26972/95

WyrokETPCz2005-09-20ECLI:CE:ECHR:2005:0920JUD002697295

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy władze tureckie naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji) poprzez nieskuteczne śledztwo w sprawie śmierci syna skarżącego oraz czy skarżący miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że choć nie ma wystarczających dowodów, by przypisać śmierć syna skarżącego funkcjonariuszom państwowym (brak naruszenia art. 2 materialnego), to jednak śledztwo w sprawie jego śmierci było rażąco nieskuteczne. Brak pełnej autopsji, niewystarczające przeszukanie miejsca zdarzenia, brak badań kryminalistycznych i nieprzesłuchanie potencjalnych świadków uniemożliwiły ustalenie okoliczności śmierci. Ta nieskuteczność śledztwa stanowi naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji. Ponadto, z uwagi na nieskuteczność śledztwa, skarżący został pozbawiony skutecznego środka odwoławczego w rozumieniu art. 13 Konwencji, który wymaga, aby w przypadku naruszenia prawa do życia istniało skuteczne postępowanie mające na celu identyfikację i ukaranie sprawców oraz zapewnienie dostępu do procedury śledczej.
Stan faktyczny
Skarżący, Zübeyir Dündar, jest obywatelem tureckim pochodzenia kurdyjskiego. Jego syn, Mesut Dündar (ur. 1972), cierpiał na niepełnosprawność umysłową. W lipcu 1992 roku policja próbowała zabrać Mesuta do szpitala psychiatrycznego na podstawie nakazu sądowego; Mesut uciekł z posterunku policji. 6 września 1992 roku Mesut Dündar został znaleziony martwy, uduszony, w pobliżu wioski Sulak. Skarżący twierdził, że jego syn został zabity przez funkcjonariuszy państwowych, a władze nie przeprowadziły skutecznego śledztwa, natomiast rząd utrzymywał, że Mesut mógł zostać zabity przez członków PKK.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym. Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym. Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. Trybunał większością sześciu głosów do jednego uznał, że nie ma potrzeby odrębnego badania skargi na podstawie art. 14 Konwencji. Trybunał jednogłośnie zasądził 10 000 EUR zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe na rzecz spadkobierców Mesuta Dündara, 3 500 EUR zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe na rzecz skarżącego oraz 10 000 EUR na pokrycie kosztów i wydatków.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   DÜNDAR – TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 26972/95)   KARAR   STRAZBURG   Eylül 2005   Bu karar, AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Üzerinde şekle ilişkin   değişiklik yapılabilir.   _____________________________________________________________________________________________   © T.C. Dıꢀiꢀleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dıꢀiꢀleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve Đnsan Hakları Genel   Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmı olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın adının tam olarak   belirtilmi olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması ko ulu ile Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi   ve Đnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Dündar – Türkiye davasında,   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire), Başkan J.-P COSTA   Yargıçlar A. B. BAKA,   R. TÜRMEN,   K. JUNGWIERT,   M. UGREKHELIDZE,   A. MULARONI,   E. FURA-SANDSTRÖM ve   Bölüm Sekreteri S. DOLLE’nin katılımı ile 30 Ağustos 2005 tarihinde kapalı oturumda   toplanmış ve anılan tarihte izleyen kararı vermiştir:   USUL   1.Dava, Zübeyir Dündar (“başvuran”) isimli Türk vatandaşı tarafından, 3 Mart 1995   tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin (“Sözleşme”) eski   25. maddesine dayanılarak Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) Türkiye Cum-   huriyeti aleyhine yapılan başvrudan (no. 26972/95) kaynaklanmaktadır.   2.Başvuran, Londra’da çalışan Dr. Anke Stock tarafından temsil edilmiştir. Türk   Hükümeti (“Hükümet”), AİHM’deki yargılamalar için herhangi bir Ajan tayin etmemiştir.   3.Başvuran, oğlunun Devlet görevlileri tarafından kanunsuzca öldürüldüğünü ve soruşturma   makamlarının, öldürme olayını çevreleyen koşullara yönelik etkili bir soruşturma yapmadığını   iddia etmiştir. AİHS’nin 2., 3., 6., 13. ve 14. maddelerine atıfta bulunmuştur.   4. Başvuru, 1 Kasım 1998 tarihinde, AİHS’nin 1 no’lu Protokol’ü yürürlüğe   girdiğinde, AİHM’ye gönderilmiştir (11 no’lu Protokol, madde 5 § 2).   5. Başvuru, AİHM’nin Birinci Dairesi’ne tevzi edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü, 52 §   1. madde). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm, (AİHS’nin 27 § 1. maddesi), 26 § 1.   madde ile öngörüldüğü üzere oluşturulmuştur.   6. 24 Ağustos 1999 tarihli bir kararla, AİHM, başvuruyu kısmen kabuledilebilir   bulmuştur.   7. Başvuran, esaslara ilişkin görüşlerini sunmuştur; ancak Hükümet sunmamıştır. (59 §   1. madde)   8.1 Kasım 2004 tarihinde, AİHM, Dairelerinin kompozisyonunu değiştirmiştir (25 § 1.   madde). Sözkonusu dava, yeni oluşturulmuş İkinci Daire’ye teviz edilmiştir (52 § 1. madde).   OLAYLAR   I.DAVA ŞARTLARI   9.Başvuran, Kürt kökenli bir Türk vatandaşıdır, 1940 doğumludur ve Türkiye’nin   güneydoğusunda Cizre ilçesinde ikamet etmektedir.   A.Giriş   10.Başvuranın oğlu Mesut Dündar’ın ölümüne ilişkin olaylar üzerinde taraflar   arasında ihtilaf bulunmaktadır.   11.Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar Bölüm B’de anlatılmıştır (bkz.   12-23 arası paragraflar). Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri Bölüm C’de anlatılmıştır (bkz.   24-35 arası paragraflar). Hükümet’in sunduğu yazılı kanıtlar ise Bölüm D’de özetlenmiştir   (bkz. 36-57 arası paragraflar).   B.Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri   12.Başvuranın oğlu Mesut Dündar 1972 doğumludur. Mesut Dündar çocukken   menenjit geçirmiştir. Başvuran, oğlunu tedavi ettirememiş ve oğlu zihinsel engelli olmuştur.   13.Mesut Dündar, Kürt halk müziği, şiiri ve renklerine her zaman ilgi duymuş ve   birçok kez “Kürt ulusal bayramlarında”, sarı, kırmızı ve yeşil olan Kürt renklerini taşıyarak   gösteri gruplarının ön saflarında yürümüştür.   14.Mesut Dündar’ın bu faaliyetleri, kendisini takibe alan ve kimi zamanlarda evde   ailesine baskın yapan polislerin dikkatini çekmiştir. Mesut Dündar üç defa gözaltına alınmış   ve her seferinde, polis tarafından dövülmüş ve işkence görmüştür.   15.Yaklaşık olarak Temmuz 1992’de, Cizre Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı polis   memurları, başvuranın evine baskın yapmış ve başvurana, Mesut Dündar’ı Elazığ Akıl   Hastanesi’ne götürmek için geldiklerini söylemişlerdir. Başvuranı ve Mesut Dündar’ı alarak   Emniyet Müdürlüğü’ne götürmüşlerdir. Mesut Dündar, hastanede öldürüleceğini düşünerek   korkmuş ve camdan atlayarak hastaneden kaçmıştır.   16. Bundan sonra, polisler üç gün boyunca başvuranı Cizre ilçe merkezine ve civar   köylere götürmüşler; bu süre zarfında Mesut Dündar’ı aramış ancak bulamamışlardır. Polisler,   başvuranı dövmüş, ve eğer oğlunu bulup polislere teslim etmezse kendisini öldürmekle tehdit   etmişlerdir. Başvuran, ancak oğlunu gördüğünde bizzat getireceğine dair söz verdikten sonra,   üçüncü günün sonunda serbest bırakılmıştır.   17. Mesut Dündar, polisten korktuğu için eve dönmemiştir. Arkadaşlarıyla kalmış ve   annesiyle konuşmak için, başvuranın evine her gün telefon etmiştir. Polis, sıklıkla başvuranın   evine gelmiş ve Mesut’un nerede olduğunu sormuştur.   18. Bir süre sonra Mesut Dündar telefon etmemeye başlamış ve polis başvuranın evine   artık gelmemiştir. Dolayısıyla başvuran, polisin Mesut Dündar’ı yakaladığından   şüphelenmiştir.   19. 6 Eylül 1992 tarihinde, Mesut Dündar boğulmuş olarak, Sulak Köyü civarında   Şeyh Değirmenci su değirmeninin yanında bulunmuştur. Aynı gün erken saatlerde Cizre’deki   bakkala yoğurt götüren, Sulak Köyü’nden olan dört kadınla ve başka bir şahısla yapılan   röportaja ait rapor, 19 Kasım 1992 tarihinde Özgür Gündem Gazetesi’nde yayınlanmıştır. Bu   röportaja göre, içlerinden birisinin polis olduğu tahmin edilen dört silahlı kişi, elleri arkadan   bağlı halde iken Mesut Dündar’ı boğmuştur. Ölümden sonra Mesut Dündar’ın boğulduğu yere   gelen askerler, cesedin altında bir bubi tuzağı olabileceğini öne sürerek, cesedi bir zırhlı   personel aracının arkasında sürüklemişlerdir.   20. Daha ileri bir tarihte, başvuranın ailesi, Mesut Dündar’ın cesedinin hastane   morgunda olduğunu öğrenmiştir. Aileden bir kişi, hastaneye gitmiş ve ceset kendisine teslim   edilmiştir. Mesut Dündar’ın göğüs kafesi, boğazı ve ensesi tamamen morluklarla kaplıydı.   Yüzü ve gözleri çamurla dolmuştu ve ensesinde 34 noktada kırmızı noktalar ve yaralar vardı.   21.Polis, “Oğlunu kim öldürmüş olabilir? Kimden şüpheleniyorsun? Düşmanlarınız   var mıydı?” diye sorarak başvuranın ifadesini almıştır. Daha sonra, Mesut Dündar’a ait   eşyalar başvurana teslim edilmiştir.   22.Başvuran, Cumhuriyet Savcısı ile irtibata geçmiş ve oğluna ne olduğunu sormuştur.   Cumhuriyet Savcısı, Mesut Dündar’ın boğulduğunu söylemiştir. Cumhuriyet Savcısı,   başvuranın ifadesini almamıştır, başvurana yasal işlem başlatmak isteyip istemediğini   sormamıştır.   23. 13 Eylül 1994 tarihinde, başvuran ve ailesi, Cizre Cumhuriyet Savcısı’na dilekçe   yazarak soruşturma yapılıp yapılmadığını ve ne safhaya geldiğini öğrenmek istemiştir.   Cumhuriyet Savcısı, başvuran Mesut Dündar olayından bahsedene kadar dostane   davranmıştır. Katip, başvurana davanın kapandığını söylemiştir. Başvuran, daha sonra   soruşturmanın devam ettiğini öğrenmiştir.   C.Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri   24. Sulak Köyü muhtarı, 7 Eylül 1992 tarihinde Jandarma Komutanlığı’na gelerek,   köyüne çıkan yolda bir ceset gördüğünü söylediğinde yetkililer cinayetten haberdar   olmuşlardır.   25.Muhtar, 18 Ekim 1992 tarihli ifadesinde, kendisi Jandarma’ya haber verdikten   sonra, Cumhuriyet Savcısı ve birkaç jandarmanın olay yerine geldiğini belirtmiştir.   Cumhuriyet Savcısı, orada bulunanları cesette bubi tuzağı olabileceğini söyleyerek uyarmış ve   cesedin zırhlı bir araca iple bağlanarak kısa bir mesafe sürüklenmesine karar verilmiştir.   Cesette bubi tuzağı olmadığı kesinleşince, Cumhuriyet Savcısı ve doktor, cesette in situ   inceleme yapmıştır. Ceset, otomobille Cizre’ye götürülmüştür.   26. 8 Eylül 1992 tarihinde, Jandarma Komutanlığı, cesedin bulunduğu yeri gösteren   bir kroki ile birlikte olay raporunu Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na iletmiştir. Jandarma   Komutanlığı, Cumhuriyet Savcılığı’na, maktulü boğan(lar)ın kimliğinin bilinmediğini   bildirmişlerdir.   27. Cizre Cumhuriyet Savcılığı tarafından derhal cezai soruşturma başlatılmıştır.   Cumhuriyet Savcısı, 10 Eylül 1992’de, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan, kapsamlı bir   soruşturma yapılmasını ve kendisini soruşturma hakkında düzenli olarak bilgilendirmesini   talep etmiştir.   28. 7 Eylül 1992 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, başvuranın ifadesini almıştır.   Başvuran, Cumhuriyet Savcısı’na oğlunun akıl sağlığının bozuk ve kendisinin kontrolü   dışında olduğunu söylemiştir. Ayrıca, kimseden şikayetçi olmadığını belirtmiştir.   29. Cizre Jandarma Komutanlığı, 14 Kasım ve 14 Aralık 1992, 24 Şubat ve 30 Mayıs   tarihlerinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı’na, soruşturmanın devam ettiğini ve herhangi bir   gelişme olmadığı bilgisini vermiştir.   30. 7 Aralık 1993 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan,   kendisini her üç ayda bir bilgilendirmesini istemiştir. 31 Mayıs 1994 tarihinde, Cumhuriyet   Savcısı, Cizre Jandarma Komutanlığı’ndan, yasal zaman aşımı sınırının bitim tarihine kadar,   soruşturmaya devam etmesini istemiştir.   31. Cizre Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet Savcısı’na düzenli olarak, soruşturmada   herhangi bir gelişme olmadığı bilgisini vermiştir.   32. 19 Şubat 1996’da, Şırnak Valisi, Ankara Jandarma Komutanlığı’na, Mesut Dündar’ın   ölmeden önce gözaltına alındığı iddiasının asılsız olduğunu bildirmiştir. Vali, görüşlerine   destek olarak, gözaltı kayıtlarının kopyalarını eklemiştir; bu kayıtlarda Mesut Dündar’ın ismi   bulunamamaktadır.   33.Cizre Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı’na, Savcılık tarafından başvurana   hiçbir bilgi verilmediği iddiasının asılsız olduğunu bildirmiştir.   34.11 Aralık 1989 tarihinde, Midyat Cumhuriyet Savcısı’nın Midyat Ağır Ceza   Mahkemesi’ne ilettiği iddianameye göre, T. M. isimli bir şahıs ve başvuranın ölmüş olan oğlu   Mesut Dündar, dokuz yaşındaki bir çocuğa tecavüz etmiştir; bu Türk Ceza Kanunu’nun 414.   maddesinin ihlalidir. Sonunda, Mesut Dündar 1 Aralık 1989’da yakalanmıştır.   35. Adli Tıp Kurumu’nun 25 Ekim 1991 tarihli, Mesut Dündar’ın ciddi akıl   rahatsızlığı olduğunu belirten raporu temelinde, birinci derece mahkemesi, Mesut Dündar’ın   yaptıklarından cezai olarak sorumlu tutulamayacağına karar vermiştir. 17 Aralık 1991   tarihinde, birinci derece mahkemesi, Mesut Dündar’ın en az bir yıl bir akıl hastanesinde   tutulması talimatını vermiştir. Karar, 27 Mayıs 1992 tarihinde kesinleşmiş ve 22 Haziran 1992   tarihinde cezaların infazı dairesine gönderilmiştir. Polislerin, Temmuz 1992’de başvuranın   evine gelmesinin sebebi bu idi; yani Mesut Dündar’ı Elazığ Akıl Hastalıkları Hastanesine   götürmekti.   D. Hükümet tarafından sunulan yazılı kanıtlar   36. Aşağıdaki bilgiler Hükümet tarafından sunulan belgelerde yer almaktadır.   37. 11 Aralık 1989 tarihinde, Midyat Cumhuriyet Savcısı, Midyat Ağır Ceza   Mahkemesi’ne, Mesut Dündar’ın 29 Kasım 1989 tarihinde dokuz yaşında bir erkek çocuğa   tecavüz etmekle suçlandığı bir iddianame sunmuştur.   38. Midyat Ağır Ceza Mahkemesi’nin talebi üzerine, Adli Tıp Kurumu 16 Ekim 1991   tarihinde Mesut Dündar’ı muayene etmiştir. Adli Tıp Kurumu, 25 Kasım 1991 tarihinde   düzenlenen raporunda, Mesut Dündar’ın zihinsel engelli olduğu ve dolayısıyla cezai   sorumluluk taşımadığı sonucuna varmıştır. Sözkonusu rapor, Mesut Dündar’ın bir akıl   hastanesinde alıkoyulmasını tavsiye etmiştir.   39. 17 Aralık 1991 tarihinde, Midyat Ağır Ceza Mahkemesi, Mesut Dündar ve T. M.   adında bir kişinin dokuz yaşındaki çocuğa tecavüz etmiş oldukları kararına varmıştır. Midyat   Ağır Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu’nun raporunu göz önüne alarak, Mesut Dündar’ın   asgari bir yıl süre psikiyatrik tedavi göreceği bir akıl hastanesinde alıkoyulmasını   hükmetmiştir. Bu karar, T. M. adındaki kişinin sunduğu temyiz başvurusunun Yargıtay   tarafından reddedilmesinin üzerine, 27 Mayıs 1992 tarihinde kesinlik kazanmıştır.   40. 8 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve bir doktor, Cizre ilçesinden   yaklaşık 7 km. uzaklıktaki Sulak Köyü’ne yakın bir mevkide, Mesut Dündar’ın cesedinin   üzerinde in situ inceleme yapmış ve bulgularını kaydetmişlerdir. Hazırladıkları rapora göre,   altında bir bubi tuzağı bulunması ihtimaline karşı ceset bir halatla çekilmiştir. Güvenli olduğu   kesinleştikten sonra ceset aranmış ve ceplerinden birinde sözde bir PKK bayrağı bulunmuştur.   41. Ölüm sebebi, doktor tarafından, boğazlanmadan kaynaklanan asfeksiyon olarak   tespit edilmiştir. Ölüm sonrası vücut katılaşması ve morarma gerçekleşmiştir. Ölüm sebebinin   tespit edilmesi üzerine, doktor tam otopsinin gerekli olmadığı kararına varmıştır. Cumhuriyet   Savcısı defin izni çıkarmıştır.   42. Aynı zamanda, 7 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı başvuranı   sorgulamıştır. Başvuran, Cumhuriyet Savcısı’na oğlunun akli dengesinin yerinde olmadığını   ve kontrolünün dışına çıktığını söylemiştir. Başvuran, oğlunun öldürülmesine yönelik   kimseye karşı hiçbir şikayette bulunmamıştır.   43. Cizre İlçe Jandarma Komutanlığı’nda görevli komutan yardımcısı tarafından 8   Eylül 1992 tarihinde hazırlanan ve Cizre Cumhuriyet Savcılığına iletilen bir rapora göre,   Mesut Dündar’ın başka bir yerde boğularak öldürüldüğü ve sonra cesedinin bulunduğu yere   bırakıldığı belirlenmiştir.   44. 10 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma   Komutanlığı’na cinayetin fail(ler)ini bulmaya yönelik “gizli ve uygun bir arama” yürütme   talimatı vermiştir. Cumhuriyet Savcısı, aynı zamanda, araştırma hakkında düzenli olarak   bilgilendirilmeyi talep etmiştir.   45. 14 Eylül 1992 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve oğlu Esvet   Dündar’a Cumhuriyet Savcılığı’na gelmeleri için çağrıda bulunmuştur.   46. 13 Kasım 1992 tarihinde, üç jandarma tarafından düzenlenen rapora göre, “Mesut   Dündar cinayetinin failleri askerler tarafından gizli ve uygun bir şekilde aranmış fakat   bulunamamıştır. Fail(ler) bulundukları anda Cumhuriyet Savcılığı bilgilendirilecekti.”   47. 19 Şubat 1993 ve 15 Şubat 1996 tarihleri arasında, Cizre Cumhuriyet Savcısı,   Cizre Jandarma Komutanlığı’na verdiği, yukarıda geçen, talimatlarını yinelemiş (44. paragraf)   ve Jandarmadan yasal zamanaşımı sürecinin sona ereceği 7 Eylül 2007 tarihine kadar   Cumhuriyet Savcılığı’nı üç ayda bir her türlü gelişmeden haberdar etmeyi sürdürmesini talep   etmiştir.   48. Cizre Jandarma Komutanlığı’nda görevli jandarmalar, 29 Mayıs 1993, 18 Nisan ve   Mayıs 1994, 28 Mart, 3 Haziran ve 18 Haziran 1995 ve son olarak 19 Haziran 1995   tarihlerinde benzer raporlar hazırlamışlardır. Bu raporlar Cizre Cumhuriyet Savcısı’na   iletilmiştir.   49. Jandarmalar tarafından 5 Ocak 1996 tarihinde hazırlanan bir rapora göre, Mesut   Dündar’ın, öldükten sonra cebine sözde PKK bayrağı bırakan, PKK üyeleri tarafından   öldürüldüğü tespit edilmiştir.   50. 18 Şubat 1996 tarihinde, Jandarma, Cumhuriyet Savcısı’na, faillerin kimliğini   bilen kimseyi bulamadıklarını bildirmiştir.   51. 18 Mart 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve iki akrabasına   Cumhuriyet Savcılığı’na gelmeleri için çağrıda bulunmuştur.   52. 19 Mart 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Adalet Bakanlığı’nın   Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü (bundan sonra “Müdürlük” olarak   anılacaktır)’ne cinayet araştırmasının sürdüğünü ve Cumhuriyet Savcılığı’nın Jandarma   tarafından her ay bilgilendirildiğini belirten bir yazı göndermiştir. Başvuran, oğlunun polis   karakolunda gözaltına alındığı ve daha sonra kaçtığı veya dört köylü kadının dört silahlı   adamı Mesut Dündar’ı boğarken gördüğü şeklindeki iddialarını Cumhuriyet Savcılığı’na   bildirmemiştir. Dolayısıyla, Cumhuriyet Savcısı araştırmasında, bu iddiaları dikkate   almamıştır. Ancak, o andan itibaren dikkate alacaktır.   53. 12 Nisan 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı tarafından başvuranın ifadesi   alınmıştır. Başvuran, 7 Eylül 1992 tarihinde verdiği ifadenin ( bkz. yukarıda 42. paragraf )   içeriğinin doğruluğunu teyit etmiş ve ayrıca oğlunun, onu bir akıl hastanesine götürmek   isteyen, polisler tarafından tutuklandığını belirtmiştir. Ancak, başvuranın oğlu polis   karakolunun penceresinden kaçabilmiştir. Başvuran ve polis memurlarının onun için   sürdürdükleri üç günlük arama başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Mesut Dündar o tarihten itibaren   hiç geri dönmemiştir. Bir grup çocuk, başvurana Mesut Dündar’ı gördüklerini söylemiştir.   Ayrıca, polis memurları evine gidip Mesut Dündar’ı aramışlardır. Oğlunun cesedinin   bulunmasının ardından, başvurana, bir grup insan tarafından, Sulak Köyü’nden dört kadının   oğlunu dört kişi tarafından dövülürken gördükleri söylenmiştir. Kadınlar bu dört adamın polis   memuru olup olmadıklarını bilmemektedirler. Başvuranın, oğlunun öldürülmesinden polis   memurlarının sorumlu olduğundan şüphelenmesinin nedeni, Mesut Dündar’ın polis   karakolundan kaçışından sonra polis memurlarının onu bulmak için ısrarcı davranmaları ve   defalarca evine gitmeleridir.   54. 17 ve 19 Nisan 1996 tarihlerinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Mesut Dündar’ın   erkek kardeşleri Esvet ve Abdülaziz Dündar’ı sorgulamıştır. Her iki kardeş de babalarının   verdiği ifadeyle benzer ifadeler vermiştir.   55. 19 Nisan 1996 tarihinde, Cizre Cumhuriyet Savcısı, Cizre Jandarma   Komutanlığı’ndan, başvurana göre Mesut Dündar’ın boğularak öldürülmesine tanık olan dört   kadını bulmasını istemiştir.   56. 20 Mayıs ve 26 Haziran 1996 tarihlerinde, Cizre Jandarma Komutanlığı’nda görev   yapan komutan yardımcısı Cizre Cumhuriyet Savcısı’na, Sulak Köyü’nden kimsenin Mesut   Dündar’ın boğularak öldürülmesine tanıklık etmemiş olduğunu bildirmiştir.   57. Sonrasında raporların Cizre Cumhuriyet Savcılığı’na iletildiği 1999 yılına kadar,   Jandarma benzer raporlar düzenlemeye devam etmiştir.   II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMA   58. İlgili iç hukuk ve uygulama Tepe – Türkiye kararında (no. 27244/95, §§115-122, 9   Mayıs 2003) bulunmaktadır.   HUKUK   I. AİHM’NİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI TESPİTİ   A. Tarafların İddiaları   1. Başvuran   59. Başvuran, oğlunun Devlet görevlileri tarafından kasıtlı olarak öldürüldüğünü   belirtmiştir. İddiasına destek olarak, başvuran, Hükümet’in, bir yandan Mesut Dündar’ın   gözaltına alınmadığını belirterek ve diğer yandan Mesut Dündar’ı hastaneye götürme   teşebbüslerinde polis memurlarının mahkeme emrini yerine getirdiklerini doğrulayarak,   çelişkili beyanlar verdiğini öne sürmüştür.   60. Başvuran, ayrıca, oğlunun tutuklanmasından sonraki yeri ve durumu hakkında   yetkililerin güvenilir ve bir temele dayanan herhangi bir açıklamada bulunamadıklarını öne   sürmüştür.   2. Hükümet   61. Hükümet, başvuranın oğlunun polis karakolundan kaçışından sonra meydana gelen   olayların tamamıyla meçhul olduğunu öne sürmüştür. Dolayısıyla, başvuranın, oğlunun   gözaltındayken öldürüldüğü yönündeki iddiası hiçbir temele dayanmamaktadır.   62. Hükümet, ayrıca, Mesut Dündar’ın PKK’ya katılmış ve zihinsel özürlü olması   nedeniyle PKK eylemleri hakkında bilgi verebileceğinden korkan PKK üyeleri tarafından   öldürülmüş olabileceğinin göz ardı edilemeyeceğini ileri sürmüştür.   B. AİHM’nin olayları değerlendirmesi   63. AİHM, gözaltında bulunan insanların hassas bir durumda olduklarını ve   yetkililerin onları koruma yükümlülüğü taşıdıklarını yineler. AİHM, geçmişte, bir kişinin   gözaltına alınırken sağlığı yerinde olup bu kişi serbest bırakıldığında yaralanmış olduğu   durumlarda, Devlet’in bu yaraların nasıl oluştuğu konusunda mantıklı bir açıklama getirmekle   yükümlü olduğu görüşüne varmıştır (bkz., diğerlerinin yanısıra, Selmouni – Fransa [BD], no.   25803/94, § 87, AİHM 1999 – V). Yetkililerin, kişinin gözaltında gördüğü muameleye ilişkin   açıklama getirme yükümlülüğü, sözkonusu kişinin öldüğü durumlarda bilhassa zorlayıcı olur   (Salman – Türkiye [BD], no. 21986/93, § 99, AİHM 2000 – VII).   64. Sözkonusu davada, başvuranın oğlunun, onu akıl hastanesine götürmek isteyen   polis memurları tarafından Temmuz 1992’de polis karakoluna götürüldüğü taraflarca kabul   edilmektedir. Ancak, başvurana göre, oğlu bir pencereden kaçmıştır (bkz. yukarıda 15.   paragraf).   65. AİHM, Mesut Dündar’ın Eylül 1992’de öldürüldüğünü kaydeder (bkz. yukarıda   40. paragraf). Bu, Mesut Dündar’ın polis karakolundan kaçışından yaklaşık iki ay sonradır ve   bu süre boyunca Mesut Dündar serbesttir. Dolayısıyla, başvuranın oğlunun ölümüne açıklama   getirmek, sorumlu Hükümet’in yükümlülüğü değildir. Sözkonusu davanın şartlarında,   oğlunun Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğü yönündeki iddiayı kanıtlama sorumluluğu   başvurana aittir.   66. Başvuran, AİHM’ye oğlunun öldürülmesiyle ilgisi olan Devlet görevlilerini   gösteren hiçbir kanıt sunmamıştır. Özellikle, oğlunun boğularak öldürülmesine şahit olduğunu   iddia ettiği dört kadının kimliklerine yönelik hiçbir bilgi sunmamıştır.   67. Yukarıda anlatılanların ışığında, AİHM, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen   gerçek koşulların bir spekülasyon konusu olarak kaldığı sonucuna varmıştır.   Buna göre, başvuranın oğlunun Devlet görevlileri tarafından veya Devlet görevlilerinin göz   yumması ile öldürüldüğü sonucuna varmak için deliller yetersizdir.   68. AİHM, izleyen paragraflarda başvuranın şikayetlerini AİHS’nin çeşitli maddeleri   uyarınca incelemeye geçecektir.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI   69. AİHS’nin 2. maddesi şöyledir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan   dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten   öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi   sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a. Bir kimsenin yasa dışı şiddete karşı korunması için;   b. Usulüne uygun olarak yakalamak veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını   önlemek için;   c. Ayaklanma veya isyanın yasaya uygun olarak bastırılması için.”   A. Başvuranın oğlunun Devlet yetkilileri tarafından öldürülmesi   70. Başvuran, oğlunun, AİHS’nin 2. maddesinin ihlaline yol açacak şekilde güvenlik   güçleri tarafından öldürülmüş olduğunu ileri sürmüştür.   71. Hükümet’e göre, Devlet yetkilileri, başvuranın oğlunun öldürülmesinden sorumlu   tutulamaz.   72. AİHM, başvuranın oğlunun, Devlet yetkilileri tarafından ya da Devlet   yetkililerinin suç ortaklığı yapması sonucu öldürüldüğünü tespit etmemiş olduğu sonucuna   varmıştır (bkz. paragraf 67). Sonuç olarak, sözkonusu olayla ilgili AİHS’nin 2. maddesi ihlal   edilmemiştir.   B. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   73. Başvuran, Devlet’in oğlunun öldürülmesine ilişkin yeterli ve etkin bir soruşturma   başlatmaması hususunda AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğunu ileri sürmüştür.   74. İddiasını desteklemek için, soruşturmada görülen aşağıdaki eksiklikleri   vurgulamıştır:   (a)   yetkili makamların, başvuranın oğlunun akıl hastanesine kaldırılmasına   ilişkin Mahkeme emrinin yerine getirilmesinden sorumlu olan ve   başvuranın oğlunun kaçtığı sırada polis karakolunda görevlerini ifa etmekte   olan polis memurlarını sorgulamamaları,   (b)   (c)   (d)   yetkili makamların, başvurandan ve aile mensuplarından, polis   memurlarının başvuranın evine gittiği sırada ne olduğuna ilişkin bilgi   almaya çalışmamaları,   yetkili makamların, olaya tanık olduğu iddia edilen şahısların ve potansiyel   görgü tanıklarının yerlerini tespit etmemeleri ve ifadelerini almamaları, ve   son olarak,   yetkili makamların, doktorların ve akıl hastanesinde görevlerini ifa etmekte   olan hasta kabul personelinin ifadelerini almamaları.   75. Hükümet, yetkili makamlar tarafından, Mesut Dündar’ın cesedinin bulunmasını   müteakip gerekli işlemlerin başlatıldığını ve otopsi yapıldığını belirtmiştir. Cizre Cumhuriyet   Savcısı, başvuranın, güvenlik güçlerinin, Mesut Dündar’ın öldürülmesine dahil olduğuna   ilişkin iddiaları ışığında yürütülen bir ex officio soruşturma başlatmıştır.   76. AİHM, Devlet’in, AİHS’nin 1. maddesi uyarınca “kendi yetki alanları içinde   bulunan herkese bu Sözleşme’nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma”   görevi ile birlikte AİHS’nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkının korunması   yükümlülüğünün, kişilerin güç kullanımı sonucu öldürüldükleri durumlarda etkin bir resmi   soruşturma açılmasını gerekli kıldığını hatırlatır (bkz, mutatis mutandis, McCann ve   Diğerleri, yukarıda kaydedilen, sayfa 49, § 161, ve Kaya/Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar,   Hüküm ve Karar Raporları, 1998-I, sayfa 329, § 105).   77. Etkin soruşturmalar yürütme yükümlülüğü, gerektiği durumlarda, muhtemel kötü   muamele ve yaralama izlerinin, tam ve uygun bir kaydını içeren bir otopsi ve ölüm sebebi de   (ibid) dahil olmak üzere klinik bulguların, objektif bir analizini kapsar.   78. AİHM, 7 Eylül 1992 tarihinde hazırlanan rapordan, ölümün boğulmadan   kaynaklandığı bulgusunun, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve doktorun, tam bir otopsinin gerekli   olmadığı sonucuna varması için yeterli olduğunun anlaşıldığını belirtmiştir (bkz. paragraf 41).   Tam bir otopsinin, ölüm nedenini doğrulayacak, ölüm zamanının tespit edilmesini ve   cinayetin faillerine ilişkin delilleri sağlayacak kanıt bulma şansını artıracağı olasılığını göz   ardı etmişlerdir.   79. 8 Eylül 1992 tarihinde jandarmalar tarafından hazırlanan rapora göre (bkz.   paragraf 43), cesedin bulunmuş olduğu bölgede kapsamlı bir araştırma yapılmamıştır.   Örneğin, sözkonusu raporda, Mesut Dündar’ın başka bir yerde öldürüldüğü ve cesedinin, daha   sonra bulunmuş olduğu yere bırakıldığının belirtilmesine rağmen, Hükümet cesedin bulunmuş   olduğu bölgenin, parmak ve tekerlek izleri için araştırılmış olduğu sonucunun çıkarılabileceği   hiçbir bilgi sağlamamıştır. Ayrıca, kurbanın boğulmuş olduğu bulgusuna rağmen, soruşturma   dosyasında, cesedin herhangi bir DNA kanıtı veya parmak izi taşıyıp taşımadığının   doğrulanması için adli olarak incelenmiş olduğunu gösteren hiçbir delil bulunmamaktadır.   80. Yukarıda kaydedilenlerin ışığında AİHM, Cizre Cumhuriyet Savcısı ve doktor   tarafından ve jandarma tarafından hazırlanan raporların, sözkonusu adam öldürmenin   sorumlularının tespit edilmesine yardımcı olabilecek ipuçlarının açığa çıkarılmasını   sağlayamayacağı sonucuna varmıştır.   81. AİHM, Cizre Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen ve jandarmaya, sözkonusu   adam öldürmenin faillerinin bulunması için “gizli ve uygun” bir arama yürütmelerine (bkz.   paragraflar 44 ve 47) ve başvuran ve yaşayan iki oğlundan dört ifade almalarına ilişkin   direktif verilmesi ile sınırlı olan soruşturma üzerinde eleştirel açıklamalarda bulunmuştur   (bkz. paragraflar 42, 53 ve 54). Adam öldürmeye ilişkin soruşturmanın, zamanaşımı süresinin   bitimine kadar devam edecek olmasına rağmen Hükümet tarafından, soruşturma ile yetkili   makamlarca 1999 senesinden itibaren herhangi bir işlem başlatıldığına ilişkin hiçbir doküman   sunulmamıştır.   82. Jandarmalar tarafından hazırlanan proforma raporlarına ilişkin (bkz. paragraflar   46, 48, 49, 50 ve 57) AİHM – ne tür işlemler başlatıldığını belirtmemiş olduklarını   gözlemleyerek –, sözkonusu raporların, herhangi bir soruşturma işleminin kanıtı olarak ele   alınamayacağı sonucuna varmıştır.   83. AİHM ayrıca, Mesut Dündar’ın cesedinin, Sulak Köyü civarında bulunmasına   (bkz. paragraf 40) ve bir gazete, adam öldürmeye tanık olduklarını iddia eden bir grup köylü   ile yapmış olduğu röportajı yayınladığı halde (bkz. paragraf 19), Sulak’taki köylülerden ifade   alınmamış olduğunu gözlemlemiştir.   84. Tespit edilmiş olan ciddi boyuttaki bu eksiklikler, AİHM’nin, yerel yetkili   makamların, AİHS’nin 2. maddesi uyarınca başvuranın oğlunun öldürülmesine ilişkin ne   yeterli, ne etkin ne de anlamlı bir soruşturma yürüttükleri sonucuna varması için yeterlidir.   85. AİHM, sonuç olarak, usuli alan uyarınca AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş   olduğu sonucuna varmıştır.   III. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   86. Başvuran, oğlunun ölümünü müteakip yaşadığı stres ve sıkıntı ve oğlunun   öldürülmüş olduğu koşulları ortaya çıkaramamasına ilişkin olarak AİHS’nin 3. maddesinin   ihlal edilmiş olduğunu ileri sürmüştür.   87. Hükümet, başvuranın oğlunun Devlet yetkilileri tarafından öldürülmüş olduğu   iddiasını reddetmiştir.   88. AİHS’nin 3. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.”   89. AİHM, Devlet yetkililerinin, başvuranın oğlunun öldürülmesinden sorumlu   olduklarının tespit edilmiş olmadığını hatırlatır (bkz. paragraf 67).   90. Başvuranın, yetkili makamların sözkonusu adam öldürmeye ilişkin etkin bir   soruşturma yürütmemesi sonucu, oğlunun öldürüldüğü koşulları ortaya çıkaramamasının,   başvuranın kendi hususunda AİHS’nin 3. maddesinin aksi bir muamele ile eşdeğer olup   olmadığı konusunun, AİHS’nin 3. maddesi uyarınca belirtilen kötü muameleye ilişkin değil,   usuli gereklere ilişkin AİHS’nin 2. maddesine dayanarak açılan davada görülen şikayetten   ayrı bir şikayet içerdiği kanısındadır (bkz. Tahsin Acar/Türkiye [BD], no. 26307/95, § 237, 8   Nisan 2004).   91. Oğlunun öldürülmesine ilişkin soruşturmanın yetersizliği, başvuranın sıkıntı ve   bunalım yaşamasına yol açmış olduğu halde AİHM, başvuranın kendisine ilişkin AİHS’nin 3.   maddesinin ihlal edildiği bulgusunu haklı gösterecek özel etkenler olduğunun tespit   edilmediği kanısındadır (ibid, at § 239, ve orada değinilen davalar).   92. Sonuç olarak AİHM, AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmemiş olduğu sonucuna   varmıştır.   IV. AİHS’NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   93. Başvuran, AİHS’nin 6. maddesine dayanarak, oğlunun öldürülmesine ilişkin   yürütülen cezai soruşturmanın yetersiz olması sonucu, teşhis edilemeyen faillere karşı hukuk   davası açmak için Mahkeme’ye ulaşamadığı hususunda şikayette bulunmuştur. Ayrıca,   soruşturmanın yetersiz olmasının, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edilmesine yol açtığını ileri   sürmüştür.   94. Hükümet, başvuranın iddiaları hususunda özel bir yorumda bulunmamıştır.   95. AİHM, başvuranın şikayetinin, Cumhuriyet Savcısı tarafından oğlunun   öldürülmesine ilişkin başlatılan soruşturmaya yöneltilmiş olduğunu ve kendisinin, hiçbir   hukuk davası açma girişiminde bulunmamış olduğunu belirtmiştir.   96. AİHM, AİHS’nin 6. maddesi yerine 13. maddesi uyarınca benzer şikayetleri   incelemiş olduğunu gözlemlemiş ve sözkonusu sıkıntıların, başvuranın, yetkili makamların   soruşturma yürütmelerine ilişkin tutumları ile ilgili daha genel şikayetlerine bağlı olduğu   sonucuna varmıştır. Özellikle AİHS’nin 2. maddesinin ihlali, kurbanın akrabalarına tazminat   ödenmesi yolu ile telafi edilemeyeceği için 13. maddenin, ilgili bir madde olduğu kabul   edilmiştir (bkz., mutatis mutandis, Kaya, yukarıda kaydedilen, §§ 104-105).   97. AİHM, sonuç olarak, şikayetin, AİHS’nin aşağıda kaydedilen 13. maddesi   uyarınca incelenmesi gerektiği sonucuna varmıştır:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme   hakkına sahiptir.”   98. AİHM, AİHS’nin 13. maddesinin, bir iç hukuk yolunun, yerel düzeyde, yerel yasal   düzende güvence altına alınma şeklinden bağımsız olarak, Sözleşme hakları ve   özgürlüklerinin esaslarını icra ettiğini garanti ettiğini hatırlatır. Sonuç olarak, 13. maddenin   etkisi, bir iç hukuk yolu maddesinin, Sözleşme uyarınca “savunulabilir şikayet” esasına   değinmesini gerektirmek ve Sözleşmeci Devletlerin, sözkonusu madde uyarınca, Sözleşme   yükümlülüklerine uyma şekillerine ilişkin uygun bir şekilde yargılanmaları durumunda bile   destek sağlamaktır. Bu yükümlülüğün, 13. madde uyarınca kapsamı, başvuranın Sözleşme’ye   dayanarak sunduğu şikayetin doğasına göre değişiklik gösterir. Bununla birlikte, 13. madde   tarafından öngörülen iç hukuk yolu, hukuken olduğu kadar pratikte de “etkin” olmalıdır.   Özellikle, sözkonusu yolun uygulanması, nahak yere sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının   fiilleri veya ihmalleri nedeniyle engellenmemelidir (bkz. Aksoy/Türkiye, 18 Aralık 1996   tarihli karar, Raporlar 1996-VI, sayfa 2286, § 95; Aydın/Türkiye, 25 Eylül 1997 tarihli karar,   Raporlar 1997-VI, sayfa 1895-96, § 103; Kaya, yukarıda kaydedilen, § 106).   99. Yaşama hakkının temel önemi göz önüne alındığında, 13. madde, uygun   görüldüğü hallerde tazminatın ödenmesine ek olarak yaşamdan mahrum bırakılmadan   sorumlu olan kişilerin teşhisi ve cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkin bir   soruşturmayı ve şikayet sahibinin, soruşturma prosedürüne etkin şekilde erişimini gerekli kılar   (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilen, § 107).   100. Sözkonusu davada ileri sürülen delillere dayanan AİHM, başvuranın oğlunun,   Devlet yetkililerince veya Devlet yetkililerinin suç ortaklığı sonucu öldürülmüş olduğunu   tespit etmemiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 67). Daha önceki davalarda karar   bağlanmış olduğu gibi, sözkonusu durum, şikayetin 2. madde ile bağlantılı şekilde, 13.   maddenin amaçları doğrultusunda “savunulabilir” olmasını engellemez (bkz. Boyle ve   Rice/İngiltere, 27 Nisan 1988 tarihli karar, A Serisi no. 131, sayfa 23, § 52; Kaya, yukarıda   kaydedilen, § 107). Bu bağlamda, AİHM başvuranın oğlunun kanuna aykırı bir adam   öldürmenin kurbanı olduğunun ihtilaflı olmadığını ve bu nedenle başvuranın, AİHS’nin 2.   maddesinin ihlal edildiği hususunda “savunulabilir bir iddia”sı olduğunun göz önüne   alınabileceğini gözlemlemiştir.   101. Dolayısıyla yetkililerin, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen şartlara ilişkin   etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen nedenlerle   (bkz. 73-85. paragraflar), 2. madde ile getirilen soruşturma yürütme yükümlülüğünden daha   geniş şartlar gerektiren 13. maddeye uygun bir cezai soruşturma yürütüldüğü söylenemez   (bkz. yukarıda anılan Kaya, § 107). Dolayısıyla AİHM başvuranın, oğlunun ölümüne ilişkin   etkin bir hukuk yolundan mahrum bırakıldığına ve bu nedenle, tazminat talebi de dahil, diğer   hukuk yollarından yararlanmasının engellendiğine hükmeder.   102. Bu nedenle, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 2., 3., 6. VE 13. MADDELERİ İLE BİRLİKTE ELE ALINDIĞINDA 14.   MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   103. Başvuran, Kürt kökenli olmaları nedeniyle, kendisinin ve ölen oğlunun,   AİHS’nin 2., 3., 6. ve 13. maddeleri ile birlikte ele alındığında AİHS’nin 14. maddesine aykırı   bir şekilde ayrımcılığa maruz kaldıklarını iddia etmiştir. 14. madde şöyledir:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal   veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya   herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”   104. AİHM, AİHS’nin 2. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğine karar verdiğini not eder   ve AİHS’nin 14. maddesi kapsamındaki bu şikayetleri incelemenin gerekli olmadığı   kanısındadır.   VI. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   105. AİHS’nin 41. maddesi şu şekildedir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   106. Başvuran, ölen oğlunun herhangi bir geliri olmadığından maddi tazminat   talebinde bulunmamıştır.   107. Manevi tazminat olarak, başvuran, kendi adına oğlunun hayat hakkı ihlal edildiği   için toplam 40.000 İngiliz sterlini talep etmiştir. Ayrıca ölen oğlu adına da, oğlunun yasadışı   tutuklanması, maruz kaldığı insanlık dışı muamele ve kanun dışı ölümü için de toplam 10.000   İngiliz sterlini talep etmiştir.   108. Hükümet, başvuranın manevi tazminat taleplerinin aşırı olduğu kanaatindedir.   AİHM’nin başvurana tazminat ödenmesine karar vermesi halinde, ödenecek miktarın haksız   zenginleşmeye neden olmaması gerektiğini belirtmiştir.   109. AİHM, yetkili makamların, AİHS’nin 2. maddesindeki usuli yükümlülüğün   aksine, başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin etkili bir soruşturma yürütemediklerini yineler.   Dolayısıyla, benzer davalarda kabul edilen tazminatları da dikkate alan ve eşitlik temelinde   bir değerlendirme yapan AİHM, başvurana, Mesut Dündar’ın mirasçıları için 10.000 Euro   tazminat ödenmesine karar vermiştir.   Ayrıca, yetkili makamların şilkayetlerini ele alma biçimi nedeniyle başvuranın   yaşadığı sıkıntı ve endişenin, başvuran açısından, 13. maddeye ilişkin bir ihlal oluşturduğuna   karar verilmiştir. Bu bağlamda AİHM, başvuran adına da bir tazminat verilmesi gerektiği   kanısındadır. Dolayısıyla AİHM, kendisi için başvurana toplam 3.500 Euro tazminat   ödenmesine karar vermiştir.   B. Mahkeme masrafları   110. Başvuran, başvurunun AİHM önüne getirilmesi amacıyla girdiği mahkeme   masrafları için toplam 13.939,30 İngiliz sterlini talep etmiştir. Talebi şu kalemlerden   oluşmaktadır:   (a) İngiltere’deki avukatlarının ücretleri için 7.850 İngiliz sterlini   (b) Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 1.950 İngiliz sterlini   (c) İngiltere’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi, kırtasiye gibi idari masrafları   için 3.264,30 İngiliz sterlini; ve son olarak,   (d) Türkiye’deki avukatlarının telefon, posta, fotokopi, kırtasiye gibi idari masrafları   için 925 İngiliz sterlini.   111. Başvuran, avukat ücretlerine ilişkin taleplerini destekleyen ayrıntılı bir masraf   listesi sunmuştur.   112. Hükümet, başvuranın adli masraf ve harcamalara ilişkin taleplernin temelsiz ve   aşırı olduğunu ileri sürmüştür.   113. AİHM, başvuranın AİHS’ye dayanan taleplerini ancak kısmen ortaya   koyabildiğini not eder ve AİHS’nin 41. maddesi uyarınca yalnızca mecburen ve gerçekten   girilen adli masrafların tazmin edilebileceğini hatırlatır. Eldeki bilgilere dayanarak kendi   hesaplamasını yapan AİHM, başvurana, uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç,   10.000 Euro ödenmesine ve bu meblağın temsilcilerinin başvuran tarafından belirlenen   İngiltere’deki hesabına İngiliz sterlinine çevrilerek yatırılmasına karar vermiştir.   C. Gecikme faizi   114. AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar vermiştir.   BU NEDENLERLE AİHM,   1. Başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin olarak AİHS’nin 2. maddesine dair kapsamlı   bir ihlal olmadığına oybirliği ile;   2. Sorumlu Devlet’in yetkili makamlarının, başvuranın oğlunun ölümünü çevreleyen   şartlar hakkında etkili bir soruşturma yürütememeleri nedenliyle AİHS’nin 2. maddesinin   ihlal edildiğine oybirliği ile;   3. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine oybirliği ile;   4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliği ile;   5. Bire karşı altı oyla, başvuranın AİHS’nin 14. maddesine dayanarak yaptığı şikayetin   ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;   6. Oybirliği ile   (a) sorumlu Devlet’in, kararın AİHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten   itibaren üç ay içinde manevi tazminat olarak 10.000 Euro (onbin Euro) ve bu miktara   uygulanabilecek tüm vergileri, ödeme günündeki kur üzerinden Türk lirasına dönüştürülerek   oğlu Mesut Dündar’ın mirasçıları için başvurana ödemesine;   (b) sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içerisinde, kişisel, manevi   tazminat olarak 3.500 Euro (üçbinbeşyüz Euro) ve bu miktara uygulanabilecek tüm vergileri,   ödeme günündeki kur üzerinden Türk lirasına dönüştürerek ödemesine;   (c) sorumlu Devlet’in, başvurana, aynı üç aylık süre içerisinde, mahkeme masrafları   için 10.000 Euro (onbin Euro) ve bu miktara uygulanabilecek tüm katma değer vergilerini,   ödeme günündeki kur üzerinden İngiliz sterlinine dönüştürerek başvuranın temsilcilerinin   başvuran tarafından belirlenen İngiltere’deki banka hesabına ödemesine;   (d) yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç yüzde puanı   eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   7. başvuranın adil tazmin taleplerinin kalanının reddine oybirliği ile karar vermiştir.   İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77 §§ 2. maddesi uyarınca 20   Ekim 2005 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   COSTA   Bölüm Sekreteri   J.-P.   Başkan   AİHS’nin 45 § 2. maddesi ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74 § 2. maddesi uyarınca Yargıç   Mularoni’nin aşağıdaki kısmi muhalefet şerhi bu karar eklenmiştir.   J.-P.C.   S.D.   YARGIÇ MULARONI’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   Çoğunluğun aksine, ben AİHM’nin, başvuranın AİHS’nin 14. maddesine dayanarak   bulunduğu şikayeti ayrıca incelemesi gerektiğine inanıyorum.   Kürt kökenli Türk vatandaşları tarafından yapılan onlarca benzer başvuruyu   inceledikten ve sık sık AİHS’nin 2. ve 3. maddelerinin ihlal edildiği kararına vardıktan sonra,   Nachova ve Diğerleri/Bulgaristan davalarına (no. 43577/98 ve 43579/98) ilişkin 6 Temmuz   tarihli Büyük Daire kararının öncesinde bile böyle bir şikayeti incelememekten   rahatsızlık duyuyordum. Bu karardan sonra daha fazla rahatsızlık duyuyorum. AİHM’nin   Nachova ve Diğerleri davasında bu şikayeti incelemeye karar verirken, neden sözkonusu dava   benzeri davalarda bunu gereksiz bulmayı sürdürdüğünü anlayamıyorum.   Elbette 14. maddeye dayanan şikayetin incelenmesi, sonuçta AİHM’nin 14. maddenin   ihlal edildiğine karar vereceği anlamına gelmemektedir. Çoğunluğun, sorumlu Devlet’in   Türkiye olması halinde, bu tür davalarda ayrımcılık yasağının önemli bir husus olmadığını   düşünmeye eşdeğer gördüğüm yaklaşımına katılmam mümkün değildir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło