27215/95;36194/97
WyrokETPCz2003-03-04ECLI:CE:ECHR:2003:0304JUD002721595
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie autora za artykuły krytykujące politykę państwa wobec kwestii kurdyjskiej naruszyło jego prawo do wolności wyrażania opinii (art. 10 Konwencji)? Czy decyzja o konfiskacie książki naruszyła zasadę domniemania niewinności (art. 6 ust. 2 Konwencji)? Czy skazanie naruszyło zasadę legalności przestępstw i kar (art. 7 Konwencji)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skazanie skarżącego za artykuły krytykujące politykę państwa w kwestii kurdyjskiej stanowiło nieproporcjonalną ingerencję w jego wolność wyrażania opinii. Chociaż artykuły zawierały ostre sformułowania i krytykę, nie nawoływały do przemocy, oporu ani buntu. Trybunał podkreślił, że wolność wypowiedzi obejmuje również informacje i idee, które obrażają, szokują lub niepokoją, a władze krajowe mają ograniczony margines oceny w przypadku wypowiedzi politycznych. W związku z tym, ingerencja nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". W kwestii art. 6 ust. 2, Trybunał stwierdził, że decyzja o konfiskacie książki była środkiem zapobiegawczym i nie zawierała rozstrzygnięcia o winie skarżącego, a zatem nie naruszyła domniemania niewinności. Podobnie, w odniesieniu do art. 7, Trybunał uznał, że przepis krajowy był wystarczająco przewidywalny.Stan faktyczny
Skarżący, Yaşar Kemal Gökçeli, turecki pisarz, opublikował w 1995 roku w książce "İfade Özgürlüğü ve Türkiye" dwa artykuły krytykujące politykę władz tureckich wobec "kwestii kurdyjskiej" od czasu powstania Republiki. Prokurator wszczął postępowanie karne na podstawie art. 312 ust. 2 tureckiego kodeksu karnego, zarzucając podżeganie do nienawiści i wrogości ze względu na różnice rasowe i etniczne. Sąd Bezpieczeństwa Państwa skazał skarżącego na rok i osiem miesięcy więzienia oraz grzywnę, a Sąd Kasacyjny podtrzymał ten wyrok.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 6 ust. 2 Konwencji. Trybunał jednogłośnie stwierdził brak naruszenia art. 7 Konwencji. Trybunał jednogłośnie orzekł, że stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające słuszne zadośćuczynienie za szkodę niemajątkową.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ BÖLÜM
YAŞAR KEMAL GÖKÇELİ / TÜRKİYE
(Başvuru No. 27215/95 ve 36194/97)
KARAR
KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
4 Mart 2003
KARARIN KESİNLEŞTİĞİ TARİH
04/06/2003
İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.
Yaşar Kemal Gökçeli / Türkiye davasında,
Başkan
J.-P.Costa,
Yargıçlar
A.B. Baka,
Gaukur Jörundsson,
L. Loucaides,
C. Bîrsan,
M. Ugrekhelidze,
Yargıç ad hoc
F. Gölcüklü
ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü S. Dolle’nin katılımıyla Daire halinde toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm) 3 Mayıs 2001 ve 11 Şubat 2003 tarihlerinde gerçekleştirdiği kapalı oturumdaki müzakereler sonucunda anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:
USUL
1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, Türk vatandaşı Yaşar Kemal Gökçeli’nin (“başvuran”) 3 Nisan 1995 ve 21 Mart 1997 tarihlerinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) eski 25. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na (“Komisyon”) yapmış olduğu iki başvuru (No. 27215/95 ve 36194/97) bulunmaktadır.
2. Başvuran, İstanbul Barosuna bağlı Avukatlar E. Nalbant ve E. Pekmezci tarafından temsil edilmektedir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise Mahkeme önündeki yargılama için görevli tayin etmemiştir.
3. Başvuran, yazdığı makale nedeniyle hakkında verilen cezai mahkûmiyet kararından ötürü Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ile 10. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
4. Başvuruların, Komisyon tarafından Hükümete bildirilmesinin ardından, davalar 1 Kasım 1998 tarihinde, Sözleşme’ye Ek 11 No.lu Protokol’ün 5. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Mahkeme’ye gönderilmiştir.
5. Başvurular, Üçüncü Bölüme iletilmiştir (İçtüzüğün 52. maddesinin 1. fıkrası). Üçüncü Bölüm bünyesinde, davaları incelemekle görevli olan Daire (Sözleşme’nin 27. maddesinin 1. fıkrası), İçtüzüğün 26. maddesinin 1. fıkrasına uygun olarak oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilmiş olan Yargıç R. Türmen’in davadan çekilmesinin ardından (madde 28), Hükümet, ad hoc yargıç sıfatıyla F.Gölcüklü’yü görevlendirmiştir (Sözleşme’nin 27. maddesinin 2. fıkrası ve İçtüzüğün 29. maddesinin 1. fıkrası).
6. Daire 3 Mayıs 2001 tarihli kararla, başvuruları birleştirmeye (İçtüzüğün 43. maddesinin 1. fıkrası) ve kısmen kabul edilebilir olarak açıklamaya karar vermiştir.
7. Başvuran ve Hükümet, davanın esası ile ilgili yazılı görüşlerini sunmuştur (İçtüzüğün 59. maddesinin 1. fıkrası). Daire, tarafların görüşlerini değerlendirdikten sonra, davanın esasıyla ilgili olarak duruşma düzenlemeye gerek olmadığına karar vermiştir (İçtüzüğün 59. maddesinin 2. fıkrası in fine)
8. Mahkeme 1 Kasım 2001 tarihinde, bölümlerin kuruluşunu değiştirmiştir (İçtüzüğün 25. maddesinin 1. fıkrası). Mevcut başvuru, yeni oluşturulan İkinci Bölüme iletilmiştir (İçtüzüğün 52. maddesinin 1. fıkrası).
OLAYLAR
9. Başvuran 1936 doğumlu olup, İstanbul’da ikamet etmektedir.
I. DAVANIN KOŞULLARI
10. Başvuran, 2 Şubat 1995 tarihinde “İfade Özgürlüğü ve Türkiye” adıyla basılan bir kitapta, “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü” ve “Zulmün Artsın” başlıkları altında iki makale yayımlamıştır. Bu makaleler, başka bir dile çevrilerek yurtdışında daha önce yayımlanmıştı. Söz konusu kitap, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana “Kürt sorunu” ile ilgili olarak Türk makamlarınca yürütülen politikayı eleştiren ve yorumlayan çok sayıda yazara ait makalelerin bir derlemesi idi. Yirmi yazar, kitabın önsözünde, Türk Hükümeti’ni, ifade özgürlüğünün korunması için Terörle Mücadele Kanununda değişiklikler yapmaya davet ediyordu. Yukarıda anılan makalelerde, başvuran bilhassa şu ifadelere yer vermiştir:
a) “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü
(...) Türkiye yönetimleri, balığı tutmak için suyu kurutmak, bir de topyekun savaş kararını aldı. Su nasıl kurutulup, balık nasıl tutulacaktı, bunu tez bir zamanda gördük, öğrendik. Bütün dünya da gördü öğrendi. Yalnız Türk asıllı halkın bundan pek haberi olmadı. Çünkü gazetelerin, suyun kurumasını yazması yasak edilmişti. Ya da, sansürsüz basınımız, hamiyeti vatan uğruna, çok milliyetçi olarak, dünyanın olup bitenleri duymayacağını, bilmeyeceğini, görmeyeceğini sanarak su haberlerini yazmıyorlardı. Su öylesine korkunç bir biçimde kurutuluyordu ki, suyun dumanı göğün yedi kat üstüne kadar ağıyordu. Ama bizim basınımız için dünyayı kandırmak, halkımızı kandırmak, daha doğrusu kandırdığını sanmak, onlar için en büyük yurtseverlik, ulusalcılıktı. İnsanlık suçu işlediklerinin farkında bile değillerdi. Gözleri kanlanmış, ağızları köpürmüş, bağırıyorlardı hep bir ağızdan: “Bir çakıl taşı, bir avuç toprak vermeyiz de vermeyiz.” (...)
“Eeeeeeey, sevgili büyük yurtsever arkadaşlar, kimse bizden ne bir tek çakıl taşı, ne bir avuç toprak istemiyor. Kürt yurttaşlarımız dillerini istiyorlar, öldürülmekte olan dillerini, kültürlerini istiyorlar. Bunları onlar istemeseler de, insan olarak yönetimlerin vermeleri zorunludur. Ama haklarına kavuşabilmek için Kürt kardeşlerimiz şimdi savaştalar. (...) Kurtuluş Savaşında omuz omuza birlikte çarpıştık. Bu devleti birlikte kurduk. Adam, kardeşinin dilini keser mi?” (...) Bir bağırtı daha, bunu daha alçak sesle bağırıyorlar ya, yine de başka kimseyi dinlemek istemiyorlar: Yağma mı var, biz bütün İnsan Haklarını Kürtlere bağışlayalım, İnsan Hakları babalarının mallarıymış gibi, onlar da gitsinler bağımsız oluversinler. (...) O imza ettiğin bildirgelerdeki, her ulus, her etnik topluluk, kendi kaderini kendi tayin eder, sözleri yazılı değil miydi?
(...) Su kurutulmaya başladı. İki bine yakın köyün evleri yakıldı. Evlerin içinde insanlarla birlikte birçok hayvan da yakıldı. Bunu, bizim çok ulusalcı gazetelerimizden başka bütün dünya basını da yazdı. Bizim devekuşlarının başları hala kuma gömülü. Ülkede kan gövdeyi götürüyor, bizim şanlı medyamız başını nasıl kumdan çıkarsın.
(...) Doğu Anadolu’nun her yerinden iki buçuk milyon insan Türkiye’nin başka yerlerine sürüldü. Bu iki buçuk milyon insan dünyanın en korkunç yoksulluğu, açlığı içinde, büyük şehirlerin varoşlarında evsiz barksız, aç susuz, aşağılanarak sürünüyor, hastalıklardan birer ikişer ölüyorlar. Bu kış da toplu ölümler olacağı besbelli. Şimdiden Türkiye’nin kimi bölgelerinde kolera salgını var. (...) Bu aç, devletin gadrine uğramış insancıklara Kızılay, Kızılhaç bile yardım etmiyor, edemiyor.
(...) Suyun kuruması Türkiye’ye, insanlığa çoğa mal oldu. Daha da olacağa benziyor. Şimdiye kadar 1700’den daha çok insanın faili meçhul cinayete kurban gittiği yazılıyor, söyleniyor, biliniyor. Batının kimi aydın topluluklarında yeni bir soykırım tartışılmaya başlandı. “Bir ulusun, bir etniğin yüzlerce, dahası da binlerce seçkin kişisini öldürmek de soykırımdır” deniyor. Artık Türkiye’nin soykırım suçu da işlediği yazılıyor. Bir de bütün bu İnsan Hakları suçlarının tartışılışından başka, bir de Türkiye yöneticileri için İnsan Hakları Mahkemesi kurulacağı konuşuluyor. Bir de Türkiye’ye ekonomik boykot uygulanması... Güzelliklerden güzellik beğen Türkiye için!
(...) İşin en korkuncu, topyekûn savaş, birkaç balığı tutmak için suyu kurutmak ne zor, ne insanlık dışı işmiş meğer. (...) Geçenlerde Gaziantep’in valisi, on bir gerillanın öldüğü İslahiye ilçesinin ormanlarına gidiyor. Orada gazetelere konuşuyor. Ne yapalım, diyor, ormanı yaktıksa. Ormanı yaktık ya, içinde de on bir gerilla yaktık. Büyük utkularla, başı altın taçlarla donatılmış büyük komutan. Yaktın ya ormanları, vatan sana minnettardır. Ormanlarla, faili meçhul soykırımlarıyla, iki buçuk milyon sürgün, köyleri yakılmış, yerlerinden yurtlarından edilip, (...) yollara dökülmüş insanlarla birlikte Türkiye de toptan yakılıyor, kimsenin kılı kıpırdamıyor. (...)
Türkiye yöneticileri işi o kadar azıttılar ki, kurulduğundan bu yana düşünce suçu en ağır suçlardan biri sayıldı ve insanlar bu yüzden hapislerde süründü, öldürüldü, sürüldü. (...)
Bu kadar korkunç suçlar karşısında, düşünce suçu da suç mudur, diyenler çıkacak. Bugün iki yüzden fazla düşünce suçundan ceza giymiş kişi yatıyor hapishanelerde. Yüzlercesi de yargılanıyor. Bu düşünce suçlularının içinde üniversite öğretim üyeleri, gazeteciler, yazarlar, sendika liderleri var. (...) Ya hapishanelerdeki insanlık dışı koşullar. (...) İkinci Dünya Savaşından sonraki insan da önceki insan değildir. (...) Yoksa insan soyu Ruanda’ya, Somali’ye, Bosna-Hersek’e, Doğu Anadolu’ya nasıl dayanırdı.
(...) Türkiye’nin başındaki bela, insanlığın başındaki belalardan kat kat daha beter. Irkçı, baskıcı yönetim yetmezmiş gibi, yetmiş yılda üç askeri darbe oldu. (...) Her darbe biraz daha yozlaştırdı, biraz daha yıktı Türkiye’nin halklarını. Kökünden çürüttü. Kültürüyle, insanlığıyla, diliyle çürütüyor ha çürütüyor. Doğu Anadolu’daki insanlık dışı savaşın hiç mi hiç bir sebebi yok. Yineliyorum (...) Türk halkına verildiği kadar dilini kullanma, kimliğine kavuşma, kültürünü geliştirme hakkı istiyorlar. Sanki bütün bu haklar, Türk halkına verilmiş gibi, diyeceksiniz. (...)
(...) Anadoluluların sömürülmesi, aşağılanması, aç bırakılması için baskıcı yönetim her şeyi yapmıştır. Şu yetmiş yıldır bu yönetimin elinden Anadoluluların çekmediği kalmamıştır. (...)
Türk halkının dilinden başka diller, başka kültürler yasak edilip öldürülmeye kalkılmasaydı, dünya kültürüne Anadolu’nun yine büyük katkıları olurdu. Biz de yeryüzünde böyle bir ulus olarak kalmazdık; yarı aç yarı tok, yaratıcı gücünü yitirmekte olan bir ülke olarak... (...)
On yıldır süren kanlı savaş, Türkiye’ye çoğa mal oldu, daha da olacak. (...) Bu savaşın yüzlerce romanı yazılacak, yüzlerce filmi yapılacaktır. (...) İnsanlık bağışlamıyor; ne kadar bağışlıyor gözükse de... Almanya’yı ele alalım, Hitler ve Hitlerciler tarihin en büyük suçlarını işlediler. (...). Hitler’e karşı savaşan Thomas Mann, Heinrich Mann, Stefan Zweig, Brecht, Erich Maria Remarque v.b. olmasaydı, bugün Almanlar böyle başları dik insanlık içinde dolaşamazlardı. (...)
Yine söylüyorum. Bin kez daha söyleyeceğim. (...) Türk-Kürt savaşının hiçbir anlamı yok. Sebebi de yok. Bu savaşın bir tek sebebi var, o da insanlığın kanseri olan ırkçılık. (...)
İşte bu zihniyet ki, Türkiye’yi bugün içinden çıkılmaz bu hale getirdi. Ülkemizin elini kana buladı. Dünya karşısında bizi onursuz kıldı. (...) Bizim, bu başımızdaki demokrasi adı altındaki zulüm, işkence, insanlığı aşağılayan düzene karşı savaşacak Thomas Mann’ımız da yok. Bizim bir Freud’umuz, bir Frank’ımız, Dr. Nissen’imiz, Einstein’ımız da yok. (...)
Üç bin yıldır, kesintisiz “Nevruz” bayramını kutlayan Kürtler, şimdi de kutluyor, diye seksen kişiyi çoluk çocuk, genç kız, hasta sakat, yaşlı demeden öldürenleri, ona izin veren ülke insanlarını dünya kıyamete kadar bağışlar mı sanıyoruz? Bizden sonra gelecek Anadolulu kuşaklar bizim bu barbarlığımızı bağışlayacak mı?
(...) İki buçuk milyon kişinin sürgününden sonra bir de Doğu Anadolu’ya yiyecek ambargosu kondu. Karakoldan ihtiyaç belgesi almayanlara yiyecek yok. Çünkü köylüler, yiyeceklerinin bir kısmını gerillalara veriyorlarmış. Koruculuğu değil de sürgünü kabul eden köylülerin ekinleri, fıstık ağaçları, meyve ağaçları ormanlarıyla birlikte yakılıyor, hayvanları öldürülüyor. Köyler niçin yakılıp yıkılıyor, gerilla barınmasın, yiyecekleri yemesin, diye. İstanbul’a kadar kulağımıza gelenlere göre, gerillalar da devletin büyük yardımcıları “korucu” lardan gideriyorlarmış gereksinmelerini. Birkaç gün önce gazeteler yazdı, gerillalar korucuların yedi yüz koyununu alıp götürmüşler. Doğu Anadolu’da maaşlı elli bin korucu var. Bütün Doğu Anadolu bunların kölesi, bunların uşağı. Doğu Anadolu’da devlet de bunlar, her şey de bunlar. Bunlar asar keser, kırar döker, yakar öldürür. Hiçbir insan kuralı, hiçbir yasa tanımazlar.
(...) Doğu Anadolu’nun yakılmış, yıkılmış nüfusu 25 binken 5 bine indirilmiş bir kasabasına askerler, korucular, Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını bile sokmuyorlar. Haydi, Başbakan kadındır diye erkekliklerine yediremeyip sokmuyorlar, diyelim, erkek bakanları niçin sokmuyorlar? İster soksunlar, ister sokmasınlar, Doğu Anadolu’nun sahibi belli. Şimdilik Doğu Anadolu’nun sahibi ne Kürtler, ne de Türkiye Cumhuriyeti. Doğuda Türkiye Cumhuriyetinin gölgesi olsa, bu kırım, yağma, yakma olur mu? Koca bir il; Şırnak, ilçeler: Cizre, Nusaybin, Lice böylesine top ateşine tutulup cehenneme çevrilir mi? (...)
“Köylerimizi askerler yaktı” diyen Ovacık ilçesi köy muhtarlarının birkaç gün sonra köylerinin yakınlarındaki yanmış ormanlarda ölüleri bulundu. “Köyleri askerler yakıyor” diyen Bakan Köylüoğlu, bu sözlerinden birkaç gün sonra döndü:
“Köyleri hiç asker yakar mı, köyleri PKK yakıyor” dedi. Bütün bunları da, nasıl olduysa, “ülkemizin özgür gazeteleri” yazabildi.
(...) Bakın, Van’ın bir ilçesinde, bir sabah kalkmışlar bakmışlar ki, kasaba kırmızı çarpı işaretleriyle donatılmış. Bunu nasıl yazmasın gazetelerimiz; SS’ler de tıpkısını yapmıştı.
Bir de dağlarda çoban kalmadı. Büyük çobanları öldürdüler. Çocuktur, dokunmazlar, diye bu sefer çocukları çobanlığa gönderiyor nasılsa köylerinde kalanlar; küçücük çobanların ölü bedenlerini birkaç gün sonra dağlardan topluyorlar.
(...) Bir sabah bir gazeteci arkadaşım telefon etti. (...) “Abi,” dedi, “Özgür Gündem gazetesinin bütün çalışanlarını polisler aldılar götürdüler.” Hemen Özgür Gündeme gittim. Baktım yöreyi polis almış. Gazeteye girmek istedim. Polisler içeriye sokmadılar. Gazetede, gazeteyi çıkaracak kimse kalmamıştı. Yüz yirmi, tam yüz yirmi çalışanın hepsini almış götürmüşler, deliğe tıkmışlardı polislerimiz. Zavallı, kahve ocağındaki çaycıyı bile götürmüşlerdi. Yaz olsaydı, gazetedeki sinekleri götürmek emrini de alırlardı herhalde.
(...) İnsanlık karşısında ülkemiz insanlığını bu kadar küçülten, onursuz kılan bu yönetime karşı bir şeyler yapmak için hiçbirimizin elinden hiçbir şey gelmiyor. (...) Türk-Kürt savaşına karşı çıkmanın pahası ağırdır. (...)
12 Eylül darbesi yalnız aydınları sindirmedi. Yalnız yüz binleri hapislere doldurup işkence etmedi. Bütün ülkeyi sindirdi, yozlaştırdı, insanlığından uzaklaştırdı. (...)
Askeri darbe başkanı Evren Paşa, “Asmayalım da hapislerde mi besleyelim” demiş, hukuk mukuk, ne varsa ayaklarının altına almış, dünyanın ortasına bir zulüm, acımazlık, kan içici bir vampir heykeli gibi dikilmiştir. Onun silahların, süngülerin gölgesinde çıkardığı Anayasa, ki onun Anayasasını ulusun % 90 çoğunluğu onaylamıştır. İşte tam on iki yıldır Türkiye bu Anayasanın doğrultusunda yönetiliyor. (...) Özellikle yabancılar Türkiye’nin böyle bir Anayasayla yönetildiğini benden duyunca, Türkiye’nin Avrupa Konseyi üyesi olup olmadığını sordular. Düpedüz alay ediyorlardı. (...)
Benim taraf tutmam kadar doğal ne var ki...(...)
Kendimi bildim bileli Türkiye’nin halklarının yanındayım.
Kendimi bildim bileli zulüm görenlerle, hakkı yenenlerle, sömürülenlerle, acı çekenlerle, yoksullarla birlikteyim.
Alevi kökenli bir aileden değilim. Tarihimizde en çok zulüm görenler, aşağılananlar Alevilerdir. Alevilerle de birlik oldum.
Yezidi dininden de değilim. Yezidiler, Ortadoğu’da 52 kez soykırıma uğramışlar, her soykırım sonu da, kalanlar, Sincar Dağlarına sığınmışlar, çoğalınca da Laliş Koyağına geri inmişler. Benim kitaplarımda bu soykırımları da epeyce yer tutar.
Türkçenin, yazdığım dilin de yanındayım. Türkçenin daha zenginleşmesi, güzelleşmesi için elimden geleni de, gelmeyeni de yapmak zorunda olduğumu duyumsuyorum. Kenan Paşaya en büyük kızgınlığım da Türk Dil Kurumunu kapatmasıdır.
Elbette yan tutuyorum. Benim için dünya bin çiçekli bir kültür bahçesidir. Bütün kültürler tarih boyunca birbirlerini beslemişler, aşılamışlar, böylece dünyamız zenginleşmiş, güzelleşmiş. Bir kültürün dünyadan yok olması, bir rengin, ayrı bir ışığın, ayrı bir kaynağın dünyadan yok olmasıdır. Ben kültürümün yanında olduğum kadar, bu bin çiçekli kültür bahçesinin her çiçeğinin de yanındayım. Anadolu dünyayı güzel kültür çiçekleriyle, güzel ışıklarla doldurmuş bir çiçekler mozaiği olmuştur her zaman. Bugün de öyle olsun istiyorum. Toprağımızın kültürü üstüne titremeliyiz. Bugünkü mozaik yine dünyaya güzel ışıklar salarak, dünyamızı güzel çiçeklerle zenginleştirebilir. İşte ben bundan yanayım. (...)
Bir ülke insanları insanca yaşamayı, mutluluğu, güzelliği seçecekse, bu önce Evrensel İnsan Haklarından, sonra da evrensel, sınırsız düşünce özgürlüğünden geçer. Buna karşı çıkmış ülkelerin insanları da 21. yüzyıla onurunu yitirmiş, insanlığın yüzüne bakamayacak durumlara düşmüş insanlar olarak girerler.
Ülkemizin onurunu, ekmeğini, toprağının kültür zenginliğini kurtarmak elimizde. Ya gerçek bir demokrasi ya da ... hiç!”
b) Zulmün Artsın
(...)
11. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı (“Devlet Güvenlik Mahkemesi”) 2 Şubat 1995 tarihinde, söz konusu kitabın toplatılmasına karar verilmesini talep etmiştir. Savcı, başvuran tarafından, kitabın 51-64 ve 65-78 sayfalarında yayımlanan iki makaleye dayanarak, ilgiliyi, Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrası uyarınca “halkı, ırk ve köken farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etmekle” suçlamıştır.
12. Devlet Güvenlik Mahkemesi naip hâkimi 2 Şubat 1995 tarihinde, “İfade Özgürlüğü ve Türkiye” isimli kitabın toplatılmasına karar vermiştir. Hâkim, kararında bilhassa şu tespitlerde bulunmuştur:
“(...) İhtilaf konusu her bir makalenin incelenmesi ve değerlendirilmesi akabinde, söz konusu makalelerin açıkça “halkı, ırk ve köken farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa tahrik etme” suçunu oluşturduğu göz önünde bulundurularak, toplatma talebinin kanuna uygun olduğu tespit edilmiştir. (...)”
13. Başvuran ve kitabın editörü, 8 Şubat 1995 tarihinde, konuyla ilgili prosedüre uygun olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde 2 Şubat 1995 tarihli karara karşı itirazda bulunmuşlardır. Devlet Güvenlik Mahkemesi 10 Şubat 1995 tarihinde oybirliğiyle bu itirazın reddine karar vermiştir.
14. “Zulmün Artsın” başlıklı makalenin özetinin 10 Ocak 1995 tarihinde “Milliyet” isimli günlük Türk gazetesinde yayımlanması üzerine, Cumhuriyet savcısı, Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesinin 1. fıkrası ve Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak, başvuran hakkında kamu davası açmıştır.
15. Devlet Güvenlik Mahkemesi 1 Aralık 1995 tarihli kararla, başvuranın üzerine atılı suçlardan beraatına karar vermiştir. Mahkeme, bu makalenin ana hatlarıyla, Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana yöneticilerin izlediği sosyo-ekonomik politikanın güçlü bir eleştirisi olduğu ve suçun temel unsurlarını taşımadığı kanaatine varmıştır.
16. Cumhuriyet savcısı 21 Aralık 1995 tarihli iddianame ile Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrası ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 8. maddesine dayanarak, başvuran ve söz konusu makalelerin editörü hakkında kamu davası açmıştır.
17. Devlet Güvenlik Mahkemesi 7 Mart 1996 tarihli kararla, başvuranı “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü” başlıklı makale nedeniyle Ceza Kanunu’nun 312. maddesi uyarınca suçlu bulmuştur. Mahkeme, ilgiliyi bir yıl sekiz ay hapis cezası ile 466.666 Türk lirası ertelenmiş para cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme, söz konusu makalenin, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, ırk ve bölge farklılığı gözeterek, Türk ve Kürt kökenli vatandaşlar arasında kin ve düşmanlığı tahrik etmeyi hedeflediğini tespit etmiştir. Mahkeme, 7 Aralık 1976 tarihli Handyside/Birleşik Krallık karara atıfta bulunarak “ifade özgürlüğünün mutlak bir nitelik taşımadığını ve Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtildiği üzere, bu özgürlüğün görev ve sorumluluklar barındırdığını” vurgulamıştır. Mahkeme, başvuranın şahsiyetine ve ününe dikkat çekmiştir. Mahkeme, şu cümlelere atıfta bulunmuştur:
“(...)Türkiye’ye ırkçılık 1900’lerde girdi. Bu ırkçılığın ideolojisini de yaratan bir Kürt’tü; yarattığı ırkçılık da Türk ırkçılığıydı. (...) 1900’lerde başlayan ırkçı yönetim, dünyanın en baskıcı ve korkunç rejimlerinden bir tanesini yaratmıştır. (...) Bu ırkçı cumhuriyette, Cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar, Türkiye’de jandarma, polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur. (...) Kürt dili kanunla yasaklandı, askerler, Kürtler üzerine bir ölüm rüzgârı estirdiler. (...)
(...) İki bine yakın köyün evleri yakıldı. Evlerin içinde insanlarla birlikte birçok hayvan da yakıldı. (...)
(...) Kürtler, insan haklarından başka bir şey istemiyorlar. Türk halkına verildiği kadar dilini kullanma, kimliğine kavuşma, kültürünü geliştirme hakkı istiyorlar. Öte yandan bu haklar Türk halkına da verilmemiştir; bir süre sonra Türk halkından gelen dirençlerle karşı karşıya geleceğiz. (...)
(...) Batılı ortaklarıyla birlikte Anadolu halkını sömüren bu zalim ejderhadan kurtuluş ancak dişle, tırnakla gerçekleşebilecek. (...)
(...) Türk-Kürt savaşının bir tek sebebi var; o da insanlığın kanseri olan ırkçılık. (...)
(...) Tarihimizde en çok zulüm görenler ve aşağılananlar Alevilerdir.
(...) Haklarına kavuşabilmek için Kürt kardeşlerimiz şimdi savaştalar (...).”
18. Yargıtay 18 Ekim 1996 tarihinde ikiye karşı üç oyla verilen kararla, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesinin, kararını, yetersiz ve hukuki hatalarla gerekçelendirdiğini değerlendirmiştir. Yargıtay Başkanı ve bir üye, ayrık görüşlerinde bilhassa şu hususlara değinmişlerdir:
“Yaşar Kemal, yurtta olduğu gibi yurtdışında da ünlü bir yazardır ve eserlerinde toplumsal karşılaştırmaların ve tutarsızlıkların insanların hayatı üzerindeki etkilerini dile getirmektedir. Bilhassa, Çukurova bölgesindeki feodal yapının, insan hayatı üzerindeki etkilerini sergilemektedir.
Bu durum göz önüne alındığında, [yazarın], ülkede yaşanabilecek sorunlar karşısında kayıtsız kalabileceği düşünülemez. “Türkiye’nin Üstündeki Kara Gökyüzü” isimli ihtilaf konusu makalede, Devletin 1900’lü yıllardan bu yana Türkiye’de ırkçı bir politika güttüğünü; 1946 yılına kadar jandarma ve polis tarafından dövülmemiş bir tek köylünün kalmadığını, Anadolu insanının çok acı çektiğini ve bunun etkilerine maruz kaldığını anlatmaktadır. [Yazar] insan haklan ihlallerinin, Kürtçe konuşulmasının yasak olduğu ve Türk Dil Kurumu’nun kapatıldığı 12 Eylül [1980] [Devlet] darbesini izleyen ara rejim süresince önemli bir seviyeye ulaştığını tespit etmektedir. Ülkenin güneydoğusunda yıllardır aktif olan bölücü teröristlerin eylemleri karşısında güvenlik güçleri tarafından sürdürülen mücadeleyi savaş olarak nitelendirmekte ve bu uygulamanın, sürgün, sefalet, fakirlik, orman ve ev yangınlarını beraberinde getirdiğinin altını çizerek bu uygulamadan şikâyet etmektedir. Savaşın tahrik edebileceği bölücülük tehlikesinden söz etmekte ve böyle bir politikanın, ülke için sadece zararlı etkilerinin olacağını ifade etmektedir.
Demokratik bir ülkede, hiçbir şey ülke sorunları üzerine düşünen, fikir üreten ve yazı ve söylemleri aracılığıyla bunları yayan yazarların ve entelektüellerin yaklaşımları kadar doğal değildir. Yazarlar ve entelektüeller, düşüncelerini açıklarken, rejimlerin eğilimlerine uygun düşünmek, yazmak ve fikirlerini açıklamak mecburiyetinde değillerdir. Farklı düşünmek, onların en temel haklarıdır. Üstelik bu düşünceler çoğunluk tarafından paylaşılmıyor olabilir ve bu konuda tek sonuç bu düşüncelerin reddedilmesi olmalıdır. Hiç şüphe yok ki, özgürlükler sınırsız değildir. Bununla beraber, bu özgürlüklere müdahale modem demokrasilerin normlarına uygun olarak yapılmalıdır. Kısacası, bir ülkenin yazar ve entelektüeli, kamu güvenliğini tehlikeye atacağını ve kanunla yasaklanan fiillerin savunmasını yapmayı düşünmeden her türlü fikri ifade edebilir.
Anayasamızın 2. maddesinde, Cumhuriyetimizin, demokratik bir hukuk devleti olduğu bildirilmektedir. Türkiye, vatandaşlarına, Batı ülkelerinde var olan hak ve özgürlükleri uygulamaya koyacağını vaat etmektedir (...), birçok uluslararası sözleşmeye taraftır ve söz konusu uluslararası antlaşmalar kanun değerindedir.
Öte yandan, Türk Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrasında bildirilen ve Yaşar Kemal hakkında ileri sürülen suç türü, ihtilaf konusu makale ile oluşmamıştır.
(...) Yukarıda açıkladığımız üzere, ihtilaf konusu madde, Türkler ve Kürtler arasında düşmanlığı hiçbir şekilde teşvik etmemektedir. Yazar, geçmişteki ve gelecekteki rejimleri eleştirmekte, ayıplamakta ve kınamaktadır. Bölücülük yapmadan, [kendi nitelendirmesiyle] güneydoğudaki savaşın bir bölücülük tehlikesi doğurabileceğini ve kendisinin bölücülüğe karşı olduğunu dolaylı olarak anlatmaktadır.
Hiç şüphesiz, makale bir bütün olarak değerlendirildiğinde, çoğunluğumuzun olumlu karşılayamayacağı ve duygusallıkla dolu bölümler içermektedir. Öte yandan, yazarın bazı yaklaşımlarının abartılı olduğu görülmektedir.”
II. İLGİLİ İÇ HUKUK KURALLARI VE UYGULAMASI
19. Ceza Kanunu’nun 312. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Aleni Olmayan Şekilde Suça Tahrik
Kanunun cürüm saydığı bir fiili açıkça öven veya iyi gördüğünü söyleyen veya halkı kanuna itaatsizliğe tahrik eden kimse altı aydan iki yıla kadar hapis ve altı bin liradan otuz bin liraya kadar ağır para cezasına mahkûm olur.
Halkı, sınıf ırk, din, mezhep ve bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve dokuz bin liradan otuz altı bin liraya kadar ağır para cezasıyla cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti için tehlikeli olacak bir şekilde yapıldığı takdirde faile verilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır.
Yukarıdaki fıkralarda yazılı suçları 311. maddenin ikinci fıkrasında sayılan vasıtalarla işleyenlere verilecek cezalar bir misli artırılır.
20. Anayasa’nın 28. maddesi ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 86. maddesi uyarınca, yayınlar, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hâkim kararıyla, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, millî güvenliğin, kamu düzeninin, genel ahlâkın korunması ve suçların önlenmesi bakımından gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunun açıkça yetkili kıldığı merciin emriyle toplatılabilir.
HUKUKİ DEĞERLENDİRME
I. SÖZLEŞME’NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
21. Başvuran, yetkililerin, Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü hakkını ihlal ettiklerini iddia etmektedir:
“1. Herkes ifade özgürlüğü hakkına sahiptir. Bu hak, kamu makamlarının müdahalesi olmaksızın ve ülke sınırları gözetilmeksizin, kanaat özgürlüğünü ve haber ve görüş alma ve de verme özgürlüğünü de kapsar. Bu madde, Devletlerin radyo, televizyon ve sinema işletmelerini bir izin rejimine tabi tutmalarına engel değildir.
2. Görev ve sorumluluklar da yükleyen bu özgürlüklerin kullanılması, yasayla öngörülen ve demokratik bir toplumda ulusal güvenliğin, toprak bütünlüğünün veya kamu güvenliğinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın, başkalarının şöhret ve haklarının korunması, gizli bilgilerin yayılmasının önlenmesi veya yargı erkinin yetki ve tarafsızlığının güvence altına alınması için gerekli olan bazı formaliteler, koşullar, sınırlamalar veya yaptırımlara tabi tutulabilir.”
22. Mahkeme’ye göre, başvuranın Ceza Kanunu’nun 312. maddesi gereğince hapis cezasına mahkûm edilmesi, ifade özgürlüğü hakkına açıkça bir müdahaledir. Hükümet bu duruma itiraz etmemiştir.
23. Böylesi bir müdahale “kanun tarafından öngörülmedikçe”, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan bir ya da birkaçını amaçlamadıkça ve bu amaçlara ulaşmak için “demokratik bir toplumda gerekli” olmadıkça 10. maddeye aykırıdır. Mahkeme, bu koşulları tek tek inceleyecektir.
1. “Kanun tarafından öngörülme”
24. Başvuranın mahkûmiyetinin Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin 2. fıkrasına dayandığına kimse itiraz etmemektedir; dolayısıyla söz konusu mahkûmiyetin Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrası anlamında “kanun tarafından öngörülmüş” olduğu kabul edilebilirdi.
2. Meşru amaç
25. Başvuran, bu konuyla ilgili olarak herhangi bir açıklamada bulunmamaktadır.
26. Hükümet, başvuranın bir makale yazması nedeniyle mahkûm edilmesinin, kamu düzeninin, ulusal güvenliğin ve devletin toprak bütünlüğünün korunması gibi meşru amaçlar izlediğini ileri sürmektedir.
27. Mahkeme, Türkiye’nin güneydoğusunda güvenlik konusunda hüküm süren durumun hassas bir nitelikte olmasını (bk. diğer kararlar arasında, Zana/Türkiye, 27 Kasım 1997, Karar ve Hükümler Derlemesi 1997- VII, s.2539 ve Ceylan/Türkiye, [GC], No. 235567/94, § 28, AİHM 1999-IV) ve şiddeti arttırabilecek eylemler karşısında yetkililerin teyakkuzda olmaları gerektiğini göz önünde bulundurarak, başvuranın mahkûmiyetinin, Hükümet tarafından sıralanan amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilmiş olabileceğini kabul etmektedir.
3. “Demokratik Bir Toplumda Gereklilik”
a) Tarafların İddiaları
i) Başvuran
28. Başvuran, makalesinin hiçbir şekilde şiddet çağrısı içermediğine ve bölücülük propagandası yapmadığına vurgu yapmaktadır. Öte yandan, Türk makamlarının, Ceza Kanunu’nun 312. maddesini kötüye kullandıklarını, bunun yanı sıra söz konusu maddenin bizzat, ifade ve kanaat özgürlüklerine aykırı olduğunu ifade etmektedir. İhtilaf konusu makaledeki görüşlerinden dolayı kendisine verilen cezaların, ne Sözleşme’de ne de iç hukukta herhangi bir dayanağı bulunmadığı kanaatindedir.
29. Başvuran, makalesinde dile getirdiği görüşlerin, geçmişteki ve gelecekteki yönetim biçimlerini kınayan eleştiriler olduğu kanaatindedir. Bölücülük yapmaksızın, ülkenin güneydoğusundaki savaşın bir bölücülük tehlikesi doğurabileceğini ve kendisin de buna karşı olduğunu dolaylı olarak değerlendirmiştir.
3. “Demokratik Bir Toplumda Gereklilik”
a) Tarafların İddiaları
i) Başvuran
30. Başvuran, makalesinin hiçbir şekilde şiddet çağrısı içermediğine ve bölücülük propagandası yapmadığına vurgu yapmaktadır. Öte yandan, Türk makamlarının, Ceza Kanunu’nun 312. maddesini kötüye kullandıklarını, bunun yanı sıra söz konusu maddenin bizzat, ifade ve kanaat özgürlüklerine aykırı olduğunu ifade etmektedir. İhtilaf konusu makaledeki görüşlerinden dolayı kendisine verilen cezaların, ne Sözleşme’de ne de iç hukukta herhangi bir dayanağı bulunmadığı kanaatindedir.
31. Başvuran, makalesinde dile getirdiği görüşlerin, geçmişteki ve gelecekteki yönetim biçimlerini kınayan eleştiriler olduğu kanaatindedir. Bölücülük yapmaksızın, ülkenin güneydoğusundaki savaşın bir bölücülük tehlikesi doğurabileceğini ve kendisin de buna karşı olduğunu dolaylı olarak değerlendirmiştir.
ii) Hükümet
32. Hükümet, ihtilaf konusu kitapta yayımlanan makalenin içeriğine atıfta bulunarak (yukarıdaki 10. paragraf) ve başvuranın tanınmışlığını göz önünde bulundurarak, söz konusu makalenin siyasi gücü veya mevcut hükümeti az çok dokunaklı biçimde eleştirmekle yetinmediğini, ancak Türkiye Cumhuriyetinin ilanından bu yana “ırkçı ve insanlar için en kara leke olarak değerlendirdiği Türkiye Cumhuriyetini tamamen kınadığını ve eleştirdiğini ileri sürmektedir. Bu tür ifadeler, her Türk vatandaşını, gerek “ırkçı bir devleti” desteklemek gerekse “bu devlete karşı isyan etmek” biçiminde mutlak şekilde haksız ve tamamen isyana teşvik edici bir ikilemde” bırakabilecektir. Hükümet, “ makalenin kaleme alındığı şekli sert ifadeler içeren bir eleştiri şeklinde olmadığını ancak her kökenden vatandaşlar için haklı şekilde kutsal olarak değerlendirilebilecek Cumhuriyetin milli değerlerine karşı kayıtsız şartız sözlü saldırı olduğu kanısındadır.
b) Mahkeme’nin Değerlendirmesi
33. Mahkeme, 10. maddeye ilişkin içtihadından ileri gelen temel ilkelere atıfta bulunmaktadır (bk. diğer kararlar arasında, Castells/İspanya kararı, 23 Nisan 1992, A serisi no. 236, § 46, s. 23, Fressoz ve Roire/ Fransa [BD] kararı, No. 29183/95, § 45, AİHM 1999-I, Öztürk/Türkiye [BD] kararı, No. 22479/93, § 64, AİHM 1999-VI, Nilsen ve Johnsen/Norveç [BD] kararı, No. 23118/93, § 43, AİHM 1999-VIII ve News Verlags GmbH & CoKG/ Avusturya kararı, No. 31457/96, § 52, AİHM 2000-I).
34. İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel esaslarından birini ve bu toplumun gelişiminin ve her bireyin kendini gerçekleştirmesinin temel koşullarından birini oluşturmaktadır. 10. maddenin 2. fıkrası göz önünde tutulmak kaydıyla, ifade özgürlüğü, sadece hoşa giden ya da insanları incitmeyen veya önemsemeyen “bilgi” ve “düşünceler” için değil, aynı zamanda inciten, şoke eden veya rahatsız eden bilgi ve düşünceler için de geçerlidir. “Demokratik toplumun” olmazsa olmaz koşullarını oluşturan çoğulculuk, hoşgörü ve açık görüşlülük bunu gerektirir.
35. Mahkeme ayrıca, Sözleşme’nin 10. maddesinin 2. fıkrasının, genel kamu yararı ve siyasi söylemleri ilgilendiren konulara dair ifade özgürlüğü kullanımına herhangi bir kısıtlama getirilmesine hiçbir şekilde izin vermediğini hatırlatmaktadır (bk. Wingrove/Birleşik Krallık, 25 Kasım 1996 tarihli karar, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-V, s. 1957, § 58). Egemenlik hakkını kullanma konumunda bulunan Hükümet, karşıtlarının haksız eleştirilerine ve saldırılarına cevap vermek için, özellikle başkaca imkânlarının olduğu durumlarda, cezalandırma yolunu seçerken daha çekinceli davranmak zorundadır. Şüphesiz, Devletin yetkili makamları kamu düzeninin sağlayıcıları olarak, kullanılan ifadeler karşısında uygun ve aşırı olmayan cezai tedbirlerin yanı sıra bir dizi tedbir alabilirler (bk. Incal/Türkiye, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998-IV, s. 1567, § 54). Son olarak, ihtilaf konusu sözlerin, bir bireye, bir Devlet temsilcisine veya toplumun bir kesimine yönelik şiddet kullanımını tahrik ettiği noktada, ulusal makamlar ifade özgürlüğünün kullanımına yapılan müdahalenin gerekliliği konusunda yaptıkları incelemede daha geniş bir takdir yetkisine sahiplerdir.
36. 10. maddenin 2. fıkrası anlamında “gerekli” sıfatı, “zorlayıcı sosyal bir ihtiyaç” anlamına gelmektedir. Genel bir şekilde, ifade özgürlüğüne yapılan bir müdahalenin “gerekliliği” ikna edici şekilde ortaya konulmalıdır. Şüphesiz, bu müdahaleyi haklı gösterebilecek bu tür bir ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi öncelikle ulusal makamlara düşmektedir ve ulusal makamlar bu konuda belli bir takdir yetkisine sahiptir. Bununla birlikte, bu takdir yetkisi, Mahkeme’nin kanun ve kanunun uygulanmasını sağlayan kararlar üzerindeki denetimine iki kez tabi tutulmaktadır.
37. Mahkeme, denetimini yaparken, ulusal mahkemelerin görevini üstlenmez. Ancak bu mahkemelerin kararlarının, dolayısıyla bir müdahaleyi oluşturan “kısıtlama” ya da “cezanın”, Sözleşme’nin 10. maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı hususunda nihai kararı verme yetkisine haizdir.
38. Mahkeme, ihtilaf konusu makalede kullanılan ifadelere ve makalenin hangi bağlamda yayımlandığına özel bir dikkat atfedecektir. Bu bağlamda Mahkeme, incelemesine sunulan olaylara ilişkin koşulları ve bilhassa terörle mücadeleye bağlı zorlukları göz önünde bulundurmaktadır (bk. Ibrahim Aksoy/Türkiye kararı, No. 28635/95, No. 30171/96 ve No. 34535/97, § 60, 10 Ekim 2000 ve yukarıda anılan Incal kararı, s. 1568, § 58).
39. İhtilaf konusu makale, gerek içeriği gerekse kullanılan ifadeler bakımından siyasi bir konuşma metni şeklindedir. Türkiye ve yurtdışında tanınmış bir yazar olan başvuran, solcu yan anlam sözcükler kullanarak, Türkiye’nin güneydoğusunda gerçekleşen, yetkililerin askeri eylemlerini eleştirmekte, kınamakta ve Kürtlerin topraklarından gitmesine ve dirençlerini ve kültürel ve kimlik özerkliklerini bozmaya yönelik olan söz konusu makamların izledikleri politikayı eleştirmektedir. Makalede, Türk tarihinde gerçekleşen bazı olaylar yorumlanmaktadır. Makale aşağıdaki şekildedir:
“1900’lerde başlayan ırkçı yönetim, dünyanın en baskıcı ve korkunç rejimlerinden bir tanesini yaratmıştır. (...) Bu ırkçı cumhuriyette, Cumhuriyet kurulduğundan 1946 yılına kadar, Türkiye’de jandarma, polis dayağı yememiş hiçbir köylü yoktur. (...) Kürt dili kanunla yasaklandı, askerler, Kürtler üzerine bir ölüm rüzgârı estirdiler”.
Yazar, ülkenin güneydoğusunda Türk makamlarının gerçekleştirdiği eylemleri “savaş” ve “barbarlık” olarak nitelendirmekte ve “toplu göçe, sefalete, yoksulluğa, orman ve evlerin yanmasına” ve bölücülük tehlikesine sebep olan “Türk-Kürt savaşını” ileri sürmektedir.
40. Mahkeme, makalede yer alan ifadelerin olgusal bir içeriğe, saldırganlığa ve dokunaklığa işaret eden duygusal bir üsluba sahip olduğunu; sert ifadeler içeren bazı bölümlerin de Türk makamlarının olumsuz bir portresini çizdiğini ve anlatıma düşmanca bir yan anlam kattığını kaydetmektedir.
Bununla birlikte Mahkeme, bu noktada şiddete teşvik etmekten ziyade tarafların birinin anlaşmazlıkla ilgili olarak benimsediği uzlaşmaz tutumunun yansımasının söz konusu olduğu kanısındadır. Nitekim bütünüyle, makalenin içeriğinin, şiddete, direnişe yahut isyana teşvik ettiği değerlendirilemez. Bu bağlamda, Mahkeme, bunun dikkate alınması gereken temel bir unsur olduğu kanısındadır (bk. Gerger/Türkiye [BD], No. 24919/94, § 50, 8 Temmuz 1999). Öte yandan, ihtilaf konusu makalede “Kürt sorununu çözmek için barışçıl bir yolun benimsenmesi gerektiği” ifadesi yer almaktadır.
41. Ayrıca Mahkeme, başvurana verilen cezanın ağırlığını tespit etmektedir. Başvuran, bir yıl sekiz ay hapis cezası ile 466.666 Türk lirası (TRL) tutarında bir para cezasına çarptırılmıştır (yukarıdaki 17. paragraf).
Bu bağlamda Mahkeme, verilen cezaların niteliği ve ağırlığının da müdahalenin orantılılığını değerlendirme konusunda göz önünde bulundurulması gereken unsurlar olduğunun altını çizmektedir (bk. örnek olarak, yukarıda anılan Ceylan kararı, § 37).
42. Sonuç olarak, başvuran hakkında verilen mahkûmiyet kararı, hedeflenen amaçlarla orantılı olmayıp, “demokratik bir toplumda gerekli” değildir. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.
II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 2. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
43. Başvuran, naip hâkim ve Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin, kararlarını, ihtilaf konusu makalelerin bir suç oluşturduğu varsayımına dayandırmaları nedeniyle masumiyet karinesinin ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasını ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“2. Bir suç ile itham edilen herkes, suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar masum sayılır.”
44. Hükümet, naip hâkimin başvuranın suçluluğu hakkında hiçbir zaman karar vermediğini ve el koyma kararını Ceza Kanunu’nun hükümlerine dayandırdığını ifade etmektedir. Bunun yanı sıra Hükümet, “masumiyet karinesi ilkesinin ihtiyati ve güvenlik tedbirlerine uygulanmadığını” ileri sürmektedir.
45. Başvuran, ihtilaf konusu makalenin bulunduğu kitaba el konulmasına ilişkin kararların açıkça suçluluğuna dair bir tespit içerdiğinin ve böylelikle, söz konusu kararlarda, bir mahkeme tarafından suçluluğunun ortaya konulmasından önce bile bir mahkûmiyet kararının yer aldığının altını çizmektedir.
46. Mahkeme, Türk mevzuatında öngörülen ihtiyati tedbirlerin, kendi başına, mahkûmiyet kararı verilmesini gerektirmediğini, ancak suç fiillerinin işlenmesini önlemeyi hedeflediklerini tespit etmektedir. Dolayısıyla, buna ilişkin olarak yapılan yargılama, “cezai alandaki bir suçlamanın” “esası” ile ilgili olmamaktadır (bk. diğer kararlar arasında, mutatis mutandis, yayımlanmamış olan Butler/ Birleşik Krallık kararı (kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 41661/98, 27 Hazıran 2002). Bununla birlikte Mahkeme, somut olayda, ortaya çıkan sorunun yalnızca söz konusu kitaba el konulmasına ilişkin olarak yapılan yargılama ile ilgili olmadığını, başvuran aleyhine daha sonra açılan yargılama ile ilgili olduğunu da vurgulamak ister.
47. Mahkeme, içtihadına göre, “6. maddenin 2. fıkrasında belirtilen masumiyet karinesinin, 1. fıkranın gerektirdiği hakkaniyete uygun ceza yargılamasının yapılmasına dair unsurlar arasında yer aldığını hatırlatmaktadır. Sanığın suçlu olduğunun daha önce yasal olarak ortaya konulmamasına rağmen, sanık hakkında verilen bir adli kararın ilgilinin suçlu olduğu hissini uyandırması halinde masumiyet karinesi ihlal edilmektedir. Kesin bir tespit bulunmasa da, hâkimin ilgiliyi suçlu olarak değerlendirdiğini düşündürecek bir gerekçenin var olması yeterlidir (...). Bu bağlamda Mahkeme, kişi yargılanmadan ve suçlu olduğu kabul edilmeden önce devlet görevlilerinin yaptıkları açıklamalarda yer alan ifadelerin seçiminin önemini vurgulamaktadır (bk. Daktaras/Litvanya, No. 42095/98, § 41, AİHM 2000-X). Öte yandan, “masumiyet karinesinin ihlali sadece bir hâkim veya mahkemeden değil, aynı zamanda diğer kamu makamlarından da kaynaklanabilmektedir” (ibidem, § 42).
48. Mahkeme, Anayasa’nın 28. maddesi ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 86. maddesi uyarınca, kanunun gösterdiği suçların soruşturma veya kovuşturmasına geçilmiş olması hallerinde hâkim kararıyla yayınlara el konulabileceğini tespit etmektedir. Dolayısıyla, somut olayda, daha sonraki yargılama için açıkça ihtiyati bir tedbir söz konusuydu. Öte yandan Mahkeme, “el koyma talebinin yasaya uygun olduğunun” sonucuna varıldığı (yukarıdaki 12. paragraf) 2 Şubat 1995 tarihli kararda kullanılan bazı ifadelere rağmen, ihtiyati tedbir alınarak verilen Devlet Güvenlik Mahkemesi naip hâkiminin kararında “şüphe durumuna” yer verildiği ve kararın suçlu olunduğuna dair bir tespit içermediği kanısındadır. Daha sonraki yargılama ile ilgili olarak (yukarıdaki 44. paragraf), hiçbir ön yargı tespit edilmemiştir.
49. Mahkeme daha sonra, ilgili kişinin suçlu olduğu duygusunu yansıtan kararlar ile bir şüphe durumunun belirtilmesine hasredilmiş kararlar arasında bir ayrım yapılması gerektiğini yeniden ifade etmektedir. İlgili kişinin suçlu olduğu duygusunu yansıtan kararlar masumiyet karinesi ilkesini ihlal ederken, bir şüphe durumunun belirtilmesine hasredilmiş kararlar Sözleşme’nin 6. maddesinin ruhuna uygun olarak değerlendirilmektedir (bk. 25 Ağustos 1987 tarihli Lutz/Almanya kararı, A serisi no. 123, s. 25-26, § 62, 25 Ağustos 1987 tarihli Englert/Almanya kararı, A serisi no. 123, s. 55, § 39, 25 Ağustos 1987 tarihli Nölkenbockhoff/Almanya kararı, A serisi no. 123, s. 80-81, § 39 ve Leutscher/Hollanda kararı, 26 Mart 1996, Karar ve Hükümler Derlemesi 1996-II, s. 436, § 31 ve Marziano/İtalya kararı, No. 45313/99, 28 Kasım 2002).
50. Bu koşullarda, Mahkeme, yargılamanın tamamını dikkate alarak, masumiyet karinesinin ihlal edildiği sonucuna varamaz. Dolayısıyla, Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrası ihlal edilmemiştir.
III. SÖZLEŞME’NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
51. Başvuran, mahkûmiyetinin Sözleşme’nin 7. maddesinin 1. fıkrasına aykırı olduğunu iddia etmektedir. Sözleşme’nin 7. maddesinin 1. fıkrası aşağıdaki şekildedir:
“1. Hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz. Aynı biçimde, suçun işlendiği sırada uygulanabilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez. (...) ”
52. Hükümet, başvuranın konuyla ilgili tutumunu değiştirebilmesi için Ceza Kanunu’nun 312. maddesinin yeterince açık olduğunu ve dolayısıyla, 7. maddede yer alan suç ve cezaların yasallığı ilkesinin ihlal edilmediğini ileri sürmektedir.
53. Mahkeme, 7. maddede kullanılan hukuk (“law”) kavramının Sözleşme’nin diğer maddelerinde yer alan bu kavrama karşılık geldiğini hatırlatmaktadır (bk. S.W./Birleşik Krallık, 22 Kasım 1995 tarihli karar, A serisi no. 335-B, s. 42, § 35). Mahkeme, 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen kanunun öngörülebilirliği ile ilgili vardığı sonucu dikkate alarak (yukarıdaki 24. paragraf), Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediği sonucuna varmaktadır (bk. Erdoğdu ve İnce/Türkiye [BD], No. 25067/94 ve No. 25068/94, § 59, AİHM 1999-IV).
IV. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA
54. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki şekildedir:
“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”
55. Başvuran, Sözleşme’nin 10. maddesi ile güvence altına alınan hakkının ihlal edilmesi nedeniyle duyduğu manevi acı ve sıkıntının bir adil tazminin verilmesiyle giderilemeyeceği kanaatindedir. Başvuran, Mahkeme’yi, Hükümeti, ihlalin tespit edildiği kararın Türkçeye tercüme edilerek üç yüksek tirajlı gazetede yayımlanması konusunda davet etmektedir.
56. Hükümet, başvuranın talebine itiraz etmektedir.
57. Mahkeme, ihlal tespiti halinde kararın, davalı Devlete, bu ihlale son verme yükümlülüğü ve söz konusu ihlalin sonuçlarını, mümkün olduğu ölçüde, ihlal gerçekleşmeden önceki duruma dönmeyi sağlayacak şekilde giderme yükümlülüğü doğurduğunu hatırlatmaktadır (bk. Iatridis/Yunanistan (adil tazmin) [BD], No. 31107/96, § 32, AİHM 2000-XI). Davaya taraf olan Sözleşmeci Devletler, ilke olarak, ihlal sonucuna varılan bir karara uymak için kullanacakları imkânları seçmekte özgürdürler. Kararın icra edilme koşulları ile ilgili bu takdir yetkisi, Sözleşmeci Devletlere Sözleşme ile getirilen, güvence altına alınan hak ve özgürlüklere riayet edilmesini sağlama yönündeki başlıca yükümlülükle birlikte seçme özgürlüğüne atıfta bulunmaktadır (1. madde). Kural olarak Mahkeme, hükümetlere konuyla ilgili emirler verme yetkisine sahip olmadığı gibi, direktifler de veremez (bk. mutatis mutandis, Oberschlick/Avusturya kararı, 23 Mayıs 1991, A serisi no. 204, s. 28, § 65, Akdivar ve diğerleri/ Türkiye kararı (50. madde), 1 Nisan 1998, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998-II, s. 723, § 47 ve yukarıda anılan Incal kararı, § 78).
58. Başvuran, manevi ve maddi zarar, masraf ve giderlerin karşılanması için herhangi bir tazminat talep etmemektedir.
Dolayısıyla Mahkeme, başvurana adil tazmin bağlamında bir meblağ ödenmesine gerek olmadığı kanısındadır. Böylelikle, 10. maddeye ilişkin ihlal tespiti, tek başına, başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için yeterli bir adil tazmin oluşturmaktadır.
BU GEREKÇELERLE, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,
1. Sözleşme’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Sözleşme’nin 6. maddesinin 2. fıkrasının ihlal edilmediğine;
3. Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edilmediğine;
4. İhlal tespitinin tek başına başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için yeterli bir adil tazmin oluşturduğuna karar vermiştir.
Fransızca olarak yazılan işbu karar Mahkeme İçtüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları gereğince 4 Mart 2003 tarihinde tebliğ edilmiştir.
S. Dollé J.-P. Costa
Yazı İşleri Müdürü Başkan
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło