27866/03

WyrokETPCz2009-03-24ECLI:CE:ECHR:2009:0324JUD002786603

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy niewystarczające śledztwo w sprawie śmierci żołnierza w koszarach wojskowych naruszyło proceduralny aspekt prawa do życia z art. 2 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że władze tureckie nie wywiązały się ze swojego proceduralnego obowiązku wynikającego z art. 2 Konwencji, polegającego na przeprowadzeniu skutecznego śledztwa w sprawie śmierci Mustafy Bekera. Trybunał wskazał na szereg poważnych uchybień w śledztwie prowadzonym przez władze wojskowe, w tym brak wyjaśnienia, dlaczego broń została dwukrotnie wystrzelona i podjęto trzecią próbę, pomimo że Beker miał zginąć od jednego strzału. Zauważono również, że wojskowy prokurator błędnie stwierdził, że Beker strzelił sobie w prawą skroń, podczas gdy raport z autopsji wskazywał na lewą. Brakowało analizy odcisków palców na broni i szafce, a zeznania czterech żołnierzy obecnych w pokoju, którzy twierdzili, że nic nie widzieli, uznano za niewiarygodne. Ponadto, skarżącym odmówiono dostępu do akt śledztwa i nie udzielono odpowiedzi na ich wnioski o ponowne otwarcie sprawy, co naruszyło zasadę publiczności i zaangażowania rodziny. Te uchybienia uniemożliwiły ustalenie prawdziwych okoliczności śmierci i rozwianie wątpliwości co do jej przyczyny.
Stan faktyczny
Mustafa Beker, żołnierz służby specjalnej, zmarł 8 marca 2001 roku w koszarach wojskowych w Tunceli w Turcji, rzekomo w wyniku samobójstwa strzałem w głowę. Jego matka, Fadik Beker, oraz troje rodzeństwa (Özgür Beker, Aytekin Beker, Sibel Beker) są skarżącymi. Władze wojskowe przeprowadziły śledztwo, które zakończyło się stwierdzeniem samobójstwa, powołując się m.in. na znalezione notatki. Rodzina kwestionowała ustalenia śledztwa, wskazując na liczne nieścisłości, takie jak sprzeczności w raportach medycznych, brak analizy odcisków palców na broni oraz niewiarygodne zeznania świadków. Ich wnioski o ponowne otwarcie śledztwa pozostały bez odpowiedzi.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie: 1. Stwierdza, że skarga jest dopuszczalna. 2. Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji. 3. Stwierdza, że nie jest konieczne odrębne rozpatrywanie skarg dotyczących art. 6 i 13 Konwencji. 4. Zasądza na rzecz Fadik Beker 16 500 EUR tytułem szkody majątkowej i 20 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej. 5. Zasądza na rzecz każdego z pozostałych trzech skarżących po 5 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej. 6. Zasądza na rzecz wszystkich czterech skarżących łącznie 2 000 EUR tytułem kosztów i wydatków. 7. Odrzuca pozostałą część roszczeń skarżących dotyczących słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

COUNCIL   AVRUPA   OF EUROPE   KONSEYİ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   BEKER – TÜRKĐYE DAVASI   (Başvuru no: 27866/03)   KARAR   STRAZBURG   Mart 2009   Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli   düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Davanın nedeni, T.C. vatandaşları Fadik Beker, Özgür Beker, Aytekin Beker ve Sibel   Beker’in (başvuranlar) Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi’ne, 27 Mayıs 2003 tarihinde, Đnsan   Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme’nin (“AĐHS”) 34. maddesi   uyarınca, Türkiye aleyhine yaptıkları 27866/03 sayılı başvurudur.   Başvuranlar, Avrupa Đnsan Hakları Mahkemesi (AĐHM) önünde Elazığ Barosu   avukatlarından Mesut Gündoğdu ve Ali Cemal Zülfikar tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   DAVANIN KOŞULLARI   Başvuranlar, sırasıyla 1955, 1976, 1979 ve 1983 doğumlu olup Ankara’da ikamet   etmektedirler. Birinci başvuran, 1977 doğumlu olan ve Tunceli Jandarma Komando Özel   Harekat Tabur Komutanlığı’nda görev yapan Uzman Onbaşı Mustafa Beker’in annesi, diğer   üç başvuran ise kardeşleridir.   Dava olayları, taraflarca sunulduğu ve belgelendirildiği üzere şöyle özetlenebilir.   Mart 2001 tarihinde 09.20 sularında, Mustafa Beker’in görev yapmakta olduğu   askeri kışladaki koğuşta kendini başından vurmak suretiyle intihar ettiği iddia edilmektedir.   Olay yerine gelen astsubay, hemen Beker’in nabzını ölçmüş ve hala hayatta olduğunu fark   etmiştir. Beker, 09.30’da ambulansla revire götürülmüştür.   Aynı gün, bir üsteğmen (“muhakkik”) koğuşta inceleme yapmış, olay yerinin krokisini   çizmiş, Mustafa Beker’in birkaç askerlik arkadaşını sorgulamış ve sözkonusu şahısların   ifadelerini kaydetmiştir.   Mustafa Beker’in düştüğü yerden biraz uzakta bir tabanca bulunmuş, ancak tam   mesafe krokide belirtilmemiştir. Tabancanın horozu çekilmiş, iki el ateş edilmiş, üçüncüde ise   başarılı olunamamıştır. Ayrıca, iki kullanılmış mermi kovanı ve – bir tanesi deforme olmuş-   iki mermi bulunmuştur. Tabancanın Mustafa Beker’in askerlik arkadaşlarından olan ve   tabancayı hemen koğuş dışında bulunan dolaba bırakan Uzman Çavuş T.Y.’ye ait olduğu   tespit edilmiştir. Muhakkikin hazırladığı belgeye göre, Mustafa Beker, tabancayı, dolaptaki   kilidi bir çubukla parçalayarak ele geçirmiştir.   Uzman Çavuş M.A., muhakkik tarafından yapılan sorgusunda, Mustafa Beker’in   önceki gece kendisinde (M.A.’nın evinde) kaldığını belirtmiştir. M.A.’nın ifadesine göre,   Mustafa Beker sarhoş olmuştu ve tedirgin bir haldeydi. M.A., Mustafa Beker’in durumundan   dolayı endişeye kapılarak tabancasını almış ve kendi evinde saklamıştır. Sabah uyandığında   ise Mustafa Beker çoktan evden ayrılmıştır ve tabancası da orada kalmıştır. Daha sonra,   Mustafa Beker’i bir restoranda içer halde bulmuştur. Bunun akabinde kışlaya gitmişlerdir.   Mustafa Beker Uzman Çavuş T.Y’ye dolabının anahtarını istemiş ancak olumsuz cevap   almıştır. Bunun ardından M.A., oradan uzaklaşmaya başlamış fakat silah sesi duyduktan sonra   geri dönmüş ve Mustafa Beker’i yerde, ayaklarının yanında bir tabancayla bulmuştur.   Uzman Çavuş T.Y., askeri savcı tarafından sorgulandığında, M.A’yı ve Mustafa   Beker’i koridorda gördüğünü ve Mustafa Beker’in dolabının anahtarını istediğini teyit   etmiştir. T.Y. Mustafa Beker’e anahtarın üstünde olmadığını söylemiştir. Daha sonra kışla   içerisinde işinin başına dönmek üzere ayrılmıştır. Tabancasını dolabında bırakmıştır.   Uzman Çavuş M.K, muhakkike, 09.10 ila 09.15 arasında koridorda dolabının önünde   üzerini değişirken, Mustafa Beker’in yaklaştığını ve T.Y.’nin dolabının nerede olduğunu   sorduğunu ifade etmiştir. Daha sonra M.K., Mustafa Beker’in dolabının yakınlarından   geldiğini düşündüğü bazı sesler duymuştur. 20 – 30 saniye sonra bir koğuştan gelen iki el   silah sesi duymuştur. Koğuşa girdiğinde Mustafa Beker’i başı kanar ve yerde yatar halde   görmüştür.   Muhakkik ve daha sonra da askeri savcı tarafından sorgulanan dört uzman çavuş,   Mustafa Beker’in 09.15’te koğuşa girerek, kendilerine kalkıp işe başlamalarını söylediğinde,   ranzalarında olduklarını ifade etmişlerdir. Nöbetleri saat 11.00’de başlayacağından dolayı   Mustafa Beker’e kalkmak için daha çok erken olduğunu söylemişlerdir. Daha sonra Mustafa   Beker koğuşu terk etmiş ve koğuştakiler dolapların bulunduğu yerden gelen bazı sesler   duymuşlardır. Mustafa Beker, elinde bir tabancayla tekrar koğuşa girmiştir. Bunun ardından   da, birbiri ardına iki el silah sesi duymadan önce, tabancanın horozunu kaldırdığını   duymuşlardır. Bir uzman çavuş haricinde hiçbiri Mustafa Beker’in kendisini vurduğunu   görmemiştir. Uzman çavuşlardan hiçbiri Mustafa Beker’in, silah sesinden önce biriyle   konuştuğunu ya da tartıştığını veya olay yerinden kaçan herhangi bir kişi duymamıştır.   Mustafa Beker’in birkaç çalışma arkadaşı, askeri savcıya Mustafa Beker’in son iki   aydır keyfinin olmadığını ve çok içtiğini söylemiştir. Ocak 2001’de bir kıza aşık olmuş fakat   annesi kızla evlenmesini istememiştir.   Uzman Çavuş S.U., Mustafa Beker’in kendisini vurduğunu gördüğünü iddia eden   koğuştaki tek kişidir. Muhakkike, Mustafa Beker’in sağ elini kullanarak ve başının sağ   tarafını hedef alarak, bir el ateş ettiğini gördüğünü ve duyduğunu söylemiştir. Daha sonra   askeri savcı tarafından sorgulandığında ise, şok halinde olduğundan tam olarak kaç el silah   sesi duyduğunu hatırlayamadığını ifade etmiştir. Ayrıca, o sırada Mustafa Beker’den yaklaşık   olarak beş metre uzakta olmasına rağmen, Mustafa Beker’in kendisini vurduğunu   görmediğini, zira yüzünü elleriyle kapattığını eklemiştir.   Aynı gün Tunceli Cumhuriyet Savcısı tarafından hazırlanan bir rapora göre, askeri   yetkililer, Tunceli Devlet Hastanesi’ne getirilirken yolda vefat eden Mustafa Beker’in cesedi   üzerinde yapılacak ön incelemede hazır bulunmasını istemişlerdir. Mustafa Beker’in cesedi,   Uzman Çavuş M.A. tarafından resmen teşhis edilmiştir.   Savcı ve bir doktor önce Mustafa Beker’in giysilerini incelemiş ve üzerlerinde hiçbir   kurşun deliği veya herhangi başka bir işaret bulamamıştır. Sol şakakta bir kurşun giriş deliği,   sağ şakakta da bir kurşun çıkış deliği gözlemlemişlerdir. Giriş deliğinin yakınında barut   kalıntısı veya yanık bulunmadığından dolayı doktor, silahın yakından ateşlendiği, ancak   bitişik atış mesafesinden ateşlenmediği sonucuna varmıştır. Mustafa Beker’in cesedinde başka   yaralanmalara rastlanmamıştır.   Đnceleme esnasında, savcı ve doktor, Mustafa Beker’in cesedinden yayılan bir alkol   kokusu almışlardır. Uzman çavuş M.A., Mustafa Beker’in o sabah içtiğini teyit etmiştir. M.A.   ayrıca, savcıya ve doktora, Mustafa Beker’in sağ elini kullandığını ve askeri talimlerde her   zaman sağ eliyle ateş ettiğini söylemiştir.   Doktor, başka bir svap testi için Mustafa Beker’in ellerini plastik örtüyle kaplamıştır.   Daha sonra ceset, Elazığ Askeri Hastanesi’ne gönderilmiş ve burada aynı gün bir post-mortem   inceleme yapılmıştır.   Bu inceleme esnasında, patolog, kurşun giriş deliği yakınında hiçbir barut kalıntısına   rastlamamış ve atışın bitişik atış mesafesinde gerçekleştiği sonucuna varmıştır. Kurşun giriş   deliği, yaklaşık olarak sol kaşın iki cm üstünde yer almaktaydı. Çıkış deliği ise sağ kulağın   yanında idi. Kurşun giriş deliği içinde yanmış ve yanmamış barut parçacıkları bulunmaktaydı.   Alınan kan örneğinde alkole rastlanmamış, ölüm sebebi ise beyin tahribatı olarak   tespit edilmiştir. Patolog ayrıca, Mustafa Beker’in ellerinden svap örnekleri almış ve adli tıp   muayenesine göndermiştir. 27 Nisan 2001 tarihinde hazırlanan rapora göre, Mustafa Beker’in   sağ elinin dış kısmında barut kalıntısı bulunmaktaydı.   Mart 2001’de, muhakkik soruşturmayı tamamlamıştır. Muhakkik, Mustafa   Beker’in “ani bir depresyon atağı sonucu intihar ettiği” sonucuna varmıştır.   Mustafa Beker’in bir üst komutanı olan ve sözkonusu şahsı iyi tanıyan bir teğmen,   Mustafa Beker’in çok iyi bir asker olduğunu ve herhangi bir psikolojik sorunu bulunmadığını   kaydetmiştir.   Mart 2001’de, Mustafa Beker’in erkek kardeşi Özgür Beker, ailesinin “ölüme dair   şüphelerinin” olduğu gerekçesiyle askeri savcılıktan soruşturma dosyasında yer alan   belgelerin birer nüshasını talep etmiştir.   Nisan 2001’de, başvuranların avukatı Elazığ Askeri Savcılığı’na dilekçe yazmış ve   Mustafa Beker’in “intihar ettiği iddiasına” yönelik yapılan soruşturmayla ilgili olarak ailenin   bilgi ve belge talebini yinelemiştir.   Ocak 2002 tarihinde, başvuranların avukatı, Savunma Bakanlığı’na bir dilekçe   yazarak, soruşturma hakkında bir kez daha bilgi talep etmiştir. Avukat dilekçesinde ayrıca,   müvekkillerine askeri yetkililer tarafından Mustafa Beker’in intihar ettiği bilgisinin verildiğini   ifade etmiştir. Ancak, ne kendisine ne aileye, yazılı taleplerine rağmen, soruşturma   dosyasından hiçbir bilgi ya da belge verilmiştir. Avukat, Mustafa Beker’e ait olan ve   sözkonusu olaydan sonra ailesine geri verilmiş olan cep telefonuna birkaç kimliği belirsiz   arama yapıldığını belirtmiştir. Arayanlar, Mustafa Beker’in öldürüldüğünü söylemişlerdir.   Avukat, soruşturmaya ilişkin bilgi eksikliğinin, Mustafa Beker’in ailesinin, Mustafa Beker’in   öldürüldüğüne yönelik inançlarını daha da kuvvetlendirdiğini ifade etmiştir.   Elazığ askeri savcısı, 30 Ocak 2002 tarihinde avukatın dilekçesine cevap yazmış ve   post-mortem raporun bir kopyasını da eklemiştir. Askeri savcı, soruşturma halen devam   ettiğinden, henüz bir karar verilmediğini belirtmiştir.   Kasım 2002 tarihinde, Elazığ’daki askeri savcı, soruşturmayı kapatmaya karar   vermiştir. Mustafa Beker’in, kız arkadaşıyla evlenmesine annesinin karşı çıkması nedeniyle   kendisini “sağ şakaktan ve yakın mesafeden” vurduğu sonucuna varmıştır. Hiç kimse intihar   etmesinde ona yardımcı olmamıştır.   Askeri savcının kararında büyük ölçüde, Mustafa Beker’in ölümünden sonra kişisel   eşyalarının arasından bulunduğu anlaşılan bir defterden alınan notlara yer verilmiştir. Notların   bazıları karışıktır ve bir intihar notuna benzemektedir.   Başvuranlar, 9 Aralık 2002’de, askeri savcının soruşturmayı kapatma kararına itiraz   etmişlerdir. Diğer hususlar meyanında, Mustafa Beker’in sağ elinde barut kalıntısı   bulunduğuna, ancak kurşun giriş deliğinin başın sol tarafında olduğuna işaret etmişlerdir.   Başvuranlara göre, bir kişinin sağ eliyle başının sol tarafından kendisini vurarak intihar etmesi   olası değildir. Ayrıca, tabancanın bulunduğu yerle Mustafa Beker’in düştüğü yer arasındaki   mesafenin belirlenememesine dikkat çekmişlerdir. Başvuranlar, ayrıca, olaya tanık olan   subayların çelişkili ifadelerinin askeri savcı tarafından soruşturulmadığını ifade etmişlerdir.   Aralık 2002 tarihinde, bir askeri mahkeme, gerekli tüm soruşturma işlemlerininin   yerine getirildiğini değerlendirerek, başvuranlar tarafından yapılan itirazı reddetmiştir.   Mart 2003 tarihinde, başvuranlar, Elazığ Askeri Savcılığı’na bir dilekçe yazarak   soruşturmanın yeniden açılmasını talep etmişlerdir. Taleplerinde, yukarıda değinilen iddiaları   yinelemiş ve soruşturma esnasında kendilerine danışılmadığını eklemişlerdir. Ayrıca,   soruşturma dosyasının, Mustafa Beker’in sağ eliyle başının sol tarafından kendini vurarak   intihar etmesinin mümkün olup olamayacağına dair görüşlerinin alınması amacıyla, Adli Tıp   Kurumu’na gönderilmesi gerektiğini öne sürmüşlerdir. Ayrıca, olayda kullanılan tabancanın   yarı otomatik olduğuna, bunun da tetiğin her atıştan önce çekilmesi gerektiği ve böylelikle de,   bir kurşun hâlihazırda başına girip çıktıktan sonra Mustafa Beker’in ikinci defa kendisini   vurmasının mümkün olmayacağı anlamına geldiğine işaret etmişlerdir. Bununla birlikte,   soruşturmaya göre, tabanca horozu kalkık halde bulunmuştur ve üçüncü bir defa ateş   edilemediği tespit edilmiştir. Mustafa Beker’in, kendisini üçüncü bir defa vurmaya   çalışmasının imkânsız olacağını ileri sürmüşlerdir.   Başvuranlar, ayrıca, taleplerinde ne tabancanın ne T.Y.’nin dolabını açmak için   kullanıldığı iddia edilen tahta çubuğun ne de dolabın üzerinde Mustafa Beker’in parmak izi   olup olmadığını belirlemek için inceleme yapıldığını ileri sürmüşlerdir.   Askeri savcıya, bu hususları açıklığa kavuşturmak ve Mustafa Beker’in öldürülüp   öldürülmediğini veya iddia edildiği gibi intihar edip etmediğini kesin olarak tespit etmek   üzere yeni bir soruşturma yapması talebinde bulunmuşlardır. Mustafa Beker’in intihar ettiği   farz edilse dahi, psikolojik sağlığını temin edememekten sorumlu olanların kovuşturulması   gerektiğini ileri sürmüşlerdir.   Başvuranlar, soruşturmanın yeniden açılmasına ilişkin başvurularının sonucu hakkında   herhangi bir bilgi almamışlardır.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 2. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, Mustafa Beker’in yaşam hakkının kasten veya ihmal sonucu ihlal edildiği   konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AĐHS’nin 2. maddesine dayandırmışlardır.   Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.   A. Kabuledilebilirlik   AĐHS’nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını   kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru   bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   Başvuranlar, Beker’in ölümüne ilişkin yapılan soruşturmada yetkili makamların   gerekli adımları atmadıklarını ileri sürmüştür. Sonuç olarak, ölümüne dair kuşkular ortadan   kalkmamıştır.   Hükümet, Beker’in ölümüne ilişkin ayrıntılı ve etkili bir soruşturma yapıldığı ve   intihar ettiğinin tespit edildiği kanaatindedir.   AĐHM, şikayeti inceleyebilmek için öncelikle Hükümet’in, Beker’in ölümü için hesap   verme mecburiyetinde olup olmadığını tespit etmelidir. Bu amaçla, AĐHM içtihadına göre   Hükümetlerin, gözaltında tutulma sırasında meydana gelen yaralanma ve ölümler için makul   bir açıklama yapma yükümlülüğü altında olduğunu ve bu yükümlülüklerini yerine   getirmediklerinde, AĐHS’nin 3. veya 2. maddesi açısından ortaya ciddi bir sorun çıkacağını   hatırlatır (bkz., sırasıyla, Selmouni/Fransa [BD], no. 25803/94, 87. paragraf, AĐHM 1999-V;   Salman/Türkiye [BD], no. 21986/93, 99. paragraf, AĐHM 2000-VII). Bunun nedeni,   gözaltında tutulan kişilerin, hassas bir durumda olmaları ve yetkili makamların, onları koruma   yükümlülüğünün bulunmasıdır.   Akkum ve Diğerleri/Türkiye davasında benimsenen karardan bu yana, yukarıda   kaydedilen yükümlülük, yalnızca gözaltı durumlarda değil, aynı zamanda Hükümet   yetkililerinin özel kontrolünde bulunan bölgelerde de geçerlidir, çünkü her iki durumda da   olayların tamamı ya da büyük bölümü münhasıran yetkili makamların bilgisi dahilinde   meydana gelmiştir (no. 21894/93, 211. paragraf, AĐHM 2005-II (özetler); bkz. Yasin   Ateş/Türkiye, no. 30949/96, 94. paragraf, 31 Mayıs 2005).   Mevcut davada Beker, bir kışlada ölü bulunmuştur ve tüm görgü tanıkları, silahlı   kuvvetler mensubudur. Ayrıca, soruşturma askeri yetkililer tarafından yürütülmüş ve ailenin,   soruşturmaya müdahil olmasına izin verilmemiştir. Bu nedenle, ölüm nedenini araştırma ve   gerektiğinde de sorumluları teşhis etme ve cezalandırma olanağına yalnızca askeri yetkililer   sahip olmuştur. Sonuç olarak, Beker’in askeri birimlerinin kontrolünde bulunan bir bölgede   meydana gelen ölümü için makul bir açıklamada bulunmama yükümlülüğü sorumlu   Hükümet’e aittir.   AĐHM, Hükümet’in yükümlülüğünü tatmin edici şekilde yerine getirip getirmediğini   tespit etmek için askeri yetkililer tarafından yürütülen soruşturmayı ve varılan sonuçları göz   önüne almıştır. Mevcut başvuru Hükümet’e tebliğ edilirken, başvuranların sunduğu deliller   üzerine AĐHM, askeri yetkililerin Beker’in intihar ettiği sonucuna vardığı soruşturmayı   yürütme biçimlerine ilişkin bir dizi soru yöneltmiştir. AĐHM, alınan cevapların, soruşturmaya   ilişkin ciddi şüpheleri ortadan kaldırmadığını kaydeder.   AĐHM öncelikle muhakkikin ya da askeri savcının, sözkonusu silahın iki kere   ateşlendiğini ve silahı ateşlemek için üçüncü kez girişimde bulunulduğunu açıklığa   kavuşturmak için hiçbir girişimde bulunmadıklarını gözlemler. Beker’in ilkinde isabet   ettiremediği farz edilse dahi, kendisini öldürdüğü görüşüne göre ikinci teşebbüsünde başarılı   olmuş olması gerekir – ancak silahı ateşlemek için üçüncü bir teşebbüste bulunduğu   anlaşılmaktadır. Bu husus, başvuranların askeri savcının kararına itirazını reddeden askeri   mahkeme tarafından incelenmemiştir. Ayrıca, AĐHM’nin aleni talebi hilafına Hükümet’in   görüşlerinde bu konuya değinilmemiştir.   Soruşturmaya ilişkin ikinci ciddi ve açıklanamayan husus, otopsi raporuna ve başının   sol tarafından vurulmuş olmasına ve Hükümet’in de bunu kabul etmesine rağmen, askeri   savcının Beker’in kendisini başının sağ kısmından vurmuş olduğu sonucuna varmasıdır.   Hükümet, bunun yalnızca askeri savcının yaptığı maddi bir hata olduğu kanaatindedir. Ancak,   başvuranların savcının kararına itirazını inceleyen askeri mahkemenin neden sözkonusu   maddi hatayı incelemediğini açıklamamıştır. Bu nedenle AĐHM, bunun yalnızca bir hata   olduğuna ikna olmamıştır.   Üçüncü olarak, Beker’in cesedinin yanında bulunan silah üzerinde, Beker tarafından   kullanılıp kullanılmadığını belirlemek üzere parmak izi araştırması yapılmamıştır. Silahın,   Beker’e değil bir başka askere ait olduğu göz önüne alındığında parmak izlerinin   incelenmemesi daha ciddi bir hal almaktadır. Benzer şekilde, Beker’in silahını almış olduğu   dolap üzerindeki parmak izleri de incelenmemiştir.   Dördüncü olarak, Beker’in kendisini öldürmüş olduğu odada bulunan ve olayı   görmediklerini kaydeden dört uzman çavuşun ifadeleri de AĐHM’nin dikkatini çekmektedir.   AĐHM, silahın iki kez ateşlendiği odada bulunan dört eğitimli askerin olayı görmemiş ya da   yaşadıkları şokla yüzlerini kapatmış olmalarını ikna edici bulmamaktadır. Ancak,   soruşturmadan sorumlu makamlar gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla sözkonusu uzman   çavuşlara baskı da yapmamışlardır.   Beşinci olarak, askeri yetkililer otopsi raporunun bir nüshasını kendilerine teslim   etmenin dışında Beker’in ailesine bilgi ya da belge sağlamamıştır. Ailenin ve avukatlarının   bilgi ve belge elde etme girişimlerine rağmen, soruşturmaya erişimlerine izin vermemişlerdir.   AĐHM, yetkili makamların başvuranları soruşturmaya dahil etmemesinin ya da onlara bilgi   sağlamamasının – ki Hükümet bu konuda herhangi bir açıklama yapmamıştır –, başvuranları   yasal menfaatlerini korumaktan mahrum bıraktığı kanaatindedir. Bu durum aynı zamanda   soruşturmanın kamuya açık olmasını da engellemiştir (bkz. Güleç/Türkiye, 27 Temmuz 1998,   82. paragraf, Hüküm ve Karar Raporları 1998-IV).   Benzer şekilde, başvuranlar askeri savcının soruşturmayı yeniden açmasını ve önceki   soruşturmada görülen ciddi hataları soruşturmasını istediklerinde, herhangi bir cevap   alamamışlardır. AĐHM’nin başvuranların soruşturmanın yeniden açılması taleplerine ilişkin   herhangi bir dava açılıp açılmadığını netleştirmesini istediği Hükümet, “başvuranların 18   Mart 2003’te Milli Savunma Bakanlığı’na böyle bir başvuruda bulunmadıklarını”   kaydetmiştir. AĐHM, başvuranların hiçbir zaman Milli Savunma Bakanlığı’na başvuruda   bulunduklarını belirtmediklerini kaydeder. Her halükarda, Hükümet’in başvuranların 18 Mart   2003’te bu tür konuları incelemekle yetkili askeri savcılığa başvuruda bulunduğunu kabul   ettiği göz önüne alınmalıdır. Başvuranların soruşturmanın yeniden açılmasına ilişkin   taleplerinin cevapsız bırakılması özellikle üzücü bir husustur çünkü, AĐHM,, başvuranlar   tarafından ortaya konulan meseleler soruşturulsaydı, yetkili makamların ölümü çevreleyen   koşulları tespit etmiş ve böylece AĐHS’nin 2. maddesi bağlamındaki yükümlülüklerini yerine   getirmiş olacakları kanısındadır (bkz., mutatis mutandis, Anık ve Diğerleri/Türkiye, no.   63758/00, 76. paragraf, 5 Haziran 2007).   AĐHM, yukarıda kaydedilenleri göz önüne aldığında, ulusal düzeyde yürütülen   soruşturmanın açıkça yetersiz olması ve birçok soruyu cevapsız bırakması nedeniyle Beker’in   intihar ettiğini kabul etmenin mümkün olmadığı sonucuna varır. Diğer yönde karar vermek,   aşağıda kaydedilen ve olası olmayan şu iki senaryodan birini kabul etmek anlamına   gelecektir:   – Beker, sağ elini kullanarak kendisini, başının sol kısmından vurdu ve tetiği iki kez   daha çekti; ya da   – Đlk defasında isabet ettiremedi, ikinci kez ateşlediğinde kendisini, başının sol   kısmından vurdu ve sonra tetiği bir kez daha çekti ancak silah ateşlenmedi.   Ayrıca, yetkili makamlar soruşturmaya son vererek başvuranları, yakın akrabaları olan   Beker’in neden, nasıl ve kim tarafından öldürüldüğünü anlama ve bu hususta ikna olma   fırsatından yoksun bırakmışlardır.   Soruşturmanın titizlikle yürütülmediği, varılan sonucun mantığa aykırı olduğu,   soruşturmanın yeniden açılması hususundaki isteksizlik ve Hükümet’in tatmin edici   açıklamalarda bulunmadığı göz önüne alındığında, başvuranların soruşturmanın cinayet gibi   kötü bir açıklamayı gizliyor olduğunu düşünmesi mazur görülebilir.   AĐHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, ulusal makamların Mustafa Beker’in ölümüne   ilişkin gerçekleri ortaya çıkaran bir soruşturma yürütmediği kanaatine varır. Sonuç olarak,   Hükümet’in Beker’in ölümüne ilişkin makul bir açıklama getiremediği ve Devlet’in,   sorumluluğu üstlenmesi gerektiği kanısına varır.   Bu nedenle, Beker’in ölümüne ilişkin olarak AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilmiştir.   II. AĐHS’NĐN 6. VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, AĐHS’nin 6. maddesine dayanarak, ölüme ilişkin soruşturmanın adil   olmadığını ve AĐHS’nin 13. maddesi bağlamındaki etkili iç hukuk yolundan mahrum   bırakıldıklarını ileri sürmüştür.   Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.   AĐHM, sözkonusu şikayetlerin kabuledilebilir olduklarına karar verilebileceği   kanaatindedir. Ancak, yukarıda tespit edilen ihlali göz önüne aldığında, sözkonusu şikayetleri   esas açısından ayrı ayrı incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesi aşağıda kaydedilmiştir:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollarının ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Başvuran Fadik Beker, kendisine maddi yardımda bulunduğunu ileri sürdüğü oğlu   Mustafa Beker’in öldürülmesine karşılık 42,324.27 Euro maddi tazminat talep etmiştir.   Talebini, Mustafa Beker’in öldüğü tarihteki yaşı ve aylık geliri de dahil olmak üzere bir takım   verileri ve yasal emeklilik yaşını göz önüne alarak hazırlanan bir bilirkişi raporuna   dayandırmıştır.   Fadik Beker, manevi tazminat olarak 40,000 Euro talep etmiştir. Diğer üç başvurandan   her biri, manevi tazminat olarak 25,000 Euro talep etmiştir.   Hükümet, maddi ve manevi tazminat taleplerinin dayanaktan yoksun olduğu ve maddi   zarar ile ileri sürülen ihlaller arasında illiyet bağı bulunmadığı kanısındadır.   AĐHM içtihadında, bir başvuran tarafından ileri sürülen zarar ve AĐHS ihlali arasında   açık bir illiyet bağı bulunması gerektiği ve bunun, uygun durumlarda, gelir kaybına karşılık   tazminatı da içine alabileceği ortaya konmaktadır (bkz., diğer hususlar meyanında, Barberá,   Messegué ve Jabardo/Đspanya (50. madde), 13 Haziran 1994, paragraflar 16-20, A Serisi no.   285-C). AĐHM, yetkili makamların AĐHS’nin 2. maddesi uyarınca Beker’in oğlunun ölümü   için sorumlu olduklarına karar vermiştir. Ayrıca, Hükümet’in Beker’in oğlunun kendisini   maddi açıdan desteklediği yönündeki ifadesini kabul ettiğini kaydeder. Bu koşullar altında 2.   maddenin ihlali ve Beker’in oğlu tarafından sağlanan maddi destekten mahrum kalması   arasında direkt bir illiyet bağı kurulmuştur.   Benzer davaları göz önüne alan (Kişmir/Türkiye, no. 27306/95, 154. paragraf, 31   Mayıs 2005; Akdeniz/Türkiye, no. 25165/94, 150. paragraf, 31 Mayıs 2005) ve hakkaniyet   temelinde değerlendirmede bulunan AĐHM, Fadik Beker’e maddi tazminat olarak 16.500   Euro ödenmesine karar vermiştir.   Ayrıca, hakkaniyet temelinde değerlendirmede bulunan AĐHM, Fadik Beker’e 20,000   Euro ve diğer başvuranların her birine 5,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar   vermiştir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar avukatlarının dava için yaklaşık 15 saatlerini harcadığını ileri sürmüşler   ve AĐHM’ye taleplerini destekleyen bir zaman çizelgesi sunmuşlardır. Ayrıca Elazığ   Barosu’nun ve Türkiye Barolar Birliği’nin saat ücreti tavsiyesine değinmişler ve saat ücreti   belirlemeyi, AĐHM’nin takdirine bırakmışlardır. AĐHM, avukatlık ücreti için Elazığ Barosu   saat başına 200 Euro ödenmesini uygun görürken, Türkiye Barolar Birliği’nin 55 Euro   ödenmesini uygun gördüğünü kaydeder.   Başvuranlar kırtasiye, posta ve ulaşım masrafları için 125 Euro ve maddi tazminat   taleplerini desteklemek için sundukları raporu hazırlayan bilirkişi ücreti için 100 Euro talep   etmiştir. Sözkonusu bilirkişi tarafından “ödendi” şeklinde onaylanan bir fatura sunmuşlardır.   Hükümet, başvuranların taleplerini destekleyen faturalar ya da belgeler sunmadıkları   kanısındadır. Ayrıca, avukatlık ücreti için tazminat ödenmesine karar verilirken ne avukatlar   ve müvekiller arasındaki özel sözleşmelerin ne baro tarafından belirlenen ücretlerin dayanak   olarak gösterilebileceği kanaatindedir. AĐHM’den, yargılama masraf ve giderleri için tazminat   ödenmemesine karar vermesini talep etmiştir.   AĐHM, Hükümet’in görüşünün aksine, başvuranların AĐHM’ye avukatlarının dava   için harcadıkları saatleri gösteren bir zaman çizelgesi sunduklarını gözlemler. Ayrıca,   AĐHM’nin bu tür çizelgeleri davalarda dayanak teşkil eden belgeler olarak kabul ettiğini   gözlemler (bkz., Ayhan ve Diğerleri/Türkiye, no. 29287/02, 31. paragraf, 14 Ekim 2008;   Osman Karademir/Türkiye, no. 30009/03, 69. paragraf, 22 Temmuz 2008; Karabulut/Türkiye,   no. 56015/00, 62. paragraf, 24 Ocak 2008). Başvuranlar, Hükümet’in iddialarının aksine,   bilirkişi ücretini destekleyen bir fatura sunmuşlardır. Zaman çizelgesi ve fatura, görüşlerini   almak üzere Sorumlu Hükümet’e gönderilmiş ve Hükümet bunlara itiraz etmemiştir.   AĐHM içtihadına göre, başvuran ancak gerçekten ve gerektiği için yapıldığını ve   miktarın makul olduğunu kanıtlaması durumunda masraflarının tazmin edilmesine hak   kazanır. Mevcut davada sahip olduğu bilgi ve belgeleri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz   önünde bulunduran AĐHM, başvuranlara yargılama masraf ve giderleri için toplam 2,000 Euro   tazminat ödenmesine karar vermiştir.   C. Gecikme Faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere   uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun   olduğuna karar vermiştir.   BU NEDENLERLE, AĐHM OYBĐRLĐĞĐYLE,   1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;   2. AĐHS’nin 2. maddesinin ihlal edilmiş olduğuna;   3. AĐHS’nin 6. ve 13. maddesi bağlamındaki şikayetleri ayrıca incelemenin gerekli   olmadığına;   3. (a) AĐHS’nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç   ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası’na çevrilmek üzere Sorumlu   Devlet tarafından başvuranlara aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;   (i) Fadik Beker’e maddi tazminat olarak 16,500 Euro (on altı bin beş yüz Euro),   manevi tazminat olarak 20,000 Euro (yirmi bin Euro) ve bu meblağlara   uygulanabilecek her tür vergi;   (ii) Diğer üç başvuranın her birine manevi tazminat olarak 5,000 Euro (beş bin Euro)   ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergi; ve   (iii) Yargılama masraf ve giderleri için dört başvurana toplam 2,000 Euro (iki bin   Euro) ve bu meblağa uygulanabilecek her tür vergi;   (b) Yukarıda kaydedilmiş olan üç aylık sürenin bitiminden ödeme gününe kadar, Avrupa   Merkez Bankası’nın uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle oluşacak faiz   oranına göre yukarıda belirtilen miktarlarda ödenecek basit faizi ödemekle yükümlü   olduğuna karar vermiş,   4. Başvuranların adil tatmin taleplerinin kalan kısmını reddetmiştir.   Đşbu karar, Đngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme Đç Tüzüğü’nün 77. Maddesi’nin 2. ve 3.   fıkraları uyarınca 24 Mart 2009 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   10

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło