26730/05
WyrokETPCz2010-06-15ECLI:CE:ECHR:2010:0615JUD002673005
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy skarżąca była poddana nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu w rozumieniu art. 3 Konwencji, a władze krajowe przeprowadziły skuteczne dochodzenie w tej sprawie? 2. Czy interwencja policji i wszczęcie postępowania karnego naruszyły prawo skarżącej do wolności zgromadzeń w rozumieniu art. 11 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że władze tureckie ponoszą odpowiedzialność za obrażenia skarżącej, ponieważ nie przedstawiły wiarygodnego wyjaśnienia ich pochodzenia, mimo że skarżąca znajdowała się pod kontrolą policji, a niezależne badanie lekarskie potwierdziło obecność obrażeń. Ponadto, krajowe organy sądowe nie przeprowadziły skutecznego dochodzenia w sprawie zarzutów złego traktowania. W odniesieniu do wolności zgromadzeń, Trybunał stwierdził, że prewencyjna interwencja policji, która uniemożliwiła pokojowe zgromadzenie, oraz wszczęte postępowanie karne były nieproporcjonalne i nie były konieczne w demokratycznym społeczeństwie, ponieważ grupa demonstrantów nie stanowiła zagrożenia dla porządku publicznego.Stan faktyczny
Skarżąca, Müjgan Süheyla Arpat, została zatrzymana przez policję 16 czerwca 2003 r. w Bingöl, gdy wraz z grupą innych osób próbowała zorganizować pokojową demonstrację dotyczącą kwestii kurdyjskiej. Twierdziła, że była źle traktowana podczas zatrzymania i po nim, w tym bita i pozbawiona podstawowych potrzeb. Mimo początkowego raportu medycznego z 17 czerwca 2003 r. nie wykazującego obrażeń, późniejszy raport z 19 czerwca 2003 r. sporządzony przez niezależnych lekarzy w Stambule potwierdził obecność siniaków i stłuczeń. Skarżąca złożyła skargę karną, która została dwukrotnie odrzucona przez prokuratora, a jej odwołania zostały oddalone. W osobnym postępowaniu karnym, wszczętym przeciwko niej za udział w nielegalnej demonstracji, została uniewinniona 9 września 2008 r.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Uznał za dopuszczalną skargę dotyczącą art. 3 Konwencji w odniesieniu do okresu od badania lekarskiego w szpitalu państwowym do zwolnienia skarżącej, a także skargę dotyczącą art. 11 Konwencji. 2. Uznał pozostałą część skargi za niedopuszczalną. 3. Stwierdził naruszenie art. 3 Konwencji. 4. Stwierdził naruszenie art. 11 Konwencji. 5. Zasądził na rzecz skarżącej 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz 2 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków. 6. Odrzucił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
CONSEIL DE
L'EUROPE
AVRUPA
KONSEYĐ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
ARPAT - TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢀvuru no: 26730/05)
KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ
STRAZBURG Haziran 2010
Đꢀbu karar Sözleꢀme’nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecek olup
ꢀekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2010. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (26730/05) no’lu davanın nedeni T.C. ve aynı
zamanda Almanya vatandaꢀı Müjgan Süheyla Arpat’ın (baꢀvuran) Avrupa Đnsan Hakları
Mahkemesi’ne 28 Haziran 2005 tarihinde Đnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin
Korunmasına iliꢀkin Sözleꢀme’nin (Avrupa Đnsan Hakları Sözleꢀmesi - AĐHS) 34. maddesi
uyarınca yapmıꢀ olduğu baꢀvurudur.
Baꢀvuran Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu avukatlarından
F. Karakaꢀ Doğan tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢁULLARI
Baꢀvuran 1957 doğumlu olup, Đstanbul'da ikâmet etmektedir.
A. Davanın oluꢀması Haziran 2003 tarihinde, birçok sivil toplum örgütü üyesinden oluꢀan bir grup Bingöl'ün
merkezinde toplanarak « Kadınlardan kürt sorununa diyalog çağrısı » çerçevesinde halka açık
bir toplantı gerçekleꢀtirmiꢀ ve sonrasında da bir bildiri okunmuꢀtur.
Polis, baꢀvuranın da yer aldığı bu grubun bulunduğu otobüsü Bingöl ili giriꢀinde
durdurmuꢀtur. Đlgili ꢀahıslar otobüsten indiğinde toplanmaya baꢀlamıꢀ ve sözcülerinin bir
bildiri okumaya baꢀladığı sırada polis toplanmalarının yasadıꢀı olduğunu ikaz ederek
dağılmalarını istemiꢀtir. Göstericiler bu ikaza uymadıklarından güvenlik güçleri baꢀvuranın da
aralarında olduğu göstericileri yakalayarak gözaltına almıꢀtır.
Baꢀvuran gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kalmıꢀtır (15 – 25 m2 lik bir hücrede
diğer 80 göstericiyle beraber tutulmuꢀ, aç ve susuz bırakılmıꢀ ve tuvaletleri kullanma talebi
reddedilmiꢀtir). Haziran 2003 tarihinde, baꢀvuran Bingöl Devlet Hastanesi'ne götürülmüꢀtür. Orada aynı
gün düzenlenen tıbbi rapora göre, vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmamıꢀtır.
Baꢀvuranın söylediğine göre, polis memurları doktor muayenesinden sonra kendisini kenti
terk etmesi için zorla otobüse bindirmiꢀlerdir. Bu operasyon sırasında, polisler kendisine
vurmuꢀlardır. Hükümet, baꢀvuranın gözaltı süresince polislerin kendisine ꢀiddet kullandığı
sonucunun çıkarılacağı hiçbir unsur bulunmadığını belirtmektedir. Haziran 2003 tarihinde Đstanbul'a geldiğinde ilgili ꢀahıs Türkiye Đnsan Hakları Vakfı'na
baꢀvurarak bir sağlık raporu düzenlenmesini talep etmiꢀtir. Aynı gün, üç doktor tarafından
muayene edilmiꢀtir. Bu doktorların düzenlediği 19 Haziran 2003 tarihli rapora göre, baꢀvuran,
polislerin bulunmadığı Bingöl Devlet Hastanesinde 17 Haziran günü yapılan muayenede
doktorlara vücudunda hiçbir ꢀiddet izi bulunmadığını ancak kendisine psikolojik baskı
uygulandığını söylemiꢀtir. Ayrıca raporda, yine ilgili ꢀahısın söylediğine göre, hastanede
muayene olduktan sonra polislerin kenti terk etmesi için zorla bir otobüse bindirdikleri ve
kendisine vurdukları belirtilmektedir.
Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda baꢀvuranın sağ bacağının arkasında yeꢀil renkli 3x1,5
cm boyutunda iki ekimoz, sol elinin orta parmağında 1x1 cm boyutunda morumsu ve kabuklu
bir ekimoz, sözkonusu lezyon bölgesi elle yoklandığında baꢀvuranın acı hissi ve sol elinde
« 4+/5 » nispetinde bir kas sertliği tespit edildiği belirtilmektedir. Doktorlar, bu tespitlerin
baꢀvuranın kötü muamele gördüğü yönündeki iddialarını desteklediği kanaatine varmıꢀlardır.
B. Baꢀvuranın kötü muamele ile ilgili suç duyurusu
Belirtilmeyen bir tarihte, baꢀvuran kötü muamele gördüğü gerekçesiyle polisler hakkında
Bingöl savcılığına suç duyurusunda bulunmuꢀtur. Ağustos 2003 tarihinde, Bingöl Cumhuriyet Savcısı (« savcı ») takipsizlik kararı almıꢀtır.
Bu takipsizlik kararında, baꢀvuranın gözaltı sırasında avukatıyla görüꢀebildiği, polislerin
yönetmeliğe uygun olarak yemeklerini verdiği, gözaltından sonra da bir doktor tarafından
muayene edildiği ve vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilmiꢀtir. Mart 2004 tarihinde, baꢀvuran 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporuna dayanarak bu
karara itiraz etmiꢀtir.
Muꢀ Ağır Ceza Mahkemesi baꢀkanı 5 Temmuz 2004 tarihli kararında, takipsizlik kararını
iptal etmiꢀ ve dava dosyasını savcılığa geri göndermiꢀtir. Ekim 2004 tarihinde, savcı ikinci kez takipsizlik kararı vermiꢀ ve 6 Ağustos 2003 tarihli
takipsizlik kararındaki gerekçeleri yinelemiꢀtir. Savcı, baꢀvuranın serbest bırakılmadan hemen
önce kötü muamele gördüğü iddiaları ve 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporu hakkında
yorum yapmamıꢀtır. Ocak 2005 tarihinde, ağır ceza mahkemesi baꢀvuranın itirazını reddetmiꢀ ve takipsizlik
kararını onamıꢀtır.
C. Baꢀvuran hakkında açılan ceza davası Ağustos 2003 tarihli iddianamede savcı, baꢀvuran hakkında ceza davası açmıꢀ ve 2911
sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüꢀleri Kanunu gereğince mahkûm edilmesini istemiꢀtir. Eylül 2008 tarihinde, Bingöl Ceza Mahkemesi baꢀvuran hakkında beraat kararı vermiꢀtir.
HUKUK
I. AĐHS'NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, gözaltı sırasında ve gözaltından sonra polislerin kendisini yakalayarak kenti terk
etmesi için zorla bir otobüse bindirdiğinde kötü muameleye maruz kaldığını iddia etmektedir.
Baꢀvuran ayrıca Türk hukukunda kötü muamele iddialarını ve mahkemeye eriꢀim hakkının
engellendiğini dile getirebileceği bir iç hukuk yolunun bulunmadığından ꢀikâyetçi olmaktadır.
Bu noktada, baꢀvuran AĐHS'nin 13. maddesiyle bağlantılı olarak 3. maddesine atıfta
bulunmaktadır. AĐHM, bu ꢀikâyetlerin sadece 3. madde kapsamında incelenmesinin uygun
olacağı kanaatindedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Mecail Özel davası, no 16816/03,
prg. 21, 14 Nisan 2009).
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
1. Baꢀvuranın yakalandığı tarih ile devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği 17
Haziran 2003 tarihi arasındaki dönem hakkında
AĐHM, baꢀvuranın serbest bırakılmadan önce bir doktor tarafından muayene edildiğini ve
ilgili rapora göre vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığını not etmektedir. Öte
yandan AĐHM, 19 Haziran 2003 tarihli doktor raporunda baꢀvuranın gözaltı sırasında
psikolojik baskıya maruz kaldığını ileri sürdüğünü belirtmektedir.
AĐHM, 3. madde kapsamına girebilmesi için iddia edilen kötü muamelelerin, aslında
değerlendirmesi göreceli olan asgari bir ꢀiddet arz etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Türkiye
aleyhine Öcalan davası [GC], no 46221/99, prg. 180, CEDH 2005-IV).
Mevcut davada, AĐHM, baꢀvuranın iddialarını destekleyen ve yukarıda belirtilen dönemde
AĐHS'nin 3. maddesine aykırılık teꢀkil eden muamelelere maruz kaldığı sonucunu doğuran ve
ꢀikâyet ettiği psikolojik baskının aynı hükümde belirtilen ꢀiddet düzeyinde olduğunu gösteren
hiçbir olgu ve delil baꢀlangıcı sunmadığını gözlemlemektedir (Türkiye aleyhine Oya Ataman
davası, no 74552/01, prg. 26, CEDH 2006-XIII).
Bunun sonucu olarak, baꢀvurunun bu bölümü, her ne kadar baꢀvuranın yakalandığı tarih ile
devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği tarih arasındaki dönemle ilgili olsa da,
açıkça dayanaktan yoksun olduğundan AĐHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca
reddedilmelidir.
2. Baꢀvuranın devlet hastanesinde doktor muayenesinden geçtiği tarih ile serbest
bırakıldığı tarih arasındaki dönem hakkında
Hükümet, baꢀvuranın hukuk ya da idare mahkemelerinde tazminat davası açmaması
dolayısıyla iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini iddia etmektedir.
Baꢀvuran, AĐHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafındaki gereksinimlere uyduğunu
savunmaktadır.
AĐHM, Hükümetin hukuki ve idari itiraz yollarının tüketilmediği yönündeki argümanları
hakkında daha önce de karar verdiğini hatırlatmaktadır. AĐHM, mevcut davada farklı bir
sonuca varmayı gerektirecek herhangi bir durum görememekte ve Hükümetin bu iddiasını
reddetmektedir (bakınız, aynı yönde, Türkiye aleyhine Nurgül Doğan davası, no 72194/01,
prg. 45, 8 Temmuz 2008).
AĐHS'nin 35. maddesinde öngörülen baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi
bulunmadığından, AĐHM baꢀvurunun bu bölümünü kabuledilebilir ilan etmektedir.
B. Esasa iliꢀkin
Hükümet, baꢀvuranın iddialarının dayanağı olmadığını belirtmektedir.
Bu bağlamda Hükümet, baꢀvuranın gözaltı süresi bittiğinde bir doktor tarafından muayene
edildiğini ve bu doktorun 17 Haziran 2003 tarihli raporuna göre baꢀvuranın vücudunda hiçbir
yara ve darp izine rastlanmadığını hatırlatmaktadır. Hükümet, buradan yola çıkarak,
baꢀvuranın vücudunda tespit edilen ekimozların yakalandığı sırada ve gözaltı süresinde
oluꢀamayacağını eklemektedir. Hükümete göre, 19 Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda
kaydedilen lezyonların AĐHS'nin 3. maddesi kapsamında Devletin sorumluluğuna atfedilen
bir muameleden kaynaklandığı sonucunu doğuracak herhangi bir kanıt unsuru
bulunmamaktadır.
Baꢀvuran, olayların kendi anlattığı ꢀekilde meydana geldiğini yinelemektedir.
AĐHM, iddia edilen olguların Türkiye Đnsan Hakları Vakfı'nın doktoru tarafından 19
Haziran 2003 tarihinde verilen tıbbi raporda belirtilen yaraların kaynağı olduğu hakkında
taraflar arasında bir anlaꢀmazlık bulunduğunu kaydetmektedir. AĐHM, bir kimsenin tamamen
polis memurlarının kontrolü altında olduğu halde gözaltı sırasında yaralanması durumunda,
bu süreçte meydana gelen her türlü yaralanmanın olaylara dair güçlü karinelere sebebiyet
verdiğini hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Salman davası [GC], no 21986/93, prg. 100,
CEDH 2000-VII). Dolayısıyla bu yaraların kaynağı hakkında makul bir açıklama getirmek ve
mağdurun iddialarını – özellikle bu iddialar tıbbi belgelerle desteklemiꢀ ise – ꢀüphe
uyandırabilecek olayları açıklayan kanıtlar sunmak Hükümetin sorumluluğundadır (bakınız,
diğer birçoğu arasından, Türkiye aleyhine Ayꢀe Tepe davası, no 29422/95, prg. 35, Temmuz 2003).
AĐHM mevcut davada, baꢀvuranın 16 Haziran 2003 tarihinde Bingöl'de düzenlenen halka
açık bir gösteriye gitmek üzere bindiği otobüste yakalandığını tespit etmektedir. Baꢀvuran
ertesi gün devlet hastanesinde muayene edilmiꢀ, dolayısıyla kenti terk eden bir otobüse zorla
bindirildiği ana kadar ulusal yetkililerin kontrolü altında kalmıꢀtır. AĐHM, bu olayların
Hükümet tarafından itiraz görmediğini not etmektedir. Bu itibarla ispat yükümlülüğü
yetkililere ait olduğundan, baꢀvuranın vücudunda tespit edilen lezyonlar hakkında açıklama
getirmek de onlara düꢀmektedir.
Öte yandan AĐHM, her ne kadar 17 Haziran 2003 tarihli tıbbi raporda baꢀvuranın
vücudunda hiçbir lezyon ya da ekimoz tespit edilmediği doğru olsa da, 19 Haziran 2003
tarihli tıbbi raporda sağ bacağın arkasında yeꢀil renkli 3x1,5 cm boyutunda iki ekimoz, sol
elin orta parmağında 1x1 cm boyutunda morumsu ve kabuklu bir ekimoz, sözkonusu lezyon
bölgesi elle yoklandığında acı hissi ve sol elde « 4+/5 » nispetinde bir kas sertliği tespit
edildiğini gözlemlemektedir. Doktorlar, bu tespitlerin baꢀvuranın kötü muamele gördüğü
yönündeki iddialarını desteklediği kanaatine varmıꢀlardır.
AĐHM, ayrıca baꢀvuranın olayların meydana geliꢀi hakkında ayrıntılı açıklamalar
getirdiğini belirtmektedir. AĐHM, serbest bırakıldığının ertesi günü Đstanbul'a geldiğinde
baꢀvuranın kendisini gözaltı sırasında muayene eden doktorlardan baꢀka birine görünmek
üzere giriꢀimde bulunduğunu ve baꢀvuranın muayene olmak için Türkiye Đnsan Hakları
Vakfı'na gittiğini, buradan bir sağlık raporu aldığını, daha sonra gördüğü kötü muameleden
dolayı polis memurları hakkında adli makamlara suç duyurusunda bulunduğunu
kaydetmektedir. AĐHM, baꢀvuranın mevcut davada kötü muamele iddialarını savunmak için
elinden gelen herꢀeyi yaptığı kanaatindedir. Bu durumda, AĐHM ilgili ꢀahısın vücudunda
tespit edilen lezyonların kaynağının mantıklı bir ꢀekilde açıklanmamasında ve 17 Haziran ile Haziran 2003 tarihli raporlarda farklı tespitlerin yer almasında Hükümetin sorumluluğu
olduğu kanaatine varmaktadır.
Adli makamlar tarafından açılan ceza davasında hakimler sadece 19 Haziran 2003 tarihli
raporu dikkate almamakla kalmayıp, ne baꢀvuranı ve ne de diğer göstericileri dinlemeye de
gerek duymamıꢀlardır. Takipsizlik kararları ve ağır ceza mahkemesinin hükümlerinde,
baꢀvuranın gözaltı süresi sonunda ve Bingöl'den uzaklaꢀtırılması sırasında uygulanan kötü
muamele iddialarına karꢀı sessiz kalınmıꢀtır. Dolayısıyla, adli makamlar da baꢀvuranın kötü
muamele iddiaları hakkında etkili bir soruꢀturma yapma pozitif yükümlülüklerini gereğince
yerine getirmemiꢀlerdir.
Bu itibarla, AĐHS'nin 3. maddesi ihlal edilmiꢀtir.
II. AĐHS'NĐN 11. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA
Baꢀvuran, aynı ꢀekilde hakkında ceza davası açıldığı ve sözkonusu gösterinin polis
tarafından engellenmesi dolayısıyla ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğünün ihlal
edildiğinden ꢀikâyetçi olmakta; AĐHS'nin 10 ve 11. maddelerine atıfta bulunmaktadır. AĐHM,
bu ꢀikâyetlerin sadece 11. madde açısından incelenmesine karar vermektedir (Türkiye
aleyhine Çiloğlu ve diğerleri davası, no 73333/01, prg. 38, 6 Mart 2007).
A. Kabuledilebilirliğe iliꢀkin
Hükümet, baꢀvuranın AĐHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında öngörüldüğü gibi AĐHM'ne
altı aylık süre içerisinde müracaat etmediğini savunmaktadır. Hükümete göre, bu süre ihtilaflı
gösterinin yapıldığı 16 Haziran 2003 tarihinde baꢀlamaktadır.
AĐHM, baꢀvuranın 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüꢀleri Kanunu kapsamında
yasadıꢀı bir gösteriye katıldığı gerekçesiyle ceza davasına konu olduğunu not etmektedir. Bu
dava, AĐHM'nin kanaatine göre, 35. maddenin 1. paragrafı anlamında iç hukuktaki kesin karar
olan 9 Eylül 2008 tarihinde sonuçlanmıꢀtır. Baꢀvurunun 28 Haziran 2005 tarihinde, yani altı
aylık süreden önce yapılması dolayısıyla, Hükümetin bu yöndeki iddiasının reddedilmesi
uygun olacaktır.
AĐHM, diğer taraftan bu ꢀikâyetin 35. maddenin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan
yoksun olmadığını ve baꢀka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını gözlemlemektedir.
Dolayısıyla, ꢀikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.
B. Esasa iliꢀkin
Hükümet, ihtilaflı gösterinin yasadıꢀı olduğunu, bu nedenle daha önceden yetkili mercilere
bildirilmediğini savunmaktadır.
Baꢀlangıçta AĐHM, baꢀvuranın toplantı hakkına bir müdahalenin sözkonusu olduğu
hususunda taraflar arasında bir anlaꢀmazlık bulunmadığını kaydetmektedir. Bu müdahale sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüꢀleri Kanunu kapsamında yasal bir zemine dayanmakta
ve dolayısıyla AĐHS'nin 11. maddesinin 2. paragrafı anlamında « kanunla öngörülme »
ilkesine uymaktadır. Öte yandan, sözkonusu müdahale 11. maddenin 2. paragrafında dile
getirilen meꢀru amaçlardan en az birini, yani kamu düzenini koruma amacını hedeflemektedir.
Geriye müdahalenin demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığının belirlenmesi
kalmaktadır.
Bu noktada AĐHM, ilk önce 11. madde ile ilgili yerleꢀik içtihadından çıkan temel ilkelere
atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Djavit An davası, no 20652/92, prg. 56-57, CEDH
2003-III, Fransa aleyhine Piermont davası, 27 Nisan 1995, prg. 76-77, seri A no 314, ve
Avusturya aleyhine Plattform « Ärzte für das Leben » davası, 21 Haziran 1988, prg. 32, seri A
no 139). Böylece bu içtihattan, yasal gösterilerin en iyi ꢀekilde yapılmasını ve bütün
vatandaꢀların güvenliğini sağlamak amacıyla yetkililerin gerekli önlemleri alma
yükümlülüğünün bulunduğu ortaya çıkmaktadır.
AĐHM, Devletlerin sadece toplantı yapma hakkını korumakla kalmayıp, bu hakkı dolaylı
yoldan usulsüz bir ꢀekilde sınırlandırmaktan da kaçınmalarının gerektiğini hatırlatmaktadır.
Diğer taraftan AĐHM, 11. maddenin esasen kamu güçlerinin, bireyin güvence altına alınan
haklarına keyfi müdahalesine karꢀı korumayı amaçlamakla birlikte, fazladan bu hakların etkili
bir ꢀekilde kullanılmasını sağlamak için pozitif yükümlülük de getirebileceğini
kaydetmektedir (Djavit An, ilgili bölüm, prg.57).
AĐHM, yine bu ilkelerin kamu alanlarında düzenlenen gösteri ve yürüyüꢀler için de
uygulanabileceğini hatırlatmaktadır (Djavit An, ilgili bölüm, prg. 56). Bununla birlikte, kamu
düzeni ve ulusal güvenliğin sağlanması gerekçesiyle, Yüksek Sözleꢀmeci Taraf'ın toplantı
yapılmasını izne bağlaması ve derneklerin faaliyetlerini düzenleyici tedbirler alması, 11.
madde anlayıꢀına ters düꢀmemektedir (Türkiye aleyhine Karatepe ve diğerleri davası, no
33112/04, 36110/04, 40190/04, 41469/04 ve 41471/04, prg. 46, 7 Nisan 2009).
Son olarak, halka açık bir alanda gerçekleꢀtirilen her türlü gösteri günlük yaꢀamın akıꢀını
belirli bir ölçüde bozacak bir karıꢀıklığa ve hasmane tepkilere yol açabilir. Ancak, AĐHM
durumun kurallara aykırı olmasının, tek baꢀına, toplanma özgürlüğüne müdahaleyi haklı
çıkarmayacağı kanaatindedir (Karatepe ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 47).
Mevcut davada, geniꢀ çaplı bir incelemeden sonra AĐHM, dosyada gösterici grubun kamu
düzeni için tehlike yarattığını gösteren hiçbir bir unsur bulunmadığını tespit etmektedir
(Türkiye aleyhine Balçık ve diğerleri davası, no 25/02, prg. 51, 29 Kasım 2007). AĐHM,
polisin göstericilerin il merkezine gelmesini engelleyerek ve sözcülerinin otobüsün yanında
bildiri okuyacağı sırada göstericileri yakalayarak önleyici bir müdahalede bulunduğunu
gözlemlemektedir. Polisin bu önleyici müdahalesi baꢀvuran dahil göstericileri barıꢀçıl bir
toplantı yapma haklarından mahrum bırakmıꢀ ve uygun bir yerde güncel bir konuda yani kürt
sorunu hakkında kamuoyunun dikkatini çekme fırsatını ellerinden almıꢀtır.
AĐHM, AĐHS'nin 11. maddesinde koruma altına alınan toplantı yapma özgürlüğünün
bütünüyle engellenmemesi için, göstericiler ꢀiddet eylemlerine karıꢀmadığı müddetçe, kamu
güçlerinin barıꢀçıl toplantılara hoꢀgörüyle bakmalarının önemli olduğunu yinelemektedir
(Oya Ataman, ilgili bölüm, prg. 42).
Bu itibarla, AĐHM mevcut davada polis müdahalesinin ve baꢀvuran hakkında açılan ceza
davasının orantısız olduğu kanaatine varmaktadır. Ayrıca AĐHM, bu önlemlerin AĐHS'nin 11
maddesinin ikinci paragrafı anlamında kamu düzeninin korunması açısından gerekli
olmadığını kaydetmektedir (Oya Ataman, ilgili bölüm, prg. 43).
Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiꢀtir.
III. AĐHS'NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA
Baꢀvuran, maddi tazminat olarak 2 000 Euro ve manevi tazminat olarak 10 000 Euro talep
etmektedir. Baꢀvuran ayrıca, AĐHM önünde görülen yargılama masrafları karꢀılığında 5 000
Euro talep etmektedir. Bu bağlamda, baꢀvuran avukatı ile imzaladığı bir sözleꢀme ile Đstanbul
barosunun ücret baremini sunmaktadır.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.
AĐHM, tespit edilen ihlal ile iddia edilen maddi tazminat arasında nedensellik bağı
göremediğinden bu talebi reddetmektedir. Buna karꢀın, baꢀvurana manevi tazminat olarak
talep ettiği 10 000 Euro tutarının tamamının ödenmesinin uygun olacağı kanaatine
varmaktadır. Yargılama masraf ve giderleri için elindeki belgeleri ve yerleꢀik içtihadında
belirtilen kıstasları göz önüne alan AĐHM, baꢀvurana 2.000 Euro ödenmesinin makul
olacağına hükmetmektedir.
AĐHM gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına
uyguladığı orana üç puanlık bir artıꢀın ekleneceğini belirtmektedir.
BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBĐRLĐĞĐYLE,
1. Baꢀvuranın devlet hastanesinde sağlık kontrolünden geçtiği tarih ile serbest bırakıldığı
döneme iliꢀkin AĐHS’nin 3. maddesi ve ayrıca 11. maddesi hakkında yapılan ꢀikayetin
kabuledilebilir olduğuna;
2. Baꢀvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;
3. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
4. AĐHS’nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;
5. a) AĐHS’nin 44 / 2 maddesi gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç ay içinde,
miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ve masraflarla birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru
üzerinden TL.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvurana:
i. manevi tazminat olarak 10.000 (on bin) Euro maddi tazminat ödenmesine;
ii. yargılama masraf ve giderleri için baꢀvurana 2.000 (iki bin) Euro ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet
tarafından, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan
fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
6. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine;
KARAR VERMĐꢁTĐR.
Đꢀbu karar Fransızca olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM’nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3.
paragraflarına uygun olarak 15 Haziran 2010 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło