27692/95;28138/95;28498/95

WyrokETPCz2002-10-15ECLI:CE:ECHR:2002:1015JUD002769295

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie za propagandę separatystyczną na podstawie oświadczenia prasowego oraz proces przed sądem bezpieczeństwa państwa z udziałem sędziego wojskowego i sędziów orzekających wcześniej o aresztowaniu naruszyły prawo do wolności wyrażania opinii (art. 10) oraz prawo do rzetelnego procesu przed niezawisłym i bezstronnym sądem (art. 6 ust. 1) Konwencji?
Ratio decidendi
W odniesieniu do art. 10, Trybunał uznał, że skazanie skarżących stanowiło ingerencję w ich wolność wyrażania opinii, która, choć przewidziana prawem i mająca uzasadniony cel (ochrona jedności narodowej i bezpieczeństwa), nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Trybunał podkreślił kluczową rolę prasy i związków zawodowych w informowaniu opinii publicznej, stwierdzając, że skarżący nie nawoływali do przemocy, lecz krytykowali politykę rządu i informowali o naruszeniach praw człowieka. Surowość nałożonej kary, w połączeniu z brakiem nawoływania do przemocy, sprawiła, że ingerencja była nieproporcjonalna. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał stwierdził, że obawy skarżących dotyczące niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa (DGM) były uzasadnione. Trybunał wskazał na dwa główne powody: po pierwsze, ci sami sędziowie, którzy wcześniej wydali decyzję o aresztowaniu skarżących, stwierdzając istnienie "silnych dowodów" popełnienia przestępstwa, orzekali następnie o meritum sprawy, co budziło wątpliwości co do ich bezstronności. Po drugie, obecność sędziego wojskowego w składzie orzekającym, który podlegał dyscyplinie wojskowej i rozkazom przełożonych, podważała niezawisłość i bezstronność sądu w sprawie cywilów oskarżonych o przestępstwa polityczne, zgodnie z wcześniejszym orzecznictwem Trybunału (Incal, Çıraklar).
Stan faktyczny
Trzej skarżący – przedstawiciele związków zawodowych i gazety – w maju 1993 roku podpisali oświadczenie prasowe protestujące przeciwko polityce rządu tureckiego w południowo-wschodniej części kraju. Zostali oskarżeni o propagandę separatystyczną na podstawie ustawy antyterrorystycznej. Po początkowym odrzuceniu wniosku o aresztowanie, zostali aresztowani na skutek odwołania prokuratora, a następnie skazani na 20 miesięcy więzienia i wysoką grzywnę przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakır. Wyrok został utrzymany w mocy przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
1. Stwierdza naruszenie art. 10 Konwencji. 2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w związku ze skargą dotyczącą niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakır. 3. Zasądza od Rządu pozwanego na rzecz każdego ze skarżących kwotę 7 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. 4. Zasądza od Rządu pozwanego na rzecz skarżących kwotę 6 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków, pomniejszoną o 564,06 EUR otrzymanej pomocy prawnej od Rady Europy. 5. Zasądza odsetki ustawowe od powyższych kwot. 6. Oddala pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   KARAKOÇ VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru No: 27692/95, 28138/95, 28498/95)   Strazburg   Ekim 2002   OLAYLAR:   Sırasıyla 1959, 1952 ve 1964 doğumlu olan başvuranlar Diyarbakır'da ikamet etmektedirler.   Karakoç, işçi ve Türk Harb-İş Sendikası temsilcisidir. Alpaslan, DİSK-Genel iş Sendikası   yöneticilerindendir ve Diyarbakır'da ikamet etmektedir. Akyol, Medya Güneşi adlı bir gazetenin   temsilcisidir.   Mayıs 1993'te başvuranlar ve çeşitli sendika, dernek ve gazetelerin temsilcisi olan yirmi bir kişi   bir araya gelerek Hükümetin güneydoğudaki politikalarını protesto eden bir basın açıklamasında   bulunmuşlardır. Karakoç ve Alpaslan sözkonusu beyana DİSK-Genel İş ve Türk Harb-İş yöneticileri   olarak, Akyol ise Medya Güneşi gazetesi temsilcisi olarak imza atmışlardır.   Başvuranlar sözkonusu açıklama ile bölücülük propagandası yaptıkları gerekçesiyle 16 Eylül   1993'te Diyarbakır DGM Savcısı tarafından sorgulanmışlar, savcının tutuklama talebi DGM hâkimi   tarafından delil yetersizliği nedeniyle aynı gün reddedilmiştir.   Savcı, 17 Eylül 1993'te mahkemenin 16 Eylül 1993 tarihli kararına itirazda bulunmuştur.   Savcının itirazı üzerine DGM hakimi O. Karadeniz başkanlığında toplanan Albay T. Gözen ve   hakim C. S. Ural'dan oluşan mahkeme heyeti, başvuranların tutuklanmalarına karar vermiştir.   Savcı, 24 Eylül 1993 tarihinde hazırladığı iddianame ile, Terörle Mücadele Yasasının 8/l.   maddesine dayanarak başvuranlar ve sözkonusu beyana imza atanlar hakkında bölücülük   propagandası yaptıkları gerekçesiyle ceza davası açmıştır.   Ekim 1993 tarihli duruşmada başvuranların avukatları DGM bünyesinde bulunan hakimler O.   Karadeniz ve C. S. Ural'ı reddetmiş, adıgeçenlerin daha önce 17 Eylül 1993 tarihinde başvuranların   tutuklanması hakkındaki kararda görüş bildirdiklerini iddia etmişlerdir.   Mahkeme, 10 Kasım 1993 tarihli karar ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yargılama usullerine   ilişkin 2845 sayılı Yasanın 26. maddesine dayanarak hakimler hakkında yapılan itirazı reddetmiştir.   Şubat 1994 tarihli duruşmada başvuranların tahliye talepleri reddedilmiştir. Başvuranlar 30   Mart 1994'te tahliye edilmişlerdir.   Hakim O. Karadeniz, Hakim Binbaşı M. Yüce ve Hakim C. S. Ural'dan oluşan DGM heyeti 13   Nisan 1994 tarihli kararıyla Türk ulusunun bölünmez bütünlüğünü ve devletini hedef alan bölücü   propaganda yapmak ve halk arasında ayrımcılık yaratmak suçlarından başvuranların her birini yirmi   ay hapis cezası ve 208.333.000 TL para cezasına çarptırmıştır.   Başvuranlar 17 Mayıs 1994'te Yargıtay'a başvurmuşlardır.   Yargıtay ilk derece mahkemesinin kararını 14 Aralık 1994'te onamıştır.   HUKUK AÇISINDAN :   I. AİHS'NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLMESİNE İLİŞKİN :   Başvuranlar 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesine göre mahkum edilmeleri ile   AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.   Mahkemeye göre başvuranların mahkumiyeti, açıkça ifade özgürlüğüne yapılmış bir müdahale   anlamına gelmektedir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2002. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   A. "Kanunlar Tarafından Öngörülme" :   Sözkonusu davada, başvuranların mahkum edilmesinin Terörle Mücadele Kanununun 8.   maddesi uyarınca bir yasal dayanağı olduğu ve AİHS'nin 10/2. fıkrası kapsamında "kanunlar   tarafından öngörülme" şartını karşıladığına ilişkin bir ihtilaf mevcut değildir.   B. "Meşru amaç" :   Taraflara göre yapılan müdahale ulusal birlik ve güvenlikle ülke bütünlüğünün korunması ve   asayiş bozukluğunun ve suçun engellenmesi amaçlarını taşımaktadır. AİHM farklı bir bakış açısını   kabul edecek bir neden bulamamaktadır.   C. "Demokratik Bir Toplum için Zaruret" :   1. Tarafların görüşleri:   Hükümete göre, Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesinde yapılan değişikliklerin ardından   Devlet Güvenlik Mahkemesi davayı re'sen ele almış ve başvuranlara uygulanacak cezaların değişmesi   neticesinde mahkumiyet kararını tekrar gözden geçirmiştir.   Başvuranlar, çoğulcu demokratik bir sistemde sendikaların kendilerine ülkenin sosyal ve politik   meseleleriyle ilgili olarak görüş bildirmelerine imkân tanıdığını belirtmekte, sözkonusu bildiride Kürt   kökenli vatandaşlara yapılan ekonomik ve idari baskılara ilişkin düşünceleri dile getirdiklerini, anılan   beyana imza atan diğer şahısların kamu düzenini bozma, bölücülük yapma veya buna benzer   niyetlerinin asla olmadığını ileri sürmektedirler. Başvuranlar ayrıca, haklarında verilen mahkumiyet   kararları ile düşünce ve ifade özgürlüğüne müdahalede bulunulduğunu ileri sürmektedirler   2. AİHM'nin değerlendirmesi:   Mahkeme bu anlamda temel prensiplerle ilgili içtihatları hatırlatmaktadır. (Bkz. 23 Nisan 1992   tarihli Castells-İspanya kararları, seri:A no:236, 46; Zana kararı, s.2547-2548, 51; Fressoz ve Roire-   Fransa kararı no:29183/95, 45, AİHM 1999-I;Ceylan-Türkiye no:23556/94, 32, AİHM 1999-IV; Öztürk-   Türkiye no:22479/93, 64, AİHM 1999-VI; son olarak, Seher Karataş-Türkiye kararı no:33179/96, 37, 9   Temmuz 2002).   (i) İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun,   ilerlemesi ve her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir, maddenin 2.   paragrafı uyarınca, bu kabul gören veya zararsız veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" ve "fikirler" için   değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar, "demokratik   bir toplumun" olmazsa olmazı çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10. maddede belirtilen   şekilde bu özgürlük, ancak dikkatle tespit edilmesi ve harfiyen uyulması gereken bazı istisnalara   tabidir.   (ii) 10. maddenin 2. fıkrasında belirtilen anlamda "zaruri" sıfatı "acil bir sosyal ihtiyaç"   anlamındadır. Akit Devletler anılan ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi konusunda   belli bir marja sahiptir. Ancak yasalar ve bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar aracılığıyla   uygulanan bu marj Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. Mahkeme bu sebeple, bir "sınırlamanın"   Sözleşme'nin 10. maddesinin güvencesinde olan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı   konusunda nihai kararı verme yetkisini haizdir.   (iii) Denetim yetkisinin uygulanmasında Mahkeme müdahaleyi, suçlanan ifadeler ve bunların   ifade edildiği bağlam da dahil olmak üzere, davanın bütünü içinde incelemelidir. İlk olarak   müdahalenin "meşru amaçlar ile orantılı" olup olmadığı ve anılan müdahalenin meşruiyeti için ulusal   otoriteler tarafından gösterilen gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit edilmelidir.   Mahkeme bunu yaparken, ulusal otoritelerin 10. madde kapsamındaki ilkelere uygun davrandığı ve   müdahalenin olayla ilgili bulguların kabul edilebilir bir değerlendirmesine dayalı oldukları   konusunda olumlu kanaate varmalıdır.   AİHM, kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla hazırlanan bir basın bildirisi nedeniyle yapılan   müdahalelerde basının, bir siyasi demokrasinin düzgün şekilde işlemesinin sağlanmasına ilişkin   temel görevinin de dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir, (diğer kararların yanı sıra bkz., 8   Temmuz 1986 tarihli Lingens - Avusturya kararı, A Serisi, No. 103. s. 26/41; ve yukarıda anılan Fressoz   ve Roite kararı, 45). Basının anılan bilgileri ve fikirleri bildirme zorunluluğunun yanı sıra, halkın da   bunları almaya hakkı vardır. Basın özgürlüğü, kamuoyuna, siyasi liderlerin fikir ve tutumlarının   öğrenilmesi ve bunlara ilişkin bir kanaat oluşturulması için en iyi araçlardan birini sağlamaktadır   (bkz. yukarıda anılan Lingens kararı, s. 26/42).   Bu konuda AİHM, söz konusu basın açıklamasında yer alan eleştirilerin hedefinin Hükümet   tarafından yürütülen politikalar olduğunu belirtmiştir. Basın açıklamasını yapanlara göre Hükümet   "köy yıkmaktan", "katliam ve yargısız infazlardan" ve "keyfi gözaltılar"dan suçludur. Buna benzer somut   olayların mağduru olan kişilerin isimlerinin zikredilmesi ile bu sert eleştirilerin yabana atılmayacak   nitelikte olduğu kanıtlanmaktadır. Basın açıklamasına imza atanlar, kamuoyunun menfaati için olayları   gündeme getirmişler ve bireysel hakların bekçisi olan basını demokratik görevleri yerine getirmeye   davet etmişlerdir.   AİHM, teröre karşı yapılan mücadelenin zorluklarını küçümsememektedir. Bu bağlamda   Mahkeme, basın temsilcisi ve sendika yöneticileri olarak görüşlerini bildiren başvuranların Türk siyasi   yaşamındaki etkin görevleri çerçevesinde ne halkı şiddete ve ayaklanmaya teşvik ettiklerini, ne de   orduyu hedef gösterdiklerini belirtmiştir (Bkz, Zana-Türkiye davası, 57-56; Sürek-Türkiye (n:1), 62-65,   ve Sürek (no:3), 40-42). Aksine, temel hakların ihlaline neden olacak somut olaylardan kamuoyunu   haberdar etme görevini yerine getirmişlerdir.   Ayrıca, AİHM, başvuranlara verilen 83.333.333 TL'lık para ve 10 ay ağır hapis cezalarının   ağırlığını hatırlatarak, başvuranların cezaları her ne kadar DGM'nin 16 Kasım 1995 tarihli kararı ile   ertelenmiş olsa da başvuranların kendilerine karşı açılan dava nedeniyle değişik tarihlerde   özgürlüklerinden yoksun bırakıldıklarını hatırlatmıştır.   Sonuç olarak, başvuranlara verilen mahkumiyet kararı meşru amaçlarla orantısız olup   demokratik bir toplum için gereklilik teşkil etmemektedir.   Bu durumda AİHS'nin 10. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AİHS'NİN 6/1. MADDESİNİN İLHAL EDİLMESİNE İLİŞKİN :   Başvuranlar AİHS'nin 6/1. maddesi uyarınca, şikâyetlerinin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme   tarafından görülmediğini ileri sürmüşlerdir.   Başvuranlar, Diyarbakır DGM'nin bünyesinde asker kökenli bir hakimin bulunması ve gözaltına   ilişkin 17 Eylül 1993 tarihli tutuklama kararına imza atan hakimlerin daha sonra aleyhlerinde açılan   kamu davasında da görüş bildirmeleri nedeniyle bu mahkemenin tarafsız ve bağımsız olmadığını   iddia etmişlerdir. Başvuranlar bu konuda, Incal-Türkiye davasına atıfta bulunmuşlardır (9 Haziran   tarihli karar).   Hükümet, tutuklama kararının esasa ilişkin bir karar ile aynı olmadığını, bu kararın   yargılamanın bir aşamasında ek bir önlem olarak verildiğini ve benzer bir önlem alan hakimlerin   sanığın tutuklanmasını gerekçelendirmek için delillerin yeterli olup olmadığını incelemeleri   gerektiğini belirtmiştir.   AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesine göre bir mahkemenin "bağımsız" olup olmadığına karar   verilebilmesi için; üyelerinin atanma şeklinin, görev sürelerinin, dış baskılara karşı korunmalarının ve   bağımsızlık görünümü sergileyip sergilemediklerinin dikkate alınması gerektiği görüşünü   tekrarlamıştır (Bkz. diğer birçok makamlar arasında, 25.02.1997 tarihli Findlay İngiltere'ye karşı   hükmü, Raporlar 1997-1, s. 281. prg.73 ve anılan Incal Kararı, s.1571, 65).   AİHS'nin 6/l maddesi uyarınca "tarafsızlık" konusunda karar verilirken uygulanacak iki kriter   vardır: Birincisi; belli bir davada belli bir yargıcın kişisel kanaatinin kararı belirleyip belirlemediğinin,   ikincisi ise; hakimin yasal konumunun, tarafsızlığı konusundaki şüpheleri uzak tutmak için yeterli   garantiyi verip vermediğinin araştırılmasıdır, (Bkz. 20.05.1998 tarihli Gautrin ve diğerleri Fransa'ya   karşı kararı (Raporlar 1998-111, s. 1030-1031/58).   Sözkonusu davada ikinci kriterin uygulanması gerektiği konusunda tartışma yoktur. Bir   makamın bağımsızlıktan yoksun oluşundan endişe duymak için yasal bir sebebin var olup olmadığına   karar verilirken, bu makamın tarafsız olmadığını iddia edenlerin dayandığı nokta önemlidir.   AİHM, başvuranların mahkemenin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına dair   endişelerinin iki nedene bağlı olduğunu belirtmiştir: (1) Diyarbakır DGM hakimleri tutuklama   kararını vermeleri ile birlikte dava esasına ilişkin görüşlerini zaten açıklamışlardır. Aynı hakimler   daha sonra başvuranlar aleyhinde açılan davanın esası hakkında değerlendirmede bulunmuşlardır.   (2) Mahkeme heyetindeki hakimlerden biri askeri makamlara bağlıdır. Bu bağlamda sorunun iki   açıdan incelenmesi gerekmektedir:   1. Diyarbakır DGM'nin başvuranlar hakkında verdiği tutuklama kararıyla ilgili olarak :   Bu koşullarda, AİHM, tutuklama kararını veren hakim heyetinin davanın esasını da karara   bağlaması nedeniyle başvuranların endişe duyduklarını belirtmiştir.   AİHM, Türk Ceza Kanununun 104. maddesine göre, tutuklama kararı verecek olan hakim(ler)in,   suçun işlendiğine dair kuvvetli emareler bulunduğuna kanaat getirmeleri gerektiğini belirtmiştir.   DGM tarafından verilen tutuklama kararının davanın esasına ilişkin kararla aynı olmadığı bir   gerçektir. Hakimlerin kuvvetli emarelerin varlığını tespit etmek için, ilk olarak savcı tarafından   hazırlanan iddianamenin gerçek veriler üzerinde kurulduğundan emin olmaları gerekmektedir.   Bazı koşullarda, davanın karar aşamasında değişik bir sonuç alınmaktadır. Bu açıdan AİHM,   askeri hakimin varlığına ayrı bir önem vermektedir: DGM bünyesinde görev alan O. Karadeniz   (mahkeme başkanı), askeri hakim T. Gözen ve C.D. Ural, 17 Eylül 1993 tarihinde, henüz başvuranlar   hakkında kamu davası açılmadan tutuklama kararını vermişlerdir. Bu karara göre, söz konusu   konuşmada suç işlendiğine dair kuvvetli emareler bulunduğu gerekçesiyle başvuranların   tutuklanmasına karar verilmiştir.   AİHM, adıgeçen hakimlerin başvuranların mahkumiyet kararlarına da imza attıklarını ve   tutuklama kararının gerekçeleri ile 13 Nisan 1994 tarihli kararın gerekçeleri arasında herhangi bir fark   bulunmadığını belirtmiştir. Halbuki hakimlerin görevi, suça ilişkin kuvvetli emarelerin bulunup   bulunmadığının tespiti sırasında kendilerine sunulan delilleri değerlendirmektir. Bu konuda   hakimlerin değerlendirmeleri ile davanın sonuçlandırılması arasında çok ince bir fark oluşmuştur.   Ayrıca, aynı mahkeme başkanı, O Karadeniz, 16 Kasım 1995 tarihli erteleme kararı ile de başvuranları   mahkum etmiştir. AİHM, yukarıda anılan unsurların, başvuranların Diyarbakır DGM'nin bağımsız ve   tarafsız bir mahkeme olmadığına dair endişelerini doğruladığı sonucuna varmıştır.   2. Diyarbakır DGM bünyesinde görev alan askeri hakim hakkında :   AİHM, 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararındaki şikâyetlerin benzerlerinin ileri   sürüldüğünü hatırlatmıştır. AİHM, DGM'de görev alan askeri hakimlerin statüsünün bağımsızlık ve   tarafsızlıkları konusunda tartışma yarattığı sonucuna varmış ve bu hakimlerin orduda görevli   olmaları nedeniyle amirlerinden emir aldıklarını, askeri disipline tabi olduklarını ve atamalarına   ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından alındığını vurgulamıştır.   AİHM, Türk yasalarının AİHS'ne uygun biçimde değiştirildiğini belirtmiştir (Bkz, Sadak ve   diğerleri-Türkiye davası, no: 29900/96, 29901/96, 29902/96 ve 29903/96, 34 ve 38). Ancak görevinin   konuyla ilgili koşulların değerlendirilmesiyle sınırlı olduğunu ifade etmiş ve olay tarihinden itibaren   bazı değişikliklerin yapılması nedeniyle mevcut davadaki şikâyetlerin geçerliliğini yitirmediği   sonucuna varmıştır.   AİHM, görevinin Diyarbakır DGM'nin işleyiş şeklinin başvuranların adil yargılanma hakkını   ihlal edip etmediğini, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde başvuranların kendilerini yargılayan   mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin haklı bir endişelerinin olup olmadığını tespit etmek   olduğunu belirtmektedir. (Bkz. yukarıda anılan Incal Kararı, 70; ve yukarıda anılan Çıraklar kararı,   38).   Bu konuda, AİHM, başvuranlar gibi sivil olan Sn. Incal'ın ve Çıraklar'ın davalarında varılan   sonuca varılmaması için herhangi bir neden görmemiştir. Devletin toprak bütünlüğünü ve ulusal   birliği zedelemeye yönelik propaganda yapmak suçundan DGM'de yargılanan başvuranların, askeri   hakim bir üyesi bulunan bir heyet tarafından yargılanma konusunda endişe içinde olmaları anlaşılır   bir husustur. Bu itibarla, DGM'nin yargılama sırasında davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan   hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmek için yeterli sebepleri mevcuttur. Bir başka   deyişle, başvuranların mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin korkularının haklı sebebe   dayandığı kabul edilebilir.   Yukarıda anılan nedenlerden dolayı AİHM, AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiği kararına   varmıştır.   III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI ÜZERİNE :   AlHS'nin 41. maddesinde yer alan unsurlar :   A. Tazminat:   Alpaslan, verilen mahkumiyet kararı ile gelir kaybına uğradığı gerekçesiyle 11.567,- Amerikan   Doları (USD) talep etmektedir. Bu iddiasına dayanak olarak Kasım 1994 ve Ocak 1996 tarihleri   arasında 506.683.204 TL. gelir kaybına uğradığını gösteren belgeleri ibraz etmiş, bu miktarın 11.567,-   USD ye karşılık geldiğini ifade etmiştir. Başvuran ayrıca manevi tazminat olarak 15.000,-USD talep   etmektedir.   Karakoç, verilen mahkumiyet kararı ile gelir kaybına uğradığı gerekçesiyle 13.693,- USD talep   etmektedir. Bu meyanda Türk Harb-İş genel sekreteri ile yapılan sözleşmeye dayanarak mahkum   olduğu yedi ay boyunca 43.788.541,- TL. gelir kaybına uğradığını belirtmiştir. Karakoç sözleşmesinin l   Haziran 1995 tarihinde tek taraflı olarak feshedildiğini ekleyerek manevi tazminat olarak 20.00,- USD   talep etmektedir.   Akyol, olayların meydana geldiği dönemde çalışmadığını dile getirerek manevi tazminatın   miktarı konusundaki takdiri AİHM'ye bırakmış, manevi tazminat miktarı olarak 15.000,-USD talep   etmiştir.   Hükümete göre talep edilen miktarlar aşırı ve gerçekçi değildir.   AİHM, AİHS'nin 41. maddesine dayanarak başvuranların her birine uğramış oldukları manevi   zararın tazminine ilişkin 7.500,- Euro (EURO) ödenmesini kararlaştırmıştır.   B. Masraf ve harcamalar:   Başvuranlar Türk makamları ve Sözleşme kurumları önünde temsil edilirken yaptıkları masraf ve   harcamalar için 6.200,- USD avukatlık ücreti olarak ise 160.000.000,- TL.talep etmişlerdir.   Hükümet, bu miktarları aşırı olarak nitelendirmektedir.   Masraf ve harcamalara ilişkin olarak Avrupa Konseyinin adli yardım miktarı olan 564,06,-Euro   (3.700,- FF) düşülerek başvuranlara 6.000,- Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   C. Temerrüt Faizi:   AİHM, belirtilen sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar geçecek süre için, yukarıda anılan   meblağlara Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı basit faize tabi   tutulacağını ve bunlara %3 'lük bir artış uygulanacağını belirtmektedir.   BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,   1. AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;   2. Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsız olmadığına ilişkin yapılan   şikâyet uyarınca AİHS'nin 6/l maddesinin ihlal edildiğine ;   3. a) Savunmacı Hükümetin başvuranlara AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflar nedeniyle kesinti   yapılmaksızın, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere;   i) Başvuranların herbirine manevi tazminat olarak 7.500,- (yedi bin beşyüz) Euro ödenmesine,   ii) Avrupa Konseyi tarafından verilen 564.06,- (beşyüzaltmışdört Euro altı santim) Euro'luk adli   yardım miktarı düşülmek ve doğrudan veya dolaylı her türlü vergiden muaf olmak üzere, masraf ve   harcamalar için 6.000,- (altıbin) Euro'nun davalı Devlet tarafından ödenmesine;   b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin bitiminden ödeme tarihine kadar geçecek süre için Avrupa   Merkez Bankasının belirlemiş olduğu yıllık % 3'lük faizin ödenmesine;   4. Adil tazminata ilişkin diğer taleplerin reddine;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77/2 ve 3. maddelerine uygun   olarak 15 Ekim 2002 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 21.07.2026. · Źródło