26680/95
WyrokETPCz2000-07-18ECLI:CE:ECHR:2000:0718JUD002668095
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącej za publikację artykułu krytykującego politykę państwa wobec kwestii kurdyjskiej stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w wolność wyrażania opinii (art. 10 Konwencji)? Czy obecność sędziego wojskowego w Sądzie Bezpieczeństwa Państwa naruszyła prawo skarżącej do niezawisłego i bezstronnego sądu (art. 6 ust. 1 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że ingerencja w wolność wyrażania opinii skarżącej była przewidziana prawem i służyła uzasadnionym celom, takim jak ochrona bezpieczeństwa narodowego i porządku publicznego. Jednakże, analizując treść artykułu, Trybunał stwierdził, że pomimo agresywnych sformułowań, artykuł jako całość nie nawoływał do przemocy, nienawiści, zemsty ani zbrojnego oporu, lecz wzywał do zakończenia walki zbrojnej i analizował kwestię kurdyjską z intelektualnego punktu widzenia. W związku z tym skazanie skarżącej nie było proporcjonalne do realizowanych celów i nie było „konieczne w demokratycznym społeczeństwie”. Trybunał podkreślił również, że odroczenie wykonania kary pod warunkiem niepopełnienia przestępstwa w ciągu trzech lat miało efekt mrożący na zdolność skarżącej do pełnienia roli redaktora. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał powtórzył swoje wcześniejsze ustalenia, stwierdzając, że status sędziów wojskowych w Sądach Bezpieczeństwa Państwa (podległość dyscyplinie wojskowej i wpływ władz wojskowych na ich karierę) budził uzasadnione obawy co do niezawisłości i bezstronności sądu. Skarżąca, sądzona za propagandę godzącą w jedność narodową, miała obiektywnie uzasadnione powody, by obawiać się, że sąd z udziałem sędziego wojskowego mógłby być pod wpływem czynników niezwiązanych ze sprawą. Fakt, że Sąd Kasacyjny nie miał pełnej jurysdykcji, nie rozwiał tych obaw.Stan faktyczny
Skarżąca, Pelin Şener, była właścicielką i redaktorką tygodnika „Haberde Yorumda Gerçek” w Stambule. Została skazana przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Stambule na sześć miesięcy więzienia i grzywnę za publikację artykułu „Aydın İtirafı” (Spowiedź Intelektualisty), który uznano za propagandę separatystyczną godzącą w integralność państwa. Artykuł krytykował politykę państwa wobec Kurdów i wzywał do pokojowego rozwiązania kwestii kurdyjskiej. Skazanie oparto na art. 8 ustawy antyterrorystycznej z 1991 r., a w skład sądu orzekającego wchodził sędzia wojskowy.Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji (6 głosów za, 1 przeciw). Trybunał stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (6 głosów za, 1 przeciw). Trybunał stwierdza brak naruszenia art. 18 Konwencji (jednogłośnie). Trybunał zasądza na rzecz skarżącej 30 000 franków francuskich tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 10 000 franków francuskich tytułem zwrotu kosztów i wydatków (6 głosów za, 1 przeciw). Trybunał oddala pozostałą część roszczeń skarżącej o słuszne zadośćuczynienie (jednogłośnie).Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
ŞENER-TÜRKİYE'YE KARŞI
(26680/95) Strazburg Temmuz 2000
USULİ İŞLEMLER
1. Dava, Mahkeme'ye 11 Eylül 1999 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu
(Komisyon) tarafından sunulmuştur. Dava, Türk vatandaşı Sn. Pelin Şener tarafından
("başvuran") 7 Mart 1995 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı İnsan Hakları ve
Temel Özgürlüklerin Korunmasına Yönelik Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski 25. Maddesi
gereğince Komisyon'a sunulan (26680/95) nolu başvurudan kaynaklanmaktadır.
2. Başvuran, Mahkeme huzurunda, İstanbul'da görevini ifa etmekte olan Sn.
Kamil Tekin Sürek tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet")
Mahkeme huzurundaki işlemler için bir ajan tayin etmemiştir.
3. Komisyon'un Mahkeme'den talebi Sözleşme'nin eski 47. ve 48. Maddelerine
dayanmaktadır. Başvuranın çeşitli şikayetleri hakkında karar verilmesi talep edilmiştir:
-
Sözleşme'nin 10. Maddesi bağlamında, başvuranın mahkumiyeti ifade
özgürlüğüne haksız bir müdahale oluşturmuştur,
-
Sözleşmenin 18. Maddesi bağlamında bu hakkın kullanılmasına getirilen
sınırlamalar, Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafında tayin edilen meşru
amaçlarla uyumlu değildi.
-
Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1. Paragrafı bağlamında, başvuranın davasına
bakan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi bağımsız ve tarafsız bir Mahkeme
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2000. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Siyasî İşler
Genel Müdürlüğü tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının
tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri
Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle
ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
değildi.
4. Başvuru Üçüncü Bölüm'e gönderilmiştir (İç Tüzüğün 52. Maddesinin 1.
Paragrafı). Bu Bölüm içinde davayı inceleyecek olan Daire, (Sözleşmenin 27.
Maddesinin 1. Paragrafı) Mahkeme İç Tüzüğünün 26. Maddesinin 1. Paragrafına
uygun olarak oluşturulmuştur. Türkiye ile ilgili olarak seçilen Sn. Rıza Türmen
davadaki görevinden çekilmiştir. (İç Tüzük 28. Madde). Hükümet bu nedenle onun
yerine Sn. Feyyaz Gölcüklü'yü ad hoc hakim olarak atamıştır. (Sözleşme'nin 27.
Maddesinin 2. Paragrafı ve İç Tüzüğün 29. Maddesinin 1.paragrafı)
5. Tarafların görüşleri alındıktan sonra, Mahkeme, duruşma yapılmasına gerek
olmadığına karar vermiştir. Taraflar son görüşlerini sunmuşlardır.
OLAYLAR
I. Dava Şartları
A. Haberde Yorumda Gerçek Adlı Haftalık Dergide Yayınlanan
Makale
6. Başvuran, İstanbul'da haftalık olarak yayınlanan Haberde Yorumda Gerçek
adlı bir derginin sahibi ve editörü idi.
7. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 5 Eylül 1993 tarihinde, derginin 4
Eylül 1993 tarihli 23. sayısının, Aydın İtirafı başlıklı bir makalenin bölücü
propaganda içermesi nedeniyle toplatılması kararını aldı. Sözkonusu makale
aşağıdaki gibidir:
"Bir ulusun toptan yok edilmesini izliyoruz. Bir soykırım izliyoruz ki
bugüne kadar başka örneği görülmemiş desek yanlış olmaz.
Bir kirli savaşın dişlileri arasında inim inim inliyoruz Savaşa karşı
çıkmak gerektiğini bildiğimiz halde öfkemizi haykırmak, kirli savaş dişlilerini
parçalamak yerine inim inim inliyoruz. Ağıt yakıyoruz sadece. Ölüme övgü dizmeye
çalışıyoruz ölüm sessizliğinde. Havanın esintisinden, yaprak hışırtısından
odalarımıza korku taşınıyor. Yüreklerimiz hop oturup hop kalkıyor. Ölüm
korkusunda ölüme övgü dizerken devlete teslim oluyoruz.
Klima esintisinde sıcak çaylarımızı yudumlarken yürüttüğümüz hararetli
tartışmalarımızda kavgacı kesiliyoruz birden. Ulusların kaderlerini tayin hakkı
diyoruz. Bu hakkın kullanılması önünde hiçbir engelin olmaması gerektiğinden söz
ediyoruz. Kürt realitesinin tanınmasının önemli bir adım olduğunu açıklamaya
çalışıyoruz. Ortadoğu'da savaşın nedeni Amerikan emperyalizmidir. Ve biz savaşa
karşı çıkmanın insanlığın bir gereği olduğunu düşünüyoruz. Namaz dağları,
Tendürek ve Nurhak ve daha niceleri bombalanıyor bu sırada. Kürdistan alev alev
yanıyor. Soykırım bütün hızıyla sürüyor. Renkli ekranlardan Bosna'da yaşanan
vahşeti izliyoruz.
Öfkeleniyoruz birden. İnsan hakları savunucusu kesiliyoruz. Kimyasal silahlar
kullanılıyor Nurhak Dağlarında. "Taş üstünde taş bırakmayacağız" diyor askeri
yetkili. Bir ulusu toptan yoketme isteklerindeki kararlılık çınlıyor kulaklarımızda.
"Yalnız güneydoğuda değil batıda da operasyonların sürdürüleceğini, teröristlere
yardımcı olanların haklarından gelineceğini" ekliyor konuşmasına ve tabi basının
kulağını çekmeyi de ihmal etmiyor. İşte burada, bu kirli savaşın söylemlerimizdeki
yenilgiye mahkum akibetini, savaşa karşı çıkmanın tek ama tek yolunun haklı
savaşın yürütülmesi gerektiği doğrusunu unutuyoruz. Unutmak istiyoruz. Tendürek'e
düşen bomba, yüreğimizde patlıyor. "Yazık" diyor içimizden biri. "Bunca kanın
dökülmesi niye? Kürt ve Türk ulusları kardeş değil mi ?" diye ekleyerek başlıyor
bilinen konuşmasına.
Hep bu konuşmayı bekliyormuşuz da birbirimizden haberimiz yokmuş meğer.
Her birimiz ayrı ayrı ve sanki farklı şeyler söylüyormuşuz gibi korkularımızı açığa
vuruyoruz. Askeri yetkilinin hizmetinde kusur etmemeye itina gösteriyoruz. Türk
şovenizminin asla onaylanmadığını ama Kürt şovenizminin de onaylanmayacağını
anlatıyoruz hep bir ağızdan. Ezilen ulusun şovenizminin olmayacağını bile bile lades
yapmaya çalışıyoruz. Kürt meselesinin çözümünde barışçıl yolların denenmesi
gerektiğini vaaz ediyor, çözümün ne olabileceğini tartışıyoruz, büyük pişkinlikle.
Gazetelerimizin sayfalarını Sündüz yaylasını basan "teröristlerin" kadınları,
teröristleri nasıl öldürdüklerini anlatan düzmece haberlerle dolduruyoruz. Basına
verilen brifingden kamuoyunun bilgisi olmadığı bilgisizliğiyle köşe yazılarımızda
Kürt ve Türk vatandaşların yüzyıllar boyunca kardeşçe bir arada yaşadığını oysa
"teröristlerin" emellerinin bu kardeşliği yıkmak olduğunu anlatıyoruz demokratça!
Ve kara çalıyoruz özgürlük yürüyüşüne geçen Kürt köylüsünün tavrına.
Biz aydın insanlarız. Demokratlığı elden bırakmayız. Ama yalandan kim ölmüş
? Devlete hizmeti de esas alırız. İnsanları aptal biliriz. Onca yıl mürekkep
yalamışlığımız bizi onlardan farklı kılar.
Bu bir itiraftır.
Biz aptalız"
B. Başvurana Karşı Yürütülen Adli Takibat
1. Başvurana Karşı Yapılan Suçlamalar
8. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, 29 Eylül 1993 tarihli
iddianamesinde, başvuranı, yukarıda verilen makaleyi yayınlayarak devletin
bölünmez bütünlüğüne karşı bölücü propaganda yapmakla suçlamıştır. Suçlama
yapılırken, Terörle Mücadele Yasası'nın 8. Maddesi esas alınmıştır ( Bundan sonra
"1991 Yasası" olarak anılacaktır. Bkz. aşağıdaki para. 18).
2. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Önündeki Adli İşlemler
9. Başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda kendisine atfedilen
suçlamaları reddetmiştir. Makalenin bölücü propaganda içermediğini ifade etmiştir.
Fotoğrafı gazetede yayınlanan makalenin yazarı hakkında hiçbir soruşturma
açılmadığı için, gazetenin sahibi ve sorumlu editörü olarak, asıl amacın derginin
yayınlanmasını cezalandırmak olduğunu belirtmiştir. Başvuran, Sözleşmenin 10.
Maddesine gönderme yapmış ve 1991 tarihli Yasanın 8. Maddesinin, Anayasa'ya ve
Sözleşme'ye aykırı olarak ifade özgürlüğünü kısıtladığını iddia etmiştir.
3. Başvuranın Mahkumiyeti
10. Biri askeri hakim olmak üzere üç hakimden oluşan İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi, 5 Temmuz 1994 tarihli kararında başvuranı, 1991 tarihli
yasanın 8. Maddesinin 1. Paragrafına göre suçlu bulmuştur. Mahkeme, başvuranı altı
ay hapse ve on aylık taksitlerle ödenmek üzere 50.000.000 TL para cezasına
çarptırmıştır. Ayrıca derginin ilgili sayısının toplatılması kararına da varmıştır.
11. Mahkeme, kararın gerekçesinde, sözkonusu makalenin Türk topraklarının
bir kısmını Kürdistan olarak nitelendirdiğini, orada yaşayan insanların Kürt
vatandaşları olduğunu, soykırım yapıldığını, Kürdistan olarak nitelendirilen
bölgenin bombalandığını, yakıldığını ve kimyasal silahların kullanıldığını iddia
ettiği şeklinde karara varmıştır. Bu nedenlerle Mahkeme, devletin bütünlüğüne karşı
propaganda yaptığına karar vermiştir.
4. Başvuranın Temyiz Dilekçesi
12. Başvuran mahkumiyet kararına karşı temyize başvurmuştur. 30 Kasım 1994
tarihinde Yargıtay, başvuruyu reddetmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin
kanıtlarını değerlendirmesini ve başvuranın savunmasını reddetme nedenlerini
onamıştır. 2 Ocak 1995 tarihinde karar başvurana tebliğ edilmiştir.
5. Sonraki Gelişmeler
13. 27 Ekim 1995 tarihinde 4126 sayılı yasayla 1991 tarihli yasada yapılan
değişikliklerin ardından, (bkz. aşağıdaki para 19) İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi davayı ex officio tekrar incelemiştir. 8 Mart 1996 tarihinde, Mahkeme,
başvurana aynı cezayı vermiştir. Başvuru sahibi, temyize başvurmuştur.
14. 10 Haziran 1997 tarihinde Yargıtay, İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi'nin başvuranın hapis cezasını para cezasına çevirmemesi nedeniyle, 8
Mart 1996 tarihli kararı bozmuştur.
15. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Eylül 1997 tarihinde 14 Temmuz tarihli 4304 sayılı yasanın 1. Fıkrası gereğince nihai cezanın verilmesini
ertelemeye karar vermiştir. Mahkeme aynı yasanın 2. Fıkrası gereğince, başvurana
karşı yapılan cezai işlemlerin ertelenmesine ve bu kararın ardından üç yıl içinde bir
editör olarak kasıtlı bir suç işlerse nihai cezanın verilmesine karar vermiştir.
6. Yazarın Mahkum Edilmesi
16. 17 Kasım 1995 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, makalenin
yazarı Erhan Altun'u 1991 Yasasının 8. Maddesinin 1. Paragrafı gereğince suçlu
bulmuştur. Mahkeme, Erhan Altun'u 1 yıl 1 ay ve 10 gün hapis cezasına ve
111,111,110 TL para cezasına çarptırmıştır. Fakat, Mahkeme, yazarın geçmişteki iyi
halini, gelecekte suç işlemeyeceğini ve sabıkalı olmayışını gözönünde bulundurarak
cezanın ertelenmesine karar vermiştir.
II. İLGİLİ İÇ HUKUK
17. İlgili iç hukukun tam tanımı Sürek Türkiye (No 1) kararında bulunabilir
((GC), no 26682/95, para 23-36 AİHM 1999-IV).
A. Terörle Mücadele Kanunu
18. 1991 Terörle Mücadele Yasası'nın 8. Maddesi, (12 Nisan 1991 tarihli 3713
nolu kanun ) kullanılan yöntemlerin ve niyetin ne olduğu önemsenmeksizin, yazılı
veya sözlü propaganda, toplantılar, dernekler ve gösteriler aracılığıyla Türkiye
Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğine zarar verme suçu ile ilgilidir.
Böyle bir suç işleyen kişiye hapis veya para cezası verilir, bu ceza bir editör için iki
yıl hapis ve üçyüz milyon Türk Lirası para cezasıdır.
19. 27 Ekim 1995 tarihli 4126 nolu Kanun, 8. Madde ile ilgili olarak mahkum
olan kişilerin davalarının, verilen hapis cezaları yerine başka ceza veya tedbirlerin
getirilmesini sağlayacak şekilde yeniden incelenmesi için 1991 Terörle Mücadele
Kanunu'nu değiştirmiştir. 12 Temmuz 1997 tarihinden önce 8. Maddeden hüküm
giyen editörlerin 14 Ağustos 1997 tarihli 4304 sayılı kanun gereğince başka suç
işlememek kaydıyla cezalarının üç yıl süre ile tecil ettirilmesine karar verilmiştir.
B. Devlet Güvenlik Mahkemeleri
20. Anayasanın 138. Maddesi hakimlerin görevlerini ifa ederken bağımsız
olmalarını gerektirmektedir. Devlet Güvenlik Mahkemeleri, "toprak bütünlüğüne ve
milli birliğe, bağımsız demokratik sisteme ve devletin iç ve dış güvenliğini doğrudan
etkileyen suçlara" bakmak için Anayasanın 143. Maddesi gereğince kurulmuştur.
21. Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve İşleyişi Hakkındaki 2845
nolu kanunun 5. ve 6. Maddeleri gereğince, bu mahkemeler bir başkan, iki üye ve iki
yedek üyeden oluşuyor ve üyeler dört yıllık yenilenebilen süreler için
seçilebiliyordu. İlgili zamanda üyelerden ve yedek üyelerden birer tanesi, birinci
dereceden askeri hakimlerden oluşuyordu.
22. Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararlarına karşı, Yargıtay'a başvurulur.
23. Askeri hakimlerin mesleki kariyerleri, sicilleri 357 sayılı Askeri Hakimler
Kanunu'nun Ek 7. Maddesi gereğince Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı ya da
Milli Savunma Bakanı tarafından hazırlanan raporlara bağlıdır. Bu kanunun 8.
Maddesine göre askeri hakimler Genelkurmay Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile
atanacakların mensup olduğu Kuvvet Komutanlığının Personel Başkanı ile adli
müşaviri ve Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanından oluşan
Kurul tarafından seçilir ve usulüne uygun olarak atanırlar. Askeri Ceza Kanunu'nun inci maddesine göre "memuriyetinin nüfuzunu suistimal ile askeri mahkemeler
üzerinde tesir yapmak suçtur. Askeri hakimlerin maaşları ve disiplin ile ilgili
konularda yetki Adalet Bakanı'na aittir. (18 ve 29. Maddeler) Askeri hakimlerin
kariyerleri hakkında karar verecek olan son merci Yüksek Askeri İdare
Mahkemesi'dir. (Yüksek Askeri İdare Mahkemeleri Hakkında 4 Temmuz 1972
tarihli 1602 nolu kanunun 22. Maddesi )
24. 18 Haziran 1999 tarihli 4388 sayılı kanun ve 22 Haziran 1999 tarihli 4390
sayılı kanunlarla yapılan değişikliklerle Askeri Hakimlerin Devlet Güvenlik
Mahkemelerindeki görevleri sona ermiştir.
HUKUK
I. Sözleşmenin 10. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası
25. Başvuran, yetkililerin haksız bir şekilde aşağıda verilen Sözleşmenin 10.
maddesi ile güvence altına alınan ifade özgürlüğüne müdahale ettiklerini iddia
etmiştir:
"1. Herkes görüşlerini açıklama ve anlatım özgürlüğüne sahiptir. Bu hak,
kanaat özgürlüğü ile kamu otoritelerinin müdahalesi ve ülke sınırları söz konusu
olmaksızın haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü de içerir. Bu madde,
devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine bağlı
tutmalarına engel değildir.
2. Kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen bu özgürlükler, demokratik bir
toplumda, demokratik toplumlar niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, toprak
bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve
suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının
korunması veya yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla
öngörülen bazı biçim koşullarına, sınırlamalara ve yaptırımlara bağlanabilir. "
26. Hükümet, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin 10. Maddenin
2. paragrafında belirtilen gerekçelerle haklı sebebe dayandığını iddia etmiştir. Fakat,
Komisyon, başvuranın iddiasını kabul etmiştir.
A. Müdahalenin Mevcudiyeti
27. Mahkeme, 1991 Terörle Mücadele Yasası'nın 8. Maddesi gereğince hüküm
giyip ceza verilmesi nedeniyle başvuranın ifade özgürlüğüne müdahale edildiğinin
şüphesiz olduğuna karar vermiştir.
B. Müdahalenin Haklı Sebebe Dayanması
28. Müdahale kanunla öngörülmüş olmasaydı, Sözleşmenin 10. Maddesinin 2.
Paragrafında bahsedilen meşru amaçlara uygun olmasaydı ve bu amaçlara ulaşmak
için "demokratik toplumda gerekli" olmasaydı, Sözleşmenin 10. Maddesine aykırı
olurdu. Mahkeme, bu noktaları sırasıyla inceleyecektir.
1. Kanunla Öngörülmüş Olma
29. Başvuran bu konuda görüş sunmamıştır.
30. Hükümet, başvurana karşı alınan tedbirlerin, 1991 Terörle Mücadele
Yasasının 8. maddesine dayandığını savunmuştur.
31. Komisyon, Hükümet'in görüşünü paylaşmış ve müdahalenin kanunla
öngörülmüş olduğunu tespit etmiştir.
32. Mahkeme, Komisyon gibi, başvuranın mahkumiyeti Terörle Mücadele
Yasası'nın 8. Maddesine dayandığı ve özellikle de başvuran bu konuda görüş
belirtmediği için, ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin kanunla öngörülmüş
olduğuna karar vermiştir. (bkz. bu bağlamda, Sürek (No 1) Türkiye'ye Karşı Kararı
(GC), 26682/95, Para 48 AİHK 1999-IV).
2. Meşru Amaç
33. Başvuran bu konuda görüş belirtmemiştir.
34. Hükümet, sözkonusu müdahalenin amacının milli güvenliği ve kamu
emniyetini sağlamak olduğunu belirtmiştir. Komisyon, bu görüşü kabul etmiştir.
35. Mahkeme, Türkiye'nin güneydoğusundaki güvenlik durumunun
hassasiyetini ( bkz. yukarıdaki Sürek (No 1) Türkiye'ye Karşı Kararı para. 52) ve
yetkililerin şiddeti artırabilecek fiillere karşı hazır olması gerekliliğini gözönüne
alarak, başvurana karşı alınan tedbirlerin, Hükümetin sözünü ettiği milli güvenliğin
korunması ve kamu emniyetinin sağlanması gibi amaçlar için gerekli olduğu
görüşündedir. Bu dava konusu olayların meydana geldiği dönemde, ayrılıkçı
hareketin, şiddet kullanımına dayalı yöntemlere başvurduğu güneydoğu bölgesi için
bu doğrudur.
3. "Demokratik Bir Toplumda Gerekli Olması"
(a) Tarafların Argümanları
(i) Başvuran
36. Başvuran, yazmadığı bir makale için cezalandırılmasının adaletsiz olduğunu
belirtmiştir. Başvuran, sözkonusu makalenin demokrasiyi ve insan haklarını
övdüğünü ve aydınların insan haklarını savunurken daha cesur olmaları gerektiğini
belirtmiştir. Makalenin terörizme ve şiddete başvurmayı savunmadığını fakat aksine
insanlara karşı terörizmin kullanılmasını eleştirdiğini ifade etmiştir. Başvuranın
görüşüne göre, kendisine karşı alınan tedbirler, Sözleşmenin 10. Maddesi ile garanti
altına alınan hakkına haksız ve denk olmayan bir müdahale oluşturmuştur.
(ii) Hükümet
37. Hükümet, sözkonusu makale, devlete karşı terör şiddetini savunduğu için,
başvuranın bölücü propaganda yaptığını savunmuştur. İddialarını desteklemek için
Hükümet, makaleden bazı bölümler almış ve "savaşa karşı çıkmanın tek ama tek
yolunun haklı savaşın yürütülmesi gerektiği doğrusunu unutuyoruz" ifadesinin
şiddetin teşvik edildiğinin açık bir delili olduğunu iddia etmiştir. Hükümet'in
görüşüne göre makalenin yazarı, aydınların "masum kürt köylüleri" "terörist" olarak
tanımlamasını ve özgürlük yürüyüşlerine kara çalmasını eleştirmiştir.
Hükümet'in görüşüne göre, makalenin mesajı Kürt meselesinin çözülmesi için
tek yolun devlete karşı terörün desteklenmesi ve aydınların bu tür fiillere destek
vermesi gerektiğidir. Hükümet, şiddetli bir terörizm kampanyası bağlamında
başvuranın terörü destekleyen bölücü propaganda yapmaktan uzak durmuş olması
gerektiğini belirtmiştir. Başvuranın Terörle Mücadele Kanununun 8. Maddesi
gereğince, mahkum edilmesinin doğru bir karar olduğunu ve alınan tedbirlerin
yetkililerin takdir marjı dahilinde olduğunu belirtmiştir. Bu yüzden müdahale
Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafı gereğince haklı sebebe dayanmaktadır.
Hükümet, daha sonra basın yoluyla işlenen suçlar için daha hafif cezaların
verilmesini öngören 14 Ağustos 1997 tarihli 4304 sayılı kanunun yürürlüğe
girmesinin ardından, başvurana nihai bir ceza verilmesinin ertelendiğini belirtmiştir.
(iii) Komisyon
38. Komisyon, bir aydın tarafından kaleme alınan makalenin, Türkiye'nin
menşei Kürt olan nüfusa yönelik uyguladığı politikayı sert bir şekilde eleştirdiğini
belirtmiştir. Yazar Kürt meselesi ile ilgili görüşlerini dile getirmiş ve bölücü hareket
bağlamında kuvvet kullanılması fikrini kendisi benimsememiştir. Komisyon'un
görüşüne göre, başvurana karşı alınan önlemler gelecekte benzer fikirlerin
yayınlanması konusunda caydırıcı etki yaratması amacını gütmekte ve sansür
niteliği taşımaktadır. Komisyon bu nedenle Sözleşme'nin 10. Maddesinin ihlal
edildiğini tespit etmiştir.
(b) Mahkeme'nin Değerlendirmesi
39. Mahkeme, 25 Kasım 1997 tarihli Zana-Türkiye (Hüküm ve Karar Raporları
1997-VII, s. 2547-48, para. 51) ve Sürek (No 1) (bkz. para.51) kararlarında,
içtihatlarındaki Sözleşmenin 10. Maddesi ile ilgili temel kuralları özetlediğini
hatırlatmıştır.
(i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun en önemli temelini ve her bireyin
kendini geliştirmesi ve tatmin olması için en önemli şartlardan birini oluşturur.
Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafı sadece zararsız olan düşünceler için değil,
aynı zamanda rahatsızlık verici, zararlı düşünceler için de geçerlidir. Bütün bunlar
demokratik bir toplumun özellikleri olan çoğulculuk ve hoşgörünün gerekleridir.
Sözleşmenin 10. Maddesinde belirtildiği gibi, bu özgürlük çok dikkatli bir şekilde
yorumlanması gereken bazı istisnalara tabidir.
(ii) Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafının anlamı dahilindeki "gerekli"
kelimesi "acil bir sosyal ihtiyacın" varlığını vurgulamaktadır. Sözleşmeci devletlerin
böyle bir ihtiyacın varolduğuna karar verirken sahip olduğu belli bir takdir sınırı
vardır ancak yasaları ve bağımsız bir mahkeme tarafından verilen kararlar da dahil
olmak üzere ve bu yasaları uygulayan kararları da kapsayacak şekilde Mahkeme'nin
denetimi ile uyum içindedir. Bu nedenle Mahkemenin, Sözleşmenin 10. Maddesi ile
güvence altına alınan ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamanın uygun olup olmadığı
konusunda nihai bir karar verme yetkisi mevcuttur.
(iii) Mahkeme, denetim yetkisini kullanırken müdahaleyi makalenin içeriği ve
hangi kapsam içinde kullanıldığını da dikkate almak suretiyle, bir bütün olarak ele
alarak incelemelidir. Özellikle de müdahalenin "takip edilen meşru amaç ile orantılı
olup olmadığı" ve ulusal otoriteler tarafından müdahaleyi savunmak için gösterilen
nedenlerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı konusunda karar vermelidir.
Mahkeme, bu bağlamda müdahalenin orantılı olup olmadığı konusu
değerlendirilirken, verilen cezaların şiddetini de dikkate almalıdır. (bkz. Ceylan
Türkiye Kararı, (GC), No 23556/94, para. 49, AİHK 1999-IV). Mahkeme, bu
şekilde davranarak, ulusal yetkililerin 10. Maddede belirtilen kurallara uygun
standartlar uyguladığı ve ayrıca ilgili olayların kabuledilebilir bir değerlendirmesine
dayandıkları konusunda kendini ikna etmelidir.
40. Mahkeme, ayrıca yukarıda bahsedilen Sürek (No 1) kararında (para.61)
siyasi konuşmalara veya kamu çıkarını ilgilendiren tartışmalara getirilen
sınırlamaların, Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafı bağlamındaki alanının dar
olduğunu tekrarladığını gözlemlemiştir. Ayrıca, Hükümet'e yönelik olarak
yapılmasına müsaade edilen eleştirinin sınırı, bir kimse veya bir politikacı hakkında
yapılan eleştirinin sınırından daha geniştir. Demokratik bir sistemde Hükümet'in
fiilleri veya ihmalleri sadece yasanın ve adli yetkililerin değil aynı zamanda
kamuoyunun da incelemesine açık olmalıdır.
Ayrıca Hükümet'in sahip olduğu dominant pozisyon, kendisine karşı yönelen
haksız eleştirilere ve saldırılara cevap vermek için başka yolların mevcut olduğu
durumlarda, cezai işlemlere başvurma konusunda çekimser davranmasını
gerektirmektedir. Ancak yetkili devlet otoritelerine kamu düzeninin garantörleri
olarak, ceza hukuku niteliğinde bile olsa, bu tür olaylara uygun bir şekilde ve aşırıya
gitmeden tepki verilmesini sağlayacak nitelikte tedbir almalarının yolu açıktır. (bkz. Haziran 1998 tarihli Incal Türkiye Kararı, Raporlar 1998-IV, s. 1567, para. 54).
Son olarak, bu tür olaylar, insanları şiddet kullanmaya tahrik ettiğinde, devlet
yetkilileri ifade özgürlüğüne müdahale etme ihtiyacının ortaya çıktığı durumları
incelerken sahip oldukları geniş takdir yetkisinden faydalanırlar.
41. Başvuran editörü olduğu dergi aracılığıyla bölücü propaganda yapmakla
suçlandığı için, sözkonusu müdahale, siyasi politikanın düzgün bir şekilde
işlemesinde basının sahip olduğu önemli rol gözönüne alınarak incelenmelidir. (bkz.
diğer kararlar arasında 8 Temmuz 1986 tarihli Lingens Avusturya Kararı, Dizi A, no
103, s. 26, para.41 ve yukarıda bahsedilen Sürek (No 1) Kararı, para. 59). Basının,
şiddet tehditine karşı veya kamu düzeninin sağlanması veya suçun önlenmesi
amacıyla milli güvenlik ve toprak bütünlüğü gibi devletin çıkarlarının korunmasını
sağlamak için belirlenen sınırları aşmamasının gerekli olmasına rağmen, bölücü
olanlar da dahil olmak üzere siyasi konular hakkında bilgi verme sorumluluğu
vardır. Basının görevi bu tür bilgi ve düşünceleri kamuoyuna iletmektir ve bunları
öğrenmek de kamuoyunun hakkıdır. Basın özgürlüğü, halkın siyasi liderlerin
düşünce ve bakış açıları hakkında bir fikir oluşturmalarını sağlayan en önemli
yöntemlerden birisidir. (bkz. Lingens Kararı, s. 26, para. 41-42).
42. Mahkeme, medya tarafından ifa edilen ifade özgürlüğünün yanısıra, görev
ve sorumlulukların çatışma ve gerilim durumlarında çok önemli olduğunu da
vurgulamıştır. Devlete karşı şiddete tahrik eden düşüncelerin yayınlanması konusu
özel bir dikkat gerektirmektedir; aksi taktirde basın şiddetin artırılması ve kin ve
nefret duyguları ile dolu söylemlerin dağıtımı için bir araç haline gelebilir. Aynı
zamanda, bu tür düşüncelerin belirtilen şekilde nitelendirilemeyeceği durumlarda,
Sözleşen Taraflar, toprak bütünlüğünün veya milli güvenliğini korunması veya
suçun önlenmesi ve kamu düzeninin sağlanmasını referans alarak, medyaya ceza
kanununun ağırlığını yüklemek suretiyle, kamuoyunun bilgilendirilme hakkına
sınırlama getiremez. (bkz. Erdoğdu İnce Kararı, (GC), no 25067/94, para. 54, AİHK
1999-IV).
43. Mahkeme, ayrıca kendisine sunulan davaların evveliyatını özellikle de
terörle mücadele ile bağlantılı problemleri dikkate almaktadır. (bkz. Karataş Türkiye
Kararı (GC), no 23168/94, para. 51, AİHK 1999-IV). Bu konuda, Mahkeme, Türk
yetkililerin onbeş yıldan beri Türkiye'de devam etmekte olan rahatsızlıkları
artırabileceğini düşündükleri görüşlerin yayılması hakkındaki endişelerine dikkati
çekmiştir.
44. Mahkeme, başvuranın dergisinde, bir aydın tarafından yazılan ve Kürt
sorunu üzerindeki düşüncelerini ifade eden bir makalenin yayınlandığını belirtmiştir.
Sözkonusu makale, Hükümet'in politikasını ve güvenlik güçlerinin menşei Kürt olan
nüfusa yaklaşım tarzlarını sert bir dille eleştirmiştir. Aydınların ve Türk basınının "
Kürt köylülerin özgürlük yürüyüşüne " kara çaldığını iddia etmiş ve yetkililerin Kürt
sorununa bakışını eleştirmiştir. Yazar, Kürt gerçeğinin tanınmasını ve askeri
yönteme başvurmak yerine Kürt sorununun çözülmesi için barışçı yöntemlerin
kullanılmasını istemiştir. Kardeş milletler olduğu için, Kürtler ve Türkler arasındaki
silahlı çatışmalarda kan dökülmesinden dolayı çok üzgün olduğunu belirtmiştir.
Ayrıca Kürt ve Türk şovenizmi de dahil olmak üzere bütün şovenizm türlerine karşı
olduğunu ifade etmiştir.
45. Mahkeme, ek olarak Hükümet'in gösterdiği örnekte olduğu gibi bazı
terimlerin agresif olmasına rağmen, makalenin bir bütün olarak incelendiğinde
şiddeti övmediğini belirtmiştir. İnsanları şiddete, nefrete, intikam almaya veya
silahlı bir direnişe tahrik ve teşvik etmemiştir. Aksine, makale silahlı mücadeleye
son verilmesini istemiş ve Kürt meselesini entellektüel bir açıdan analiz etmiştir.
Mahkeme'nin görüşüne göre bütün bunlar düşünülmesi gereken önemli önemli
konulardır. (bkz. Ceylan Türkiye Kararı, para. 36).
Ayrıca Mahkeme, başvuranın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesince şiddete
tahrik ettiği için değil, Türkiye'nin belli bir kısmını Kürdistan olarak adlandırmak
suretiyle bölücü propaganda yapmakla ve o bölgede yaşayan menşei Kürt olan
nüfusun baskıya maruz kaldığını iddia ettiği için mahkum edildiğini gözlemlemiştir.
Bu konuda Mahkeme, ulusal yetkililerin, nekadar kötü olursa olsun, güneydoğudaki
duruma değişik bir açıdan bakma konusunda halkın bilgilendirilmesi gerekliliğine
önem vermediği görüşündedir. Yukarıda da belirtildiği gibi, makaledeki
düşüncelerin şiddete tahrik ettiği söylenemez. Bu sebeple, İstanbul Devlet Güvenlik
Mahkemesi'nin başvuranı mahkum etmesi ile ilgili olarak gösterdiği sebepler, ifade
özgürlüğüne yapılan müdahaleyi savunmak için yeterli değildir.
46. Mahkeme, ayrıca başvurana nihai bir ceza verilmesinin ertelenmesine
rağmen, kendisine ağır bir ceza verilmesi riski ile karşı karşıya kalmıştır. (bkz.
Erdoğdu İnce Türkiye Kararı, para. 53). Mahkeme'nin görüşüne göre, Sözleşme'nin
ihlal edilmesinden dolayı, ulusal yetkililer başvurana tazminat verilmesini
sağlamadığı müddetçe, başvuranın lehine bir karar vermek, onu "mağdur"
statüsünden kurtarmak için yeterli değildir. (bkz. Öztürk/Türkiye Kararı) (GC) no.
22479/93, para. 73, AİHK, 1999-VI).
İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi kararı takiben üç yıl içinde editör sıfatı ile
suç işlememesi şartıyla nihai ceza verilmesini durdurmuştur. (bkz. yukarıdaki para.
15). Başvuranın bu şarta uymaması durumunda, otomatik olarak cezalandırılacaktır.
Başka bir deyişle sözkonusu karar onu "mağdur" statüsünden kurtarmamıştır.
Aksine cezanın şarta bağlı olarak ertelenmesi kararı başvuranın işini bir editör
olarak sınırlandırma ve varlığı inkar edilemeyen kamuoyunda belli bir yere sahip
konular hakkında kamuoyunu bilgilendirme ve görüş bildirme kabiliyetini
sınırlandırma etkisi yapmıştır. (bkz.AİHK 2000'de yayınlanacak Erdoğdu Türkiye'ye
Karşı Kararı; bkz. ayrıca mutatis mutandis 25 Ağustos 1998 tarihli Hertel İsviçre'ye
Karşı Kararı, Raporlar 1998-VI, s. 2331, para.50)
47. Yukarıdaki değerlendirmelere bağlı olarak, başvuranın mahkumiyeti takip
edilen amaçlarla orantılı değildir ve bu yüzden demokratik bir toplumda gerekli
değildir. Bu sebeple Sözleşmenin 10. Maddesi ihlal edilmiştir.
II. Sözleşmenin 6. Maddesinin 1. Paragrafının İhlal Edildiği İddiası
48. Başvuran kendisini yargılayan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde
askeri hakim bulunduğu için adil yargılanmadığını ve bu durumun, ilgili kısmın
aşağıda verilen Sözleşmenin 6. Maddesinin 1. Paragrafını ihlal ettiğini iddia
etmiştir.
"Herkes, gerek……. gerek cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar
konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme
tarafından davasının… …. görülmesini istemek hakkına sahiptir."
49. Hükümet bu iddiayı reddetmiş, fakat Komisyon kabul etmiştir.
50. Başvuranın görüşüne göre, ilgili zamanda uygulanan kurallar gereğince
Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görevlendirilen askeri hakimler atanmaları ve
kariyerleri konusunda idareye ve orduya bağlıdırlar. Bu yüzden, askeri hakimlerin
bağları görevlerini tarafsız ve bağımsız olarak gerçekleştirmelerini imkansız
kılmaktadır. Başvuran ayrıca, askeri hakimlerin ve görev yaptıkları mahkemelerin
bağımsızlık ve tarafsızlıklarının, bu hakimler komutanlarının görüşlerinden farklı bir
görüş benimseyemeyecekleri için, mümkün olmayacağını vurgulamıştır.
Başvuran, bu düşüncelerin İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin
bağımsızlığına ve tarafsızlığına zarar verdiğini ve Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.
Paragrafını ihlal edecek surette adil bir yargılama yapılmasını engellediğini ifade
etmiştir.
51. Hükümet, ilgili zamanda Devlet Güvenlik Mahkemelerine askeri hakimlerin
atanması hakkında yürürlükte olan kuralların ve görevlerini ifa ederken
faydalandıkları güvencelerin, bu Mahkemelerin Sözleşmenin 6. Maddesinin 1.
Paragrafının anlamı dahilindeki bağımsızlık ve tarafsızlık ile ilgili gerekliliklere
tamamiyle uygun olduğunu belirtmiştir. Hükümet, başvuranın iddiasının Hükümet,
başvuranın askeri hakimlerin üstlerine karşı sorumlu olduğu şeklindeki iddiaya itiraz
etmiştir. Öncelikle Askeri Ceza Kanunu'nun 112. Maddesine göre, "memuriyetinin
nüfuzunu suistimal ile askeri mahkemeler üzerinde tesir yapmak" suçtur (bkz. para.
23). İkinci olarak, askeri hakimlerin kariyerleri ile ilgili değerlendirmeler, adli
olmayan görevleri hakkındadır. Askeri hakimler haklarında hazırlanan raporları
inceleme ve içeriği hakkındaki itirazları için Yüksek Askeri İdare Mahkemesine
başvurma hakkına sahiptir (bkz para. 23). Askeri hakim, adli görevini ifa ederken
sivil hakimler gibi değerlendirilirler.
52. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemesinde askeri hakimin görev almasının
başvuran hakkında adil bir yargılama yapılmasına zarar vermediğini eklemiştir. Ne
askeri hakimin üstlerinin ne de kendisini mahkemeye atayan kamu yetkililerinin
dava hakkındaki muamelelerden ya da sonucundan faydalanacağı bir çıkarı yoktur.
Hükümet, Anayasanın 143. Maddesi gereğince Devlet Güvenlik
Mahkemelerinin kurulması kararının alınmasını gerekli kılan güvenlik ile ilgili
duruma Mahkemenin özel bir önem vermesi gerekliliğini vurgulamıştır. Terörizme
karşı mücadelede güvenlik güçlerinin tecrübesinin ışığı altında yetkililer, güvenliğe
ve devletin bütünlüğüne karşı oluşan tehditin üstesinden gelmek amacıyla, bu
mahkemelere bilgi ve tecrübesinden yararlanmak üzere askeri hakimin dahil
edilerek mahkemelerin kuvvetlendirilmesinin gerekli olduğu görüşündedirler.
53. Hükümet, daha sonra, Sözleşmenin gereklerine uyulmasını sağlamak
amacıyla 18 Haziran 1999 tarihli 4388 nolu kanunla ve 22 Haziran 1999 tarihli 4390
sayılı kanunla askeri hakimlerin Devlet Güvenlik Mahkemelerindeki görevine son
vermiştir. Hükümet, yapılan değişikliklerden sonra Devlet Güvenlik
Mahkemelerinin sadece sivil hakimlerden oluştuğunu belirtmiştir.
54. Komisyon, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin Sözleşmenin 6.
Maddesinin 1. Paragrafı açısından bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak
nitelendirilemeyeceği sonucuna varmıştır. Komisyon bu konuda 9 Haziran 1998
tarihli Incal Türkiye Kararına ve bu kararı destekleyen atıfta bulunmuştur (Raporlar
1998-IV).
55. Mahkeme, 18 Haziran 1999 tarihli 4388 sayılı kanunla ve 22 Haziran 1999
tarihli 4390 sayılı kanunla Devlet Güvenlik Mahkemeleri sisteminde yapılan
değişikliklere dikkati çekmiştir. Fakat, bu dava ile ilgili olarak, Mahkeme
değerlendirmesini, ilgili zamanda yürürlükte olan kanunlara ve başvuranı yargılayıp
mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin oluşumuna göre yapmalıdır.
56. Hükümet, yukarda bahsedilen 9 Haziran 1998 tarihli Incal Türkiye
Kararında (s. 1547) ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar Türkiye Kararında (Raporlar - VII, S. 3071) bu davada gündeme getirdiği benzer argümanlarla ilgilendiğini
tekrarlamıştır. Bu kararlarda Mahkeme, Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görevli
askeri hakimlerin statülerinin bağımsızlık ve tarafsızlık için bazı güvenceler
sağladığını belirtmiştir (bkz. yukarıda bahsedilen Incal Kararı, s. 1571, para. 65).
Diğer taraftan Mahkeme, bu hakimlerin statülerinin bazı yanlarının bağımsızlık ve
tarafsızlık konusunu şüpheli hale getirdiğini saptamıştır.(ibid. prg. 68). Örneğin
emirleri İdareden alan orduya bağlı olmaları, askeri disipline tabi olmaları,
atanmaları ile ilgili kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve de ordu tarafından
alınması (bkz. prg. 23).Başvuran, görüşlerinde bu noktalara değinmiştir.
57. Incal Kararında olduğu gibi Mahkeme, görevinin Hükümet tarafından
sunulan sebeplerin ışığında, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kurulması gerekliliği
konusunda karar vermek olmadığı görüşündedir. Mahkemenin görevi, İstanbul
Devlet Güvenlik Mahkemesinin çalışma şeklinin, başvuranın adil yargılanma
hakkını ihlal edip etmediği ve özellikle de başvuranın, kendisini yargılayan
mahkemenin bağımsız ve tarafsız olmadığından endişe duymak için haklı bir nedeni
olup olmadığı konusunda karar vermek olduğu görüşündedir. (bkz. yukarıda
bahsedilen Incal Kararı, s. 1572, prg. 70 ve yukarıda bahsedilen Çıraklar Kararı, s.
3072, prg. 38).
Mahkeme bu konu ile ilgili olarak, sözkonusu başran gibi her ikisi de sivil olan
Incal ve Çıraklar kararlarından farklı bir karara varmaya neden görmemiştir.
Devletin milli birliğine ve kamu emniyetine zarar vermeyi amaçlayan propaganda
yapmaktan Devlet Güvenlik Mahkemesinde yargılanan başvuranın, askeri hakimin
de bulunduğu bir mahkemece yargılanması konusunda endişe duyması anlaşılabilir
bir durumdur. Bu konu hakkında, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin dava ile
ilgili olmayan konulardan etkileneceğinden endişe duyması mümkündür. Başka bir
deyişle, başvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili endişelerinin
objektif olarak bakıldığında haklı olduğu söylenebilir. Yargıtay'da devam etmekte
olan işlemler, bu mahkeme tam yetkiye sahip olmadığı için söz konusu endişeleri
giderememiştir. (bkz. yukarıdaki Incal Kararı, s. 1573, prg. 72).
58. Bu nedenlerden dolayı Mahkeme, Sözleşme'nin 6. Maddesinin 1.
Paragrafının ihlal edildiğini tespit etmiştir.
III. Sözleşmenin 18. Maddesinin İhlal Edildiği İddiası
59. Başvuran 1991 Terörle Mücadele Yasası'nın 8. Maddesi gereğince ifade
özgürlüğüne getirilen sınırlamaların Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafında
belirtilen meşru amaçlarla uyum içinde olmadığını ve bu yüzden de aşağıda verilen
18. Maddeye ters düştüğünü iddia etmiştir.
"Bu Sözleşmenin hükümleri gereğince, sözü edilen hak ve özgürlüklere
getirilen sınırlamalar ancak öngörülen amaçlar için uygulanabilir".
60. Hükümet görüşlerinde bu iddialar hakkında yorumda bulunmamıştır.
61. Komisyon, başvuranın ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların
Sözleşmenin 10. Maddesinin 2. Paragrafında belirtilen meşru amaçlarla uyum içinde
olduğunu tespit etmiştir. Bu yüzden Sözleşmenin 18. Maddesi ihlal edilmemiştir.
62. Mahkeme de Komisyon'un görüşünden ayrılmak için bir neden
görmemiştir. Mahkeme de 18. Maddenin ihlal edilmediği görüşündedir.
IV. SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI
63. Başvuran, aşağıda verilen Sözleşmenin 41. Maddesi gereğince adil tazmin
talebinde bulunmuştur.
"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve
ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi
edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği taktirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar
gören tarafın tatminine hükmeder".
A. Zarar
64. Başvuran maddi zarar talebinde bulunmamış, fakat manevi zarar için 30,000
Fransız Frangı talep etmiştir. Kendisine karşı açılan ceza davası yüzünden
Almanya'ya gitmek üzere ülkesini terketmek zorunda kaldığını ve Almanya'da bir
göçmen olarak yaşamak zorunda bırakıldığını iddia etmiştir.
65. Hükümet, başvuranın iddiasına karşılık yorumda bulunmamıştır.
66. Mahkeme, başvuranın yargılanması ve mahkumiyeti ile ilgili olarak sıkıntı
ve strese maruz kaldığı görüşündedir. Mahkeme adil karar vererek, talep ettiği
30.000 Fransız Frangına hükmetmiştir.
B. Masraf ve Giderler
67. Başvuran ayrıca, 5,000 Fransız Frangı çeviriler, posta ücretleri ve kırtasiye
giderleri için, 15,000 Fransız Frangı da avukat masraflarını karşılamak üzere masraf
ve giderler için toplam 20,000 Fransız Frangı talep etmiştir.
68. Hükümet, talep hakkında görüş belirtmemiştir.
69. Talep kanıtlarla desteklenmediği için, Mahkeme, başvurana masraf ve
giderler için 10.000 Fransız Frangı ödenmesini uygun bulmuştur.
C. Gecikme Faizi
70. Mahkemeye sunulan bilgiye göre, bu kararın verildiği tarihte Fransa'da
uygulanan yıllık faiz oranı % 2.74'tür.
Mahkeme, yukarıdaki nedenlerden dolayı,
1. 1'e karşı 6 oyla 10. Maddenin ihlal edildiğine;
2. 1'e karşı 6 oyla 6. Maddenin 1.paragrafının ihlal edildiğine;
3. Oybirliğiyle 18. Maddenin ihlal edilmediğine;
4. 1'e karşı 6 oyla;
(a) Sorumlu Devlet'in üç ay içinde başvurana aşağıdaki meblağları ödemesine:
(i) Manevi Tazminat için 30,000 (otuz bin )Fransız Frangı;
(ii) Yargılama masrafları için 10,000 (on bin ) Fransız Frangı;
(b) Yukarıdaki üç aylık sürenin aşılması halinde yıllık % 2.74 basit faiz
oranının uygulanmasına;
5. Oybirliğiyle; başvuranın adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddine;
Karar vermiştir.
Karar İngilizce olarak hazırlanmış olup, Mahkeme iç tüzüğünün 77. Maddesinin
2. Ve 3. Paragrafları gereğince 18 Temmuz 2000 tarihli bir yazı ile tebliğ edilmiştir.
Sözleşmenin 45. Maddesinin 2. Paragrafına ve Mahkeme İç Tüzüğünün 74.
Maddesinin 2. Paragrafına uygun olarak Sn. Gölcüklü'nün muhalefet şerhi bu karara
eklenmiştir.
J.P.C.
S.D.
YARGIÇ GÖLCÜKLÜ'NÜN MUHALEFET ŞERHİ
Aşağıda belirtilen nedenlerden dolayı, bu davada oyumu çoğunlukla birlikte
kullanmadım.
1. 10. Madde ile ilgili olarak, öncelikle çoğunluğun görüşünü etkileyen çok
önemli bir tespitden; sözkonusu makalenin İngilizce'ye çevirisi hakkındaki
gözlemden söz etmek istiyorum. Sözkonusu makalenin çevirisinin iki ayrı versiyonu
mevcuttur - birisi Komisyon Raporu'nun 20. Paragrafında diğeri Mahkeme Kararının
7. Paragrafında yeralmıştır. Ancak iki versiyon da yazarın düşüncelerini doğru
yansıtmamış ve bu düşüncelere sadık kalmamıştır. Bu durumda, Mahkeme'nin
sağlıklı bir sonuca ulaşması mümkün müdür?
2. Bir bütün olarak incelendiğinde makalenin zayıf bir Türkçe ile yazıldığı,
sözkonusu zamanda Hükümet tarafından uygulanan politika bağlamında Kürt
sorununun çözümü hakkında yazarın görüşünü, olaylarla ilgili gerçekler ve
medyanın görüşlerini yansıttığı görülmektedir. Yazar alaycı bir dil kullanarak küçük
duruma düşürerek soruna barışçı bir çözüm arayan ve bu konuda ısrarlı olan Kürt
aydınların tavır ve davranışlarını eleştirmiştir. Bütün bunların aldatıcı ve hilekar
olduğu görüşünü benimseyerek, bağımsız bir Kürt Devletinin kurulmasını
desteklemelerini ve bunun gerçekleşmesi için savaşmak dahil ellerinden gelen
herşeyi yapmalarını başka bir deyişle PKK teröristlerinin savaşını desteklemelerini
istemiştir. Benim görüşüme göre bu durum, güneydoğuda hakim olan terör atmosferi
içinde şiddete tahrik ve teşviğin sözkonusu olduğunun açık bir göstergesidir.
3. Kabul edilmelidir ki, başvuranı mahkum eden kararda İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi "şiddete tahrik ve teşvik" konusuna değinmeden (bkz. kararın
45. Paragrafı) sadece bölücü hareket ve propagandadan bahsetmiştir. Yazar,
makalesinde asıl amacı- bir Kürt Devletinin kurulması- saptamış ve bunu
açıklamıştır. Barışçı yoldan gidilmesini eleştirerek devam etmiş ve terör
hareketlerini kullanarak mücadele etmeyi savunmuştur. Bu durum şiddete tahrik ve
teşviğin sözkonusu olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Yazarın görüşüne göre,
şiddet bölücü hareket ve siyaset için vazgeçilmez bir unsurdur.
4. Mahkemenin daha önce de belirttiği gibi, ülkede mevcut durumla doğrudan
bağlantı halinde olan ulusal yetkililer tarafından yapılan değerlendirmenin,
kendilerine daha fazla takdir yetkisi sağlandığı için, uluslararası mahkemeye kıyasla
daha çok ağırlığa sahip olması gerektiği görüşündeyim.
5. Son olarak, düşünce ve ifade özgürlüğü sözkonusu olduğunda içtihatların
takip edilmesi gerektiğinden sözedilebilir mi? Benim görüşüme göre, ifade edilen
her düşünce hem içerik hem de biçim açısından tek olduğu için, Sözleşmenin 10.
Maddesinin 2. paragrafı bağlamında değerlendirilmesinde her türlü özel durum
dikkate alınmalıdır.
6. 6. maddenin 1. paragrafı ile ilgili olarak, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
kuruluşu hakkındaki bir değişikliğin ardından sözkonusu problemin çözülmüş
olmasına rağmen, Mahkeme, değerlendirmesini ilgili zamanda hüküm sürmekte olan
durumla sınırlamıştır. (bkz. kararın 55. Paragrafı). Bu noktada, Mahkemenin 7 kararı
ile birlikte 9 Haziran 1998 tarihli Incal Kararı'ndaki ve 8 Temmuz 1999 tarihli
Okçuoğlu Türkiye Kararındaki muhalefet şerhlerime değinmek istiyorum. Bu
davada çoğunluğun vardığı sonucun Incal Kararında da olduğu gibi, "görünüm
teorisinin" yanlış ve haksız bir uzantısı olduğunu vurgulamak istiyorum.
7. Sonuç olarak, sorumlu Devlete yüklenebilir bir ihlalin mevcut olduğunu
tespit etmedim.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło