2778/02

WyrokETPCz2007-05-03ECLI:CE:ECHR:2007:0503JUD000277802

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy warunki zatrzymania i transportu poważnie chorego i sparaliżowanego więźnia, w tym brak odpowiedniej opieki medycznej i poniżające traktowanie, stanowiły nieludzkie lub poniżające traktowanie w rozumieniu art. 3 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał podkreślił pozytywny obowiązek państwa zapewnienia więźniom warunków zgodnych z godnością ludzką i odpowiedniej opieki medycznej, tak aby cierpienie nie przekraczało nieuniknionego poziomu związanego z pozbawieniem wolności. Stwierdzono, że władze krajowe nie zapewniły skarżącemu, który był sparaliżowany i wymagał stałej pomocy, odpowiednich warunków zatrzymania ani wykwalifikowanego personelu do opieki, polegając na innych więźniach i rodzinie. Trybunał uznał, że brak specjalnych środków ułatwiających życie niepełnosprawnemu więźniowi w warunkach więziennych i szpitalnych, a także incydent podczas transportu, stanowiły poniżające traktowanie. Trybunał odrzucił argument rządu, że skarżący odmawiał leczenia, uznając, że nie zwalnia to państwa z odpowiedzialności za warunki zatrzymania. Podkreślono, że powaga przestępstw, za które skarżący został skazany, nie może usprawiedliwiać naruszenia art. 3 Konwencji.
Stan faktyczny
Skarżący, Hüseyin Yıldırım, obywatel turecki, urodzony w 1960 roku, został aresztowany 5 lipca 2001 roku pod zarzutem przynależności do nielegalnej organizacji. Wcześniej, 26 maja 2001 roku, uległ poważnemu wypadkowi drogowemu, w wyniku którego doznał urazu kręgosłupa i złamania czaszki, co spowodowało paraliż lewej strony ciała i ogólną nadwrażliwość. Mimo poważnego stanu zdrowia, wymagającego stałej opieki i niemożności samodzielnego funkcjonowania, skarżący był przetrzymywany w warunkach więziennych, gdzie opiekę nad nim sprawowali inni więźniowie lub członkowie rodziny. Władze krajowe, w tym sądy, wielokrotnie odmawiały jego zwolnienia ze względów zdrowotnych, powołując się na charakter zarzucanych mu przestępstw i ryzyko ucieczki. Został ułaskawiony i zwolniony 25 czerwca 2004 roku na mocy amnestii prezydenckiej, po tym jak ekspertyzy medyczne potwierdziły jego nieuleczalną chorobę i niezdolność do samodzielnego funkcjonowania.
Rozstrzygnięcie
Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji. Stwierdza, że nie ma potrzeby odrębnego rozpatrywania skargi dotyczącej art. 5 Konwencji. Zasądza na rzecz skarżącego 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe. Zasądza na rzecz skarżącego 5 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. Odrzuca pozostałe roszczenia dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĐ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   HÜSEYĐN YILDIRIM - TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no:2778/02)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   MAYIS 2007   Đşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek   olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2007. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 2778/02 başvuru no’lu davanın nedeni, Türk   vatandaşı Hüseyin Yıldırım’ın (Başvuran) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne (AĐHM) 22   Ocak 2002 tarihinde, Avrupa Đnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AĐHS) 34.   maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, AĐHM önünde Đstanbul Barosu   avukatlarından Mehmet Ali Kırdök, Mihriban Kırdök ve Hasan kemal Elban tarafından temsil   edilmektedir.   OLAYLAR   A. Davanın Oluşum Süreci   doğumlu başvuran, Đstanbul’da reklamcılık yapmaktaydı. Başvuran, ilk olarak 1981   yılında silahlı aşırı sol örgüt TKP-ML’ye mensup olmaktan mahkum edilmiştir. Yedi yıl hapis   yattıktan sonra 1988 yılında salıverilmiştir.   Ancak başvuranın TKP-ML’ne bağlı TKP-ML/TIKKO için faaliyetlerine devam   ettiğinden şüphelenilmiştir. 2 Ocak 1993 tarihinde hakkında yakalama emri çıkarılmıştır. Buna   karşın başvuran yedi yıl boyunca adaletten kaçmayı başarmıştır.   Başvuran, 26 Mayıs 2001 tarihinde ciddi bir trafik kazası geçirmiş ve Kartal Üniversite   Hastanesi’ne kaldırılmıştır. Omuriliği ezilen ve kafatasının sağ tarafı kırılan başvuranın sol tarafı   felç olmakla birlikte genel bir aşırı duyarlılık göstermektedir. Doktorlar, klinik tablonun   gelişimine göre, ameliyatla tedavi yerine koruyucu bir bakım uygulanmasına karar vermişlerdir.   Başvuran, 12 Haziran 2001 tarihinde hastaneden çıkmıştır. Ancak başvuranın düzenli   olarak kontrollerden geçmesi ve gözetim altında tutulması gerektiği belirtilmiştir.   Başvuran, 5 Temmuz 2001 tarihinde gece saat 1:00’de başvuran eşi N. Mutlu ile birlikte   evlerinde yakalanmıştır.   Yapılan aramada bir sahte kimlikle birlikte TKP-ML ile ilgili çok sayıda belge ve   doküman ele geçirilmiştir. Polisler felçli olan başvuranı otobüse yatırmışlar ve eşi ile birlikte   Đstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürmüşlerdir.   Polisler, kendi ihtiyaçlarını bile gideremeyen ve yerinden kalkamayan başvuranı sünger   bir şiltenin üstüne yatırarak gözaltında tutmaya karar vermişlerdir. N. Mutlu’dan da başvurana   bakmasını istemişlerdir.   Başvuran ertesi gün saat 11:15 sularında Haseki Devlet Hastanesi’ne götürülmüştür.   Doktor başvuranın vücudunda hiçbir darp izine rastlanılmadığını ancak hastanede gözetim   altında tutulması gerektiğini not etmiştir.   Başvuran saat iki sularında Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet   Başsavcısı huzuruna çıkmıştır. Oturmakta zorluk çeken başvuran yatar pozisyonda   sorgulanmıştır.   Daha sonra DGM yedek hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Başvuran aleyhinde yapılan   suçlamalara itiraz ederek, tek başına tuvalete bile gidemediği gerekçesiyle serbest bırakılmasını   istemiştir.   Yedek hakim başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir.   Başvuran aynı gün saat 17:30 sularında Bayrampaşa Cezaevi’ne gönderilmiştir. Cezaevi   doktoru, Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne nakledilmeden evvel beş gün boyunca başvuranın revirde   tutulmasına karar vermiştir.   Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Temmuz 2001 tarihinde başvuranın DGM huzurunda Türk   Ceza Kanunu’nun (TCK) 168§1 maddesi uyarınca yasadışı örgüte mensup olmakla itham   etmiştir.   Başvuranın avukatı, 13 Temmuz 2001 tarihinde başvuranı ziyaret etmiş. Avukat,   müvekkilinin kollarını kullanamadığını ve konuşmakta güçlük çektiğini gözlemlemiştir.   Başvuran kendisine tutuklulara ayrılan sağlık ünitesinde üç gün geçirdikten sonra kendisine   yardım edilebilmesi için üç kişilik koğuşa konulduğunu açıklamıştır. Koğuşa konulduktan sonra   diğer tutuklular kendisine yemek yedirmiş, hatta plastik bir tabureden delikli bir sandalye bile   yapmışlardır.   B. Başvuranla Đlgili Tıbbi Unsurlar   Başvuran 17 Temmuz 2001 tarihinde Cezaevi doktorunun talebi üzerine yedi uzmandan   oluşan Tekirdağ Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu tarafından muayene edilmiştir. Doktorlar   başvurana, geçirilmiş olan kranial-servikal travmaya bağlı spastik hemiparazi, distimik bozukluk   ve ellerde atrofi teşhisi koymuştur.   Başvuran 26 Ekim 2001 tarihinde, Edirne’deki sağlık kurumları daha donanımlı   olduğundan dolayı Edirne F Tipi Cezaevi’ne nakledilmiştir.   Başvuran, 1 Kasım 2001 tarihinde Trakya Üniversitesi Hastanesi’nin nöroşirürji   servisinde tedavi altına alınmıştır. 6 Kasım 2001 tarihine kadar yapılan ileri düzeydeki   incelemelerin ardından başvuranın omuriliğinde yırtılma sonucunda omurilik iliğinin aktığı   tespit edilmiştir.   Başvuran, 13 Kasım’da onarım cerrahisiyle bifrontal kraniotomi tedavisi görmüştür.   Başvuran 23 Kasım tarihinde hastaneden taburcu olmuştur. Başvuran 7 Aralık 2001, 4 Ocak ve   Şubat 2002 tarihlerinde rutin muayenelerine gitmiştir.   Başvuran Edirne Cezaevi’ne döndüğünde başvuranın iki koğuş arkadaşı ona yardım   etmekte isteksiz davranmıştır. Başvuran, gece tuvalete gitme ihtiyacı duymaması için bile hiçbir   şey içmemeye zorlanmıştır.   Böylece başvuran 27 Kasım 2001 tarihinde cezaevi doktorundan Tekirdağ’a geri dönmek   istediğini dile getirmiştir. Doktor, tedavisine Üniversite Hastanesi’nde devam etmesinin   kendisinin yararına olacağı konusunda başvuranı ikna etmeye çalışmış ve daha önceden   hastanede planlanan tıbbi muayenelerini hatırlatmıştır. Ancak başvuranı ikna edememiştir.   Başvuran 28 Kasım tarihli bir mektupla talebini yinelemiştir. Başvuran, Edirne’deki   yaşam koşullarını dile getirerek, Tekirdağ Cezaevi’ndeki arkadaşlarının kendisi ile daha iyi   ilgileneceğini ve kontrollerinin devlet hastanesinde yapılabileceğini açıklamıştır.   Başvuranın talebi 23 Aralık 2001 tarihinde kabul edilmiştir.   Tekirdağ Cezaevi doktoru 4 Ocak 2002 tarihinde başvurana ilk kontrol için devlet   hastanesine sevk edileceğini bildirmiştir. Bu vesileyle başvuran, kendisine durumunun özel bir   hastanede takip edilmesini gerektirdiğinin söylendiğini ve Tekirdağ’da tedavisinin mümkün   olmadığının bilincinde olduğunu ifade etmiştir.   Tekirdağ Cumhuriyet Başsavcılığı 11 Ocak 2002 tarihinde Ceza Muhakemeleri Usulü   Kanunu’nun (CMUK) 399. maddesinin başvuranın durumuna uygulanıp uygulanamayacağına   dair karar vermesi amacıyla Đstanbul Adli Tıp Kurumu’nun 3 No’lu Bilirkişi Kurulu’na   başvurmuştur. Bu hüküm ciddi rahatsızlıkları bulunan tutuklulara verilen cezaların ertelenmesini   öngörmektedir.   Başvuranın Đstanbul’a nakledilmesinin mümkün olmamasından dolayı, Bilirkişi Kurulu   üyeleri Tekirdağ’a gelmiş ve başvuranı devlet hastanesinde muayene etmişlerdir.   Adalet Bakanlığı Ceza Đnfaz Dairesi 16 Ocak 2002 tarihinde, Üniversite Hastanesi’ nde   tedavi edilmesi amacıyla başvuranı Edirne F Tipi Cezaevi’ne gönderme kararı almıştır.   Sözkonusu hastanenin nörologları 12 Şubat 2002 tarihinde, servikal miyelopati   rahatsızlığının devam ettiği teşhisini koymuşlardır. Başvurana daha ileri tetkiklerin yapılabilmesi   için hastaneye yatmasını önermişlerdir. Başvuran bu öneriyi reddetmiştir. Başvuran, servikal   müdahalelere bağlı ölüm risklerinden korktuğunu ve daha iyi koşullarda bakım görmeyi tercih   ettiğini yazılı olarak beyan etmiştir.   Başvuran 21 Şubat 2002 tarihinde Tekirdağ Cezaevi’ne geri dönmüştür.   Cezaevi Müdürü 10 Mayıs 2002 tarihli bir yazıyla, başvuranın revire konulduğuna ve acil   müdahaleyi gerektirecek herhangi bir durumun bulunmadığına dair bilgi vermiştir.   Tekirdağ Cezaevi doktoru 13 Mayıs 2002 tarihinde kontrolleri için başvuranı devlet   hastanesine sevk etmiştir. Nörolog daha ayrıntılı kontroller için başvuranın üniversite   hastanesine kaldırılması gerektiği sonucuna varmıştır. Ancak başvuran gitmeyi reddetmiştir.   Temmuz, 1 Ağustos, 26 Eylül ve 21 Ekim 2002 tarihlerinde başvuranın muayeneleri   yapılmıştır.   Başvuran 24 Ekim 2002 tarihinde devlet hastanesine kaldırılmıştır. Ertesi gün kendisini   muayene eden sağlık kurulu nörolojik semptomların devam ettiğini gözlemlemiştir. Başvuranın   ayrıca kronik depresyon sorununun olduğu teşhisi konmuştur.   Ekim 2002 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza Đnfaz Dairesi’nin talebi üzerine, başvuran   kardeşinin refakatinde devlet hastanesinin tutuklulara ayrılan bölümüne kabul edilmiştir.   Devlet Hastanesi Sağlık Kurulu 1 Kasım 2002 tarihinde başvuranın dosyasını yeniden   incelemiştir. Hiçbir gelişme tespit edilmediğinden, sağlık kurulu “halihazırdaki klinik tablonun   iyileşmesi mümkün olmayan bir rahatsızlık olarak kendini gösterdiğini” ekleyerek daha önceki   teşhisini yinelemiştir.   Bu tarihte başvuran, kardeşinin refakatinde hastanenin tutuklular servisinde   bulunmaktaydı.   Devlet hastanesi doktorları 13 Aralık 2002 tarihinde başvuranın Trakya Üniversitesi   Hastanesi’nin Fizik Bakım ve Rehabilitasyon kliniğine sevkedilmesine karar vermiştir.   Başvuran Cezaevi Müdürlüğü’ne 14 Aralık 2002 tarihinde üniversite hastanesine çeşitli   sebeplerden dolayı gitmek istemediğini bildirmiştir.   Görünüşe göre Cezaevi Müdürlüğü’nün bu talebi kabul etmesi gerekiyordu.   Ocak, 30 Ocak ve 10 Mart 2003 tarihlerinde gerçekleştirilen sağlık muayenelerinin   sonunda başvuran antidepresan bakım görmüştür.   Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı, 19 Mart 2003 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanı’na   gitmiş ve başvuranın, Anayasa’nın 104. maddesinin b) bendi uyarınca Cumhurbaşkanlığı   affından faydalanıp faydalanamayacağını sormuştur.   Sonuç olarak 28 Mart 2003 tarihinde başvuran, Adli Tıp Kurumu’nun 3 numaralı   Bilirkişi Kurulu tarafından tekrar muayene edilmiştir. Bilirkişi Kurulu şimdiye kadar sonda   taşımak zorunda olan hastada, kendisini tekerlikli bir sandalyeye mahkum eden kuadriparezi ve   sinirlerde zayıflık görüldüğünü belirtmişlerdir. Bilirkişi Kurulu aynı zamanda mevcut olayda   uygulanabilecek olan Anayasa’nın 104. maddesinin b) bendi uyarınca, başvuranın klinik tablosu   dikkate alındığında başvuranın tedavisi olmayan bir hastalığının bulunduğuna kanaat getirmiştir.   Bu tarihten itibaren ve 2004 yılının Nisan ayına kadar başvuran, dermatolojik,   oftalmolojik ve solunum yolları şikayetleriyle otuz iki kere cezaevi doktoruna gitmiştir.   Nisan 2004 tarihinde Adli Tıp Kurumu Başkanı Bilirkişi Kurulu’nun kararını onamış   ve Savcılığa konu ile ilgili olarak bilgi vermiştir.   Nisan 2004 tarihinde Adalet Bakanlığı Ceza Đnfaz Kurumu’nun isteği üzerine   başvuranın ifadesi alınmıştır.   Durumu ile ilgili olarak ısrarcı olan başvuran, hastalığının süreklilik arz ettiğinin ve   iyileştirici yönde etki edecek bir operasyonun bulunmadığının tespit edildiğini belirtmiştir. Bu   nedenle hastanede bakım görmesine bağlı olan kişisel ve ailevi engellerin kabul edilebilmesi için   hiçbir makul menfaat bulunmamaktadır.   Dosyadan, başvuranın serbest bırakıldığı 25 Haziran 2004 tarihine kadar Tekirdağ Devlet   Hastanesi’nin tutuklular biriminde gözetim altında tutulduğu, bazen erkek kardeşi bazen de iki   kız kardeşinden bir tanesi yanında durduğu anlaşılmaktadır.   C. Başvuranın davasının seyri ve sağlık durumu ile ilgili olarak mahkemelerin tutumu   Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirilen birinci duruşmada esasa bakan hakimler,   “isnat edilen suçun cinsini” ve “toplanan delillerin yetersizliğini” dikkate alarak başvuranın   tutuklu olarak yargılanmasının devamına karar vermiştir. Esasa bakan hakimler aynı zamanda   başvuranın 31 Ekim 2001 tarihinde yapılacak olan duruşmaya katılmasının sağlanmasını talep   etmişlerdir.   Başvuranın avukatı 25 Temmuz 2001 tarihinde 17 Temmuz 2001 tarihli 2838 sayılı   sağlık raporuna dayanarak müvekkilinin Adli Tıp Kurumu tarafından tekrar muayene edilmesini   talep etmiş ve elde edilen sonuçlar ışığında karar verilmesini talep etmiştir.   Đstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi 6 Ağustos 2001 tarihinde “başvuranın tutuklu   olduğu, tıbbi bakımının idari yapıda olduğu” gerekçesiyle bu talebi reddetmiştir; başka bir   ifadeyle bu konu ile ilgili olarak karar verme yetkisi ilgili cezaevi doktorunundur. Đstanbul   DGM ayrıca “isnat edilen suçun cinsini”, “kanıtların durumunu”, “dosyanın içeriğini” ve   “tutuklu olarak yargılanmasına karar verilen tarihi” dikkate alarak başvuranın tutukluluk halinin   devamına karar vermiştir.   Başvuranın avukatı, 8 Ağustos 2001 tarihinde bu karara itiraz etmiş ve Adli Tıp Kurumu   tarafından tekrar muayene edilmesi gerektiği konusunda ısrar etmiştir. Bu taleple ilgili olarak   herhangi bir işlem yapılmadığı anlaşılmaktadır.   Başvuran 31 Ekim 2001 tarihli duruşmaya katılamamıştır. Mevcut sağlık belgelerine   atıfta bulunan başvuranın avukatı, müvekkilinin uygun bakımı sağlayabilecek tam teşekkülü bir   hastaneye sevkedilmesi talebini yinelemiştir. Ayrıca cezaevi koşullarına bağlı olarak ortaya   çıkabilecek hayati tehlikelerin tespit edilebilmesi amacıyla başvuranın Adli Tıp Kurumu’nda   tekrar muayene edilmesini talep etmiştir. Başvuranın avukatı son olarak müvekkilinin sağlık   durumu nedeniyle duruşmalardan muaf tutulması gerektiğini belirtmiştir.   Esasa bakan hakimler, bakımına ilişkin başvuranın şikayetlerini dile getirebilmek için her   zaman mahkemelere başvurmasının mümkün olduğunu belirterek başvuranın tutukluluk halinin   devamına ve duruşmalara katılmasına karar vermiştir.   Kasım 2001 tarihinde başvuranın ifadesi sevkedildiği Üniversite Hastanesi’nde   istinabe yoluyla alınmıştır.   Kırdök 15 Kasım 2001 tarihinde, CMUK’un 399. maddesinde öngörülen usul uyarınca   müvekkilinin Adli Tıp Kurumu’na gönderilmesini sağlamak amacıyla Adalet Bakanlığı’na   başvurmuştur.   Başvuranın avukatı 30 Kasım 2001 tarihinde, CMUK’un 399. maddesi ve/veya   Anayasa’nın 104 b) maddesi uyarınca müvekkilinin salıverilmesini yeniden istemiştir.   Başvuranın avukatı, başvuranın içinde bulunduğu cezaevi yaşamının insanlık dışı ve aşağılayıcı   muamele olarak değerlendirildiğini ileri sürmektedir.   Bu talep, 11 Aralık 2001 tarihinde, bu davada “atılı suçun cinsi” ve delillerin durumu”   gözönüne alınarak reddedilmiştir.   Cumhuriyet Başsavcılığı en sonunda 11 Ocak 2002 tarihinde başvuranın Adli Tıp   Kurumu’nda muayene olmasına izin vermiştir.   Eylül 2002 tarihli duruşmaya başvuran cezaevi aracıyla nakledilmiştir. Başvuran   boynunda bir destekle yere yatırılmış, diğer sanıklar da onu yerde sabit tutmaya çalışmışlardır.   Tekerlekli sandalye olmadığından jandarmalar kendisini kollarının altından tutarak duruşma   salonuna kadar sürüklemişlerdir. Oturumlar sırasında sanık sandalyesine tek başına oturtulmuş   ve başvuran iki kez düşmüştür.   Yukarıda belirtilenleri gözönüne alarak Kırdök müvekkilinin salıverilmesini talep   etmiştir.   Esasa bakan hakimler, ciddiyetini korumasına rağmen sanığın sağlık durumunun   adaletten kaçabileceği şüphesini ortadan kaldırmak için yeterli olmadığına kanaat getirerek, bu   talebi reddetmiştir.   Kaldı ki hakimler başvuranın cezaevi aracıyla nakli sırasında gösterilen ihmalkarlıklar   konusunda şikayet etmekte serbest olduğunu ifade ederek, Savcılık’tan bu nakil işlemlerinin   sanığın sağlık durumu ile bağdaşır şekilde gerçekleştirilmesine özen gösterilmesini istemiştir.   Duruşma sonunda başvuranı Adliye’den çıkaran jandarmalar kendisini yere   düşürmüşlerdir. Daha sonra yayınlanan görüntülerde, kendisini ayağa kaldırmaya çalışan   jandarmaların arasında halkın önünde yerde can çekiştiği görülmektedir.   Đzmir Đnsan Hakları Derneği 2 Ekim 2002 tarihinde Adalet Bakanlığı’ndan başvuranın   salıverilmesini istemiştir. Adalet Bakanlığı bu talebi Đstanbul DGM’ye iletmiş ve DGM de ileri   sürülen haklar bakımından bu talebin incelenmeye değer olduğuna kanaat getirmiştir. Başvurana   atılı olan terörist faaliyetleri ve avukatının sunduğu farklı argümanları uzun uzun açıkladıktan   sonra, DGM daha önce aldığı kararlara atıfta bulunmuş ve handikabına rağmen başvuranın   kaçma riskinin mevcut olmaya hala devam ettiği ve tıbbi bakımının donanımlı olan cezaevlerin   ya da hastanelerin özel servislerinde sağlanması mümkün olduğundan başvuranı salıvermenin   gerekli olmadığı sonucuna varmıştır.   Kasım 2002 tarihli duruşmada, başvuran tekerlekli sandalyeyle bir yakını ile birlikte   ambulansla Adliye’ye getirilmiştir. Hakimler, on yıldan kırk iki yıla kadar hapis cezasını   gerektiren suçla itham edildiğinden dolayı, başvuranın tutuksuz yargılanmak üzere salıverilmesi   talebini reddetmişlerdir.   Aralık 2002 tarihli kararla başvuran ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştır.   Yargıtay 6 Mayıs 2003 tarihinde bu kararı usul hatası gerekçesiyle bozmuş ve dosyayı ilk   derece mahkemesine geri göndermiştir.   Đstanbul DGM 26 Ocak 2004 tarihinde usul hatasını düzelttikten sonra daha önce vardığı   sonuçları ve verilen hapis cezasını onamıştır.   Nisan 2004 tarihli Yargıtay kararıyla başvuran hakkında verilen mahkumiyet cezası   nihai halini almıştır.   Cumhurbaşkanı 16 Nisan 2003 tarihli yukarda belirtilen Adli Tıp Kurumu görüşüne   dayanarak ve Anayasa’nın 104 b) maddesi uyarınca 25 Haziran 2004 tarihinde başvuran   hakkında af kararı vermiştir. Başvuran derhal salıverilmiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. ĐHTĐLAF KONUSU   Başvuran, tutulu bulundurulduğu ve yargılama süresince kendisine uygulanan farklı nakil   koşulların AĐHS’nin 3. maddesine aykırı bir muamele oluşturduğunu ileri sürmektedir.   Başvurana göre bu koşullar 5§1 c) ve 3 maddesi bakımından da haklı gösterilemez.   Hükümet bu savlara itiraz etmektedir.   II. ÖN ĐTĐRAZLAR HAKKINDA   Hükümet özellikle 25 Eylül 2002 tarihinde Adliye önünde meydana gelen olaya atıfta   bulunmakta ve Đstanbul DGM’nin uyarısına rağmen başvuranın naklinden sorumlu memurlar   hakkında dava açmayarak iç hukuk yollarını tüketmediğini ileri sürmektedir.   Bununla birlikte Hükümet başvurunun genel olarak dayanaktan yoksun olduğunu ve kötü   niyetle yapıldığına kanat getirmektedir.   Başvuran, bu net şikayetini AĐHM önünde 22 Ocak 2002 tarihli yazıyla dile getirdiğini   öne sürmektedir. Cevaben hazırlanan 8 Şubat 2002 tarihli görüşlerinde, gecikme itirazında   bulunmadığından Hükümet’in bunu şimdi dile getirmesi dava hakkını düşürmektedir.   AĐHM, Hükümet’in itirazının ilk bölümünde dava hakkı düşmese de, yine de itirazın   kabuledilemeyeceğini gözlemlemektedir.   Bu itibarla AĐHS’nin 3 ve 5. maddelerinin getirdiği yasaklar sözkonusu olduğunda, Türk   hukuku bağlamında cezai şikayet yolunun, 35. madde uyarınca uygun ve yeterli başvuru yolunu   oluşturduğunu hatırlatmak yeterlidir (bkz. örneğin Tekin Yıldız). Bu durumda 25 Eylül 2002   tarihli duruşmada başvuranın avukatının cezaevine yapılan dava konusu nakillerden sorumlu   kişiler aleyhinde açıkça şikayette bulunduğuna kimse itiraz etmemektedir. Esasa bakan hakimler,   ayrı bir şikayet başvurusunda bulunma girişimini ya da idari veya başka soruşturma işleminin   başlatılması sorumluluğunu başvurana bırakmadan, re’sen hareket etmeleri gerekirdi (Đlhan-   Türkiye, no: 22277/93).   Ayrıca AĐHM, Hükümet’in iddiasının aksine, başvurunun ne usulsüz ne de açıkça   dayanaktan yoksun olarak değerlendirilemeyeceğine kanaat getirmektedir. Zaten 35. maddede   yer alan başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmeyen AĐHM, başvurunun   kabuledilebilir olduğunu beyan etmektedir.   III. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   A. Tarafların Argümanları   1. Hükümet   Hükümet, daha önce polis karakolunda başvurana sakatlığı gözönüne alınarak muamele   yapıldığını ileri sürmektedir. Ayrıca Tekirdağ ve Edirne F Tipi Cezaevleri’nin en modern ve   hasta tutuklulara sağlık ihtiyaçlarını karşılayacak nitelikte cezaevleri olup, konuya ilişkin Avrupa   normlarına uygun yaşam koşullarının sağlanmasına olanak tanıyan kolaylıklara sahiptirler.   Bu genel kolaylıkların dışında başvurana bir tekerlekli sandalye verilmiş ve başvuranın   kişisel ihtiyaçlarının giderilmesinde yardımcı olması konusunda cezaevi idaresi tarafından   personel görevlendirilmiştir. Başvuran cezaevi doktoruna her zaman gidebilmiş ve gerekli   olduğu durumlarda başvuran hastaneye kaldırılmıştır. Bu konuda Hükümet, başvuranın 2002   yılında 4.000 Amerikan Doları tutarındaki sağlık masraflarının Devlet tarafından karşılandığını   belirtmektedir.   Ayrıca Hükümet, Adalet Bakanlığı’nın iyi niyetine rağmen başvuran Tekirdağ devlet   hastanesi dışında herhangi bir kuruma nakledilmesini ve de Edirne Üniversite Hastanesi’nde   tedavi edilmesi önerisini her defasında reddetmiştir. Başvuran, Edirne’deki doktorların   Đstanbul’dakilere göre daha az nitelikli olduğunu ima ederek, Đstanbul’da bir hastaneye   kaldırılmak konusunda ısrar etmiştir.   Ayrıca Hükümet, aldatıcı olduğuna inandığı bilgilere dikkat çekmektedir. Başvuran, 25   Eylül 2002 tarihine kadar ve daha sonra da, içinde tekerlekli sandalyesi olan ambulanslar içinde   nakledilmiştir. Sadece belirtilen tarihte ambulans bozulduğu için, başvuran mahkemeye cezaevi   aracıyla götürülmüştür. Adliyeden çıkarken medya mensuplarını fark eden başvuran,   jandarmalardan tek başına yürümek istediğini ve kendisini bırakmalarını kasten istemiştir. Daha   sonra kalabalığın ilgisini çekmek için de kendisini yere atmıştır.   Böylece Hükümet, Aronica-Almanya (no: 72032/01, 18 Nisan 2002) ve Tahir Özgür ve   diğerleri –Türkiye (no: 28480/04, 30 Ekim 2005) kararlarına atıfta bulunarak AĐHM’den, bütün   çabaların başvuranın bakımı ve rehabilitasyonu için sarf edildiğine inanmasını istemektedir.   Bununla birlikte Hükümet, CMUK’un 399. maddesinin ya da Anayasa’nın 104 b)   maddesinin başvurana uygulanmamasının keyfi olarak nitelendirilemeyeceğine ve insanlık dışı   ya da aşağılayıcı muamele oluşturmadığına kanaat getirmektedir. Đlk olarak sözkonusu   hükümlerden ancak “hükümlüler” faydalanabildiği için başvuran, bu bakımdan tutuklu   yargılanırken serbest bırakılamaz.   Her ne olursa olsun Hükümet, şayet AĐHM bu açıdan bir ihlalin bulunduğu tespitinde   bulunursa, bu ciddi terör eylemlerine hatta cinayetlere katıldığı gerekçesiyle başvuranın mahkum   olmasıyla sonuçlanan cezai yargılamanın sonucunu önemsememesi anlamına geleceğine kanaat   getirmektedir.   2. Başvuran   Başvurana göre, şayet gözaltı Hükümet’in ileri sürdüğü gibi geliştiyse, tuvalete götürmek   için N. ve D. Mutlu’nun kendisini yerde sürüklemesine ve betonun üzerine serilen şilte üzerinde   sadece bir kaç saat uyuyabilmek için ağrı kesici almasına gerek olmazdı.   Başvuran F Tipi Cezaevlerindeki tutukluluk koşulları konusunda, yemek yemek için ya   da tuvalete gitmek için bile hücre arkadaşlarına bağımlı olduğunu açıklamıştır. Uzman bir kişi   tarafından yardım almamış, kendisine yapılan ziyaretler dışında tekerlekli sandalye   verilmemiştir. Ayrıca başvuran hücresinin iki katlı olduğunu ve tek tuvalet kabini bulunan   birinci kata indirmek zor olduğundan, zamanının büyük bir bölümünü ikinci kattaki yatakhanede   geçirdiğini beyan etmektedir.   Başvuran Ekim 2002’den itibaren Tekirdağ Devlet Hastanesi’nin tutuklulara ayrılan   bölümünde, tuvaleti ve özel lavabosu olmayan bir odada kaldığını belirtmektedir. Ortak   tuvaletlere gitmek için kilitli olan üç kapıdan geçmesi gerekiyordu. Tuvaletlerin oturakları   olmadığından, arkadaşlarının yaptığı delikli sandalyeyi kullanmak zorundaydı. Bu bölümün   kapılarında ve 30x100 cm olan tek penceresinde demir parmaklar bulunmaktaydı. Başvuran,   hava almasına izin verilmediğini, ki zaten bunun tekerlekli sandalyesi olmadığından mümkün   olmadığını ifade etmektedir.   Günlük temizliği ve ihtiyaçlarının kendilerinin de cezaevi koşullarına maruz kalmaya   hazır olan erkek kardeşi ve iki kız kardeşi tarafından nöbetleşe sağlanmıştır. Bu bölümün   ihtiyaçlarını sağlayacak bir hasta bakıcı bile yoktu. Günde bir kez bir doktor, özel olarak   muayene etmeden genel sağlık durumunu kontrol etmiştir.   Başvuran Edirne’ye gönderilmesine her zaman itiraz etmiştir. Zira bir yandan   Edirne’deki hücre arkadaşları Tekirdağ’dakilerine oranla kendisine yardımcı olmakta daha   isteksiz bir tutum sergilemişler ve diğer yandan Edirne’de yapılması öngörülen ikinci ameliyat   yaşamı için çok fazla risk teşkil etmekteydi. Başvuran, nöroşirürji alanında tanınmış olan   Đstanbul Üniversitesi Hastanesi’nde yapılması koşuluyla, böyle bir ameliyata hiçbir zaman itiraz   etmediğini ifade etmiştir.   B. AĐHM’nin Takdiri   1. Genel Đlkeler   3. madde Devlet’e, bir mahkumun insan onuruna saygı çerçevesinde uygun koşullarda   tutulu bulundurulmasını ve ceza infaz şekillerinin kendisini sıkıntıya ya da tutukluluğa bağlı   kaçınılmaz üzüntü seviyesini aşacak yoğunlukta bir duruma sokmamasını sağlama pozitif   yükümlülüğünü şart koşmaktadır. Doğal yolla meydana gelen bir hastalığa bağlı fiziksel ya da   ruhsal acının, yetkililerin sorumlu tutulabileceği tutukluluk koşullarında daha da artıyor ya da   artma riski taşıyorsa, 3. madde alanına girebileceğini de belirtmek gerekir.   Mahkumun sağlığı dışında selametinin de, hapsedilme koşullarının pratik gereklilikleri   dikkate alınarak, gerekli tıbbi bakımın sunulması yoluyla uygun şekilde sağlanması gerekir.   Böylece hasta bir kimsenin uygun olmayan tıbbi ve maddi koşullarda tutulu bulundurulması, ilke   olarak 3. maddeye aykırı bir muamele oluşturabilir (Tekin Yıldız, Farbtuhs-Letonya, no:   4672/02).   AĐHS tutuklu bir kimsenin sağlık gerekçesiyle serbest bırakılması için hiçbir “genel   zorunluluk” getirmese de, tutuklunun klinik tablosu, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu   Avrupa Konseyi’ne Üye Devletler bünyesinde, AĐHS’nin 3. maddesi açısından tutuklu kalıp   kalamayacağı sorusunun sorulduğu durumlardan birini oluşturmaktadır. Bundan böyle bu unsur,   özellikle yaşamını etkileyen patolojik bir rahatsızlığı olan ya da sağlık durumunun uzun süreli   cezaevi yaşamına uygun olmayan bir kimsenin tutulu bulundurulma süresi konusunda   özgürlükten yoksun bırakan cezaların infaz koşullarında, gözönünde bulundurulması gereken   unsurlardan birini oluşturmaktadır (Tekin Yıldız, Farbtuhs).   2. Yukarıda Belirtilen Đlkelerin Davaya Uygulanması   AĐHM, yukarıda belirtilenler ışığında, başvuranın sağlık durumunun, tutulu   bulundurulmaya devam edilmesi için uygun olup olmadığını incelemek amacıyla, özellikle şu üç   unsuru gözönünde bulundurmalıdır: a) tutulu bulundurulduğu koşullar, b) kendisine sağlanan   bakımın niteliği ve c) tutulu bulundurulmasının uygun olup olmaması (Farbtuhs).   a. Başvuranın tutulu bulundurulduğu koşullar   AĐHM, 5 Temmuz 2001 tarihinde yakalanan başvuranın Cumhurbaşkanlığı affından   yararlandığı 25 Haziran 2004 tarihine kadar tutulu bulundurulduğunu gözlemlemektedir.   Başvuranın farklı hastanelerdeki tutukluklara ayrılan bölümdeki günleri, tutukluluk süresi   dahilindedir.   Kimse başvuranın sağlık durumunun ciddiyetine itiraz etmemektedir. Başvuran   yakalandığı sırada ve gözaltındayken sol tarafı felçli olup genel bir hiperestezi rahatsızlığı   bulunmaktaydı. Oysa dosyadan dava konusu dönemin ilk aşamasında bile polisin, başvuranın   özel ihtiyaçlarını uygun bir şekilde karşılama durumunda olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır.   Başvuran başkasının yardımı olmadan günlük yaşamındaki bazı fiilleri gerçekleştirecek   durumda değildi. Bu koşullar, başvuranın tutulu bulundurulmasına karar vermeden evvel   tutukluluk koşullarının başvuranın sakatlığına cevap vermesine özen göstermesi gereken yedek   hakimin dikkatinden kaçmamalıydı (Price-Birleşik Krallık, no: 33394/96 ve Farbtuhs) .   Oysa AĐHM’ye sunulan yazılı deliller bu yönde uygun tedbirlerin alındığını ortaya   koymamaktadır. Aynı şekilde 17 Temmuz 2001 tarihine kadar Bayrampaşa ve Tekirdağ   Cezaevi’nin kliniklerinde başvuranın durumu gelişme göstermemiştir.   Bu tarihte Tekirdağ Cezaevi doktorunun yaptığı teşhisle kadri-parezi ve ellerde atrofi   olan başvuranın cezaevine konulmasının tıbbi olarak uygun olmadığı onaylanmıştır.   Bu önemli sendromlar dışında başvuranın sağlık durumunun sürekli olarak kaygı verici   olduğuna ve gitgide tutukluluk koşullarına uygun olmadığına kanaat getirilmiştir. Başvuran 13   Kasım 2001 tarihinde omurilikte nedeni bilinmeyen bir zar yırtılmasından dolayı kraniotomi bi-   frontala maruz kalmıştır. Daha sonra başvuranda, sonda takmasını gerektiren sfinkterien sorunlar   ve şüphesiz cezaevi yaşamından kaynaklanan farklı dermatolojik, nörolojik ve solunum yolu   rahatsızlıklar baş göstermiştir. Son olarak başvuran kronik depresyon geçirmiştir.   AĐHM, zamanla bu kadar çok sağlık sorunun çıkması, bu davada uygulanan özgürlükten   mahrum bırakıcı tedbirlerin uygun olmayan niteliğini ortaya koyan ek bir etken oluşturduğuna   kanaat getirmektedir.   Ayrıca Tekirdağ Devlet Hastanesi’nin Sağlık Kurulu 1 Kasım 2002 tarihinde başvuranın   kalıcı rahatsızlıklarının olduğuna karar vermiştir. Bir kaç ay sonra Đstanbul Adli Tıp   Kurumu’nun 3 numaralı Bilirkişi Kurulu da aynı sonuca varmıştır. Başvuran tekerlekli   sandalyeye mahkum olup, hastalığının tedavisi yoktur.   AĐHM, dava konusu dönemin tümünün nasıl bir seyir izlediği konusunda ulusal   mahkemeler herhangi bir saptama yapmadığından dolayı, başvuranın maruz kaldığı tutukluluk   koşullarının tümünün uygun olup olmadığını değerlendirmek durumunda değildir.   Başvuranın tutukluluk süresince yemek yiyemediği, ayağa kalkamadığı, oturamadığı,   yerinden oynayamadığı, giyinemediği ya da tek başına tuvalete gidemediğini gözlemlemek   AĐHM için yeterlidir. Ulusal makamlar da bu davada, bu denli sakat olan bir insanın   sorumluluğunun nitelikli kişilerin ellerine bırakılmadığına itiraz etmemektedir. Dosyada,   başvurana bakmakla yükümlü herhangi birinin ya da cezaevi personelinin bulunup bulunmadığı   konusunda hiçbir bilgi yoktur.   Dolayısıyla AĐHM, tutukluluk süresi boyunca başvurana arkadaşları olan diğer tutuklular   tarafından bakılıp yardım edildiğine ve Tekirdağ Devlet Hastanesi’ndeki tutuklulara ayrılan   bölümde, cezaevi koşullarına maruz kalmaya hazır olan erkek kardeşi ile iki kızkardeşinin 2002   Ekim ayından bu yana her gün yirmi dört saat başvuranın yanında kalarak ihtiyaçlarını   karşıladıklarına kanaat getirmektedir.   AĐHM için, bu şekilde sorunlara çözüm bulunulması uygun olmaktan uzaktır. Bu koşullar   yaklaşık üç yıl boyunca başvuranı, kendisinde AĐHS’nin 3. madde uyarınca “alçaltıcı muamele”   oluşturmak için yeterince kuvvetli endişe, küçülme ve aşağılanma hisleri uyandırabilecek   duruma sokmuştur.   Yetkililerin başvuranı aşağılama ya da küçültme amacıyla hareket ettiklerini   düşündürecek herhangi bir unsurun bulunmaması sonucu değiştirmemektedir (bkz. örneğin   Farbtuhs).   Gerçekte AĐHM, Hükümet sadece bir tekerlekli sandalyenin olduğunu ortaya koyacak   durumda bile olmadığından, başvuranın cezaevi ve hastane ortamında geçirdiği günlerini   kolaylaştıracak herhangi bir özel tedbirin alınmadığına kanidir. Bu bakımdan AĐHM, sakat bir   kimsenin kendi kendine hareket edemediği bir kurumda tutulu bulundurulmasının da “aşağılayıcı   bir muamele” oluşturduğunu yinelemektedir (Vincent-Fransa, no: 6253/03).   Buna, başvuranın Đstanbul DGM’ye nakillerine bağlı başka bir sorun daha eklenmektedir.   AĐHM, 25 Eylül 2002 tarihli olayın tek başına ele alınması gereken bir durum olduğunu   beyan etmektedir. AĐHM, bu iddiayı teyit etmek için yeterli bilgiye sahip olmasa da, yukarıda   belirtilen bu olay tek başına başvuranın durumu karşısında şimdiye kadar mevcut bütün ihmalleri   açığa çıkaran bir durum olduğunu gözlemlemektedir.   O dönemde yayınlanan fotoğraflarda başvuran, kendisine eşlik ettiği sanılan   jandarmaların arasında yerde görülmektedir. Hükümet’e göre başvuran tek başına yürüyebileceği   konusunda bu jandarmaları ikna etmiş ve daha sonra halkın dikkatini çekmek için kendisini   kasten yere bırakmıştır.   AĐHM’ye göre, öncelikle böyle bir kimsenin nakilleri sırasında karşılaşılacak sağlık   sorunlarının oluşma riskini önlemek için nitelikli olmayan jandarmalara sakat olan bir   tutuklunun sorumluluğunun nasıl emanet edilebildiğini açıklamak gerekir.   Kısaca, 25 Eylül 2002 tarihinde başvuranın başına gelen olay da “aşağılayıcı muamele”   oluşturmaktadır (Raninen-Finlandiya, 16 Aralık 1997 tarihli karar).   b. Başvurana sağlanan bakımın niteliği   AĐHM, yukarıda belirtilenleri gözönüne alarak, başvurana uygulanan tıbbi bakımın   uygun olup olmadığını ve kapsamını olduğu şekliyle inceleyemez. Dosyadaki hiçbir unsur bu   amaca yönelik bütün çabaların ve müdahale etmesi istenilen hastanelerin yetkilerinin tartışma   konusu yapılmasını sağlamamaktadır. Başvuran kendisi ile ilgili tıbbi önerileri sürekli olarak ve   bunu tartışmaya açık nedenlerden dolayı reddettiğinden AĐHM, başvurana sağlanan bakımın   niteliğine ilişkin iddiaları değerlendirmeden kendini muaf tutmaktadır.   Dolayısıyla geriye başvuranın tutulu bulundurulmasına devam edilmesinin uygun olup   olmadığı sorununu incelemek kalmaktadır.   c. Başvuranın tutukluluk halinin devamı   Bu davada daha önce vurgulandığı gibi en yüksek seviyedeki tıbbi ve adli makamlar   başvuranın hastalığının sürekliliği ve klinik tablosuna göre cezaevi koşullarının uygun olmaması   konularında açıkça ısrarcı olarak başvuranın erken salıverilmesi konusunda katı kararlar   almışlardır. AĐHM yapılan bu tespitleri tartışma konusu yapabilecek hiçbir unsur görmemekte ve   başvuranın salıverilmesine kadar bu tespitleri tartışma konusu yapacak hiçbir gelişmenin de   yaşanmadığına kanidir.   Bu şekilde değerlendirilen mevcut durumun, Hükümet’in ileri sürdüğü Aronica ve Tahir   Özgür ve diğerleri davalarıyla hiçbir ortak noktası yoktur. Süresi nedeniyle başvuranın durumu   en önemli durumlardan biri olduğundan dolayı, mevcut dava daha çok Mouisel-Fransa,   Farbtuhs, Price ve Tekin Yıldız davalarıyla karşılaştırılabilir.   Bu konuda AĐHM, CMUK’un 399. maddesinin düzenlediği usul hükmünün sağlık   gerekçesiyle bir tutuklunun salıverilmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Bu hüküm,   Anayasa’nın 104 b) maddesinin öngördüğü Cumhurbaşkanı affına yapılan başvurunun yerine   geçmektedir.   Bu usul işlemleri, hükümlülerin sağlığının ve selametinin korunmasını sağlamak için   Devlet’in özgürlükten yoksun bırakan cezayı yasal zorunluluklarla uyumlu hale getirmesi   gereken uygun güvenceleri oluşturabilir. Başvuranın durumunun benzer bir korumayı   gerektirdiğine kimse itiraz etmemektedir.   Bu bakımdan Hükümet, öncelikle CMUK’un 399. ve Anayasa’nın 104 b) maddeleri   sadece hakkında kesin hüküm verilen kişileri amaçladığından, tutuklu yargılandığı sırada sağlık   gerekçesiyle başvurana hiçbir korumanın sağlanamayacağını ileri sürmüştür.   Ancak Hükümeti tamamen haklı göremeyiz. Zira Türkiye aleyhindeki benzer davaların   birçoğunda AĐHM, daha önce tutuklu yargılanan ve iyileşmesi mümkün olmayan hasta kişilerin   CMUK’un 399. maddesi uyarınca sağlık nedeniyle salıverildiğini tespit etme olanağı bulmuştur   (bkz. diğerleri arasında Tarkan Uğurlu-Türkiye, no: 10943/05, Đnan Eren-Türkiye, no: 27662/04   ve Eroğlu-Türkiye, no: 30472/04).   AĐHM, Hükümet’in başvuran hakkında verilen nihai mahkumiyet kararından sonra   sunduğu argümana da itibar etmemektedir. Bu mahkumiyet kararına neden olan fiillerin   ciddiyetine dayanan bu argüman, 3. maddede öngörülen kesin yasaklama gözönüne alındığında   uygun bir argüman oluşturmamaktadır (Labita-Đtalya, no: 26772/95).   d) Sonuç   Sonuç olarak AĐHM, ulusal makamların başvurana 3. maddeye aykırı muamelelerden   korumaya yönelik bir bakım sağlamadığı görüşündedir. Türk hukukunun sunduğu koruma   sisteminden uzak yukarıda belirtilen koşullarda yaşanan tutukluluk dönemi başvuranın onurunu   kırmış ve hiç şüphesiz başvuran, özgürlükten yoksun bırakmanın ve tıbbi tedavinin kaçınılmaz   olarak neden olduğu acıları da aşan, hem fiziksel hem de psikolojik acılar çekmiştir.   Dolayısıyla bu bakımdan AĐHS’nin 3. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. AĐHS’NĐN 5. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI HAKKINDA   AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiği tespitinde bulunmadan önce başvurunun bu   kısmına ilişkin ortaya konulan koşulları ve 5. madde alanında tarafların yinelediği argümanların   hepsini daha önce gözönünde bulundurduğunu gözlemlemektedir.   Dolayısıyla bu hüküm alanında davayı yeniden incelemeye gerek yoktur.   V. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI HAKKINDA   A. Manevi Tazminat   Başvuran cezaevi yaşamı boyunca yaşadığı hem fiziksel hem de psikolojik acılardan   dolayı manevi tazminat için 25.000 Euro istemektedir.   Hükümet AĐHS’nin herhangi bir ihlalinden mağdur olmaması nedeniyle, bu bakımdan   başvurana hiçbir meblağın ödenmemesi gerektiğine kanaat getirmektedir. Hükümet buna ek   olarak başvuranın istediği rakamın abartılı olduğunu ve meşru olmayan bir zenginleşme kaynağı   oluşturduğunu ileri sürmektedir.   AĐHM, manevi zararın sadece ihlal kararıyla telafi edilemeyeceğinden dolayı, sağlık   durumuna uygun olmayan koşullarda tutulması nedeniyle başvuranın uğradığı sözkonusu zarara   itiraz edemez.   Sonuç olarak AĐHS’nin 41. maddesi uyarınca hakkaniyete uygun olarak ve davanın bütün   koşulları gözönüne alarak AĐHM, manevi tazminat olarak başvurana 10.000 Euro ödenmesine   hükmetmektedir.   B. Masraf ve Harcamalar   Başvuran masraf ve harcamalar adı altında 7.487,50 Euro istemektedir.   Hükümet, başvuranın avukat hizmetlerine ilişkin iddialarını delillerle kanıtlamadığını   ileri sürmektedir. Dolayısıyla Hükümet AĐHM’yi bu noktada makul olmayan iddiaları   reddetmeye davet etmektedir.   AĐHM, avukatların sunduğu masraf ve ücret çizelgelerini gözönüne almaktadır. AĐHM   geri ödenmesi istenen sekreterya masraflarının makul olduğuna hükmetmektedir. Ancak avukat   ücretlerine ilişkin meblağların aşırı olduğuna kanaat getirmektedir.   AĐHM, bütün unsurları gözden geçirdikten sonra ve içtihadından çıkan ilkeler ışığında,   katma değer vergisi bakımından ödenmesi gereken tutarla birlikte 5.000 Euro’nun başvurana   ödenmesine hükmetmektedir.   C. Gecikme faizi   AĐHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına   puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;   3. AĐHS’nin 5. maddesine ilişkin şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;   4. a) AĐHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz   kuru üzerinden Y.T.L.’ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana;   i. manevi tazminat için 10.000 (on bin) Euro;   ii. masraf ve harcamalar için 5.000 (beş bin) Euro;   iii. miktarlara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından,   Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda   faiz uygulanmasına;   5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;   karar vermiştir.   Đşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AĐHM Đçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine   uygun olarak 3 Mayıs 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło