağlık durumunun artık
cezasının ertelenmesini gerektirmediği ve Cumhurbaşkanı affına lüzum olmadığı sonucuna
varmıştır.
Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı bu sağlık raporunu dikkate alarak, 15 Aralık 2003
tarihinde başvuran hakkında mahkumlara mahsus yakalama müzekkeresi çıkarmıştır.
Başvuran ise firar etmiştir. Ocak 2004 tarihinde başvuranın avukatı Cumhuriyet Savcılığı’nda son verilen
sağlık raporuna itiraz etmiş ve müvekkilinin yeniden muayene edilmesini talep etmiştir.
Bunun üzerine Cumhuriyet Savcısı İhtisas Kurulları tarafından hazırlanan raporlar
arasındaki iddia edilen çelişkiye dikkat çekerek, Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu’na
sözkonusu talebi bildirmiştir. Genel Kurul başvuranın yeniden muayene edilmesi gerektiğine
karar vermiştir.
Adli Tıp Enstitüsü başvuranın gerekli tetkiklere katılmasının sağlanması için
Cumhuriyet Savcılığı’na başvurmuş fakat başvuran polis tarafından yapılan aramada
bulunamadığı gibi Adli Tıp Enstitüsü’ne gitmemiştir.
İstanbul Tabip Odası belirtilmeyen bir tarihte başvuranın talebi üzerine belirttiği
istişari görüşünde Adli Tıp Enstitüsü’nün raporları arasında bilimsel açıdan çelişki
bulunduğunu ifade etmiştir.
Başvuran 31 Mayıs 2004 tarihinde, AİHM önündeki başvurusunu desteklemek üzere
yakın tarihli bir sağlık raporu almak üzere İstanbul Üniversitesi Hastanesi nöroloji bölümüne
gitmiştir. Yapılan muayene ve tetkiklerin sonucunda hazırlanan raporda bilişsel
fonksiyonlarda yavaşlama ve hatırlamada güçlük bulunduğu belirtilmiştir. Bu rapor ne Adli
Tıp Enstitüsü’ne ne de Cumhuriyet Savcılığı’na gönderilmiş görünmemektedir. Ağustos 2004 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi CMUK’un 402. maddesi
uyarınca, AİHM tarafından belirtilen geçici tedbir ışığında yeni bir karara kadar başvuranın
cezasının ertelenmesine karar vermiştir.
B. AİHM’nin Soruşturma Görevi
1. Ceza infaz kurumlarına yapılan ziyaretler
AİHM heyeti Türkiye’de bulunan farklı tiplerdeki ceza infaz kurumlarında hüküm
süren fiziksel koşullar hakkında fikir edinmek maksadı ile başvuranların avukatlarının ve
Hükümet temsilcilerinin eşliğinde, Tekirdağ H tipi Cezaevi’ni ve İstanbul Bayampaşa H Tipi
Cezaevi’ni ziyaret etmiştir. Bu ziyaretler sırasında heyet ayrıca, cezaevi personeli ile savcı ve
doktorlarla görüşmüştür. Heyetin Bayrampaşa Cezaevi ve bu cezaevinin sağlık birimini
ziyareti sırasında kendisine bilirkişi kurulu da eşlik etmiştir. Bu görevi süresince sözkonusu
olan elli üç başvuranın onyedisi ile görüşen heyet, 7 Eylül 2004 tarihinde başvuranla da
konuşmuştur.
2. Bilirkişi kurulu tarafından yürütülen sağlık muayeneleri
AİHM, başvuranda nörolojik veya psikiyatrik sorunlar bulunup bulunmadığını, şayet
bulunuyorsa bunların ne ölçüde cezaevi yaşamına uyum sağlayabileceğini belirlemekle
bilirkişi kurulunu görevlendirmiştir. Sözkonusu kurul ayrıca, gerektiğinde, Türk adli tıp
organları tarafından oluşturulduğu haliyle başvuranın sağlık dosyasını incelemekle
görevlendirilmiştir.
Bu bağlamda bilirkişi kurulu öncelikle, bu gruptaki tüm vakalarda, ilgililerin
nöropsikiyatrik rahatsızlıklarını açlık grevleri ile açıkladıklarını ve Adli Tıp Enstitüsü’nün
tanısına uygun olarak bunların Wernicke Korsakoff Sendromu’nda görülenlerle aynı
olduğunu belirttiklerini ortaya koymaktadır.
Buradan hareketle bilirkişi kurulu, mahkumlarda olası aşırı yükleme öğelerini ve
Wernicke Korsakoff Sendromu’nun gerçek özelliklerini ortaya çıkarmak amacı ile standart
sağlık muayenelerine başvurmaya karar vermiştir.
Hazırlanan raporda, 11 Eylül 2004 tarihinde muayene edilen başvurana ilişkin
bölümde, hastanın genel görünümünün normal olduğu ve hiçbir aşırı yük emaresine
rastlanmadığı, yapılan nörolojik muayenede statik beyincik sendromu ile birlikte ataksi, baş
titremesi ve denge bozukluğuna rastlandığı, nöropsikolojik muayenede ise düzeltilmesi
mümkün olan orta düzeyde hafıza sorunları tespit edildiği, soyutlama düzeyinin doğru olduğu
ve gözle görülür psikopatolojik anomalinin bulunmadığı belirtilmiştir. Görüş kısmında ise
beyincikte kesin gözüyle bakılabilecek bulguların saptandığı ve günlük yaşamdaki hareketleri
engelleyen bu bulguların, cezaevi yaşamı için engel teşkil ettiği belirtilmiştir. Sonuç olarak 3.
İhtisas Kurulu’nun cezanın infazının ertelenmesine gerek olmadığı yönündeki görüşü hiçbir
şekilde haklı bulunmamıştır.
HUKUK AÇISINDAN
I. BAŞVURUNUN KABULEDİLEBİLİRLİĞİ HAKKINDA
A. Tarafların Savları
1. Hükümet
Hükümet iki açıdan iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir: ilk
olarak başvuran 4675 sayılı İnfaz Hakimliği Kanunu’nun 5. ve 6. maddelerinde öngörülen
hukuki yolları kullanmamıştır. Sözkonusu hukuki yollar, başvuranın içinde bulunduğu
duruma itiraz etmesini sağlayabilirdi. İkinci olarak başvuran son muayenesi için Adli Tıp
Enstitüsü’ne gitmemiştir.
Hükümete göre ayrıca, başvuran hiç hapsedilmediği için mağdur sıfatına sahip
değildir.
2. Başvuran
Başvuran Hükümet’in itirazları hakkında açık olarak görüş bildirmemekle birlikte
şikayetlerini sürdürmüştür.
B. AİHM’nin Takdiri
1. İç hukuk yollarının tüketilmesi
AİHM öncelikle, AİHS’nin 35. maddesinde tüketilmesi öngörülen hukuki yolların,
hem iddia edilen ihlallere ilişkin, hem de elverişli ve yeterli olan hukuki yollar olduğunu
hatırlatır (Selmouni-Fransa [GC], no: 25803/94, § 75 CEDH 1999-V).
AİHM, yukarıda belirtilen soruşturma görevine konu olan elli üç dava kapsamında
Hükümet tarafından iletilmiş olan içtihat örneklerine ilişkin olarak, bunların yalnızca Adli Tıp
Enstitüsü’nün hazırladığı sağlık raporlarında, ilgili kişilerin cezalarının infazının ertelenmesi
yönünde görüş bildirdiği davalara ilişkin olduğunu gözlemlemiştir. Adli Tıp Kurumu
Kanunu’nun 23-C § 3 maddesinde Kurum’un kararlarının, mahkemelerin delilleri serbestçe
takdir etme hususundaki yetkilerini kısıtlamadığı belirtildiğinden (bkz., Tekin Yıldız kararı, §
46), gerek ilk derece mahkemesinde gerekse yapılan itiraz üzerine davaya bakan hakim,
Cumhuriyet Savcısı tarafından çıkarılan yakalama müzekkeresinin kaldırılmasına ya da
duruma göre ilgili kişinin salıverilmesine karar vermektedir.
Bu örneklerde ayrıca, ilgili kişinin lehindeki bir sağlık raporundan çıkartılacak hukuki
sonuçlar konusunda ilk merci (Cumhuriyet Savcısı) ve ikinci merci (hakim) arasında görüş
ayrılığı bulunması durumu da sözkonusudur.
Mevcut davada ise Adli Tıp Enstitüsü, başvuranın cezasının infazının ertelenmesi
yönünde görüş bildiren bir rapor sunmamış ve dolayısıyla başvuran, erteleme tedbirinin yanı
sıra Cumhurbaşkanı affından da yararlanamamıştır.
AİHM, Hükümet tarafından, yukarıda bahsedilen İnfaz Hakimliği Kanunu’nun
duruma çözüm üretip başvuranınkine benzer koşulları aydınlatan hiçbir ulusal içtihat
sunulmadığını gözlemlemektedir. Sonuç olarak Hükümet’in verdiği örnekler mevcut davada
geçerli değildir.
Başvuranın Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu’nun 23 Şubat 2004 tarihli kararının
ardından yeniden muayene olmaya gitmemesine dayalı itiraz konusunda ise AİHM, İhtisas
Kurulu’nun raporuna karşı yapılan itirazın, yakalama müzekkeresi üzerinde hiçbir tecil etkisi
yaratmadığını gözlemlemiştir.
Oysa bu davada incelenen konu başvuranın cezaevi koşullarında yaşayabilip
yaşayamayacağıdır. Sonuç olarak Adli Tıp Enstitüsü Genel Kurulu ya da İhtisas Kurulu
tarafından başvuranın tıbbi durumunun yeniden incelenmesi, yeniden hapsetme kararı
üzerinde tecil etkisinin olmadığı gözönüne alındığında (bkz., mutatis mutandis, Conka-
Belçika, no: 51564/99, §§ 65-84, CEDH 2002-I), bu haliyle tüketilmesi gereken bir hukuki
yol olarak değerlendirilmez, zira 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanunu’nun 15. maddesinin a)
fıkrasına göre, yalnızca Cumhuriyet Savcısı ve hakim Genel Kurul’a başvurmakla yetkilidir
(bkz., Tekin Yıldız kararı, § 46).
2. Mağdur sıfatı
AİHM, tam bu durum nedeniyle AİHS’nin olası bir ihlalinden doğabilecek sonuçların
ortadan kalkmadığı kanaatindedir (Pisano-İtalya [GC], no: 36732/97, §§42, 24 Ekim 2002).
Esasen dosyada yer alan hiçbir unsur, AİHM tarafından yukarıda belirtilen tedbire kadar (20
Ağustos 2004 tarihinde İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından başvuranın cezasının
infazının ertelenmesi), bu amaçla başvuran lehine herhangi bir tedbir alındığını
göstermemektedir.
3. Sonuç
AİHM
yukarıda
anlatılanları
dikkate alarak Hükümet’in
itirazlarının
kabuledilemeyeceği sonucuna varmıştır.
AİHM, tarafların ileri sürdüğü argümanların tümünün ışığı altında, başvurunun olaylar
ve hukuk açısından, esastan incelemeyi zorunlu kılan ciddi sorular ortaya koyduğu
kanaatindedir; sonuç olarak, başvuru AİHS’nin 35§3. maddesine göre açıkça dayanaktan
yoksun olarak ilan edilemez. AİHM başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi bulmadığından
başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.
II. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
AİHS’nin 3. maddesine gönderme yapan başvuran, yakalandığı WK-S nedeniyle
cezaevinde cezasını çekmeye devam edemeyeceğini belirtmektedir. Başvuran, günlük
yaşamdaki ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayacağı ve diğer mahkumlara bağlı olmak
zorunda kalacağı için hapsedilmesinin, bedensel ve ruhsal bütünlüğüne tecavüz niteliğinde
olacağını ileri sürmektedir. Başvuran bu koşullarda yeterli tıbbi tedavi de göremeyecektir.
Sonuç olarak başvuran hakkında çıkartılan yakalama müzekkeresinin yerine getirilmesi
durumunda, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edileceğini ileri sürmektedir.
A. Tarafların Savları
1. Hükümet
Hükümet ceza infaz kurumlarındaki koşulların uygun olduğunu belirterek, tutuklu ve
hükümlülerin öncelikle sözkonusu infaz kurumunda, yoksa bir hastanede tıbbi bakımdan
yararlandıklarını belirtmektedir.
Hükümet’e göre başvuran aynı zamanda etkili bir adli tıp ve hukuk sisteminden de
yararlanmış, iyileşinceye kadar serbest bırakılmıştır. Başvuran iyileştiği için, tekrar cezaevine
konulmalıdır.
Hükümet 1996 ve 2000 yıllarında cezaevlerinde toplu olarak başlatılan açlık
grevlerinden bahsederek, 2185 tutuklu ve hükümlünün muayene edildiğini, 691’inin Adli Tıp
Enstitüsü’ne sevk edildiğini, aralarından 140’ının Cumhurbaşkanı affından, 87’sinin ise ceza
ertelemesinden yararlandığını belirtmektedir. Adli Tıp Enstitüsü’nün baskı altında olduğu ve yılı raporlarında kökten değişikliğe gittiği yönlü iddia da dayanaktan yoksundur, çünkü yılının Ocak ayından sonra 245 kişi, 2004 yılında ise 10 kişi Adli Tıp Enstitüsü’nün
raporlarına göre ertelemeden yararlanmıştır.
Hükümet özellikle Pretty-Birleşik Krallık (no: 2346/02, CEDH 2002-III) kararına
gönderme yaparak, başvuranın yeniden hapsedilmesinin, her ne olursa olsun, AİHS’nin 3.
maddesi kapsamına girecek kadar ciddi seviyede bir muamele teşkil etmeyeceğini, zira ilgili
kişinin durumunun, ne kadar üzücü olsa da, yetkili mercilere atfedilebilecek bir fiil veya
ihmalkârlıktan kaynaklanmadığını savunmaktadır.
Sonuç olarak Hükümet, başvuranın yeniden muayene olmak üzere Adli Tıp
Enstitüsü’ne gelmemesinden ötürü, ne başvuranın o anki sağlık durumunun öğrenmenin ne de
uzmanlar kurulunun hazırladığı rapor hakkında yorum yapmanın mümkün olmadığını ileri
sürmektedir.
2. Başvuran
Başvuran Hükümet’in savına karşı çıkmakta ve şikayetlerini sürdürmektedir.
B. AİHM’nin Takdiri
1. Genel İlkeler
AİHS’de ne özgürlüğünden yoksun bırakılmış ne de hasta kişilerin durumuna ilişkin
özel bir hükmün yer almadığı doğrudur. Bununla birlikte, gerekli tıbbi bakımın uygulanması
yoluyla tutukluların fiziksel bütünlüğünün korunması konusunda Devletlere düşen
yükümlülükten ayrı olarak, doğal yollardan ortaya çıkan gerek bedensel gerekse ruhsal bir
hastalıktan kaynaklanan ıstırap, yetkili mercilerin sorumlu tutulabileceği tutukluluk koşulları
nedeniyle daha da şiddetlenir veya şiddetlenme riski taşırsa, tek başına AİHS’nin 3. maddesi
kapsamına girebilir (Mouisel-Fransa, no: 67263/01, §§ 37, 38 ve 40, CEDH 2002-IX, ve
Pretty kararı ve bu metinlerde yer alan göndermeler).
Her tutuklu, alınan tedbirlerin infaz edilme usul ve yöntemlerinin kendisini,
tutukluluğun doğasında varolan kaçınılmaz ıstırap düzeyini aşacak şiddette bir sıkıntı veya
zorluğa maruz bırakmamasını temin edecek şekilde, insan onuruyla bağdaşır tutukluluk
koşullarına tabi olma hakkına sahip olduğundan, hapsetmenin uygulamaya ilişkin
gereklilikleri gözönünde bulundurulduğunda, tutuklunun sağlığının yanı sıra esenliği de
yeterli bir şekilde sağlanmalıdır (Kulda-Polonya [GC], no: 30210/96, § 94, CEDH 2000-XI).
AİHS’de, sağlık gerekçesiyle bir tutuklunun serbest bırakılmasına ilişkin herhangi bir
“genel yükümlülük” belirtilmemişse de, bir tutuklunun klinik tablosu, Avrupa Konseyi’ne
Üye Devletler nezdinde AİHS’nin 3. maddesi bakımından bugün, tutukluluğa elverişlilik
sorusunun ortaya çıktığı durumlardan birini teşkil etmektedir (bkz., Mouisel, ibidem, ve Price-
Birleşik Krallık, no: 33394/96, §30, CEDH 2001-VII).
Özetle görülen bir davada, sağlık durumu cezaevi yaşamına uygun olmayan ya da
hayati tehlikesi bulunduğu tanısı konulan bir hastalığa yakalanan kimsenin tutuklu
bulundurulması, AİHS’nin 3. maddesi açısından sorunlara neden olabilir.
Dolayısıyla mevcut davada, başvuranın yeniden hapsedilmesi durumunda ortaya bu
sorunun çıkıp çıkmayacağı tespit edilmelidir.
2. Özel bağlam
AİHM, davayı incelemeye başlamadan önce, ciddi hastalıkları bulunan hükümlülerin
cezalarının infazı konusunda Türkiye’de yürürlükte olan yasaları incelemiştir. AİHM, Türk
yasalarının ulusal mercilere, tutukluların ciddi hastalıklara yakalandığı durumda müdahale
etme olanağı sunduğunu not etmektedir. Sağlık durumu serbest bırakılma veya cezanın
ertelenmesi kararlarının verilmesini gerektirebilecek unsurlardan biridir. Bu tedbirler, sağlık
gerekçesiyle Cumhurbaşkanı’ndan af talebinde bulunma yolunun yerini tutmaktadır.
AİHM bu işlemlerin, ilk bakışta, tutukluların fiziksel bütünlüğü ve esenliklerinin
korunması için Devletlerin özgürlüğü kısıtlayıcı cezaların meşru gereklilikleriyle
bağdaştırmaları gereken uygun güvenceler oluşturduğuna kanaat getirmektedir.
Mevcut dava bağlamında, geçmişte Türkiye’nin, 1996 ve 2000 yıllarında koğuş yerine
bir ila üç kişilik yaşam birimleri öngören F tipi cezaevlerinin kurulmasını protesto etmek
amacıyla başlatılan açlık grevleri karşısında, beslenme bozukluğuna bağlı zihinsel ve fiziksel
rahatsızlıkları olan ve aralarından bir kısmının WK-S olduğu düşünülen kişilerin tutuklu
bulundurulmaları sorunuyla karşı karşıya kaldığını hatırlatmak uygun olacaktır. Hiç kuşkusuz
yetkili mercilerin, bu durumun toplumun korunması açısından haklı gösterilemeyeceğine
kanaat getirmesi üzerine, hasta olan tutuklulardan birçoğu sağlık gerekçesiyle geçici olarak
serbest bırakılmıştır.
3. İlkelerin mevcut davaya uygulanması
Mevcut davada yukarıda belirtilen harekete katıldığı anlaşılan başvuran, Türk
hukukunun tanımış olduğu olanaklara ulaşabilmiş ve 15 Aralık 2003 tarihinde hakkında
yakalama müzekkeresi çıkarılana kadar bu olanaklardan faydalanmıştır.
Bu bağlamda AİHM, başvuranın tutuklu yargılanmaktayken 23 Şubat 1999 tarihinde
İstanbul DGM tarafından serbest bırakıldığını kaydeder.
Başvuran hüküm giydikten sonra sağlık öyküsüne bakılarak Cumhuriyet Savcısı
tarafından yeniden muayeneye gönderilmiştir. Bakırköy Devlet Hastanesi’nin 30 Haziran tarihli raporu ile Cumhuriyet Savcısı’nın bu haklı davranışını onaylanmıştır.
Son olarak Cumhuriyet Savcısı, İhtisas Kurulu’nun 18 Aralık 2002 tarihli raporuna
dayanarak, cezaevi yaşamına uygun olmayan WK-S hastalığına yakalanan başvuranın
cezasının infazının ertelenmesine karar vermiştir. Böylelikle CMUK’un 399§2. maddesi
gereğince başvuran cezanın infazının ertelenmesi tedbirinden yararlanmıştır.
Mevcut davada bu son tarihe kadar gerçekleştirilen tüm sağlık kontrolleri ancak, ilk
olarak 1996 yılında konan WK-S tanısını doğrulamıştır. Ruhsal depresyon, nistagmus, oküler
felç ve nörolojik rahatsızlıklar gösteren başvuranın sağlık durumunun sürekli kaygı verici
olduğuna ve son olarak, hapsedilmeye elverişsiz olduğuna karar verilmiştir.
AİHM elinde bulunan unsurları gözönüne alarak, bilirkişi kurullarının, İstanbul
Üniversitesi Hastanesi tarafından verilen 18 Mayıs 1999 ve 31 Mayıs 2004 tarihli raporlara
yönelik eleştirilerine rağmen, sözkonusu raporları tartışmaya açma durumunda olmadığı
kanaatindedir (Klaas-Almanya, 22 Eylül 1993, A serisi no: 269, p. 17, §§ 29-30).
AİHM aşağıdaki nedenlerden dolayı, daha sonradan bu tespitleri tartışmaya açacak
hiçbir gelişmenin ortaya çıkmadığına kanidir. Eylül 2004 tarihinde, yani Adli Tıp Enstitüsü’nün son raporundan yaklaşık on ay
sonra başvuran AİHM Bilirkişi Kurulu tarafından muayene edilmiştir.
Bilirkişi Kurulu, Gürbüz’de ataksi, baş titremesi ve kol ve bacaklarda denge ve kinetik
sorunlarının (dismetri, adiadokokinezi, hipermetri) eşlik ettiği statik beyincik sendromu
bulunduğunu ortaya koymuştur
Bilirkişi Kurulu’na göre başvuranın beyinciğinde kesin sayılabilecek önemli bulgular
mevcuttur. Bu bulguların, yürüme gibi günlük yaşam faaliyetlerinin yerine getirilmesine engel
teşkil ettiğini gözönüne alan bilirkişi kurulu, bunların cezaevi yaşamına da engel teşkil ettiği
sonucuna varmıştır.
Bu son hususla ilgili olarak, başvuranın yeninden hapsedilmesi durumunda tıbbi
bakımın eksikliğinden açıkça şikayetçi olmamasına karşın, Hükümet’in, başvuranın yeniden
hapsedilmesi halinde sağlanacak günlük tedavi veya desteğin niteliğini ve uygunluğunu
destekleyecek konumda olmadığını vurgulamak gerekir. Başvurana sağlanan dikkate değer
tıbbi bakıma rağmen, böylesi bir argüman yanlış anlaşılacaktır, zira bu, başvuranın cezaevi
dışında tedavi ve bakım görmesi amacıyla tanınan geçici serbestliğin uygunluğu hususunu
tartışma konusu haline getirecektir.
Bu koşullarda AİHM, Gürbüz’ün, değişiklik göstermeyen sağlık durumu gözardı
edilerek yeniden hapsedilmesi durumunda, bunun, AİHS’nin 3. maddesinin uygulama alanına
girecek kadar ciddiyet seviyesine ulaşacağı kanaatindedir.
Gerçekte bu durum ancak, Türkiye’de geçerli olan ve olayların meydana geldiği
dönemde uygulamadaki zayıflığı açığa çıkan koruma mekanizmasının işleyişindeki
bozuklukla açıklanabilir.
Başka bir deyişle, başvuranın sözkonusu olaylardan hemen sonra başvurduğu
mercilerin, ilgili kişinin hüküm giymesinden sonra yapmış oldukları gibi, meselenin tüm girdi
ve çıktısını gözönünde bulundurarak, durumu ivedi bir şekilde düzeltmek için özel bir dikkat
göstermiş olmaları gerekirdi.
Benzer durumlar, AİHS’nin 3. maddesi bakımından, başvuranın hastalığının
kökenindeki olayların gelişiminde kendilerinin hiçbir hatalarının bulunmadığını iddia
edemeden Devletin yetkili mercilerinin sorumluluğunu gündeme getirebilir. Esasen
başvuranın uzun süreli açlık grevine başlama kararı verirken kendisine yapmış olabileceği
kötülük her ne olursa olsun, bu hiçbir şekilde, AİHS’nin 3. maddesi bakımından Devletin
sözkonusu kişiler karşısındaki yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz (konuya ilişkin diğer
tartışmalar için, bkz., Nevmerjitsky-Ukrayna, no: 54825/00, §§ 82-106, 5 Nisan 2005).
Kısaca AİHM, değişmeyen sağlık durumunu gözardı ederek 15 Aralık 2003 tarihinde
başvuranı yeniden hapsetmeye karar veren ulusal mercilerin, AİHS’nin 3. maddesinin
gerektirdikleri ile uyum içinde hareket etmiş olarak kabul edilemeyecekleri ve başvuran
hakkında çıkartılan aynı tarihli yakalama müzekkeresinin yürütülmesi halinde, Savunmacı
Devlet’in 3. maddeyi ihlal etmiş olacağı görüşündedir.
Başvuranın, yakalama müzekkeresi çıkarıldıktan bu yana hapsedilmemiş olmasından
herhangi bir sonuç çıkarılmaz, zira bu durum sadece olayların ciddiyetini artıracaktır.
AİHM ulaşılan bu sonucun, başvuranın sağlık durumunda hapis cezasına
dayanabilecek kadar net bir değişiklik olmadan, gelecekte Türk makamları tarafından yeniden
hapsedilmesine karar verilmesi durumunda da zorunlu olarak aynı olacağını vurgulamaktadır.
AİHM, bu amaçla uygun tedbirleri öngörme sorumluluğunu Türk Devleti’ne
bırakmaktadır.
III. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
A. Tazminat
Başvuran maddi zarar için herhangi bir tazminat talep etmemekte, buna karşılık maruz
kaldığı manevi zarar için 50.000 Euro talep etmektedir.
Hükümet fahiş tutarda ve dayanaktan yoksun olduğunu düşündüğü bu tutarın
reddedilmesini talep etmektedir.
AİHM, başvuranın, yakalama müzekkeresi nedeniyle kendisini büyük bir sıkıntı içinde
hissetmiş olabileceğini ve yalnızca bu kararın sonucuyla giderilemeyecek bir manevi zarara
maruz kalmış olduğu kanaatindedir (bkz., Mokrani-Fransa, no: 52206/99, §§ 36 ve 43, 15
Temmuz 2003).
AİHM hakkaniyete uygun olarak başvurana bu açıdan 3.000 (üçbin) Euro ödenmesine
karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran avukatlık ücretleri ile çeviri, faks ve yazışma masrafları için 5.000 Euro
talep etmektedir.
Hükümet kanıtlayıcı belge olmadan bu talebin reddedilmesi gerektiğini belirtmektedir.
AİHM’nin bu konudaki içtihadına göre, başvuranlar ancak yaptıkları masraf ve
harcamaların gerçekliğini, zorunluluğunu ve miktarının makul olduğunu ortaya koyduklarında
sözkonusu masraf ve harcamalar geri ödenebilir (bkz., diğerleri arasında, Nikolova-
Bulgaristan [GC], no: 31195/96, §79, CEDH 1999-II).
Bu durumda AİHM, elindeki unsurları ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönüne
alarak, tüm masraflarla birlikte, 2.000 (ikibin) Euro’dan Avrupa Konseyi tarafından verilen (yediyüz onbeş) euro tutarındaki adli yardım düşülerek, kalan meblağın başvurana
ödenmesinin makul olduğuna kanaat getirmiştir.
C. Gecikme Faizi
AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz
oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,
1. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalanının kabuledilebilir olduğuna;
2. Oybirliğiyle, başvuranın sağlık durumunda hapis cezasına dayanabilecek kadar net
bir değişiklik olmadan yeniden hapsedilmesi durumunda, AİHS’nin 3. maddesinin
ihlal edileceğine;
3. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’ye çevrilmek üzere Savunmacı
Hükümet tarafından başvurana,
i. ikiye karşı beş oyla, manevi tazminat için 3.000 (üç bin) Euro ödenmesine,
ii. oybirliğiyle, masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin) Euro’dan, Avrupa Konseyi
tarafından sağlanan 715 (yediyüz onbeş) Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan
miktarın ödenmesine;
iii. yukarıdaki miktarların her türlü vergiden muaf tutulmasına;
(b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;
6. Oybirliğiyle, adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve
3. fıkralarına uygun olarak 10 Kasım 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.
Kararın ekinde AİHS’nin 45§2. maddesi ve AİHM İç Tüzüğü’nün 74§2. maddesine
uygun olarak Sn. Caflish ve Türmen’in kısmi muhalefet şerhleri yer almaktadır.
13
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło