26893/02
WyrokETPCz2008-12-16ECLI:CE:ECHR:2008:1216JUD002689302
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy brak skutecznego dochodzenia w sprawie zarzutów tortur i nieludzkiego traktowania, w tym gwałtu, podczas zatrzymania przez żandarmerię, stanowi naruszenie proceduralnego aspektu art. 3 Europejskiej Konwencji Praw Człowieka?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć skarżące nie przedstawiły wystarczających dowodów na materialne naruszenie art. 3 Konwencji (tj. na to, że faktycznie były torturowane), to jednak władze tureckie nie przeprowadziły skutecznego dochodzenia w sprawie ich wiarygodnych zarzutów. Trybunał podkreślił, że instytucje odpowiedzialne za dochodzenia w podobnych sprawach (takie jak İl İdare Kurulu) nie mogą być uznane za niezależne, ponieważ składają się z urzędników podlegających hierarchicznie gubernatorowi, który jest powiązany z siłami bezpieczeństwa. Ponadto, zastosowanie ustawy nr 4616, która doprowadziła do zawieszenia postępowania karnego przeciwko żandarmom, stworzyło faktyczną bezkarność dla domniemanych sprawców, co uniemożliwiło ustalenie odpowiedzialności i ukaranie winnych. W konsekwencji, dochodzenie nie spełniło wymogów skuteczności i kompleksowości wynikających z proceduralnego aspektu art. 3 Konwencji.Stan faktyczny
Skarżące, Mukadder Ataç (ur. 1977) i Süheyla Seven (ur. 1978), zostały zatrzymane 15 września 1998 r. pod zarzutem przynależności do PKK. Twierdziły, że podczas zatrzymania w posterunku żandarmerii w Çınar były torturowane, bite, rażone prądem, rozbierane do naga, a także zgwałcone pałką w okolice analne i waginalne. Pomimo trzykrotnych badań lekarskich, raporty nie wykazały śladów złego traktowania ani stosunków seksualnych. Skarżące zostały zwolnione z zarzutów przynależności do PKK, ale ich skarga dotycząca tortur doprowadziła do postępowania przeciwko żandarmom, które zostało zawieszone na mocy ustawy nr 4616.Rozstrzygnięcie
Skarga w zakresie art. 3 Konwencji uznana za dopuszczalną; pozostała część skargi uznana za niedopuszczalną. Stwierdzono brak naruszenia materialnego aspektu art. 3 Konwencji. Stwierdzono naruszenie proceduralnego aspektu art. 3 Konwencji. Zasądzono na rzecz każdej ze skarżących 5 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz łącznie 3 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków. Odrzucono pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
COUNCIL
AVRUPA
OF EUROPE
KONSEYİ
AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ
ĐKĐNCĐ DAĐRE
ATAꢀ VE SEVEN – TÜRKĐYE DAVASI
(Baꢁvuru no: 26893/02)
KARAR
STRAZBURG Aralık 2008
Đꢀbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koꢀullar çerçevesinde kesinleꢀecektir. ꢁekli
düzeltmelere tabi olabilir.
______________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2008. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan
Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak
suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
USUL
Davanın nedeni, T.C. vatandaꢀları Mukadder Ataꢀ ile Süheyla Seven’in
(“baꢀvuranlar”) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne, 14 Mart 2002 tarihinde, Đnsan Hakları
ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleꢀme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi uyarınca,
Türkiye aleyhine yaptıkları 26893/02 sayılı baꢀvurudur.
Baꢀvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Đstanbul Barosu
avukatlarından F. Karakaꢀ Doğan ve Eren Keskin tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
I. DAVANIN KOꢀULLARI
A. Baꢁvuranların yakalanması ve gözaltına alınması
Baꢀvuranlar, sırasıyla 1977 ve 1978 doğumlu olup Batman’da ikamet etmektedirler.
Baꢀvuranlar, 15 Eylül 1998’de, Diyarbakır kırsal alanında bulunan bir kontrol
noktasında, PKK terör örgütüne üye oldukları ꢀüphesiyle jandarma tarafından
yakalanmıꢀlardır. Yakalanmalarının ardından her iki baꢀvuran da Çınar Merkez Sağlık
Ocağı’na götürülmüꢀ ve tıbbi muayeneden geçmiꢀtir. Doktor raporuna göre, baꢀvuranların
vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıꢀtır. Doktor, baꢀvuranların cinsel
iliꢀkiye girdiklerine dair herhangi bir belirti bulunmadığını kaydetmiꢀtir. Baꢀvuranlar, daha
sonra Diyarbakır’daki Çınar Jandarma Karakolu’na götürülerek gözaltına alınmıꢀlardır.
Baꢀvuranlar, jandarma karakolundaki gözaltı sırasında gözlerinin bağlandığını, tehdit
edildiklerini, hakarete uğradıklarını, çırılçıplak soyulduklarını, kendilerine elektrik ꢀoku
verildiğini, dövüldüklerini ve kollarından asıldıklarını iddia etmiꢀlerdir. Jandarmalar, anal ve
vajinal bölgelerine cop sokarak baꢀvuranlara tecavüz etmiꢀlerdir. Eylül 1998’de, baꢀvuranlar jandarma tarafından sorgulanmıꢀtır. Baꢀvuranlar,
PKK’ya katılmak üzere olduklarını belirtmiꢀ ve örgütle olan bağlantılarına iliꢀkin ayrıntılı
bilgi vermiꢀlerdir. Eylül 1998’de, baꢀvuranlar, bir adli tıp uzmanı tarafından yeniden muayene edilmiꢀ
ve vücutlarında herhangi bir kötü muamele izine rastlanmamıꢀtır. Doktor raporunda,
baꢀvuranların cinsel iliꢀkiye girmedikleri kaydedilmiꢀtir. Eylül 1998’de, baꢀvuranlar yeniden Çınar Merkez Sağlık Ocağı’na götürülmüꢀ ve
bir adli tıp uzmanı tarafından muayene edilmiꢀtir. Doktor, birinci baꢀvuran Mukadder Ataꢀ’ın
vücudunda kötü muameleye maruz kaldığı veya cinsel iliꢀkiye girdiğine dair herhangi bir
belirtiye rastlamamıꢀtır. Doktor raporunda, ikinci baꢀvuran Süheyla Seven ile ilgili olarak,
yapılan vajinal ve anal muayene sonrasında, baꢀvuranın vücudunda herhangi bir kötü
muamele izine rastlanmadığı ve söz konusu kiꢀinin cinsel iliꢀkiye girmediği kaydedilmiꢀtir. Eylül 1998’de, baꢀvuranlar sırasıyla Çınar Cumhuriyet Savcısı ile Çınar Sulh
Hukuk Mahkemesi hakimi huzuruna çıkartılmıꢀlardır. Baꢀvuranlar, Cumhuriyet Savcısı
önünde, PKK ile olan bağlantılarıyla ilgili olarak daha önce jandarmaya detaylı bilgi
verdiklerini ifade etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar, jandarmaya vermiꢀ oldukları ifadelerin doğru
olduğunu ve herhangi bir kötü muamele veya baskıya maruz kalmadıklarını kaydetmiꢀlerdir.
Ancak, aynı gün hakim tarafından yapılan sorgulama sırasında, baꢀvuranlar,
aleyhlerindeki suçlamaları reddetmiꢀ, jandarmaların kendilerine iꢀkence yaptıklarını ve
okumadıkları bazı ifadeleri imzalamaya zorlandıklarını iddia etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar,
Cumhuriyet Savcısı huzurunda vermiꢀ oldukları ifadeler kendilerine okunduğunda, söz
konusu ifadelerin doğruluğunu kabul etmiꢀlerdir. Bunun üzerine, hakim baꢀvuranların
tutuklanmasına karar vermiꢀtir.
B. Sanık jandarmalar aleyhinde yapılan kovuꢁturma ꢁubat 1999’da, baꢀvuranların avukatı Eren Keskin, baꢀvuranların Çınar Jandarma
Karakolu’ndaki gözaltı sırasında çeꢀitli iꢀkencelere maruz bırakıldıklarını iddia ederek,
Diyarbakır Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’na sunulmak üzere, Đstanbul Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’na
suç duyurusunda bulunmuꢀtur. Eren Keskin, baꢀvuranların dövüldüğünü, elektrik ꢀokuna
maruz bırakıldıklarını, çırılçıplak soyulduklarını, vajinal ve anal bölgelerine cop sokularak
tecavüze uğradıklarını iddia etmiꢀtir. Avukat, adli makamlardan baꢀvuranlar ile baꢀvuranları
sorgulayan memur ve amirlerin ifadelerinin alınmasını talep etmiꢀtir. Avukat, ayrıca,
baꢀvuranların ilk olarak fiziksel muayene için Batman Devlet Hastanesi’ne, daha sonra ise
tecavüz iddiasının kanıtlanmasına yardımcı olması için iꢀkencenin psikolojik etkilerinin
belirlenmesi amacıyla Đstanbul Çapa Tıp Fakültesi’ndeki psikolojik travma merkezine
götürülmelerini talep etmiꢀtir. Avukat, son olarak, baꢀvuranlara iꢀkence yapan kiꢀiler
aleyhinde savcılık tarafından cezai kovuꢀturma baꢀlatılmasını talep etmiꢀtir. Mart 1999’da, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, kamu görevlilerinin ve/veya
memurların Memurların Yargılanması Hakkındaki Kanun uyarınca kovuꢀturulduklarını
hatırlatarak yetkisinin bulunmadığını belirtmiꢀ ve baꢀvuranlara iꢀkence yaptığı iddia edilen
jandarmaları kovuꢀturmak için izin talep etmek üzere dava dosyasını Diyarbakır Valiliği Đl
Đdare Kurulu’na göndermiꢀtir. Ağustos 1999’da, vali yardımcısı ile diğer altı memurdan oluꢀan Diyarbakır
Valiliği Đl Đdare Kurulu, jandarmalar aleyhinde cezai kovuꢀturma baꢀlatmak için yeterli delil
bulunmadığına karar vermiꢀ ve sonuç olarak sanıkların “men-i muhakemelerine” karar
vermiꢀtir. Karar, incelenmek üzere Danıꢀtay’a gönderilmiꢀtir. Aralık 2000’de, ꢀartlı salıverilmeye iliꢀkin 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girmiꢀtir.
Bu kanun, 23 Nisan 1999 tarihine kadar iꢀlenen ve verilen cezanın azami on yılı aꢀmadığı
suçlardan dolayı ꢀartla salıverilmeye, dava ve cezaların ertelenmesine hükmetmektedir. 4616
sayılı Kanun’un 5 (a) maddesinde, diğer hususlar meyanında, eski Ceza Kanunu’nun 243.
maddesinde yer alan suçlara verilen cezaların ertelenemeyeceği belirtilmiꢀtir. Ekim 2001’de, Danıꢀtay, jandarmalar tarafından iꢀlendiği iddia edilen suçların
Ceza Kanunu’nun 245. maddesi kapsamına girdiği sonucuna varmıꢀtır. Bu nedenle, Danıꢀtay, sayılı kanunun 1/4 maddesi uyarınca, jandarmalar aleyhindeki cezai kovuꢀturmanın
ertelenmesine ve beꢀ yıllık süre içerisinde sanıklar tarafından aynı veya daha ciddi nitelikte
bir suçun iꢀlenmemesi halinde kovuꢀturmanın sonlandırılmasına karar vermiꢀtir.
C. Baꢁvuranlar aleyhindeki cezai kovuꢁturma
Ekim 1998’de, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Ceza
Kanunu’nun 168/2 maddesi uyarınca PKK’ya üye oldukları gerekçesiyle baꢀvuranlar
aleyhinde dava açmıꢀtır. Mayıs 1999 tarihli duruꢀmada, her iki baꢀvuran da aleyhlerindeki suçlamaları
reddetmiꢀ ve jandarma gözetiminde bulundukları sırada iꢀkenceye maruz bırakıldıklarını iddia
etmiꢀlerdir. Đkinci baꢀvuran, ayrıca, jandarmalar tarafından tecavüze uğradığını iddia etmiꢀtir.
Jandarma karakolunda ve Cumhuriyet Savcısı huzurunda vermiꢀ oldukları ifadeler kendilerine
sorulduğunda, baꢀvuranlar, jandarmaların iꢀkencesinden kaçmak için aleyhlerindeki bütün
suçlamaları kabul ettiklerini, jandarma karakolunda vermiꢀ oldukları ifadeleri reddederlerse
iꢀkence göreceklerine dair jandarmaların kendilerini tehdit ettiklerini, bu yüzden de
Cumhuriyet Savcısı’nın huzurunda özgürce konuꢀamadıklarını ifade etmiꢀlerdir. Mahkeme,
baꢀvuranların serbest bırakılmasına karar vermiꢀtir. Eylül 1999’da, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, baꢀvuranların PKK’ya
katılmadan önce yakalandıklarını ve örgütün eylemlerine karıꢀtıklarına dair herhangi bir kanıt
bulunmadığını tespit etmiꢀ ve beraatlarına karar vermiꢀtir. Herhangi bir itirazda
bulunulmadığı için, bu karar 22 Aralık 1999’da kesinleꢀmiꢀtir.
HUKUK
I. AĐHS’NĐN 3. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI
Baꢀvuranlar, jandarma gözetiminde bulundukları sırada tecavüz dahil çeꢀitli
iꢀkencelere maruz bırakıldıkları ve suçluların cezalarını çekmeleri için yerel makamlar
tarafından etkili bir soruꢀturma yapılmadığı konusunda ꢀikayetçi olmuꢀlar ve bu ꢀikayetlerini
AĐHS’nin 3. ve 13. maddelerine dayandırmıꢀlardır.
AĐHM, bu ꢀikayetlerin yalnızca AĐHS’nin 3. maddesi bakımından incelenmesi
gerektiği kanaatindedir.
A. Kabuledilebilirlik
Hükümet, AĐHS’nin 35/1 maddesi uyarınca, baꢀvuranların mevcut iç hukuk yollarını
tüketmediklerini iddia etmiꢀtir. Hükümet, bu bağlamda, baꢀvuranların iddia ettikleri zararı
telafi edebilecek medeni ve idari hukuk yollarından yararlanmadıklarını ileri sürmüꢀtür.
AĐHM, daha önceki benzer davalarda Hükümet’in ön itirazlarını inceleyip reddettiğini
hatırlatır (Karayiğit / Türkiye, no. 63181/00). AĐHM, söz konusu davada, yukarıda bahsedilen
davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koꢀul bulunmadığı
kanaatindedir. Bu nedenle, AĐHM, Hükümet’in ön itirazını reddeder.
AĐHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu ꢀikayetin dayanaktan yoksun olmadığını
kaydeden AĐHM, ayrıca baꢀka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru
bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle ꢀikayet kabuledilebilir niteliktedir.
A. Esas
1. Tarafların ifadeleri
Baꢀvuranlar, PKK ile olan bağlantılarını itiraf etmeleri için Çınar Jandarma Karakolu’nda
görevli jandarmalar tarafından tecavüz dahil çeꢀitli iꢀkencelere maruz bırakıldıklarını iddia
etmiꢀlerdir. Baꢀvuranlar, jandarmalar tarafından okumalarına izin verilmeyen itiraf
cümlelerini imzalamaya zorlanmıꢀlardır. Ayrıca, üç kere tıbbi muayeneden geçmelerine
rağmen, bütün raporlarda, cinsel iliꢀkiye girmedikleri ve vücutlarında herhangi bir kötü
muamele izine rastlanmadığı belirtilmiꢀtir. Bu raporlar, jandarma açısından cezai mesuliyeti
engellemek amacıyla uygun bir biçimde yazılmıꢀ ve tuhaf olarak raporların hiçbiri muayeneyi
yapan doktorun adını belirtmemiꢀtir. Son olarak, ulusal makamlar, etkili bir soruꢀturma
yürütmeyerek iꢀkence iddialarını görmezden gelmiꢀler ve jandarmanın adaletten kaçmasına
göz yummuꢀlardır.
Hükümet, baꢀvuranların iddialarının asılsız olduğunu belirtmiꢀtir. Baꢀvuranların üç
sağlık muayenesinden geçtiğini ve raporlarda kötü muamele veya cinsel birleꢀme belirtisi
olmadığının kaydedildiğini ifade etmiꢀtir. Buna göre, baꢀvuranların iddialarını destekler
nitelikte delillerin olmaması nedeniyle soruꢀturma makamlarının jandarma hakkındaki
takibata son vermesi anlaꢀılabilirdir. Hükümet, ayrıca, baꢀvuranların, güvenlik güçleri
tarafından iꢀkenceye maruz kaldıklarını kanıtlar nitelikte somut deliller gösteremediklerini
ileri sürmüꢀtür.
2. Genel Đlkeler
AĐHM, 3. maddenin, AĐHS’nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biri
olduğunu yinelemiꢀtir. Ayrıca, bu madde, Avrupa Konseyi’ni oluꢀturan demokratik
toplumların temel değerlerinden birini muhafaza etmektedir. Bireylerin korunması için bir
araç olarak AĐHS’nin amaç ve hedefi, 2. maddenin, sağladığı güvenceleri, uygulanabilir ve
etkili kılmak amacıyla yorumlanmasını ve uygulanmasını da gerektirir (bkz., Avꢀar – Türkiye,
no. 25657/94).
Mahkeme, sağlık durumu iyi bir ꢀekilde gözaltına alınan bir bireyin serbest
bırakıldığında çeꢀitli darp ve cebir izleri taꢀıması durumunda, Devletin bu izlerin nedenine
iliꢀkin makul bir açıklama getirmek ve mağdurların iddialarını -hele bir de bu iddialar tıbbi
raporlarla desteklenmiꢀse- çürüten kanıtlar ileri sürmek yükümlülüğü taꢀıdığını tekrarlar
(bkz., Çolak ve Filizer – Türkiye, no. 32578/96 ve no. 32579/96, 8 Ocak 2004; Selmouni-
Fransa [BD], no.25803/94; 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı; 4 Aralık 1995 tarihli
Ribitsch-Avusturya kararı).
Mahkeme, görevinin ikincil niteliklerine karꢀı duyarlıdır ve belli bir davanın
koꢀullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mercii rolünü üstlenmede
dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz., diğer kararların yanı sıra, McKerr – Đngiltere, no.
28883/95, 4 Nisan 2000). AĐHS’nin 3. Maddesi kapsamında öne sürülen iddialar için,
AĐHM’nin özellikle etraflı bir inceleme yapması gereklidir (bkz. Ülkü Ekinci – Türkiye, no.
27602/95) ve AĐHM bunu tarafların sunduğu tüm bilgi ve belgeleri temel alarak
gerçekleꢀtirecektir.
AĐHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla ‘her türlü makul ꢀüpheden uzak’ delil
ölçütüne baꢀvurmaktadır (bkz., Orhan – Türkiye, no. 25656/94, 18 Haziran 2002; yukarıda
anılan Avꢀar). Bununla birlikte, böyle bir delil, yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir
göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz.,
yukarıda anılan Ülkü Ekinci).
Ayrıca, gözaltında bulunan kiꢀilerin durumunda olduğu gibi, söz konusu olayların,
tamamen veya büyük ölçüde yetkililerin bilgisi dahilinde olması halinde, tutukluluk sırasında
oluꢀan yaralanmalara iliꢀkin olarak kuvvetli fiili karineler ortaya çıkacaktır. Tatmin ve ikna
edici bir açıklama getirme yönündeki ispat yükümlülüğü Hükümete aittir (bkz., Salman –
Türkiye [BD], no. 21986/93).
Bu bağlamda, AĐHM, bir kiꢀinin 3. maddeye aykırı olarak polis veya benzer devlet
görevlileri tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia
ortaya attığı durumlarda, söz konusu hükmün, AĐHS’nin 1. maddesinde yer alan devletin
“kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AĐHS’de yer alan hak ve özgürlükleri tanıması”
genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruꢀturma yapılması
gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruꢀturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını
sağlar nitelikte olmalıdır. Aksi durumda, temel önemine rağmen, iꢀkence ve insanlık dıꢀı ve
onur kırıcı muamele ve cezaya iliꢀkin genel kanuni yasak, uygulamada etkisiz olur ve bazı
durumlarda Devlet görevlilerinin fiili masuniyet yoluyla kontrolü altındaki kiꢀilerin haklarını
istismar etmeleri mümkün olurdu (bkz., Assenov ve Diğerleri – Bulgaristan, 28 Ekim 1998
tarihli karar).
3. Yukarıda belirtilen ilkelerin somut dava olaylarına uygulanması
a) Baꢁvuranların maruz kaldığı iddia edilen kötü muamele
Somut davada, AĐHM, baꢀvuranların, ikisi gözaltından sonra olmak üzere, 15 Eylül
1998, 19 Eylül 1998 ve 21 Eylül 1998 tarihlerinde üç sağlık muayenesinden geçtiklerini
kaydetmiꢀtir. Sağlık raporlarında, baꢀvuranların bedenlerinde kötü muamele belirtisi olmadığı
ve cinsel iliꢀki yaꢀadıklarına dair bir gösterge olmadığı ifade edilmiꢀtir.
Baꢀvuranlar, bu raporların güvenlik güçleri tarafından düzenlendiğini ve dolayısıyla
gerçeği yansıtmadığını iddia etmelerine rağmen raporda yer alan bulgulara itiraz etmek için
herhangi bir giriꢀimde bulunmamıꢀlardır. Baꢀvuranların yasal temsilcisi Eren Keskin’in, iddia
konusu iꢀkencenin ve bilhassa cinsel tecavüzün fiziksel ve psikolojik etkilerinin belirlenmesi
amacıyla yetkililerden baꢀvuranları ek sağlık muayenesi için hastaneye göndermeleri
talebinde bulunmuꢀ olduğu doğrudur. Ancak, yetkililer tarafından sergilenen atalet karꢀısında,
baꢀvuranların avukatı, baꢀvuranların serbest kalmasını müteakip onların bir sağlık kliniği veya
bir hastaneden baꢀka bir sağlık raporu temin etmelerine yardımcı olabilirdi (bkz., örnek
olarak, yukarıda anılan Aksoy). Cinsel tecavüzün mağdur üzerinde diğer fiziksel ve ruhsal
ꢀiddet türlerinde olduğu kadar çabuk sürede iyileꢀmeyen derin psikolojik yaralar bırakması
göz önüne alındığında, bahse konu rapor AĐHM önünde görülen yargılama zarfında dahi
temin edilip mahkemeye sunulabilirdi (bkz., Aydın – Türkiye, 25 Eylül 1997). Ek olarak,
baꢀvuranlar veya temsilcileri, iddialarını desteklemek amacıyla bağımsız tanık ifadesi
sunmamıꢀlardır.
Tarafların söz konusu olaylara iliꢀkin çeliꢀkili ifadeleri ıꢀığında ve bilhassa
baꢀvuranların gördüğü iddia edilen kötü muameleye iliꢀkin olarak herhangi bir belirti
olmaması dikkate alınarak, AĐHM, baꢀvuranların, kötü muamele iddialarını kanıtlamak için
yeterli delil göstermediklerini değerlendirmiꢀtir. AĐHM, dolayısıyla, baꢀvuranların gördükleri
iddia edilen muamele sonucu AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği kararını
gerekli ispat ölçütü uyarınca vermesi için dava dosyasındaki delillerin yeterli olmadığı
kararını vermiꢀtir.
b) Etkili bir soruꢁturma yürütülmediği iddiası
AĐHM, baꢀvuranların güvenlik güçleri tarafından iꢀkence ve cinsel tecavüze maruz
kaldıkları yönündeki ꢀikayetlerini müteakip, Diyarbakır Cumhuriyet Baꢀsavcılığı’nın
yetkisizlik kararı verdiğini ve baꢀvuranlara iꢀkence yaptığı iddia edilen jandarmaları
yargılama izni almak için dava dosyasını Diyarbakır Đl Đdare Kurulu’na gönderdiğini
kaydetmiꢀtir. Diyarbakır Đl Đdare Kurulu, jandarmalar hakkında cezai kovuꢀturma baꢀlatmak
için yeterli delilin olmadığını tespit etmiꢀ ve sonuç olarak “takipsizlik” kararı vermiꢀtir.
Bu bağlamda, AĐHM, güvenlik güçlerine yöneltilen benzer iddialara iliꢀkin
soruꢀturmalardan sorumlu Đl Đdare Kurulu gibi kuruluꢀların, hiyerarꢀik olarak, soruꢀturma
altında olan güvenlik güçleriyle iliꢀkili idareci konumundaki valiye bağlı devlet
memurlarından oluꢀması nedeniyle bağımsız olarak kabul edilemeyeceği ꢀeklindeki Türkiye
aleyhindeki geçmiꢀ davardaki görüꢀünü yinelemiꢀtir (bkz., diğer kararların yanı sıra, Đpek –
Türkiye, no. 25764/94, 17 ꢁubat 2004). AĐHM, somut dava koꢀullarında, söz konusu
kurumun, Çınar Jandarma Karakolu’nda baꢀvuranları sorguya çekmiꢀ olan jandarmaları
sorgulamayarak güvenlik güçlerine iliꢀkin kabul edilemez derecede bir ihmal sergilemesinin
ve jandarmalar tarafından iꢀlenen korkunç bir suç iddiasına rağmen anlamlı bir soruꢀturma
yürütmeden bir sonuca varmasının, geçmiꢀ kararlarını doğruladığını değerlendirmiꢀtir.
Ayrıca, görüꢀ için davanın doğrudan Danıꢀtay’a iletilmesini müteakip, söz konusu
kurum 4616 sayılı Kanun’a dayanarak jandarmalar hakkındaki cezai kovuꢀturmayı
durdurmuꢀtur. Söz konusu kanuna uygun olarak, kovuꢀturmaya, beꢀ yıllık süre içerisinde
sanıklar tarafından aynı veya daha ciddi nitelikte bir suçun iꢀlenmemesi halinde son
verilecektir.
AĐHM, AĐHS’de ortaya konan hakların teorik ve aldatıcı değil; uygulanabilir ve etkili
olduğunu yineler. Dolayısıyla, bu davadakine benzer soruꢀturmalar, bir cinayetin iꢀlendiği
durumlarda, olayların tespitini ve sorumluların teꢀhisi ve cezalandırılmalarını sağlamalıdır.
Ancak, somut davada, söz konusu yargılama, jandarmalar tarafından iꢀlendiği iddia edilen
suçun Ceza Kanunu’nun 245. maddesi kapsamı dahilinde kötü muamele olarak
sınıflandırılması ve 4616 sayılı Kanun uyarınca haklarındaki cezai kovuꢀturmanın ertelenmesi
nedeniyle somut bir sonuç vermemiꢀtir. Dolayısıyla, söz konusu kanunun somut davaya
uygulanması, ꢀiddet eylemlerinin sözde failleri açısından, aleyhlerindeki delillere
bakılmaksızın, fiili masuniyet yaratmıꢀtır (üzerinde gerekli değiꢀiklikler yapıldıktan sonra,
Batı ve Diğerleri – Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00; yukarıda anılan Abdülsamet Yaman).
Sonuç olarak, AĐHM, baꢀvuranların davasında uygulandığı gibi, ceza hukuk
sisteminin, katı olmaktan çok uzak olduğunun ve baꢀvuranların ꢀikayet konusuna benzer
yasadıꢀı eylemlerin etkili biçimde önlenmesini güvence altına alabilecek caydırıcı etkisi
olmadığının ortaya konduğunu değerlendirmiꢀtir (bkz., üzerinde gerekli değiꢀiklikler
yapıldıktan sonra, Okkalı – Türkiye, no. 52067/99).
Yukarıda belirtilen hususların ıꢀığında ve yetkililerin jandarmalar hakkında onların
sorumluluğunun tespitini ve mahkumiyet halinde muhtemelen cezalandırılmalarını sağlayacak
cezai kovuꢀturmayı takip etmemeleri karꢀısında, AĐHM, yukarıda sözü geçen yargılamanın,
AĐHS’nin 3. maddesinin usule iliꢀkin gereklerini karꢀılayacak ölçüde kapsamlı ve etkili olarak
tanımlanamayacağı görüꢀündedir.
II. ĐDDĐA EDĐLEN DĐĞER AĐHS ĐHLALLERĐ
Son olarak, baꢀvuranlar, AĐHS’nin 6. ve 14. maddelerinin ihlal edildiği konusunda
ꢀikayetçi olmuꢀlardır. Bu bağlamda, ꢀikayetlerine yönelik soruꢀturma yürüten yetkililerin
bağımsız ve tarafsız olmadıklarını ve etnik kökenlerine dayalı olarak ayrımcılık yaptıklarını
iddia etmiꢀlerdir.
Hükümet bu iddialara karꢀı çıkmıꢀtır.
AĐHM tarafından kendisine sunulan delillere iliꢀkin yürütülen inceleme söz konusu
hükümlerin ihlalini ortaya koymamaktadır. AĐHM, AĐHS’nin 35. maddesinin 3. ve 4.
paragrafları uyarınca baꢀvurunun bu kısmının açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve
kabuledilemez ilan edilmesi gerektiği kararını vermiꢀtir.
III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI
AĐHS’nin 41. maddesi ꢀöyledir:
“Mahkeme iꢀbu Sözleꢀme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek
Sözleꢀmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği
takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”
A. Tazminat
Baꢀvuranlar 5.000 Euro maddi tazminat ve 20.000 Euro manevi tazminat talebinde
bulunmuꢀlardır.
Hükümet, talep edilen miktarların aꢀırı olduğunu ve bu baꢀlık altında hükmedilecek
tazminatın haksız iktisaba yol açacağını ileri sürmüꢀtür.
AĐHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı
görmemiꢀ ve bu nedenle bu talebi reddetmiꢀtir. Ancak, ihlal tespitini göz önünde
bulundurarak ve hakkaniyet temelinde karar vererek baꢀvuranların her birine 5.000 Euro
manevi tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Baꢀvuranlar, ayrıca, AĐHM’de yapılan yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık
(avukatlık ücreti karꢀılığı 3.800 Euro ve çeviri, posta ve kırtasiye masrafları karꢀılığı 2.000
Euro olmak üzere) 5.800 Euro talep etmiꢀlerdir. Bu bağlamda, yasal temsilcileriyle
imzalanmıꢀ ve baꢀvurularının AĐHM önünde sunulması karꢀılığı 6.100 Yeni Türk Lirası
(yaklaꢀık 3.800 Euro) öngören bir sözleꢀme ve posta makbuzlarının fotokopilerini
sunmuꢀlardır.
AĐHM, talep edilen miktarın gerekçeli olmadığını veya zorunlu olarak ve gerçekten
yapılmadığını ileri sürmüꢀtür.
Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, baꢀvuran, ancak mahkeme
masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı
durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu
bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri göz önünde tutan Mahkeme, AĐHM’de yapılan
yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık 3.000 Euro tazminat ödenmesine karar vermiꢀtir.
C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
orana üç puanlık bir artıꢀ eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AĐHM OYBĐRLĐĞĐ ĐLE
1. AĐHS’nin 3. maddesi uyarınca olan ꢀikayetin kabuledilebilir; baꢀvurunun kalanının
kabuledilemez olduğuna;
2. AĐHS’nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edilmediğine;
3. AĐHS’nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;
4. a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleꢀtiği tarihten itibaren üç
ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere
Savunmacı Hükümet tarafından baꢀvuranlara aꢀağıdaki tazminat miktarlarının
ödenmesine;
(i) manevi tazminat olarak baꢀvuranların her birine 5.000 Euro (beꢀ bin Euro) ile
birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
(ii) yargılama masraf ve giderlerine karꢀılık baꢀvuranlara 3.000 Euro (üç bin Euro)
ile birlikte bu miktara tabi olabilecek her türlü vergi;
b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa
Merkez Bankası’nın o dönem marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranının üç
puan fazlasına eꢀit oranda faiz uygulanmasına;
5. Adil tatmine iliꢀkin diğer taleplerin reddine
KARAR VERMĐꢀTĐR.
Đꢀbu karar Đngilizce olarak hazırlanmıꢀ ve AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve
3. paragrafları gereğince 16 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiꢀtir.
Sally Dollé
Zabıt Katibi
Françoise Tulkens
Baꢀkan
8
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło