27306/95

WyrokETPCz2005-05-31ECLI:CE:ECHR:2005:0531JUD002730695

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy śmierć syna skarżącej w areszcie policyjnym, brak skutecznego śledztwa w tej sprawie, nieludzkie traktowanie oraz brak skutecznego środka odwoławczego naruszyły prawa gwarantowane w art. 2, 3 i 13 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że rząd turecki nie przedstawił wiarygodnego wyjaśnienia okoliczności śmierci Aydına Kişmira w areszcie policyjnym, ani nie wyjaśnił pochodzenia obrażeń na jego ciele, co skutkowało naruszeniem materialnego aspektu art. 2 i art. 3 Konwencji. Ponadto, Trybunał stwierdził, że władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego i rzetelnego śledztwa w sprawie śmierci, charakteryzującego się niezależnością, dokładnością, szybkością i zaangażowaniem rodziny, co stanowiło naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji. Brak dostępu skarżącej do informacji ze śledztwa i niemożność skutecznego zaskarżenia decyzji o umorzeniu postępowania doprowadziły do naruszenia art. 13 Konwencji, ponieważ nie zapewniono jej skutecznego środka odwoławczego.
Stan faktyczny
Skarżąca Hayriye Kişmir, obywatelka Turcji pochodzenia kurdyjskiego, złożyła skargę w związku ze śmiercią jej syna, Aydına Kişmira, w areszcie policyjnym w Diyarbakır. Aydın został zatrzymany 6 października 1994 roku pod zarzutem współpracy z PKK. Według skarżącej, był torturowany i zmarł 12 października 1994 roku. Rząd turecki twierdził, że Aydın zmarł z przyczyn naturalnych, a obrażenia powstały podczas próby ucieczki. Sekcja zwłok wykazała liczne obrażenia i asfiksję, ale władze krajowe umorzyły śledztwo, uznając, że nie ma dowodów na złe traktowanie.
Rozstrzygnięcie
Trybunał: 1. Odrzucił jednomyślnie wstępny zarzut rządu. 2. Stwierdził jednomyślnie, że państwo pozwane nie wypełniło swoich obowiązków wynikających z art. 38 Konwencji, zapewniając Trybunałowi wszelkie niezbędne udogodnienia. 3. Stwierdził jednomyślnie, że państwo pozwane jest odpowiedzialne za śmierć syna skarżącej, co stanowi naruszenie art. 2 Konwencji. 4. Stwierdził jednomyślnie, że nie ma potrzeby rozpatrywania, czy doszło do naruszenia art. 2 Konwencji w związku z zarzutem niezapewnienia ochrony życia syna skarżącej. 5. Stwierdził jednomyślnie, że doszło do naruszenia art. 2 Konwencji z powodu nieprzeprowadzenia skutecznego śledztwa w sprawie okoliczności śmierci syna skarżącej. 6. Stwierdził jednomyślnie, że doszło do naruszenia art. 3 Konwencji z powodu traktowania, któremu syn skarżącej został poddany przed śmiercią. 7. Stwierdził jednomyślnie, że doszło do naruszenia art. 13 Konwencji. 8. Stwierdził sześcioma głosami do jednego, że nie ma potrzeby rozpatrywania, czy doszło do naruszenia art. 14 Konwencji w związku z art. 2 i 13 Konwencji. 9. Orzekł w sprawie słusznego zadośćuczynienia: a) Sześcioma głosami do jednego, że państwo pozwane ma zapłacić skarżącej 16 500 EUR tytułem szkody majątkowej. b) Jednomyślnie, że państwo pozwane ma zapłacić skarżącej: i) 30 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej na rzecz spadkobierców Aydına Kişmira. ii) 3 500 EUR tytułem szkody niemajątkowej dla skarżącej osobiście. c) Jednomyślnie, że państwo pozwane ma zapłacić skarżącej 15 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. d) Orzekł odsetki za zwłokę. 10. Odrzucił jednomyślnie pozostałą część roszczeń skarżącej o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   KİŞMİR/TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no: 27306/95)   KARAR   STRAZBURG   Mayıs 2005   Bu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle   ilişkin değişiklik yapılabilir.   Kişmir/Türkiye Davasında,   Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Daire),   J.-P. COSTA, Başkan,   A.B. BAKA,   K. JUNGWIERT,   M. UGREKHELIDZE,   A. MULARONI,   E. FURA-SANDSTRÖM, yargıçlar,   F. GÖLCÜKLÜ, geçici yargıç,   ile Bölüm Sekreteri S. DOLLÉ’nin katılımı ile Daire olarak toplanmış,   Mayıs 2005 tarihinde yapılan bir kapalı oturum sonucunda,   aynı tarihte kabul edilen aşağıdaki kararı vermiştir:   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   1. Dava, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi’nin   (“AİHS”) eski 25. maddesi uyarınca, Türk vatandaşı Hayriye Kişmir (“başvuran”) tarafından,   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, AİHM’ye, 31 Mart 1995 tarihinde yapılan başvurudan (no.   27306/95) kaynaklanmaktadır.   2. Başlangıçta başvuran, tamamı İngiltere’de çalışan avukatlar olan Profesör Kevin   Boyle ile Françoise Hampson, daha sonra da Mark Muller tarafından temsil edilmiştir. Türk   Hükümeti (Hükümet), AİHM huzurundaki işlemler için bir Ajan atamamıştır.   3. Başvuran, özellikle, oğlu Aydın Kişmir’in Diyarbakır’da polis gözetimine   alındığını, bu sırada işkence görüp öldürüldüğünü iddia etmiştir. AİHS’nin 2., 3., 6., 13. ve   14. maddelerine atıfta bulunmuştur.   4. Başvuru, AİHS’nin 11. no’lu protokulü’nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998   tarihinde AİHM’ye iletilmiştir (11. No.’lu Protokol’ün 5 § 2. maddesi).   5. Başvuru, AİHM’nin Birinci Bölümü’ne verilmiştir (AİHM İçtüzüğü’nün 52 § 1.   maddesi). Bu Bölüm içerisinde, İçtüzük’ün 26 § 1. maddesi uyarınca davayı görecek olan   (AİHS’nin 27 § 1. maddesi) Daire oluşturulmuştur. Türkiye adına seçilen yargıç Rıza Türmen   davadan çekilmiştir (İçtüzük’ün 28. maddesi). Dolayısıyla Hükümet, geçici yargıç olarak   Profesör Feyyaz Gölcüklü’yü görevlendirmiştir. (AİHS’nin 27 § 2. maddesi ve İçtüzük’ün 29   § 1. maddesi).   6. 14 Aralık 1999 tarihli bir karar ile AİHM, başvuruyu kabul edilebilir bulmuştur.   7. Başvuran esas üzerine görüşlerini bildirmiş, ancak Hükümet bildirmemiştir   (İçtüzük’ün 59 § 1. maddesi).   8. 1 Kasım 2004 tarihinde AİHM Bölümleri’nin yapısını değiştirmiştir (İçtüzük’ün 25   § 1. maddesi). Bu dava, yeni oluşturulan İkinci Bölüm’e verilmiştir (İçtüzük’ün 52 § 1.   maddesi).   OLAYLAR   I. DAVA OLAYLARI   9. Kürt kökenli bir Türk vatandaşı olan başvuran 1948 doğumludur ve Diyarbakır’da   ikamet etmektedir.   A. Giriş   10. Dava olayları, özellikle de 6 ve 12 Ekim 1994 tarihler arasında meydana gelen   olaylar taraflar arasında ihtilaf halindedir.   11. Başvuran tarafından anlatıldığı şekliyle dava olayları aşağıdaki B Kısmı’nda   verilmiştir (12-25. paragraflar). Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri aşağıdaki C Kısmı’nda   özetlenmiştir (26-35. paragraflar). Hükümet ve başvuran tarafından sunulan belgesel kanıtlar,   sırasıyla D (36-57. paragraflar) ve E (58-62. paragraflar) Kısımları’nda özetlenmiştir.   B. Başvuranın olaylara ilişkin görüşleri   12. 6 Ekim 1994 günü saat 01:30 civarında Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’ne bağlı   yedi polis memuru, başvuranın Diyarbakır’daki evine gelerek başvuranı oğlu Aydın’ın nerede   olduğuna ilişkin sorguya çekmiştir. Aydın daha önce, 26 Ağustos 1993’te polis gözetimine   alınmış, 8 Eylül 1993 tarihinde tutuklu yargılanmasına karar verilmiş ve 10 Kasım 1993’te   serbest bırakılmıştır. Aydın, yeniden polisin eline düşmekten korktuğundan akrabaları Barış   Kalkan’ın Diyarbakır’daki evinde saklanmaktadır. Oğlunun korkularından haberdar olan   başvuran, polis memurlarına, Aydın’ın İstanbul’a gittiğini söylemiştir.   13. Polis memurları, aynı zamanda başvuranın diğer oğulları İrfan ile Turan’ı da   sorgulamış, başvuran gibi onlar da kardeşleri Aydın’ın İstanbul’a gittiğini söylemiştir. Polisler   evi aramış ve bir miktar Alman Markı’na el koymuştur. Polis memurlarından beşi, İrfan ve   Turan’ı da alarak evden ayrılmıştır. Diğer iki polis memuru başvuranın evinde kalmış ve   ertesi sabaha kadar başvuran ile kızı Saniye’yi sorgulamaya devam etmiştir.   14. Sabah olduğunda başvuranın kocası Mersin eve dönmüştür. Polis, her gün saat   08.00 ile 20.00’de vardiya değiştirerek iki gün iki gece evde kalmıştır. İkinci günden sonra   polis, başvuranın kocasını bir belge imzalamaya zorlamıştır.   15. Polis memurları İrfan ile Turan’ı Emniyet Müdürlüğü’ne alarak bir buçuk saat   boyunca Aydın hakkında sorguya çekmiştir. Daha sonra İrfan ile Turan, bir doktor tarafından   muayene edilmek üzere Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür. Hastaneden Emniyet   Müdürlüğü’ne geri götürülmüş ve yeniden Aydın hakkında sorguya çekilmişlerdir.   16. Polis, İrfan’a akrabaları barış hakkında sorular sormuştur. İrfan, polise, hem   Aydın’ın çocukluk arkadaşı hem de bir akrabaları olan Barış’ı tanıdığını söylemiş ve adresini   vermiştir. Polis memurları daha sonra yanlarına İrfan’ı da alarak Barış’ın evine gitmiştir.   17. 6 Ekim 1994 sabahı, Barış’ın annesi evinin önünde bazı polis araçları görmüş ve   Aydın’ı uyarmıştır. Aydın ve Barış kaçmaya çalışmış, ancak çatıya çıkarken polis memurları   tarafından yakalanmıştır. Polis, Aydın, Barış ve Barış’ın kardeşi Yılmaz’ı aşağıya indirirken   Aydın yeniden kaçma teşebbüsünde bulunmuştur. Yılmaz ve Barış, polis memurlarından   birinin Aydın’ı öldüreceğini duymuştur, ancak diğer polis memurları, Aydın’ı   sorgulamalarının gerektiğini söylemiştir. Aydın, koridorda yakalanmış ve yüzüstü yere   yatırılmıştır. Kelepçelenmiş ve başına bir tabanca dayanmıştır. İrfan’a göre Aydın dayak   yemiştir; Aydın’ın kafasının kanamakta olduğunu görmüş ve bağırdığını duymuştur.   18. Polis memurları Barış ile Yılmaz’ı bir araca, Aydın’ı başka bir araca bindirmiştir.   Daha sonra Emniyet Müdürlüğü’ne götürülmüşlerdir. On dakika sonra tıbbi muayene için   Devlet Hastanesi’ne götürülmüşlerdir. Daha sonra yeniden araçlara bindirilmişlerdir. Yılmaz   ve Barış, arka koltukta oturmaktadır. Yılmaz, ön tarafta oturan iki polis memurunun, “Aydın   hastanedeki doktorlara işkence gördüğünü ve öldürüleceğini söyledi. ‘Kampa’ gelsin bakalım.   Ona ölmenin o kadar kolay olmadığını gösterelim,” dediğini duymuştur. Yılmaz, Barış ve   Aydın Emniyet Müdürlüğü’ne birlikte girmiştir. İrfan da Emniyet Müdürlüğü’ne geri   getirilmiştir. Daha sonra Aydın’ın da orada olduğunu farketmiştir. İrfan’a göre, polis   memurları Aydın’ı Emniyet Müdürlüğü’ne getirir getirmez ona işkence etmeye başlamıştır.   İrfan, Aydın’ın çığlık attığını ve “kolunun kırılmak üzere olduğunu ve ellerini   çırpamayacağını ya da yürüyemeyeceğini” söylediğini duymuştur. Geri kalan süre boyunca   Aydın sürekli bağırmakta ve masum olduğunu söylemektedir.   19. Barış ve Yılmaz farklı hücrelere yerleştirilmiştir. Yılmaz, bulunduğu 13 no.’lu   hücreden Aydın’ın attığı çığlıkları duyabilmektedir. Yılmaz, daha sonra polis memurları ile   Aydın arasındaki konuşmaların büyük kısmını duyabildiği 8. no.’lu hücreye alınmıştır. Polis   memurlarının, ölümün kolay olmayacağını söyleyerek Aydın’ı tehdit ettiklerini duymuştur.   Aydın masum olduğunu ve yürümesinin ya da ellerini çırpmasının mümkün olmadığını   söylemektedir. İşkence, yaklaşık bir saat sürmüştür. Kapıdaki parmaklıktan bakan Yılmaz,   Aydın’ın, kendisini kollarından tutan polis memurları tarafından yerde sürüklenerek   götürüldüğünü görmüştür.   20. Yılmaz, 7 Ekim 1994 tarihinde sorgu odasına alınmıştır. Kendisine, Aydın’ın   “örgüte” (yani PKK’ya – Kürdistan İşçi Partisi’ne) üye olup olmadığı sorulmuştur. Ayrıca,   Barış’ın Aydın ile olan ilişkisi ve Barış’ın ailesinin Aydın’ın evlerinde kalmasına neden izin   verdiği konularında da sorgulanmıştır.   21. Yılmaz, 8 Ekim 1994’te, polis tarafından hazırlanan 7 sayfalık bir ifadeyi   imzalamıştır. İfadede yazanları bilmemektedir. Daha sonra Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne   götürülmüş ve doktora işkence görmediğini söylemeye zorlanmıştır. Tıbbi muayeneden sonra   serbest bırakılmıştır. İrfan da 8 Ekim 1994’te, bir tıbbi muayenenin ardından serbest   bırakılmıştır.   22. İrfan ve Yılmaz eve döndüklerinde, başvurana Aydın’ın gözetim altında olduğunu   ve ağır işkence gördüğünü söylemişlerdir. Başvuran, yardım almak için İnsan Hakları   Derneği’nin Diyarbakır şubesine gitmiştir. Bu arada, başvuran daha önce, 7 Ekim 1994   tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’ne (daha sonra “Diyarbakır Mahkemesi’   olarak anılacaktır) bir dilekçe vererek oğlu hakkında bilgi alma talebinde bulunmuştur. 10   Ekim 1994’te Cumhuriyet Savcısı, aynı dilekçeye, başvuranın oğlunun Diyarbakır Emniyet   Müdürlüğü’nde gözetim altında bulunduğunu yazmıştır.   23. 11 Ekim 1994 günü saat 18.00 civarında, polis, başvuranın evine gelmiş, daha   sonra Barış’ın evine gitmiştir. Komşulara Barış’ın komada olduğunu ve başvuranın gidip   oğlunun cesedini alması gerektiğini söylemişlerdir.   24. 12 Ekim 1994 sabahı, komşuları başvurana haber vermişler ve başvuran da   hastaneye gitmiştir. Polisler önce konu hakkında bir bilgileri olmadığını iddia etmişlerdir.   Daha sonra başvuranın kayınbiraderi Ahmet hastaneye gelmiş ve polisin kendisine Aydın’ın   cesedinin morgda olduğunu söylediğini başvurana bildirmiştir. Hastanedeki polisler, Aydın’ın   cesedinin orada olduğunu reddetmeyi sürdürmüşlerdir. İki saat sonra Aydın’ın cesedinin   gerçekten de hastanede olduğunu kabul etmişlerdir. Başvuranın oğlunu görmesine izin   vermemişlerdir. Hastanedeki Cumhuriyet Savcısı, Ahmet’e, Aydın’ın kendisini yedinci   kattaki bir pencereden attığını söylemiş ve Ahmet’e şikayette bulunmak isteyip istemediğini   sormuştur. Ahmet, Cumhuriyet Savcısı’na şikayette bulunmanın bir yararı olmayacağını,   çünkü Ahmet’in polis tarafından öldürüldüğünü ve daha sonra polisin, Ahmet’in ölümünü   örtbas etmek için, Ahmet’in kendisini pencereden attığını iddia ettiğini söylemiştir.   25. Defin ruhsatı, Ahmet’in 12 Ekim 1994 tarihinde öldüğünü belirtmektedir. Ceset   üzerindeki gerekli adli ve tıbbi inceleme ile otopsi 12 Ekim 1994 tarihinde yapılmıştır.   Başvuran otopsi raporunun bir kopyasını istediğinde kendisine tüm belgelerin Ankara’ya   yollandığı söylenmiştir. 13 Ekim 1994’te Aydın defnedilmiştir.   C. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri   26. Aydın Kişmir, 6 Ekim 1994’te, Barış Kalkan, Mehmet Şirin Demir, Turan Kişmir,   Behçet Ekinci, İrfan Kişmir ve Yılmaz Kalkan ile birlikte, PKK ile işbirliği yaptığı şüphesiyle   Diyarbakır’da yakalanmıştır.   27. Polisler Aydın’ı yakalamak için Barış Kalkan’ın dairesine girdiklerinde, Aydın   kaçmaya çalışmış ancak dengesini kaybederek düşmüş ve bu sırada başını duvara çarpmıştır.   Binanın girişinde yakalanmıştır. Üzerinde sahte bir nüfus kağıdı bulunmuştur. Bu şekliyle   olaylar, 13 Ekim 1994 tarihinde Barış Kalkan tarafından Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet   Savcısı’na verilen ifade ile doğrulanmıştır.   28. Aydın, yakalanmasının hemen ardından, saat 06.00’da, yaralarının tedavisi için   Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür. Hastanedeki nöbetçi doktor olan Kinyas   Öztürk tarafından hazırlanan rapora göre Aydın’ın vücudunda, biri sağ gözünün üzerinde,   diğeri sağ ayağının başparmağında olmak üzere iki yara vardır ve ikisi de ciddi değildir.   29. Daha sonra Aydın Kişmir başındaki başka bir yaranın, oksipital alandaki 6 cm.   uzunluğundaki bir kesiğin tedavisi için yeniden Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne   götürülmüştür. Yarayı diken Dr. Zafer Özdağ’a göre Aydın’ın hastenede kalması gerekli   değildir, ancak kendisine ilaç verilmiştir. Daha sonra Dr. Öztürk tarafından hazırlanan ve   baştaki yaralanmayı kaydeden rapora ilişkin olarak, hem Dr. Öztürk hem de Dr. Özdağ   Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Dr. Öztürk, Aydın’ın   kendisine, raporunda kayıtlı iki yaralanmadan başka bir yaradan bahsetmediğini ifade   etmiştir.   30. Başındaki kesiğin dikilmesinden sonra Aydın Kişmir yeniden Emniyet   Müdürlüğü’ne götürülmüş ve sorgulanmadan bir hücreye yerleştirilmiştir. Aydın Kişmir ile   aynı hücrede bulunan bir tutuklu olan Ramazan Kutlu’ya göre polis Aydın’a düzenli olarak   ilaçlarını vermiştir. 11 Ekim 1994 günü erken saatlerde Aydın Kişmir’in durumu   ağırlaşmıştır. Aydın Kişmir, hastaneye götürülürken hayatını kaybetmiştir.   31. 12 Ekim 1994 tarihinde Diyarbakır’da bir otopsi yapılmıştır. Otopsi raporu Aydın   Kişmir’in ölümünün asfiksi nedeniyle gerçekleştiğini belirtmektedir. Asfiksi nedeni   anlaşılamadığından, daha kapsamlı bir adli tıp incelmesi için kesilen bazı vücut parçaları   İstanbul’daki Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’na gönderilmiştir. Adli Tıp Kurumu   Başkanlığı’nın kimyasal analiz kısmının 7 Aralık 1994 tarihli raporuna göre örnek dokuların   hiçbirinde toksolojik bir kanıt bulunamamıştır.   32. 12 Aralık 1994’te histoloji laboratuarı tarafından ikinci bir rapor hazırlanmış, bu   raporda vücudun hiçbir kısmında herhangi bir anomaliye rastlanmadığı ifade edilmiştir.   33. Adli Tıp Genel Müdürlüğü’nün Birinci İhtisas Kurulu 25 Ocak 1995’te nihai bir   rapor hazırlamıştır. Bu rapora göre, bulgular açıkça Aydın Kişmir’in daha önceki sağlık   problemlerinden kaynaklanabilecek doğal bir ölüme işaret etmektedir.   34. Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, soruşturmasının sonunda kötü   muamele veya işkence olmadığına ve ölümün doğal nedenlerle gerçekleştiğine kanaat   getirdiği için, 7 Kasım 1995’te takipsizlik kararı almıştır.   35. Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, 19 Aralık 1996’da başka bir takipsizlik kararı   almıştır. Bu karar 27 Ocak 1997’de başvurana tebliğ edilmiş ve aleyhinde temyize gidilmediği   için 13 Şubat 1997’de kesinlik kazanmıştır.   D. Hükümet tarafından sunulan belgesel kanıtlar   1. Ceset muayenesi ve otopsi raporu   36. Bu, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı Ahmet Başaran ile Adli Tıp   Kurumu Başkanlığı Diyarbakır şubesi müdürü Dr. Lokman Eğilmez tarafından, 12 Ekim 1994   tarihinde Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde, Aydın Kişmir’in cesedi üzerinde yaptıkları otopsi   sırasında hazırlanan ayrıntılı bir kayıttır. Rapor, Aydın Kişmir’i muayene eden son doktor   olan Kinyas Öztürk’ün izinde olduğundan otopsi sırasında hazır bulunamadığını ifade   etmektedir.   37. Rapor, Aydın Kişmir’in, 12 Ekim 1994 tarihinde, saat 05.00’da, Diyarbakır   Emniyet Müdürlüğü nezarethanede hayatını kabettiğini belirterek başlamaktadır. Daha sonra   cesedi Diyarbakır Devlet Hastanesi morguna getirilmiştir.   38. Rapor, merhumun 175 cm boyunda, 70-75 kg ağırlığında olduğunu bildirmektedir.   Rigor mortis ve post mortem hipostasis meydana gelmiştir. Cumhuriyet Savcısı ile doktor şu   yaralanmalara rastlamıştır: başın üst kısmında 2 cm boyunda dikilmiş bir yara; sağ kaş   üzerinde 1 cm’lik bir yara; sağ göz etrafında morarma; sağ elin dış kısmında, başparmak ile   bilek arasında morarma; koksiks üzerinde 2 x 2 cm boyutlarında kabuk bağlamış bir yara; sağ   kolun dış kısmında 2 x 2 cm boyutlarında morarma ve son olarak sağ ayağın başparmağı   üzerinde 2 x 2 cm boyutlarınada bir sıyrık.   39. Not edilen diğer dış bulgu, göğsün sağ kısmındaki hafif bir defarmosyondur.   Tırnak yatakları, dudaklar ve kulakların mavileştiği belirtilmiştir. Sırt kısmında, cilt altında   yaygın kanama vardır. Dış genital organlar normaldir. Epidermisin, dermis tabakasından   ayrıldığı belirtilmiştir.   40. İç muayeneye geçmeden önce ve sonra cesedin fotoğrafı çekilmiştir.   41. İç muayene dikilmiş yaranın altında morarma ve hematom bulmuştur. Kafatası   sağlamdır. Beyin zarının iç ya da dış kısmında kanama yoktur. Beynin hafifçe ödemli olduğu   ifade edilmiştir. Beyinden ve serebellumdan alınan kısımlar normaldir. Kafatası kemiklerinde   kırık yoktur.   42. Ağız, boğaz ve boyun yapılarının normal olduğu ifade edilmiştir. Göğüsteki   deformasyonun yapısal olduğu ve bir travmaya bağlı olmadığı not edilmiştir. Akciğer   yüzeylerinde birçok kanama noktası görülmüştür. Dış muayenede kalbin normal olduğu ifade   edilmiştir. Seksiyon sonucunda kalın ve dar bir mitral kapakçık görülmüştür.   43. Midede görülen stres ülserlerinde çok az kanama olmuştur. Karın bölgesindeki   diğer organlar normaldir.   44. Otopsi sırasında Cumhuriyet Savcısı ile doktor, Diyarbakır Devlet Hastanesi’nde,   Ekim 1994 tarihinde hazırlanan bir raporu da dikkate almıştır. 4381 sayılı bu rapor,   Komisyona ya da AİHM’ye iletilmemiştir. Bu raporun, otopsi raporunda bulunan özetine göre   Aydın Kişmir’in sağ gözünün üzerinde 1 x 3 cm boyutlarında bir yara bulunmaktaydı. Sağ   ayağın başparmağında da hafif bir yara vardı. İki yara da hastanın hayatı açısından bir tehdit   oluşturmuyordu.   45. Cumhuriyet Savcısı ile doktor, Aydın Kişmir’in yakalanmasına ilişkin 6 Ekim   günü saat 06.00’da hazırlanan bir yakalama tutanağını da dikkate almıştır. Bu rapor da   Komisyon’a ya da AİHM’ye iletilmemiştir. Bu raporun, otopsi raporunda yer alan özetinden   Aydın Kişmir ile diğer iki kişinin bir apartmanın altıncı katında bulunduğu anlaşılmaktadır.   Merdivenlerden aşağıya koşarken Aydın Kişmir düşmüş ve sağ ayak başparmağı ile sağ   gözünün üzerinden yaralanmıştır. Cumhuriyet Savcısı, Dr. Eğilmez’e otopsi sırasında   gözlenen yaralanmaların yakalama tutanağında tarif edilen olaylar sonucunda meydana gelmiş   olup olamayacağını sormuştur. Dr. Eğilmez 4381 no.’lu raporda kaydedilen yaralanmaların   yakalama tutanağındaki tarif edilen yaralanmalarla uyuştuğunu belirtmiştir.   46. İç organlardan alınan örneklerin histolojik ve toksikolojik tetkik için   gönderilmesine karar verilmiştir.   47. Doktor, ölümün asfiksi sonucu gerçekleştiği hükmüne varmış ve vücut   örneklerinin İstanbul’daki Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nda incelenmesinden sonra asfiksi   nedenini belirlemenin mümkün olacağını eklemiştir.   2. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın 7 Aralık 1994 tarihinde hazırlanan raporu   48. Bu rapora göre, otopsi sırasında Aydın Kişmir’in cesedinden alınan ve toksikolojik   incelemeye tabi tutulan örneklerde herhangi bir zehire rastlanmamıştır.   3. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı’nın 26 Aralık 1994 tarihinde hazırlanan raporu   49. Bu, birkaç doktor tarafından hazırlanan ve imzalanan bir rapordur. Rapor, yukarıda   anılan otopsi ve toksikoloji raporlarında belirtilen sonuçlara atıfta bulunmaktadır. Aynı   zamanda bu raporda 12 Aralık 1994’te hazırlandığı anlaşılan bir histoloji raporunda da atıfta   bulunmaktadır; sökonusu histoloji raporunda kalp, akciğerler, böbrekler ve dalaktan alınan   örneklerin incelenmesi sonucunda otoliz mevcudiyetine rastlandığı, ancak beyin veya   serebellumda herhangi bir şey görülmediği belirtilmektedir. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı   Birinci İhtisas Kurulu’nun görüşüne başvurulmasına karar verilmiştir.   4. Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Birinci İhtisas Kurulu’nun 25 Ocak 1995   tarihinde hazırlanan raporu   50. Bu rapor, herbiri farklı bir tıp dalında uzmanlığa sahip sekiz farklı doktor   tarafından hazırlanmış ve imzalanmıştır. Bu doktorlar, görüşlerini yukarıda anılan raporlara   ve cesedin otopsi sırasında çekilen fotoğraflarına (bkz. yukarıdaki 40. paragraf)   dayandırmıştır. Doktorlar, aynı zamanda, 13 Ekim 1994 tarihinde Ramazan Kutlu ile Dr.   Zafer Özdağ’dan alınan ifadeleri de dikkate almıştır. Bu ifadelerin raporda da yer alan   özetlerinden, Ramazan Kutlu’nun Aydın Kişmir ile aynı yerde tutuklu bulunduğu ve   Aydın’ın, Kutlu’ya, yakalanması sırasında polisten kaçarken kendisini yaraladığını, bu   nedenle sağ ayağının şiştiğini ve kendisini iyi hissetmediğini söylediği anlaşılmaktadır.   Ayrıca Kutlu’nun, Aydın Kişmir’in durumunun 11 Ekim 1994 gecesi ağırlaştığını ve o sabah   erken saatlerde öldüğünü belirttiği de iddia edilmektedir.   51. Dr. Zafer Özdağ’ın, 13 Ekim 1994 tarihli ifadesinde, Aydın Kişmir’in kendisine 6   Ekim 1994 günü polis memurları tarafından getirildiğini ve daha önce gözlemlediği   bulguların yanı sıra başın üst kısmında, hastanede yatmasını gerektirmeyen, 6 x 6 cm   boyutlarında başka bir yara gözlemlediğini söylediği bildirilmiştir.   52. İhtisas Kurulu, ölümün akciğer ödemine bağlı bir solunum yetersizliğinden   kaynaklandığı sonucuna varmıştır. Kurul, başın üst kısmındaki, sağ kaşın üzerindeki ve sağ   ayağın başparmağındaki yaralardan başka bir saldırı ya da travmatik değişiklik semptomuna   rastlanmadığı, bu durumun da ölüm sebebinin bir dış travma olma olasılığını ortadan   kaldırdığı yorumunda bulunmuştur.   53. İhtisas Kurulu, ayrıca, cesette asfiksi kanıtları olmasına rağmen, boyun bölgesinde   deri altında herhangi bir değişiklik gözlenmediğini ve göğüs ya da karın ısmında ölümün   mekanik asfiksi nedeniyle gerçekleştiğini gösterecek herhangi bir basınç izine rastlanmadığını   belirtmiştir. Akciğer ve beyinde ödem, midede de kanamalı ülserler bulunması, aşırı akciğer   ödemine bağlı genel anoksi ve asfiksi bulgularına işaret etmektedir.   5. 19 Aralık 1996 tarihinde alınmış olan yetkisizlik kararı   54. Sözkonusu karar, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından alınmıştır.   Diyarbakır Polis Karakolu’nda çalışan bir polis memuru olan Birol Yaman’a, bu kararda   davalı olarak değinilmiştir. Sözü edilen suç, “12 Ekim 1994 tarihli gözaltında ölüm” olarak   kaydedilmiştir.   55. Cumhuriyet Savcısı, “terörist bir örgüt üyesi olan” Aydın Kişmir’in polis   memurları tarafından yakalanmaktan kaçtığı sırada merdivenlerden aşağı yuvarlanmış ve   yaralanmış olduğunu belirtmiştir. Daha sonra tedavi görmek üzere polis memurları tarafından   Diyarbakır Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür. Cumhuriyet Savcısı, aynı zamanda yukarıda   kaydedilmiş olan tıbbi raporlara değinmiş ve 25 Ocak 1995 tarihli raporun (bkz. yukarıda   kaydedilmiş olan paragraflar 50-53) 26 Şubat 1996 tarihinde “akciğerdeki solunum   yetmezliğine sebep olan ödemin nedenini tespit etmek için” Birinci Adli Tıp İhtisas   Kurulu’na sunulmuş olduğunu eklemiştir.   56. Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun müteakip bir raporunun nüshası (tarihi   belirsiz), Komisyon’a ya da AİHM’ye sunulmamıştır. Ancak, yetkisizlik kararına göre,   sözkonusu tıbbi raporda ciğerlerdeki ödemin, teknik ya da zihin sarsıntısı ile ilgili bir nedene   bağlı olduğunu gösteren bir delil bulunmadığı kaydedilmiştir. Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu,   mikroskobik inceleme için gönderilmiş olan vücut örneklerinin, otolize 1 olmuş olması   sebebiyle ödemin nedeninin tespit edilememiş olduğu sonucuna varmıştır. Cumhuriyet   Savcısı, polis memurunun sözkonusu suçu işlemiş olduğuna dair bir delil olmadığı sonucuna   varmış ve sanık hakkında cezai takibat başlatmamaya karar vermiştir.   Otolize: ölüm sonrası hücrelerin ya da bezlerin kendi kendini enzimsel olarak yok etmesi.     57. 27 Ocak 1997 tarihinde başvurana bildirilen bu karar, hiçbir itirazda bulunmaması   nedeni ile 13 Şubat 1997 tarihinde nihai halini almıştır.   E. Başvuran tarafından sunulan yazılı delil   1. Başvuranın 7 Ekim 1994 tarihinde Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı’na   sunduğu dilekçe   58. Sunmuş olduğu dilekçede başvuran, Aydın ve Turan isimli iki oğlunun, 6 Ekim   tarihinde polis tarafından evlerinde yakalanmış olduğunu belirtmiştir. Cumhuriyet   Savcısı’ndan oğlunun akıbetine ilişkin bilgi almak istemiştir.   59. 15 Ekim 1994 tarihinde Cumhuriyet Savcısı, başvuranın dilekçesi üzerine   “[başvuranın oğullarının] Diyarbakır Polis Karakolu’nda gözaltına alınmış olduğunu”   yazmıştır.   2. Dr. Christopher Milroy’un uzman raporu   60. Bu rapor, başvuran adına Sheffield Üniversitesi’ndeki Adli Patoloji’de okutman ve   İngiltere’deki İçişleri Bakanlığı’nın danışman patologu olan Dr. Christopher Milroy   tarafından hazırlanmıştır.   61. Rapor, otopsinin ve yukarıda değinilmiş olan diğer raporların bulgularını   hatırlatmaktadır. Dr. Milroy, inter alia, aşağıda kaydedilmiş olan aksaklıkları gözlemlemiştir:   (a) hiçbir organ ağırlığı, özellikle ciğerlerin ağırlığı kaydedilmemiştir. Ayrıca, asfiksi   teşhisine rağmen petechiae2 varlığı ya da yokluğu tanımlanmamıştır,   (b) 6 cm.lik yırtılmaya, bu tür bir yaralanmadan oluşan 6 cm.lik bir izin belirtilmiş   olması gerekirken otopsi raporlarının hiçbirinde değinilmemiştir. Otopside 2 cm.lik görünen   bir yaranın, 6 cm.miş gibi anlaşılmış olması olası değildir, her durumda farklı şekillerde tarif   edilmiş olmaları gerekir,   (c) 6 cm.lik bir yara, düşmeden kaynaklanabilecek büyük bir yaradır, bu yara   yakalanma sırasında değil, gözaltında tutulma sırasında oluşmuş gibi görünmektedir,   (d) orijinal otopsi raporunda üzerinde yorum yapılmamış gibi görünen bir alan   bulunmaktadır ve bu alan, sırt derisi altındaki kanamadır. Sırt derisi altındaki kanama,   darbelerin arkadan alındığını göstermektedir,   (e) sözkonusu durumda akciğer ödemi ve tıkanıklığı, beyin ödemi ve ülser ile birlikte   görülmüş olan ölüm sonrası bulgular, ölümün mekanik asfiksiden kaynaklandığına ilişkin   ciddi şüphelere yol açmaktadır. Konumsal asfikside, vücudun iğnelenmesi ve baskı altında   bırakılması, düzenli solunuma engel olabilir. Bu durum, örneğin, kişinin yere yatırılması ve   Petechiae: petechiae, deri altındaki kanayan küçük alanlardan kaynaklanan deri üzerinde oluşmuş   küçük mor ya da kırmızı noktalardır. Asfiksi varlığına işaret eden fiziksel deliller, gözler, yüz, akciğerler ve   boyun bölgesindeki petechial kan kaybının varlığıdır.     diğer bir kişinin, onun arkasına basınç uygulamasından kaynaklanabilir. Sırt bölgesinde   görülmüş olan iç kanama, bu senaryoyu desteklemektedir.   3. Görgü tanıklarından alınmış olan ifadeler   62. Başvuran, Komisyon’a ve AİHM’ye, İnsan Hakları Derneği’nin Diyarbakır   şubesindeki avukatlar tarafından, başvuranın oğlunun yakalanmasına şahit olmuş veya   başvuranın oğlu ile birlikte gözaltına alınmış olan kişilerden alınan ifadeleri sunmuştur.   Sözkonusu ifadeler, başvuranın yukarıda kaydedilmiş olan ifadelerinin temelini oluşturmuştur   (bkz. paragraflar 12-25).   II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI   63. İlgili iç hukukun ve uygulamasının tam bir tanımı, ilgili uluslararası raporlarla   birlikte, Salman/Türkiye davasında bulunabilir ([BD], no. 21986/93, §§ 59-74, ECHR 2000-   VII).   HUKUK   I. HÜKÜMET’İN İLK İTİRAZLARI   64. Hükümet, esaslar üzerinde görüş sunmayarak (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf   7), ilk itirazda da bulunmamıştır. Ancak, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar   verilmesinden önce, Komisyon’a sunmuş oldukları görüşlerinde başvuranın, Cumhuriyet   Savcısı’nın yetkisizlik kararına itiraz etmemiş olduğunu ileri sürmüşlerdir (bkz. yukarıda   kaydedilen paragraf 57). Hükümet daha sonra, bu tür bir itirazın, cezai takibat devamını haklı   gösterecek deliller ve olaylarla desteklenmesinin gerektiğini öngören CMUK’un 165.   maddesine değinmiştir.   65. 14 Aralık 1999 tarihli kabul edilebilirlik kararında AİHM, Hükümet’in ilk   itirazlarının, başvuranın AİHS’nin 2. ve 13. maddeleri uyarınca sunduğu şikayetler ile direkt   olarak bağlantılı konuları açığa çıkardığını gözlemleyerek, esaslar hususundaki itirazlara   katılma kararı almıştır.   66. AİHM, AİHS’nin aşağıda kaydedilmiş olan 2. maddesi uyarınca başvuranın   şikayetinin esasını incelerken konuya değinmeyi uygun görmüştür.   II. AİHM’NİN DELİLLERİ DEĞERLENDİRMESİ VE OLAYLARI TESPİTİ   A. Tarafların Görüşleri   1. Başvuran   67. Başvuran, oğlunun gözaltında tutulduğu sırada öldürüldüğünü ve bu durumun   ölümünün, işkence görerek gerçekleşmiş olduğuna işaret ettiğini ileri sürmüştür.   68. Başvuran, AİHM’nin yerleşik içtihadına göre, sorumlu bir Devlet’in, sağlıklı   durumda iken gözaltına alınan tutukluların maruz bırakıldığı yaralanmalara ilişkin açıklama   yapma yükümlülüğü altında olduğunu belirtmiştir. İddiasını desteklemek için, Tomasi/Fransa   (27 Ağustos 1992 tarihli karar, A Serisi no. 241-A), Ribitsch/Avusturya (4 Aralık 1995 tarihli   karar, A Serisi no. 336), Selmouni/Fransa ([BD], no. 25803/94, ECHR 1999-V) ve son olarak   Tanlı/Türkiye (no. 21629/95, ECHR 2001-III (özetler)) davalarında alınan kararlara   değinmiştir.   69. Ayrıca başvuran, yukarıda kaydedilmiş olan Salman davasındaki karara değinerek,   gözaltında tutulan insanların kontrolleri altında bulunması gibi olayların da kısmen ya da tam   olarak yetkili makamların bilgisi dahilinde olması durumunda, gözaltı sürecinde beliren ölüm   ve yaralanmalar hususunda güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında, tatmin ve ikna   edici bir açıklamada bulunma hususundaki ispat külfeti yetkili makamlara ait olduğu   düşünülebilir.   70. Dr. Milroy teşhis edilmiş olan otopsideki aksaklıklara değinen başvuran (bkz.   yukarıda kaydedilen paragraf 61), oğlunun ölmüş olduğu koşulların, yetkili makamlar   tarafından hiçbir zaman tespit edilmemiş olduğunu ileri sürmüştür.   2. Hükümet   71. Aşağıda kaydedilmiş olan görüşler, başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar   verilmesinden önce Hükümet’in, 14 Şubat 1996 tarihinde Komisyon’a sunmuş olduğu   gözlemlerden alınmıştır.   72. Hükümet, başvuranın oğlunun hücreye konduğu sırada, polisten kaçmaya   çalışırken almış olduğu yaralardan ötürü zaten kötü bir durumda olduğunu ileri sürmüştür.   Ramazan Kutlu’nun vermiş olduğu ifadeden anlaşıldığına göre, Aydın hücreye konduğu   sırada, almış olduğu yaralar için tedavi görmekteydi. Başvuran tarafından iddia edilenin   aksine, kendisini terörist suçlarla itham etmek için yeterli delil bulunduğu için Aydın, yetkili   makamlar tarafından sorgulanmamıştır.   73. Aydın’ın sağlığı hızla bozulmaya başlamıştır. Aydın’ın gözaltında tutulması ile   sorumlu personel, üstlerine durumu haber vermiş ve Aydın’ın hastaneye kaldırılması   kararlaştırılmıştır, fakat Aydın yolda hayatını kaybetmiştir.   74. Hükümet, ölünün tıbbi geçmişinin bilinmemekte olduğunu vurgulamıştır.   Çocukluk hastalıkları, akciğer yetersizliği gibi birçok faktör, ölümüne yol açmış olabilir.   75. Hükümet ayrıca, yüksek derecede uzmanlaşmış bir adli kurumun, ölüm nedeni   olarak kötü muamele ya da işkence gibi dış etkenler olduğuna dair hiçbir kanıt bulmadıklarını   vurgulamıştır.   76. Hükümet’e göre, yasadışı PKK örgütü, hasta oluncaya kadar genç ve yetenekli   militanları kullanmıştır. Hastalanan veya sakatlanan militanların hiçbir tedavi görmeksizin   terörist eylemlerde kullanılmasına devam edilmiştir. Mağaralar gibi hijyenik olmayan   ortamlarda, aşırı hava koşulları altında yaşayan ve sürekli bir yerden diğerine geçen   militanlar, hasta olmaya yatkındır. Hasta militanların çoğu, uzun süreli hastalıklar sonucu   hayatlarını kaybetmiştir. Hükümet, Aydın’ın başına gelen durumun da bu tür bir durum   olduğunu ileri sürmüştür.   B. Madde 38 § 1 (a) ve AİHM tarafından varılan sonuçlar   77. Delilleri değerlendirmeden önce AİHM, daha önce de yapmış olduğu gibi,   AİHS’nin 34. maddesi uyarınca tesis edilen kişisel dilekçe sisteminin etkin şekilde işlemesi   için Devletler’in, başvuruların uygun ve etkin şekilde incelenmesi için tüm olanakları   değerlendirmesi gerektiğini vurgulamıştır (bkz. Tanrıkulu/Türkiye [BD], no. 23763/94, § 70,   ECHR 1999-IV). Başvuranın, Devlet’i AİHS uyarınca sahip olduğu hakları ihlal etmekle   suçladığı bu nitelikteki davalara ilişkin işlemlerde, belirli durumlarda yalnızca sorumlu   Devlet’in sözkonusu iddiaları doğrulayan ya da çürüten bilgilere erişebilir. Hükümet’in   ellerinde olan bilgiyi, tatmin edici bir açıklama yapmayarak sunmaması, yalnızca başvuranın   iddialarının meşruluğuna dair sonuçlar çıkarılmasına neden olmaz, aynı zamanda sorumlu bir   Devlet’in, AİHS’nin 38 § 1. maddesi uyarınca yerine getirmesi gereken yükümlülüklere uyup   uymaması hususunda olumsuz görüşler açığa çıkarır (bkz. Timurtaş/Türkiye, no. 23531/94, §§   ve 70, ECHR 2000-VI). Aynı durum, dava olaylarının tespitinde peşin hükümlere neden   olacak şekilde Devlet’in bilgi sunması hususunda gecikmesi için de geçerlidir.   78. Bu bağlamda AİHM, Hükümet’in, AİHM’nin doküman taleplerine cevabına ilişkin   meseleleri belirtmiştir. Sonuç olarak Hükümet’ten 10 Ocak 2000 tarihinde AİHM’ye   başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin soruşturma dosyasının tam bir nüshasını sunması talep   edilmiştir. Hükümet, talep edilmiş olmasına ve dosyayı göndermeye ilişkin zaman sınırının iki   defa uzatılmasına rağmen, sözkonusu nüshayı sunmamıştır. Ayrıca, 24 Şubat 2000 tarihinde   AİHM, Hükümet’ten başvuranın oğlunun otopsi sırasında çekilmiş fotoğraflarını   göndermesini istemiştir (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan paragraf 40). Hükümet, sözkonusu   talebe cevap vermemiştir.   (a) 79. AİHM ayrıca Hükümet tarafından sunulmuş olan bir grup dokümanın,   diğerlerine özellikle de soruşturma hususunda önem taşıyan dokümanlara   göndermede bulunduğunu gözlemlemiştir. Ancak sözkonusu dokümanlar, AİHS   organlarına ulaşmamıştır. Dokümanlar:   (b) 6 Ekim 1994 tarihli bir tutuklama raporu (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 45),   (c) Yakalanmasından kısa bir süre sonra başvuranın oğlunun tıbbi muayenesine ilişkin   Dr. Kinyas Öztürk tarafından hazırlanan 6 Ekim 1994 tarihli rapor (bkz. yukarıda   kaydedilen paragraf 28),   (d) Başvuranın oğlunun ikinci tıbbi muayenesine ilişkin Dr. Zafer Özdağ tarafından   hazırlanan 6 Ekim 1994 tarihli rapor (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 29),   (e) Başvuranın oğlunun gözaltı kayıtları,   (f) Başvuranın oğlu ile aynı hücrede alıkonduğu iddia edilen Ramazan Kutlu’dan   alınmış olan ifade (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 30),   (g) Zafer Özdağ’dan alınmış olan ifade (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 29),   (h) Dr. Kinyas Öztürk’ten alınmış olan ifade (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 29),   (i) 13 Ekim 1994 tarihinde Barış Kalkan’dan alınmış olan ifade (bkz. yukarıda   kaydedilen paragraf 27),   (j) Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı tarafından 7 Kasım 1995 tarihinde   alınmış olan yetkisizlik kararı (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 34),   (k) 12 Aralık 1994 tarihli histoloji raporu (bkz. yukarıda kaydedilen paragraflar 32 ve   42) ve son olarak,   (l) 26 Şubat 1996 ve 19 Aralık 1996 tarihleri arasında hazırlanmış olan Birinci Adli   Tıp İhtisas Kurulu raporu (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 56),   80. Hükümet, yukarıda kaydedilmiş dokümanları sunmaması ya da AİHM’nin fotoğraf   talebine cevap vermemesi hususunda hiçbir açıklamada bulunmamıştır. Dolayısıyla AİHM,   bu hususta Hükümet’in tutumundan yola çıkarak bir sonuca varabileceğine karar vermiştir.   Ayrıca, yukarıda ana hatlarıyla belirtilmiş olduğu gibi (bkz. yukarıda kaydedilmiş olan   paragraf 77), sorumlu bir Devlet’in AİHS işlemleri hususunda işbirliği yapmasının önemine   değinerek, AİHM sözkonusu davada sorumlu Devlet’in, AİHS’nin 38 § 1. maddesi uyarınca   olayları saptama görevinde AİHM’ye tüm gerekli olanakları sağlaması yükümlülüğünü yerine   getiremediğine karar vermiştir.   C. AİHM’nin olayları değerlendirmesi   81. Başvurana göre, oğlu Aydın Kişmir işkence görmüş ve 12 Ekim 1994 tarihinde   polisin gözetiminde iken öldürülmüştür. Hükümet, sözkonusu iddiayı reddetmiştir.   82. AİHM, Aydın Kişmir’in 6 Ekim 1994 tarihinde yakalanıp gözaltına alınmasının ve   Ekim 1994 tarihinde polis gözetimde iken ölmüş olmasının taraflar arasında ihtilaflı   olmadığını belirtmiştir. İhtilaflı olan durum, Kişmir’in başvuran tarafından iddia edilmiş   olduğu gibi kasıtlı olarak öldürülüp öldürülmediğidir.   83. İddialarını destelemek için başvuran, AİHS organlarına oğlunun kötü muameleye   maruz bırakıldığını belirten kişilerden – oğlunun yakalanmasına tanık olan veya oğlu ile   birlikte gözaltında tutulan – alınmış yazılı ifadeleri sunmuştur.   84. AİHM, Aydın’ın başında oluşan yaralanmanın gözaltındayken meydana geldiği   kanaatindedir. Hükümet tarafından getirilen açıklama, başvuranın oğlunun ilk tıbbi muayenesi   sırasında Dr. Kinyas Öztürk’e başında oluşan yaralanmayı bildirmemiş olması (bkz. yukarıda   kaydedilen paragraf 28), AİHM’ye olası görünmemektedir. Bu tür bir yaralanma – 6 santim   ebadında ve dikiş gerektiren – doktor gibi eğitimli bir kişi tarafından açıkça görülür   niteliktedir. Ancak, bu baş yarasını Aydın’ın ölümüne bağlayacak tıbbi bir delilin   yokluğunda, AİHM’nin yaralanmanın kaydedilmiş olduğu tıbbi rapora ilk elden erişmesinin   mümkün olmadığı gözönüne alındığında (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 79), baştaki   yaralanmanın Aydın’ın ölümüne yol açtığı sonucuna varılamaz.   85. Aydın Kişmir’in cesedi üzerinde gerçekleştirilen otopsiye ilişkin olarak AİHM,   Dr. Milroy tarafından tespit edilen aksaklıklarla hemfikirdir. Özellikle, başın üst kısmındaki 6   santimlik uzun, dikişli yaranın 2 santimlik dikişli bir yara gibi tanımlanmasının (bkz. yukarıda   kaydedilen paragraf 38), otopsiyi gerçekleştiren doktor tarafından gereken ihtimamın   gösterilmediğine işaret ettiği kanısındadır. Yaranın gerçekte 2 santim olduğu fakat Dr.   Öztürk’ün raporunda yanlışlıkla 6 santim olarak kaydedildiği düşünülürse, AİHM Aydın’ın   cesedi üzerinde otopsiyi gerçekleştiren Dr. Eğilmez’in, 4381 no.lu raporda kaydedilen   yaralanmanın, tutuklama raporunda kaydedilen yaralanma ile tutarlı olduğunu söylediğini   belirtir.   86. Ayrıca AİHM, Birinci Adli Tıp İhtisas Kurulu’nun Aydın’ın cesedinin sırt derisi   altındaki geniş çaplı kanama (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 39) hususunda yorumda   bulunmamasını hayret verici bulmaktadır.   87. AİHM son olarak, Diyarbakır Polis Karakolu’nda polis memuru olarak görev   yapan Birol Yaman’a, 19 Aralık 1996 tarihinde alınan yetkisizlik kararında sanık olarak   değinildiğini gözlemlemiştir (bkz. yukarıda kaydedilen paragraf 54). Sözkonusu polis   memuruna neden sanık olarak değinildiği hususunda Hükümet tarafından bir açıklama   yapılmamıştır, ayrıca AİHM de sözkonusu şahıstan alınmış bir ifadeden haberdar değildir.   Daha da önemlisi AİHM, bir polis memurunu Aydın Kişmir’in “12 Ekim 1994 tarihinde   gözaltına alındığı sırada gerçekleşen ölümü” ile itham etmenin (bkz. yukarıda kaydedilen   paragraf 54), Hükümet’in başvuranın ölümünün, doğal nedenlerden ya da bir tür çocukluk   hastalığından kaynaklanmış olduğu yönündeki beyanı ile tutarlı olmadığı kanısındadır (bkz.   yukarıda kaydedilen paragraf 74 ve aşağıda kaydedilen paragraf 92).   88. Yukarıda kaydedilenlerin ışığında, AİHM başvuranın, oğlunun gözaltında   tutulduğu sırada kasıtlı olarak öldürüldüğü yönündeki iddiasını destekleyen ikincil kanıtlar   olduğunu gözlemlemiştir.   89. Hükümet, yukarıda değinilmiş olan dokümanları sunmadığı için, AİHM   başvuranın oğlunun ölümüne ilişkin koşulları tespit edememiştir. Ancak bu durum, sorumlu   Devlet’in Aydın Kişmir’in gözaltında tutulduğu sırada gerçekleşen ölümünün   sorumluluğundan kurtulduğu anlamına gelmemektedir. Bu bağlamda AİHM, gözaltına   alınmış kişilerin savunmasız bir durumda olduklarını ve yetkili makamların, onları korumakla   yükümlü olduklarını hatırlatır. Daha önce de, bir kişinin gözaltına alındığı sırada sağlığının   yerinde olduğu ve serbest bırakıldığı sırada bozulduğu durumlarda, Devlet’in sözkonusu   sağlık bozukluğunun nasıl meydana geldiğine dair açıklama yapmakla yükümlü olduğuna   karar verilmiştir (bkz, diğer yetkili makamlar arasında, Selmouni, yukarıda kaydedilen, § 87).   Yetkili makamların, gözaltında bulunan bir kişinin maruz bırakıldığı muamele hususunda   açıklama yapma yükümlülüğü, sözkonusu kişinin hayatını kaybetmesi durumunda zecri bir   hal alır (bkz, Salman, yukarıda kaydedilen, § 99).   90. Delilleri değerlendirirken AİHM, genel olarak “makul şüphenin ötesinde” kanıt   standardını uygulamıştır (bkz. İrlanda/İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, A Serisi no. 25,   sayfa 64-65, § 161). Bu tür bir kanıt, yeterli derecede güçlü, açık ve bağdaşan neticelerin veya   çürütülmemiş benzer fiili karinelerin bir arada yer almasından kaynaklanabilir. Sözkonusu   olayların kısmen ya da tamamen, yetkili makamların bilgisi dahilinde olduğu durumlarda,   kişilerin gözaltında olduğu sırada kontrollerinde olması gibi, gözaltında iken meydana gelen   ölümler ve yaralanmalar hususunda güçlü fiili karineler ortaya çıkabilir.   91. Hükümet, hücreye konulduğunda, başvuranın oğlunun polisten kaçmaya yönelik   girişimleri sonucunda halihazırda kötü bir durumda olduğunu ifade etmiştir (bkz. yukarıdaki   72. paragraf). Ayrıca, başvuranın sağlık hikayesinin bilinmediğini ve bir çocukluk hastalığının   veya akciğer bozukluğu gibi kimi faktörlerin ölümüne sebebiyet veren unsurlardan   olabileceğini belirtmiştir.   92. Ayrıca, Hükümet’e göre, 25 Ocak 1995 tarihli sağlık raporu, ölümün açıkça doğal   sebeplere bağlı olduğunu belirtmiştir.   93. Son olarak, Hükümet, Aydın Kişmir’in sağlığının PKK’daki faaliyetleri nedeniyle   bozulmuş olabileceğini ifade etmiştir (bkz. yukarıdaki 76. paragraf).   94. Son görüşü ile ilgili olarak, AİHM, Hükümet’in Aydın’ın PKK mensubu olduğunu   belirten herhangi bir kanıt sunmadığını vurgular. Her halükarda, bu tür bir iddianın   temellendirilebileceği bir yerel mahkeme kararının yokluğunda, AİHM, bu görüşe herhangi   bir önem atfetmenin, hukukun üstünlüğü açısından tamamıyla uygunsuz olduğu ve yine   hukukun üstünlüğü ile bağdaşmadığı kanısındadır. Dolayısıyla bu görüşü bütün olarak gözardı   etmiştir.   95. Ayrıca, Hükümet’in Aydın’ın ölümünün bir çocukluk hastalığından kaynaklanmış   olabileceğini öne sürmesine rağmen, AİHM, Hükümet’in bir kez daha görüşlerini   desteklemek için herhangi bir kanıt sunmadığını gözlemler. Hükümetçe sunulan belgelerde,   Aydın’ın geçmiş tarihlerde sağlık sorunları olduğuna dair herhangi bir ibare   bulunmamaktadır.   96. Hükümet’in, “ölümün açıkça doğal sebeplerden kaynaklandığını belirten” 25 Ocak   tarihli sağlık raporuna ilişkin ifadesiyle ilgili olarak, AİHM, sözkonusu raporun böyle   bir gönderme yapmadığını gözlemler. Bunun yerine, ölümün, akciğer ödemine bağlı solunum   yetmezliğinden kaynaklandığı sonucuna varmıştır (bkz. yukarıdaki 52. paragraf).   97. Son olarak, akciğer ödeminin sebebine ilişkin olarak, AİHM, başlangıçta   Hükümet’in görüşlerinde bu hususla özel olarak ilgilenmediğini gözlemler. Ancak, AİHM, 19   Aralık 1996 tarihinde alınan takipsizlik kararında, 25 Ocak 1996 tarihli (bkz. yukarıdaki 55.   paragraf) raporun, “solunum yetmezliğine sebep olan akciğer ödeminin nasıl oluştuğunun   belirlenmesi için” Adli Tıp Kurumu Birinci İhtisas Kurulu’na gönderildiğini not eder. Daha   sonra bu kararda, ödemin sebebinin belirlenemediği, çünkü mikroskobik muayeneye tabi   tutulacak vücut örneklerinin otolize olduğu belrtilmiştir.   98. Dolayısıyla, AİHM, Hükümet’in, Aydın Kişmir’in Diyarbakır Emniyet   Müdürlüğü’ndeki tutukluluğu esnasında ölümüne ilişkin yeterli açıklama getirmediğini ve   sorumlu Devlet’in Kişmir’in ölümünden sorumlu olduğunu tespit etmiştir.   III. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   99. AİHS’nin 2. maddesi şöyledir:   “1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı   bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse   kasten öldürülemez.   2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi   sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:   a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;   b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin   kaçmasını önlemek için;   c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için.”   A. Aydın Kişmir’in ölümü   1. Tarafların görüşleri   100. Başvuran, oğlunun Devlet görevlileri tarafından öldürüldüğünü ve bunun AİHS’nin 2.   maddesine aykırı olduğunu ifade etmiştir.   101. Hükümet, başvuranın iddialarının olgusal temeline itiraz etmiş ve Aydın Kişmir’in doğal   sebeplerden dolayı öldüğünü ileri sürmüştür.   2. AİHM’nin değerlendirmesi   102. Yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkının elden alınmasının haklı olabileceği koşulları   ortaya koyan 2. madde, AİHS’nin en temel maddelerinden biridir ve bu maddeden   derogasyona gidilemez. 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi’ni oluşturan demokratik   toplumların temel değerlerinden birisini muhafaza eder. Dolayısıyla, yaşam hakkının elden   alınmasının haklı olabileceği durumlar, çok sıkı olarak yorumlanmalıdır. Birey olarak   insanların korunmasında, bir araç olarak AİHS’nin maksadı ve hedefi, 2. maddenin,   teminatlarının uygulanabilir ve etkili kılınmasına yönelik olarak yorumlanması ve hayata   geçirilmesini de gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri – İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar,   Seri A no. 324, ss. 45-46, §§ 146-147).   103. Bir bütün olarak okunduğunda, 2. maddenin metni, yalnızca kasti öldürmeyi değil, aynı   zamanda planlanmamış bir sonuç olarak hayatın elden alınmasıyla sonuçlanabilecek “güç   kullanımı”nın olabileceği durumları da kapsadığını ortaya koyar. Ancak, kasti veya   planlanmış ölümcül güç kullanımı, gerekliliğini değerlendirirken dikkate alınacak bir   faktördür. Herhangi bir güç kullanımının, (a)’dan (c)’ye kadar olan fıkralarda ortaya   konulmuş olan bir veya daha fazla maksadın hayata geçirilebilmesi için “kesinlikle   gerektiğinden” fazla olmaması gereklidir. Bu madde, Devlet’in bir eyleminin, AİHS’nin   8’den 11’e kadar olan maddelerinin 2. fıkraları bağlamında “demokratik bir toplumda   gerekli” olup olmadığı belirlenirken, normalde uygulanandan daha sıkı ve zorlayıcı bir   gereklilik testine işaret eder. Sonuç olarak, kullanılacak gücün, müsaade edilen amaçların   hayata geçirilmesiyle çok sıkı bir biçimde orantılı olması gereklidir (aynı yer, s. 46, §§ 148-   149).   104. 2. madde ile tanınan korumanın önemi ışığında, AİHM, yalnızca Devlet görevlilerinin   değil, aynı zamanda bütün şartları dikkate alarak yaşam hakkının elden alınmasını en dikkatli   biçimde incelemelidir. 2. maddenin 2. fıkrasındaki amaçlardan birinin takibinde, güç   kullanımı, yapıldığında, iyi gerekçelerle, geçerli fakat daha sonra yanlış olduğu şeklindeki   dürüst inanca dayalı ise haklı görülebilir (aynı yer, ss.58-59, § 200).   105. Bu davanın koşulları hususunda ise, AİHM, halihazırda, Hükümet’in, Aydın   Kişmir’in polis gözaltındayken ölümüne açıklama getiremediğini belirlemiştir (bkz.   yukarıdaki 98. paragraf). Dolayısıyla, Aydın Kişmir’in ölümüne ilişkin olarak AİHS’nin 2.   maddesi ihlal edilmiştir.   B. Aydın Kişmir’in yaşam hakkının korunmadığı iddiası   106. Başvuran, sorumlu Hükümet’in, gözaltına aldığı oğlunun hayatını korumakla yükümlü   olduğunu öne sürmüştür. Aydın’ın tıbbi tedaviye ihtiyacı olduysa, bunu temin etmek   Hükümet’in göreviydi. Başvurana göre, Hükümet, oğluna bu tür bir koruma sağlamamış; bu,   Hükümet’in, bireyi gerçek ve spesifik bir tehlikeden koruma yükümlülüğünü ihlal etmiştir.   107. Hükümet, bu hususu özel olarak ele almamıştır.   108. AİHM, yukarıdaki 2. madde ihlali tespitini dikkate alarak, bu davanın koşulları içinde,   bu hususa ilişkin ayrı bir tespitte bulunmayı gerekli görmemiştir.   C.Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   109. Başvuran, AİHM’den, oğlunun ölümüne yönelik soruşturmanın etkili olmadığı   gerekçesiyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmesini talep etmiştir.   110. Hükümet, Diyarbakır Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı’nın, başvuranın oğlunun şüpheli   ölümünden hemen sonra harekete geçtiğini ve mümkün olan her girişimde bulunduğunu ileri   sürmüştür. Adli Tıp tarafından bir otopsi yapılmış ve daha sonra yapılacak soruşturmalara   faydalı olması için gerekli tedbirler alınmıştır.   111. AİHM, AİHS’nin 2. maddesi bağlamında yaşam hakkının korunması yükümlülüğünün,   Devlet’in AİHS’nin 1. maddesi bağlamında daha genel nitelikte olan “içtihadına tabi herkese   AİHS’de tanımlanmış hak ve özgürlükleri tanınmasını temin etmek” görevi ile birlikte   okunduğunda, bireyler güç kullanımı sonucunda öldürüldüğünde, etkili bir resmi soruşturma   yapılması gerektiği anlamına geldiğini tekrarlar (bkz. mutatis mutandis, yukarıda anılan   McCann ve Diğerleri, s. 49, § 161; Kaya – Türkiye, 19 Şubat 1998 kararı, Report of   Judgments and Decisions 1998-I, s. 329, § 105). Bu bağlamda, AİHM, bu yükümlülüğünün,   öldürmeye bir Devlet görevlisinin sebep olduğunun görüldüğü davalara mahsus olmadığına   işaret eder (bkz. yukarıda anılan Salman, § 105).   112. Devlet görevlilerince kanunsuzca yapıldığı iddia edilen bir ölüme yönelik soruşturmayla   ilgili olarak, genel itibarıyla, soruşturmadan sorumlu olan ve soruşturmayı yürütenlerin,   olaylarda adı geçenlerden bağımsız olmaları gerektiği düşünülebilir (27 Temmuz 1998 tarihli   Güleç – İngiltere kararı, Reports 1998-IV, §§ 81-82 ve Oğur – Türkiye [BD], no. 21954/93,   §§ 91-92, AİHM 1999-III). Soruşturmanın aynı zamanda, bu tür davalarda kullanılan gücün   koşullar dahilinde haklı olup olmadığına (bkz. örneğin yukarıda anılan Kaya, § 87) ve   sorumluların tanımlanması ve cezalandırılmasının belirlenmesine muktedir olması açısından   da etkili olması gereklidir (yukarıda anılan Oğur, § 88). Bu, sonuca değil, yöntemlere dair bir   yükümlülüktür. Yetkililerin, inter alia, görgü tanıklarının ifadesi dahil olmak üzere, olayla   ilgili kanıtları güvence altına almak için imkanları dahilindeki makul adımları atmış olmaları   gerekliydi (yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109). Soruşturmada, bu soruşturmanın ölüm sebebini   belirlemesi ehliyetine zarar veren herhangi bir eksiklik, bu standarda uymama riskini   taşıyacaktır.   113. Bu bağlamda, kesin olan bir ivedilik ve süratlilik gereği de bulunmaktadır (Yaşa –   Türkiye, 2 Eylül 1998 kararı, Reports 1998-IV, § 102-104, Çakıcı – Türkiye, 8 Temmuz 1999   kararı, Reports 1999-IV, §§ 80, 87, 106 ve yukarıda anılan Tanrıkulu, § 109). Belirli bir   durumda, bir soruşturmada ilerlemeyi engelleyen unsurlar ve zorlukların olabileceği kabul   edilmelidir. Ancak, ölümcül güç kullanımının soruşturulmasında yetkililerce yapılacak süratli   bir girişim, genel itibarıyla, yetkililerin hukukun üstünlüğünü korumalarına dair kamu   güveninin muhafaza edilmesinde ve kanunsuz eylemlere destek verme veya göz yumma   görüntüsünün oluşmaması hususunda temel bir unsur olarak görülebilir (McKerr – İngiltere,   no. 28883/95, §§ 108-115, AİHM 2001-III, ve Avşar – İngiltere, no. 25657/94, §§ 390-395,   AİHM-2001).   114. Davanın kendine özgü koşullarına gelince, AİHM, başvuranın oğlunun ölümüne yönelik   soruşturmaya yönelik fazla sayıda önemli belgenin AİHS kurumlarına iletilmediğini tekrarlar   (bkz. yukarıdaki 78. ve 79. paragraflar). Hükümet tarafından sunulan belgelerden bazı   adımların atıldığı anlaşılsa da, AİHM, bu belgeler temelinde, bu adımların etkili olup   olmadığını değerlendirmemektedir. Örneğin, halihazıra yukarıda belirtildiği üzere (bkz.   yukarıdaki 87. paragraf), bir polis memuruna takipsizlik kararında sanık olarak atıfta   bulunulmuş olmasına rağmen, Hükümet tarafından bu polis memurunun Aydın’ın ölümüyle   bağlantısını gösteren hiçbir bilgi sunulmamıştır. Ayrıca, Hükümet tarafından, bu sanığın   sorgulandığını gösteren hiçbir bilgi sunulmamıştır.   115.Görgü tanıklarının sorgulanması gereğine ilişkin olarak, AİHM, Aydın’ın yakalanması,   tutuklanması ve akabinde gerçekleşen ölümü esnasında görev başında olan polis   memurlarının, yerel mercilerce sorgulandığına ilişkin hiçbir bilginin bulunmamasını   anlaşılmaz bulmuştur. Son olarak, Hükümet, Aydın’ın ailesinin sorgulandığını belirten hiçbir   bilgi sunmamıştır.   116. Soruşturmanın süratliliğine ilişkin olarak, AİHM, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet   Savcısı’nın, 26 Şubat 1996 tarihinde, 25 Ocak 1995 tarihli raporu (bkz. yukarıdaki 55.   paragraf) akciğerdeki ödemin nedenini belirlemesi için Adli Tıp Birinci İhtisas Kurulu’na   göndermeden önce, bir yıldan fazla beklediğini gözlemler. AİHM, Cumhuriyet Savcısı’nın   süratli hareket etmemesinin, vücut örneklerinin otolize olmasına katkıda bulunmuş olması   gerektiği kanısındadır. Hayati kanıtları muhafaza etmemek, ölüm nedeninin belirlenmesini   engellemiştir. Bu bağlamda, AİHM, otopsideki noksanlıklara ilişkin olarak daha evvel yaptığı   tespitlerine de atıfta bulunur (bkz. yukarıdaki 85. ve 86. paragraflar).   117.Ayrıca, iddia edildiği üzere 7 Kasım 1995 tarihinde verilen birinci takipsizlik kararıyla   (bkz. yukarıdaki 34. paragraf), 19 Aralık 1996 tarihinde verilen ikinci karar arasında adımlar   atıldığını gösteren herhangi bir bilginin yokluğunda, AİHM, yetkililerin süratli hareket etme   gerekliliğini yerine getirmediği sonucuna varmıştır. Bu bağlamda, AİHM, iki takipsizlik   kararının neden gerekli olduğuna ilişkin bilginin temin edilmediğini de vurgular.   118.AİHM, içtihadının anlamı dahilinde bir ölüme yönelik soruşturmanın etkili olarak   görülebilmesi için, kurbanın en yakın akrabasının, yasal çıkarlarını korumak için, gerekli   olduğu sürece, işlemlere dahil olmasının şart olduğunu tekrarlar (yukarıda anılan Güleç, § 82,   yukarıda anılan Oğur, § 92 ve son olarak, Gül – Türkiye, 22676/93, § 89, 14 Aralık 2000).   119. Bu bağlamda, AİHM, Hükümet’in Aydın Kişmir’in ailesinin soruşturmadaki gelişmelere   dair bilgilendirildiğini gösteren hiçbir bilgi sunmadığını not eder. Aynı şekilde, dava   dosyasında soruşturmaya dair belgelerin başvuranın erişimine açık olduğunu gösteren hiçbir   bilgi bulunmamaktadır. Hükümet, bu noksanlıkların başvuranın, yasal çıkarlarını korumak   için işlemlere dahil olmasını etkili bir biçimde engellediğini tespit etmiştir. Bu şartlarda ve   Hükümet’in, herhangi bir itirazın soruşturma açılmasını haklı gösteren kanıt ve olaylarla   desteklenmesi gerektiği şeklindeki görüşünü bilhassa dikkate alarak (bkz. yukarıdaki 64.   paragraf), AİHM, başvuranın, öncelikle soruşturma dosyasındaki belgeleri dikkate almadan,   takipsizlik kararına yapabileceği muhtemel bir itirazın, başarılı olma şansının olmayacağını   tespit etmiştir.   120. Dolayısıyla, AİHM, Hükümet’in, iç hukuk yollarının tüketilmesine dayalı olarak yaptığı   ön itirazını reddeder (bkz. yukarıda 64.-66. paragraflar) ve yetkililerin, AİHS’nin 2.   maddesinin gereği olarak, başvuranın oğlunun ölümüne yönelik etkili soruşturma yapmadığı   sonucuna varmıştır.   121. Dolayısıyla, AİHM, usuli kolu bağlamında, AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğini   tespit etmiştir.   IV. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   122. Başvuran oğlunun işkenceye varan muamele gördüğünü ifade etmiştir.   123. Hükümet, başvuranın oğluna gözaltında kötü muamele yapıldığına itiraz etmiş ve   Adli Tıp tarafından hazırlanan sağlık raporlarına göre, başvuranın oğlunun vücudunda kötü   muamele veya işkenceye dair hiçbir iz olmadığını ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın   iddialarının aksine, oğlunun hiç sorgulanmadığını, zira polisin elinde halihazırda, kendisini   terörle ilgili suçlarla suçlayan yeterli kanıt bulunduğunu eklemiştir.   124. AİHM, yerleşik içtihadına göre, sağlığı yerindeyken polis gözaltına alınan bir   kimsenin üzerinde tespit edilen yaralanmalara ilişkin olarak makul açıklama yapma külfetinin   Hükümet’e ait olduğunu tekrarlar (bkz. diğerlerinin yanı sıra yukarıda anılan Selmouni, § 87).   125. 12 Ekim 1994 tarihli otopsi raporuna göre, Aydın’ın vücudunda birkaç iz   bulunmuştur (bkz. yukarıdaki 38.-39. paragraflar). Bunlar, kafada bir yara; sağ kaş üzerinde   bir santimetrelik bir yara; sağ göz etrafında morarma; sağ elin dış kısmında başparmak ve   bilek arasında morarma; koksikste 2 × 2 cm. ebadında kabuk tutmuş bir yara; 2 × 2 cm.   ebadında sağ kolun dış kısmında morarma; sağ ayak başparmağında 2 × 2 cm. ebadında   sıyrık; sağ göğüste deformasyon ve son olarak, sırtta cilt altında geniş çaplı kanama.   126. AİHM, sağ kaş üzerindeki yaralanmanın ve sağ ayak başparmağının üzerindeki   yaralanmanın, kaçma girişimi sırasında meydana geldiğini ve iddia edildiği üzere, Dr. Öztürk   tarafından hazırlanan sağlık raporuna kaydedildiğini not eder (bkz. yukarıdaki 28. paragraf).   AİHM ayrıca, Aydın’ın başındaki yaralanmanın gözaltındayken oluştuğunu halihazırda tespit   ettiğini not eder (bkz. yukarıdaki 84. paragraf).   127. Hükümet tarafından Aydın’ın vücudundaki diğer yaralanmaları açıklayacak   hiçbir bilgi sunulmamıştır. Bu bağlamda, AİHM, Hükümet’in, Birinci İhtisas Kurulu’nun   “kafanın üst kısmında, sağ kaş, ve ayak başparmağı üzerindeki yaralar hariç; başka saldırı   belirtileri veya travmatik değişikliğe dair belirtiler bulunmadığını ve bunun da dış travmanın   ölüm sebebi olamayacağını”nın belirtildiği 25 Ocak 1995 tarihli sağlık raporuna yaptığı   göndermeyi gözlemler (bkz. yukarıdaki 52. paragraf). Ancak, AİHM, İhtisas Kurulu’nun, 12   Ekim 1994 tarihli otopsi raporunda ayrıntılı olarak verilmiş olan diğer birkaç yaralanmayı not   etmediğini tespit etmiştir. Özellikle, Dr. Milroy’un da değindiği gibi (bkz. yukarıdaki 61.   paragraf), Birinci Kurul, “sırtta cilt altındaki geniş çaplı kanama”ya ilişkin yorum   yapmamıştır (bkz. yukarıdaki 39. paragraf).   128. Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, Hükümet’in Aydın’ın vücudundaki   yaralanmalara ilişkin açıklama getirmediği sonucuna varmıştır.   129. Belirli bir kötü muamele şeklinin işkence olarak nitelendirilip   nitelendirilmemesini belirlerken, bu kavramla, insanlık dışı veya küçültücü muamele   arasındaki, 3. maddede ifade bulan fark dikkate alınmalıdır. Geçmiş davalarda not edildiği   üzere, AİHS’nin, çok ciddi ve acımasız derecede sıkıntıya sebebiyet veren kasti insanlık dışı   muameleyi bilhassa lekelemesi maksadı bulunmaktaydı (bkz. yukarıda anılan İrlanda –   İngiltere, ss. 66-67, § 167). Muamelenin vahametine ilişkin olarak, 26 Haziran 1987 tarihinde   yürürlüğe girmiş olan İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsani veya Küçültücü Muamele   veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’nde kabul edildiği gibi, işkenceyi,   diğerlerinin yanı sıra, bilgi almak, ceza vermek veya korkutmak gibi amaçlarla, kasten büyük   acı ve sıkıntıya maruz bırakmak olarak tanımlayan bir madde bulunmaktadır (Birleşmiş   Milletler Sözleşmesi’nin 1. maddesi) (bkz. yukarıda § 114’te anılan Salman).   130. AİHM, Aydın’ın vücudundaki yaraların, kendisinden bilgi alınabilmesi için   maruz kaldığı kötü muamelenin sonucu olduğunu göz ardı edemez. Bu bağlamda, AİHM,   Hükümet tarafından, 6 Ekim 1994’ten 12 Ekim 1994 tarihinde ölümüne kadar devam eden   tutukluluğuna dair hiçbir açıklama yapılmadığını not ederek, Hükümet’in, Aydın’ın   sorgulanmasının gerekli olmadığını çünkü kendisini ve arkadaşlarının terörle bağlantısı   olduğunu gösteren yeterli kanıtın halihazırda bulunduğu şeklindeki görüşü hususunda ikna   olmamıştır.   131.Yukarıdaki tespitlerini dikkate alarak, AİHM, Aydın’ın vücudundaki   yaralanmaların, en azından, AİHS’nin 3. maddesi bağlamında, insanlık dışı olarak   nitelendirilebilecek kötü muameleden kaynaklandığı sonucuna varmıştır.   132. Dolayısıyla, AİHM, ölümünden önce başvuranın oğlunun maruz bırakıldığı   insanlık dışı muamele nedeniyle AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir.   133. Başvuran, oğlunun ölümünden sorumlu olanların kovuşturulmamasının,   kendisinin hukuki işlemler başlatmasını engellediğini ifade etmiştir. AİHS’nin 6 § 1.   maddesine atıfta bulunmuştur; sözkonusu maddenin ilgili bölümleri şöyledir:   “Herkes, gerek medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, gerek cezai alanda kendisine yöneltilen   suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun … olarak   görülmesini istemek hakkına sahiptir.”   134. Başvuran ayrıca, şikayetlerini başarıyla ortaya koyabileceği bağımsız yerel bir   mercinin bulunmamasından şikayetçi olmuştur. Bu şikayet bağlamında AİHS’nin 13.   maddesine atıfta bulunmuştur; sözkonusu madde şöyledir:   “Bu Sözleşme’de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan   kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme   hakkına sahiptir.”   135. Hükümet, etkili iç hukuk yollarının başvurana açık olduğunu, ancak kendisinin   bunlardan faydalanma yoluna gitmemeyi seçtiğini tekrar teyit etmiştir.   136. Başvuranın AİHS’nin 6. maddesi bağlamında yaptığı şikayete ilişkin olarak,   AİHM, başvuranın hukuk mahkemelerinde dava açmadığını not eder. Dolayısıyla, ulusal   mahkemelerin, şayet işlemleri başlatsaydı, başvuranın iddialarına ilişkin hüküm ve karar verip   veremeyeceğini belirlemek imkansızdır. Ancak, AİHM’ye göre, başvuranın iddiaları, başlıca,   tazminat temelli hukuk yollarına başvurmasını sağlayabilecek, oğlunun ölümüne yönelik   etkili bir soruşturma yapılmamasıyla ilgilidir. Dolayısıyla bu şikayeti, iddia edilen AİHS   ihlallerine ilişkin olarak, Devletlere, daha genel nitelikli olan etkili hukuk yolu sağlama   yükümlülüğü veren 13. madde kapsamında inceleyecektir (bkz. Selçuk ve Asker – Türkiye, 24   Nisan 1998 kararı, Reports 1998-II, § 92).   137. AİHM, iç hukukta her ne şekilde teminat altına alınırsa alınsın, 13. maddenin,   ulusal düzeyde, AİHS hakları ve özgürlüklerinin özünün yerine getirilmesini sağlayacak bir   hukuk yolunu garanti altına aldığını hatırlatır. Dolayısıyla, Sözleşmeci Devletlere, bu madde   bağlamındaki AİHS yükümlülüklerine uygun hareket etmeye ilişkin belli bir takdir yetkisi   verilmiş olmasına karşın, 13. maddenin bu bağlamdaki anlamı, ilgili AİHS şikayetinin   konusunu ele alacak bir iç hukuk yolu ve uygun tazmin sağlanmasını şart koşmaktır. 13.   madde bağlamındaki yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS çerçevesinde yaptığı şikayetin   konusuna bağlıdır. Bununla beraber, 13. maddenin gerektirdiği hukuk yolu, gerek   uygulamada gerekse hukukta “etkili” olmalıdır, özellikle, uygulanması, Sorumlu Devlet’in   yetkililerinin davranışları veya ihmalleri ile haksız bir biçimde engellenmemelidir (bkz. Aksoy   – Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 196-VI, s. 2286, § 95; Aydın – Türkiye, 25 Eylül   kararı, Reports 1997-VI, ss. 1895-96, § 103; ve yukarıda anılan Kaya, § 106).   138. Yaşamın korunması hakkına verdiği büyük önemle birlikte 13. madde, uygun   olduğu halde tazminat ödenmesine ek olarak, şikayette bulunan kişinin soruşturma işlemlerine   etkin bir şekilde erişimi dahil, ölümden sorumlu olanların belirlenmesini ve cezalandırılmasını   sağlayacak kapsamlı ve etkin bir soruşturma yapılmasını gerektirmektedir (bkz. Kaya,   yukarıda kaydedilen, § 107).   139. Bu davada gösterilen kanıta dayanarak AİHM, davalı Devlet’in AİHS’nin 2 ve 3.   maddeleri uyarınca, başvuranın oğlunun ölümünden ve bu kişinin önceden görmüş olduğu   insanlık dışı muameleden sorumlu olduğuna karar vermiştir. Bu bakımdan, başvuranın   şikayeti, 13. maddenin amaçları dahilinde “savunulabilir” bir şikayettir (bkz. Salman,   yukarıda kaydedilen, § 122, ve orada kaydedilen makamlar).   140. Dolayısıyla, makamlar, başvuranın oğlunun hangi koşullarda öldüğü konusunda   etkin bir soruşturma gerçekleştirmekle yükümlüydü. Yukarıda belirtilen sebeplerden ötürü   (bkz. 114’ten 121’e kadar olan paragraflar), şartları 2. maddede belirtilen soruşturma   yükümlülüğünden daha geniş olan 13. maddeye uygun hiçbir etkin cezai soruşturmanın   gerçekleştiği söylenemez (bkz. Kaya, yukarıda kaydedilen, § 107). Bu nedenle AİHM,   başvurana insanlık dışı muamele ve oğlunun ölümüyle ilgili etkin bir hukuk yolu   sağlanmadığını ve böylece tazminat talebi dahil diğer hiçbir hukuk yolu erişiminin kendisine   verilmediğini saptamıştır.   141. Sonuç olarak, AİHS’nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   VI. AİHS’NİN 2 VE 13. MADDELERİYLE BİRLİKTE 14. MADDESİNİN İHLAL   EDİLDİĞİ İDDİASI   142. Başvuran, 14. madde ile birlikte 2 ve 13. maddeler uyarınca, etnik köken   nedeniyle oğlunun haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. 14. madde şöyledir:   “Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din,   siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum   veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır.”   143. Hükümet, bu şikayetle belirgin bir biçimde ilgilenmemiştir.   144. AİHM, AİHS’nin 2 ve 13. maddelerinin ihlal edildiği saptamalarını hatırlatarak,   bu şikayetlerin AİHS’nin 14. maddesiyle birlikte tekrar ele alınmasını gerekli görmediğini   belirtmektedir.   VII. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   145. AİHS’nin 41. maddesi şöyledir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek   Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde,   hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Maddi Tazminat   146. Başvuran, oğlunun 1979 yılında doğduğunu ve öldüğü zaman 24 yaşında   olduğunu belirtmiştir. Oğlu evli değildi ve çocuğu yoktu. Öldüğü zaman, Aydın, beden   eğitimi öğretmenliği eğitimi almak için Eğitim Fakültesi’ne kabul edilmişti. Eğer Aydın bu   yönde kariyerine devam etmiş olsaydı, 1998’de mezun olacak ve o yıl öğretmenliğe   başlayacaktı. Bir öğretmenin yıllık ortalama maaşı yaklaşık 2000 sterlin (Sterlin) idi.   147. Başvuran ayrıca, Aydın Kişmir ölmeden önce eşinin emekli olması nedeniyle,   kendisinin ve eşinin çok kısıtlı bir gelirle geçindiğini belirtmiştir. Sonuç olarak, Aydın   öğretmen olarak işe başlasaydı, öğretmenlik maaşıyla ailesine destek olacaktı. Aralık 2000’de   başvuranın eşi ölmüştür ve başvuranın o zamandan beri çok az geliri vardır. Sonuç olarak,   başvuran geçimini sağlamak için oğluna bağlı olacaktı.   148. Başvuran, o dönemde Türkiye’deki ortalama yaşam süresini ve aktüerya   cetvellerini göz önüne alarak, oğlunun yaklaşık gelir kaybını 45,151.28 Sterlin olarak   hesaplamıştır.   149. Başvuran, Aydın tutuklandığı zaman, kendisinin ve eşinin evlerini sattığını ve   satış hasılatının yarısı olan 30,000 Alman markının (DM) evde bulunduğunu iddia etmiştir.   Aydın’ı tutuklamaya gelen güvenlik güçleri bu parayı almıştır. Başvuran 30,000 DM’lik   miktarı 14,922.48 Sterlin’ye çevirmiştir.   150. Başvuran, AİHM’den, oğlunun tahmini kazanç kaybı olarak 45,151.28 Sterlin ve   güvenlik güçleri tarafından evden alındığı iddia edilen para için 14,922.48 Sterlin’lik   miktarların kendisine ödenmesini istemiştir.   151. Hükümet, başvuranın, oğlunun gerçekten üniversiteye kabul edildiğini gösteren   belgeleri AİHM’ye sunmadığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, başvuranın oğlunun   üniversiteye girmeye hak kazandığı varsayılsa bile, mezun olup ailesine maddi açıdan destek   olacağının hiçbir garantisi olmadığını ifade etmiştir. Hükümet son olarak, başvuranın   kullandığı aktüerya cetvellerinin uygulanabilirliğine itiraz etmiş ve bu hesaplama yönteminin   haksız zenginleşmek isteyenler için suistimal edilmeye çok açık ve spekülatif bir yöntem   olduğunu belirtmiştir.   152. Hükümet, başvuranın 30,000 DM ile ilgili talebine ilişkin olarak, başvuranın   iddiasını destekleyen hiçbir kanıt sunmadığına işaret etmiştir. Hükümet, failinin kimliği belli   olmadan para alınmasının –eğer doğruysa- hırsızlık suçuyla aynı olacağını ve başvuranın bu   parayı AİHM önünde talep etmek yerine yerel düzeyde bir ceza davası açması gerektiğini   belirtmiştir.   153. AİHM, başvuranın 30,000 DM’nin alınması ile ilgili iddiasıyla ilişkin olarak,   Hükümet gibi, başvuranın iddiasını yeterli kanıtla desteklemediğini gözlemlemiştir. AİHM   ayrıca, başvuranın bu iddiayı yerel makamlara sunmadığını gözlemlemiştir. Bu koşullar   altında, AİHM başvuranın talebini reddetmiştir.   154. AİHM, başvuranın ölen oğlunun kazanç kaybı iddiasıyla ilgili olarak, Hükümet   gibi, başvuranın AİHM’ye yeterli kanıt sunmadığını belirtmektedir. Bununla beraber, AİHM,   başvuranın ölen oğlunun –bir öğretmen ya da başka bir meslek sahibi olarak gelecek   kariyerine bakmaksızın- kısıtlı bir gelirle geçinen ailesine maddi yardım sağlayacağı   görüşündedir. Bu koşullar altında, 2. maddenin ihlali ile Aydın Kişmir’in ailesinin, kendisinin   sağlayacağı maddi yardımdan yoksun kalması arasında doğrudan bir nedensel bağ vardır.   AİHM, adil bir kararla, maddi tazminat olarak başvurana 16,500 euro ödenmesini uygun   görmüştür.   B. Manevi Tazminat   155. Başvuran, oğlunun işkence gördüğünü ve bunun sonucunda öldüğünü öğrendikten   sonra çektiği acı ve üzüntü için, kendi adına da tazminat talebinde bulunmuştur.Başvuran   ayrıca, eşinin Aydın’ın ölümünden kaynaklanan stres, acı ve üzüntüden dolayı öldüğünü iddia   etmiştir. Ayrıca, başvuranın Aydın’la birlikte gözaltına alınan ve işkence gören diğer oğlu   Turan, psikolojik olarak zarar görmüştür. Turan, kardeşi işkence görürken sesini duymuş ve   bunun sonucunda bilinçsiz biçimde yattığını görmüştür.   156. Başvuran, AİHM’yi bu davadaki AİHS ihlallerinin ciddiyetini göz önüne almaya   davet etmiş ve AİHM’den kendisi için manevi tazminat olarak 15,000 Sterlin ödenmesini   istemiştir.   157. Başvuran ayrıca, ölen oğlu Aydın Kişmir adına 25,000 Sterlin talep etmiştir. Bu   bağlamda, başvuran AİHM’nin Tanlı ve Avşar (ikisi de yukarıda kaydedilen) davalarındaki   tazminat kararlarına gönderme yapmıştır. AİHM bu davalarda, başvuranlar tarafından ölen   yakınlarının dul eşlerine ve çocuklarına verilmek üzere, başvuranlara manevi tazminat olarak   20,000 Sterlin ve başvuranların kendilerinin gördüğü zarar için sırasıyla 10,000 Sterlin ve   2,500 Sterlin ödenmesine karar vermiştir.   158. Hükümet, başvuranın talep ettiği miktarların abartılı olduğunu ve başvuranın   AİHS organları aracılığıyla kar etmeye çalıştığını gösterdiğini belirtmiştir.   159. AİHM, ödenmesi muhtemel manevi tazminatın ikiye ayrıldığını belirtmektedir:   birincisi ölen mağdura ödenecek tazminat, diğeri oğlunun nasıl öldüğü gerçeğini ortaya   çıkarmaya çalışan başvurana ödenecek tazminat. Bekar oğlunun olası mirasçısı olarak   başvuran, bu iki tazminatın hamili ve bunlardan yararlanacak kişi olacaktır.   160. AİHM, başvuranın oğlunun ölümünden ve ölümünden önce görmüş olduğu kötü   muameleden makamların sorumlu olduğunu saptadığını belirtmiştir. Bununla ilgili olarak 2 ve   3. maddelerin ihlallerine ek olarak, AİHM ayrıca, AİHS’nin 2. maddesindeki adli   yükümlülüğe ve 13. maddeye karşın, makamların bu ihlaller için etkin soruşturma ya da   hukuk yolu sağlamadığını saptamıştır. Bu koşullar altında, AİHM, söz konusu ihlallerin   ciddiyetini göz önüne alarak, Aydın Kişmir lehinde bir tazminat ödemesi yapılması   gerektiğini belirtmektedir. AİHM, karşılaştırılabilir davalardaki tazminatları göz önüne alarak,   adil bir şekilde, Aydın Kişmir’in mülkünden yararlananlar adına başvurana verilmek üzere,   merhuma manevi tazminat olarak 30,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   161. Ayrıca, oğlunun ortadan kaybolması ve makamların şikayetleriyle ilgilenme tarzı   nedeniyle başvuranın duyduğu rahatsızlık ve ıstırabın, başvuran açısından 13. maddenin   ihlalini oluşturduğu saptanmıştır. Bu bağlamda AİHM, başvuran lehinde de bir tazminat   ödenmesini haklı görmektedir. Dolayısıyla, AİHM, başvurana kişisel olarak 3,500 Euro   ödenmesine karar vermiştir.   C. Masraf ve Harcamalar   162. Başvuran, başvuruda bulunurken yaptığı masraflar ve ödediği ücretler için   17,471.27 Sterlin’lik bir miktar talep etmiştir.   (a) İngiltere’de Kürt İnsan Hakları Projesi (KİHP) için çalışmakta olan şu anki   avukatlarının ücretleri için 3,967.91 Sterlin;   (b) Önceki avukatı Profesör Françoise Hampson’ın ücretleri için 2,840 Sterlin;   (c) Türkiye’deki avukatlarının ücretleri için 5,909.36 Sterlin;   (d) İngiltere’deki avukatlarının yapmış olduğu idari masraflar için 965 Sterlin;   (e) Türkiye’deki avukatlarının yapmış olduğu idari masraflar için 3,789 Sterlin.   163. Başvuran, avukatlarının ücretleriyle ilgili talebini desteklemek için ayrıntılı bir   masraf listesi sunmuştur.   164. Hükümet, yalnızca gerçekten yapılan harcamların tazmin edilebileceğini ve   başvuranın ve temsilcilerinin yaptıkları bütün masraf ve harcamaları belgelemeleri gerektiğini,   ancak bunu yapmadıklarını belirtmiştir. Hükümet ayrıca, AİHM’yi, masraf ve harcamalar için   KİHP’ye tazminat ödenmemesine karar vermeye davet etmiştir.   165. AİHM, başvuranın İngiltere’deki avukatları için talep ettiği ücretlerin ve bu   avukatların yapmış olduğu masrafların akla uygun göründüğünü belirtmektedir. Bununla   birlikte, Türkiye’deki avukatların ücretleri, masraf ve harcamaları için talep ettikleri miktarlar   abartılı görünmektedir.   166. AİHM, elindeki bilgiye göre kendi değerlendirmesini yaparak, başvurana Avrupa   Konseyi’nden alınan 880 Euro’luk adli yardım hariç, masraf ve harcamalar için –üzerine   konabilecek bütün katma değer vergileri hariç- 15,000 Euro ödenmesine karar vermiştir. Net   miktar, başvuranın belirttiği ve istediği gibi, başvuranın temsilcilerinin İngiltere’deki banka   hesaplarına sterlin olarak yatırılacaktır.   D. Gecikme Faizi   167. AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası’nın uyguladığı faiz oranına üç   puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına göre belirlenmesini uygun bulmuştur.   YUKARIDAKİ NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM   1. Oybirliğiyle, Hükümet’in ilk itirazını reddetmiştir;   2. Oybirliğiyle, davalı Devlet’in AİHS’nin 38. maddesi uyarınca üzerine düşen,   AİHM’nin etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlama yükümlülüğünü yerine   getirmediğine;   3. Oybirliğiyle, Hükümet’in AİHS’nin 2. maddesini ihlal ederek, başvuranın oğlunun   ölümünden sorumlu olduğuna;   4. Oybirliğiyle, başvuranın oğlunun yaşamının korunmadığı iddiası nedeniyle, AİHS’nin   2. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına;   5. Oybirliğiyle, davalı Devlet’in yetkili makamlarının, başvuranın oğlunun hangi   koşullarda öldürüldüğü ile ilgili etkin bir soruşturma yürütmemesi nedeniyle,   AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;   6. Oybirliğiyle, başvuranın oğlunun ölmeden önce maruz kaldığı muamele nedeniyle,   AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   7. Oybirliğiyle, AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;   8. Bire altı oyla, AİHS’nin 2 ve 13. maddeleriyle birlikte AİHS’nin 14. maddesinin ihlal   edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığına;   9. (a) Bire altı oyla, davalı Devlet’in, maddi tazminat olarak başvurana, AİHS’nin 44 § 2   maddesi uyarınca bu kararın kesinlik kazandığı tarihten itibaren üç ay içinde, 16,500   Euro (on altı bin beş yüz euro) ve bu miktara konulabilecek bütün vergileri, ödeme   tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilerek ödemesine;   (b) Oybirliğiyle, davalı Devlet’in başvurana, aynı üç aylık dönem içinde, ödeme   tarihinde uygulanan kur üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere, aşağıdaki   miktarları ve bu miktarlar üzerine konabilecek bütün vergileri ödemesine;   (i) Manevi tazminat olarak, Aydın Kişmir’in mülkünden yararlananlar adına   başvurana verilmek üzere 30,000 Euro (otuz bin euro);   (ii) Manevi tazminat olarak başvuranın kendisine 3,500 Euro (üç bin beş yüz   euro);   (c) davalı Devlet’in başvurana, masraf ve harcamalar için, aynı üç aylık dönem içinde,   başvuranın belirttiği İngiltere’deki banka hesabına, adli yardım olarak verilmiş 880   Euro (sekiz yüz seksen euro) hariç, bu kararın verildiği tarihte uygulanan kur   üzerinden sterline çevrilmek üzere, konulabilecek bütün vergilerle birlikte 15,000 Euro   (on beş bin euro) ödemesine;   (d) ödeme tarihine kadar yukarıda bahsedilen üç ayın dolması halinde, yukarıdaki   miktarların üzerine, Avrupa Merkez Bankası’nın gecikme döneminde uyguladığı faiz   oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz oranına eşit miktarda basit faizin   ödenmesine karar vermiştir;   10. Oybirliğiyle, başvuranın adil tazmin talebinin kalanını reddetmiştir.   İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış olup 31 Mayıs 2005 tarihinde, İçtüzüğün 77.   Maddesi’nin 2 ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   S. DOLLÉ   Bölüm Sekreteri   J.-P. COSTA   Başkan   AİHS’nin 45 § 2 ve İçtüzüğün 74 § 2 maddeleri uyarınca, aşağıdaki muhalefet şerhleri   bu karara eklenmiştir:   (a) Sn. Mularoni’nin kısmi muhalefet şerhi;   (b) Sn. Gölcüklü’nün kısmi muhalefet şerhi.   J.-P.C.   S.D.   YARGIÇ MULARONİ’NİN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   (Çeviri)   Çoğunluğun aksine, başvuranın AİHS’nin 14. maddesi uyarınca yapmış olduğu   şikayeti AİHM’nin ayrıca incelemesinin gerekli olduğuna inanıyorum.   İstisnasız Kürt kökenli Türk vatandaşları tarafından yapılmış olan onlarca benzer   başvuruyu inceledikten ve çoğunlukla AİHS’nin 2 ve 3. maddelerinin ihlal edildiği sonucuna   vardıktan sonra, AİHM’nin, en azından AİHS’nin 14. maddesi uyarınca da ciddi bir sorun   olabileceğini düşünmesi gerektiğine inanıyorum.   Elbette, bu AİHM’nin 14. maddenin ihlal edildiği sonucuna varacağı anlamına   gelmez. Ancak, bu tür bir davada ayrımcılığın yasaklanmasının önemli bir konu olmadığını   düşünmekle aynı değerde olan çoğunluğun yaklaşımına katılamam.   YARGIÇ GÖLCÜKLÜ’NÜN KISMİ MUHALEFET ŞERHİ   (Çeviri)   Malesef çoğunluğun görüşüne ve bu nedenle 41. maddenin uygulanmasına, özellikle   de maddi tazminata ilişkin sonucuna (hüküm fıkrasının 9. maddesi) katılamam.   Başvuran, oğlunun üniversiteye gitmeye hak kazandığını iddia etmektedir. Bu   nedenle, eğer yaşıyor olsaydı, oğlu eğitimini tamamlamış ve bir meslek sahibi olmuş, maaşını   alıyor ve akabinde tek başına yeterli geliri olmayan annesine yardım ediyor olacaktı. Bütün   bunlar, “kazanç kaybını” varsayımsal bir geleceğe yerleştirmektedir (bkz. kararın 146-147.   paragrafları).   Maddi zararın (kazanç kaybı) tazmini, spekülasyon ve varsayıma dayanarak değil, söz   konusu zamandaki gerçek durum ışığında değerlendirilmelidir. Bu nedenle, AİHM’nin bu   noktada varmış olduğu sonuca katılamam.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło