27872/03

WyrokETPCz2009-10-13ECLI:CE:ECHR:2009:1013JUD002787203

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy państwo pozwane przeprowadziło skuteczne śledztwo w sprawie zabójstwa czterech osób, zgodnie z proceduralnym aspektem art. 2 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji, ponieważ władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego śledztwa w sprawie zabójstw krewnych skarżących. Trybunał zauważył, że pomimo powtarzających się zeznań skarżących i świadków, wskazujących na zaangażowanie żandarmerii i informatorów, nie podjęto prób identyfikacji i przesłuchania personelu pełniącego służbę w punkcie kontrolnym ani w pobliskim posterunku żandarmerii. Sąd krajowy nie zapewnił obecności oskarżonych informatorów na rozprawach, co uniemożliwiło bezpośrednie przesłuchanie ich przez adwokatów skarżących oraz identyfikację przez świadków. Ponadto, Trybunał skrytykował opóźnienia w uzyskaniu zdjęć jednego z oskarżonych oraz brak reakcji na sprzeczne informacje dotyczące jego miejsca pobytu.
Stan faktyczny
Czterej krewni skarżących – Abdulaziz Gasyak, Süleyman Gasyak, Yahya Akman i Ömer Candoruk – zostali zabici 6 marca 1994 roku w Turcji. Skarżący twierdzili, że ich krewni zostali zatrzymani przez żandarmów i informatorów ("itirafçı") na punkcie kontrolnym, a następnie zabici. Ciała ofiar znaleziono 8 marca 1994 roku. Początkowe śledztwo krajowe było nieskuteczne. W lipcu 2002 roku, po przedstawieniu nowych informacji przez skarżących, wszczęto nowe śledztwo, które doprowadziło do postawienia zarzutów dwóm informatorom, Abdulhakimowi Güvenowi i Ademowi Yakınowi. Zostali oni jednak uniewinnieni przez sąd krajowy, a wyrok ten został podtrzymany przez Sąd Kasacyjny.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie stwierdził, że skarga dotycząca skuteczności śledztwa prowadzonego po lipcu 2002 roku w kontekście art. 2 Konwencji jest dopuszczalna. Większością głosów stwierdził, że pozostałe skargi są niedopuszczalne. Jednogłośnie stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji z powodu nieskutecznego śledztwa władz państwowych. Zasądził, że państwo pozwane ma zapłacić każdemu ze skarżących 10 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkody niemajątkowe oraz łącznie 4 000 EUR tytułem kosztów i wydatków, powiększone o odsetki za zwłokę. Oddalił pozostałą część roszczenia skarżących o słuszne zadośćuczynienie.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA ĐNSAN HAKLARI MAHKEMESĐ   ĐKĐNCĐ DAĐRE   GASYAK VE DĐĞERLERĐ – TÜRKĐYE   (B a şvuru no. 27872/03)   KARARIN ÖZET ÇEVĐRĐSĐ   STRAZBURG   Ekim 2009   Đşbu karar AĐHS’nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.   Şekli düzeltmelere tabi olabilir.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2009. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak suretiyle ticari   olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   USUL   Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 27872/03 no’lu davanın nedeni Sabri Gasyak, Leyla   Gasyak, Đsa Akman ve Hanım Candoruk (“başvuranlar”) adlı dört T.C. vatandaşının Avrupa   Đnsan Hakları Mahkemesi’ne 13 Haziran 2003 tarihinde, Đnsan Hakları ve Temel   Özgürlüklerin Korunmasına Đlişkin Sözleşme’nin (“Avrupa Đnsan Hakları Sözleşmesi -   AĐHS”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.   Başvuran Diyarbakır Barosu avukatlarından Tahir Elçi tarafından temsil edilmiştir.   OLAYLAR   DAVANIN OLAYLARI   Sırasıyla 1975, 1974, 1961 ve 1972 doğumlu başvuranlar Cizre’de ikamet etmektedirler.   Abdulaziz Gasyak, Süleyman Gasyak, Yahya Akman ve Ömer Candoruk 1994 yılının   Mart ayında öldürülmüşlerdir. Başvuranlardan Sabri Gasyak Abdulaziz Gasyak’ın ağabeyi,   Leyla Gasyak Süleyman Gasyak’ın eşi, Đsa Akman Yahya Akman’ın babası, Hanım Candoruk   ise Ömer Candoruk’un eşidir. Başvuranlar başvuruyu hem kendi adlarına hem de dört   maktulün diğer mirasçıları adına sunmuşlardır.   A. Giriş   Davanın olayları, özellikle de 6 Mart 1994 tarihinde meydana gelen olaylar taraflar   arasında ihtilaflıdır.   Başvuranların sunduğu olaylar B başlığı altında verilmiştir. Hükümet’in olaylara ilişkin   görüşleri C başlığı altında özetlenmiştir. Başvuran ve Hükümet’in sunduğu belgeye dayalı   kanıtlar D başlığı altında özetlenmiştir.   B. Başvuranların olaylara ilişkin görüşleri   Başvuranların esnaf olan dört yakını, Türkiye’nin Irak sınırına yakın bölgesinden   yiyecek, çay, sigara alıp, bunları Cizre’ye yakın ilçe ve başka yerleşim birimlerinde   satmaktaydılar.   Dört maktul 6 Mart 1994 tarihinde Ömer Candoruk yönetimindeki bir otomobille   Cizre’den Silopi’ye hareket etmişlerdir. Silopi ilçesine 5-6 kilometre mesafe kala jandarmalar   tarafından arama noktasında durdurulmuşlardır. Maktullerin araçlarının yanına iki sivil plakalı   Renault marka araç park etmiştir. Bu sırada, Cizre’de ikamet etmekte olan ve maktulleri   tanıyan A.M. isimli şahıs, minibüsle Cizre’den Silopi’ye hareket ederken maktullerin bir grup   sivil jandarma görevlisiyle tartıştıklarını görmüştür. Eski PKK örgüt üyesi olan ancak   yakalandıktan sonra jandarma için çalışan Abdulhakim Güven ve Adem Yakın’ın da jandarma   görevlileriyle birlikte olduklarını görmüştür. Güven ve Yakın yörede “itirafçı” olarak   tanınmaktadırlar. Başvuranların yakınları araçlara bindirilmiştir. Jandarma ve itirafçılar da   araca binmiş, araçlar Cizre istikametine doğru uzaklaşmıştır.   A.M. araçlardan birinin içinden bir cisim atıldığını görmüştür. Aracını durdurup, araçtan   atılan cismi almış, bunun Ömer Candoruk’a ait sürücü belgesi olduğunu görmüştür. Araçlar   ana yoldan ayrılarak Holan köyüne sapmışlardır. A.M. araçları bir daha görmemiştir.   Başvuranların Holan köylülerinden aldıkları bilgilere göre, maktullerden biri hareket   halindeki araçtan atlayıp kaçmaya çalışırken, jandarma görevlilerinden veyahut itirafçılardan   biri tarafından silahla vurmuştur. Vurulan şahıs araçlardan birinin bagajına konmuştur.   Geri kalan üç kişi, Cizre ilçesine 7-8 kilometre mesafedeki Bozalan Köyü Jandarma   Karakolu’na götürülmüştür. Güneş batmadan önce aynı araçlarla yakın bir yere götürülerek   kurşuna dizilip öldürülmüşlerdir.   Olay yerine yakın bir tarlada çalışan E.T. isimli bir kadınla arkadaşları olanlara tanık   olmuşlardır.   Ertesi gün, 7 Mart 1994 tarihinde, A.M. başvuranlara gördüklerini anlatmış ve Ömer   Candoruk’un sürücü belgesini teslim etmiştir. Bunun üzerine başvuranlar Silopi ilçesindeki   emniyet müdürlüğü ve jandarma yetkililerine yakınlarının akıbetini sormuşlarsa da bilgi   alamamışlardır. Aynı gün E.T. başvuranlara yakınlarının başlarına geleni anlatmıştır.   Peşinden başvuranlar jandarma görevlilerine haber vermişler, durumu savcılık ve valiliğe   bildirmişlerdir.   Jandarma görevlileri 8 Mart 1994 tarihinde, maktullerin cesetlerini toprağın altında   taşlarla örtülü olarak bulmuşlardır. Hepsi vurularak öldürülmüş, başları taşla ezilmiştir. Aynı   gün hazırlanan olay yeri raporu, olayın, maktulün köy korucusu olması nedeniyle misilleme   olarak PKK örgütü üyeleri tarafından gerçekleştirildiğini ifade etmiştir. Öte yandan maktuller,   jandarma yetkililerinden gelen köy korucusu olmaları yönündeki tavsiyelere karşın, bu görevi   hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.   Jandarma yetkilileri bölgede başka bir işlem yapmamıştır. Çevre sakinleri ve maktul   yakınlarının ifadeleri alınmamıştır.   Ek olarak Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı 5 Nisan 1994 tarihinde soruşturma dosyasını   davanın devam etmesine karar veren Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına   göndermiştir. Cizre Cumhuriyet Başsavcılığı başka bir soruşturma işlemi yapmamıştır.   Savcının Diyarbakır’da yürüttüğü soruşturma, zaman zaman rutin yazılar yazıp, jandarma   yetkililerinden olayı araştırıp failleri bulmaları talimatı verilmesiyle sınırlı kalmıştır.   Olaydan sonra, maktullerin 6 Mart 1994 tarihinde içinde bulundukları aracın plakası   değiştirilerek, itirafçılarla diğer sivil görevliler tarafından kullanılmıştır.   Makamların itirafçılar Güven ve Yakın’ı arama çabaları sonuçsuz kalmıştır. Cizre   Cumhuriyet Başsavcılığının itirafçıların adreslerinin tespiti yönünde verdiği talimata uzun bir   süre yanıt verilmemiştir. Peşinden Güven’in adresi tespit edilmiş, Güven polis tarafından   sorgulanmıştır. Başvuranların Yakın’ın adresini de sunmalarına karşın, bu şahsın ifadesi   alınmamıştır. Đki itirafçının nihayette Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde cinayetle   yargılanması sırasında hiçbiri duruşmaya katılmamıştır.   C. Hükümet’in olaylara ilişkin görüşleri   Hükümet’in görüşleri, ulusal makamların soruşturma, yargılama ve tazminat davası   esnasında hazırladıkları belgelere dayanmıştır. Bu belgeler aşağıda özetlenmiştir.   D. Tarafların sundukları belgeye dayalı kanıtlar   1. Öldürme olayına ilişkin cezai soruşturmayla ilgili belgeler   Jandarma görevlileri 8 Mart 1994 tarihinde dört maktulün cesedini bulmuş, cesetler o   sırada bölgede bulunan köylüler tarafından teşhis edilmiştir. Jandarma görevlileri cesetlerin   yanında beş adet kalaşnikof tipi tüfekten atılmış kovan bulmuşlardır. Jandarma görevlilerinin   hazırladığı olay yeri raporunda, dört maktulün PKK örgütü üyeleri tarafından, ailelerinin diğer   üyelerini köy korucusu olmaktan caydırmak için öldürülmüş olabileceği sonucuna varılmıştır.   Maktullerin bulundukları yerde öldürülmüş oldukları tespit edilmiştir.   Aynı gün cesetler in situ incelenmiş, incelemeyi gerçekleştiren doktor silahtan çıkan   kurşunlarla öldürüldüklerini tespit etmiştir. Cesetler üzerinde çok sayıda kurşun giriş ve çıkışı   saptayan doktor tam otopsi yapılmasının gerekli olmadığını, ölüm nedeninin tespit edildiğini   ve bunun yeterli olduğunu ifade etmiştir. Abdulaziz Gasyak’ın vücudundan çıkan kurşun,   ayrıntılı incelenmek üzere muhafaza edilmiştir. Doktorun gerçekleştirdiği inceleme sırasında   Cizre Cumhuriyet Başsavcısı da hazır bulunmuştur.   Aynı gün ayrıca Cizre Cumhuriyet Başsavcısı “yasadışı örgüt üyeleri tarafından işlenen”   cinayetlerin incelenmesi için yetkisi bulunmadığına karar vermiş ve dosyayı Diyarbakır   Devlet Güvenlik Mahkemesi Başsavcılığına (“Diyarbakır Başsavcılığı”) göndermiştir.   Diyarbakır Başsavcısı 18 Nisan 1994 tarihinde jandarmaya cinayetin faillerinin   bulunması talimatını vermiştir.   Balistik incelemeye göre, bulunan beş kovan iki farklı silahtan çıkmıştır.   Jandarma yetkilileri 1 Eylül 1995 ile 22 Mart 2002 tarihleri arasında “büyük olasılıkla   PKK örgütü üyelerince gerçekleştirildiği sanılan cinayetin faillerini bulamadıklarını”   Diyarbakır Başsavcılığına çeşitli kereler bildirmiştir. 16 Şubat 2002 tarihinde askerler,   cesetlerin 1994 yılında bulundukları yere gitmişler ancak faillerin kimliklerini tespit   edememişlerdir.   Başvuranları temsil eden avukat, 11 Temmuz 2002 tarihinde Diyarbakır Başsavcısına   yazdığı yazıda, cinayetin soruşturulmasını istemiştir. Avukat, makamların, maktullerin   yakınlarından hiçbirinin ve cesetlerin bulunduğu bölgede yaşayan kimsenin ifadesini   almadığına işaret etmiştir. Ayrıca Başsavcıyı A.M. ile E.T.’nin olaylara tanıklık ettikleri   konusunda bilgilendirmiştir.   Diyarbakır Başsavcısının 15 Temmuz 2002 tarihinde ifadelerini aldığı başvuranlar,   yakınlarının öldürülmesinden sonra, güvenlik güçlerinin, kendilerini, şikayette bulunmamaları   yönünde uyardıklarını ifade etmiştir. Ayrıca Başsavcıya, soruşturmayı yürüten hiçbir   yetkilinin ifadelerini almadığını da iletmişlerdir.   Diyarbakır Başsavcısı aynı gün A.M. ve E.T.’nin de ifadelerini almıştır. A.M. ve E.T   görgü şahidi olarak tanıklık yapmışlar, Başsavcıya dört kişinin öldürülmesiyle sonuçlanan ve   yukarıda özetlenen olaylarla ilgili ifade vermişlerdir.   Aynı gün Diyarbakır Başsavcısı ayrıca, Cizre Başsavcısının cinayetin 1994 yılında PKK   örgütü üyeleri tarafından işlendiğini ifade etmesine karşın, başvuranların şu anda yakınlarının   köy korucusu olmayı kabul etmemeleri nedeniyle öldürüldüklerini iddia etmeleri nedeniyle,   cinayet olayını soruşturma yetkisi bulunmadığına karar vermiştir. Bu belgede iki itirafçı ile   “kimlikleri tespit edilemeyen suç ortaklarına” “zanlı” olarak atıfta bulunulmaktadır.   Diyarbakır Başsavcısı dosyayı Cizre Başsavcısına sevk etmiştir.   Cizre Başsavcısı 2002 yılının Aralık ayıyla 2003 yılının Ocak ve Mayıs aylarında çeşitli   kereler başvuranlarla A.M. ve E.T. adlı iki görgü şahidinin ifadelerini almıştır. Bu kimseler   şikayetlerini ve olaylara ilişkin görgü şahidi ifadelerini yinelemişlerdir. Ayrıca A.M.   Başsavcıya iki itirafçının kimliklerini teşhis etmeye hazır olduğunu ifade etmiştir.   Mart 2003 tarihinde, cinayete karıştığı iddia edilen iki itirafçıdan Abdulhakim   Güven’in polis tarafından ifadesi alınmıştır. Güven, hakkındaki suçlamaları reddetmiştir.   Diğer itirafçı Adem Yakın’ın ifadesi Cizre Başsavcısı tarafından 15 Temmuz 2003   tarihinde alınmıştır. Yakın da suçlamaları reddetmiş, sözkonusu tarihte vatani görevini   yapmakta olduğunu ifade etmiştir.   Şırnak Başsavcısı 5 Ağustos 2003 tarihinde Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne, iki   itirafçıyı, birden fazla adam öldürmek suçuyla itham eden bir iddianame sunmuştur.   Ağustos 2003 tarihinde yapılan duruşma esnasında Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi, iki   sanığın yaşadığı Diyarbakır ve Batman illerindeki ağır ceza mahkemelerine sanıkların   ifadesini alma talimatı vermiştir.   Diyarbakır Ağır Ceza Mahkemesi 12 Eylül 2003 tarihinde Abdulhakim Güven’in   ifadesini almış, Güven iddiaları reddedip, cinayetin gerçekleştiği sırada cezaevinde olduğunu   belirtmiştir.   Ekim 2003 tarihinde yapılan duruşma sırasında, A.M. ve E.T. görgü şahidi olarak   Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde verdikleri ifadeyi yinelemişlerdir. Aynı gün Şırnak Ağır   Ceza Mahkemesi Adem Yakın hakkında tutuklama emri çıkartmıştır. Ayrıca Abdulhakim   Güven’in, görgü şahitlerine gösterilmesi amacıyla fotoğraflarının çekilmesine de karar   vermiştir.   Adem Yakın 14 Kasım 2003 tarihinde gözaltına alınmış ve yukarıda belirtilen istinabeyle   Batman Ağır Ceza Mahkemesi tarafından sorgulanmıştır. Kendisine yöneltilen suçlamaları   reddetmiş, cinayetler sırasında askerliğini yapmakta olduğunu ileri sürmüştür. Aynı gün   serbest bırakılmıştır.   Başvuranların avukatı 30 Mart 2004 tarihinde Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne   gönderdiği mektupta, müvekkillerinin davaya müdahil olarak katılmalarını talep etmiştir. Bu   talep 12 Ekim 2004 tarihinde kabul edilmiştir.   Davanın ilerleyen aşamalarında, cinayetten altı gün kadar önce 28 Şubat 1994 tarihinde,   Abdulhakim Güven’in, cezaevinden, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin izniyle 10   günlüğüne “güvenlik güçlerine terörle mücadele operasyonlarında yardımcı olması için”   serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştır. Esasında Güven, 1994 yılında güvenlik güçlerine yardımcı   olması için çeşitli tarihlerde serbest bırakılmıştır.   Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi Abdulhakim Güven’in fotoğraflarının beklenmesi için   birkaç duruşmayı ertelemiştir.   Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi pek çok ihbar gönderdikten sonra, 27 Ocak 2005 tarihinde   nihayet Abdulhakim Güven’in 17 Ocak 2005 tarihinde çekilen fotoğrafları gönderilmiştir. 29   Mart 2005 tarihinde yapılan duruşma esnasında görgü şahidi A.M.’ye fotoğraflar gösterilmiş   ancak A.M. Abdulhakim Güven’i teşhis edememiştir. A.M. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne   Güven’i en son on yıl önce gördüğünü ve o zaman Güven’in uzun sakalları olduğunu,   fotoğraftaki şahsın sakalı bulunmadığını ifade etmiştir.   Aynı duruşmada savcı Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nden davalıları beraat ettirmesini   istemiştir. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi talebi kabul etmiş, delil yetersizliğinden sanıkları   beraat ettirmiştir. Özellikle, A.M.’nin minibüste başka kişilerle beraber olmasına karşın, iddia   konusu dört adamın kaçırılışı olayına tanıklık eden tek kişi olduğunu göz önünde   bulundurmuştur. Her halükarda, sanıklar muhbir olarak çalışmakta ve güvenlik güçlerine   yardım etmekteydiler. Böyle muhbirler bölge halkı tarafından hoş karşılanmamaktadır. Bu   nedenle A.M.’nin itirafçıların cinayete karıştıklarına ilişkin şahitliği dikkate alınmamıştır.   Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’ne göre, Abdulhakim Güven’in cinayetlerin işlendiği sırada   cezaevinde olmaması bu cinayetlere karıştığı anlamına gelmemektedir. Güven güvenlik   güçlerine operasyonlarda yardım ediyordu. Bu nedenle cinayete karışması mantıklı değildir.   Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi ayrıca ilgili savcıyı faillerin aranmasına devam edilmesi   yönünde bilgilendirmeye karar vermiştir.   Başvuranlar itiraz etmişlerdir. Đtiraz dilekçelerinde, cinayet olayına ilişkin etkili   soruşturma yürütülmesiyle ilgili AĐHS’nin 2. ve 13. maddeleri çerçevesindeki yükümlülüklere   atıfta bulunmuşlar, yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturmanın aksadığını iddia   etmişlerdir. Görgü şahitlerinin cezai soruşturma boyunca tutarlı olduklarını ileri sürmüşlerdir.   Đtirafçı Abdulhakim 6 Mart 1994 tarihinde cezaevinde olduğunu söylediğinde soruşturma   makamlarına yalan söylemiştir. Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi sanıklardan birinin fotoğrafını   bir görgü şahidine göstermiş, sanıklara mahkeme celbi göndermemiştir. Ayrıca soruşturma   makamları jandarma ve güvenlik güçlerinin olaya karıştığına ilişkin ipuçlarını araştırmamış   ve yalnızca iki itirafçı hakkında soruşturma açmıştır. Davayı gören mahkemenin, görgü   şahitlerinin iki itirafçıyı teşhis edebilmeleri için kimlik teşhisine ortam hazırlamadıklarını   savunmuşlardır.   Yargıtay 14 Kasım 2006 tarihinde itirazı reddetmiş, iki sanığın beraatini onamıştır.   Ağustos 2009 tarihli mektuplarında başvuranlar, AĐHM’yi, jandarma için çalışan aynı   iki itirafçı (Abdulhakim Güven ve Adem Yakın), bir yüksek rütbeli subay ve üç istihbarat   memurunun, 2009 yılının Temmuz ayında, dört maktulün öldürülmesiyle aynı tarihlerde   meydana gelen başka şahısların öldürülmeleriyle itham edilip haklarında dava açıldığı   konusunda bilgilendirmişlerdir.   2. Tazminat davasına ilişkin belgeler   Temmuz 2005 tarihinde, başvuranlar Leyla Gasyak, Đsa Akman ve Hanım Candoruk,   maktullerin diğer birkaç mirasçısıyla beraber Şırnak Valiliği’ne dilekçe verip, (27 Temmuz   tarihli ve 5233 Sayılı) Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması   Hakkında Kanun’un hükümleri uyarınca tazminat talebinde bulunmuşlardır. Üç başvuran,   dilekçelerinde, cinayete devletin karıştığı iddialarını yinelemişlerdir.   Şırnak Valiliği 10 Temmuz 2006 tarihinde üç başvuranın yakınlarının “PKK örgütünün   üyeleri tarafından” öldürülmesine ilişkin tazminat talebini kısmen kabul etmiştir. Başvuran   Leyla Gasyak’a eşi Süleyman Gasyak’ın öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 2500 Euro   (EUR) ödenmesine karar verilmiştir. Başvuran Đsa Akman’a oğlu Yahya Akman’ın   öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 5000 Euro (EUR) ödenmesine hükmedilmiştir. Başvuran   Hanım Candoruk’a eşi Ömer Candoruk’ın öldürülmesiyle ilgili olarak yaklaşık 2500 Euro   (EUR) ödenmesine karar verilmiştir. Bu üç maktulün diğer mirasçılarına da değişik   meblağlarda tazminatlar ödenmesine karar verilmiştir.   HUKUK   I. AĐHS’NĐN 2 VE 13. MADDELERĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, AĐHS’nin 2. maddesi ihlal edilerek, dört yakınlarının Savunmacı   Hükümet’in görevlileri tarafından öldürüldüklerinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca, AĐHS’nin   13. maddesine dayanarak, soruşturmanın aksaması nedeniyle, yakınlarının öldürülmelerine   ilişkin etkili bir iç hukuk yolu bulunmadığından şikayetçi olmuşlardır.   Hükümet sözkonusu iddiayı reddetmiş ve soruşturmanın etkili olduğunu ileri sürmüştür.   AĐHM her iki şikayeti de yalnızca AĐHS’nin 2. Maddesi bakımından incelemenin uygun   olduğu kanısındadır.   A. Kabuledilebilirlik   1. Altı ay   Hükümet, başvuranların AĐHS’nin 35/1 maddesinde öngörülen altı ay kuralına   uymadığını ileri sürmüştür. Özellikle Bayram ve Yıldırım - Türkiye (no. 38587/97), AĐHM   2002-III) davasındaki karara atıfta bulunan Hükümet, soruşturmanın etkili olmadığını iddia   eden başvuranların, yakınlarının cesetlerinin 1994 senesi Nisan ayında bulunması ardından   makul bir süre içerisinde başvuruda bulunmaları gerektiğini kaydetmiştir. Ancak başvuranlar,   bu şekilde hareket etmeyerek başvuruda bulunmadan önce dokuz yıl beklemişlerdir.   Başvuranlar, kendilerine yakınlarının jandarma arama noktasında alıkondukları bildirilir   bildirilmez, durumu Cumhuriyet Savcısına ve valiye bildirdiklerini; Cumhuriyet Savcısı ve   valinin kendilerine yakınlarının gözaltında tutulmadıklarını söylediklerini belirtmiştir. Olay   ardından güvenlik güçleri, başvuranları şikayette bulunmamaları hususunda tehdit etmiştir.   Ayrıca, 2002 senesinin Kasım ayında olağanüstü halin kaldırılmasını müteakiben hayatın   normale dönmesi ile birlikte başvuranlar, yetkili mercilere suç duyurusunda bulunmuştur.   AĐHM, Hükümet’in atıfta bulunduğu Bayram ve Yıldırım - Türkiye kararı ile bir dizi   benzer kararda, herhangi bir iç hukuk yolunun mevcut olmaması ya da etkili olmadıklarına   hükmedilmesi halinde, altı aylık süre sınırının ilke olarak şikayette bulunulan olay tarihinden   itibaren işlemeye başladığına karar verdiğini kaydeder. Başvuranın öncelikle iç hukuk yoluna   başvurduğu ancak sonraki aşamada sözkonusu iç hukuk yolunu etkisiz hale getiren koşulların   farkına vardığı ya da varmış olması gerektiği hallere özel istisnai davalarda farklı sonuçlara   varılabilmektedir. Sözkonusu olayda, altı aylık sürenin başvuranın bu koşullardan haberdar   olduğu ya da olması gereken tarihten itibaren işlemeye başladığı kabul edilebilir (bkz. Bulut   ve Yavuz - Türkiye (karar), no. 73065/01, 28 Mayıs 2002 ve bu kararda anılan olaylar).   Mevcut dava koşulları göz önüne alındığında başvuranların yakınları, 1994’te öldürülmüş   ve soruşturma aynı yıl başlatılmıştır. Ancak, dava dosyasında 11 Temmuz 2002’de   Cumhuriyet Savcısına başvuruda bulunana kadar başvuranların, soruşturmada yer alma ya da   soruşturmanın gidişatı hakkında bilgi alma girişiminde bulunduklarını gösteren bilgiler   mevcut değildir. AĐHM, soruşturmanın etkili şekilde yürütülmediğini farz etse dahi,   başvuranların 11 Temmuz 2002’de Cumhuriyet Savcısına başvuruda bulunmadan çok önce   cezai takibatın etkili olmadığından haberdar olduklarının kabul edilmesi gerektiği sonucuna   varır.   Bu nedenle AĐHM, başvuranların yakınlarının öldürülmesi ve 11 Temmuz 2002 tarihine   kadar yürütülen, öldürülmelerine ilişkin soruşturmanın etkili olmadığı hususundaki   şikayetlerinin, öngörülen süre içerisinde yapılmadığı ve AĐHS’nin 35. maddesinin 1. ve 4.   paragrafları uyarınca kabuledilemez olduğu sonucuna varmıştır.   Ancak AĐHM, bir takım davalarda öldürülme koşullarına ışık tutan bilgilerin, sonraki   aşamada kamuya açıklanabileceği kanaatindedir. Bu durumda asıl konu, soruşturma yapmaya   ilişkin usuli bir yükümlülüğün doğup doğmadığı ve ne şekilde doğduğudur. AĐHM bu amaçla   Brecknell - Đngiltere (no. 32457/04, 71. paragraf, 27 Kasım 2007) davasındaki kararında,   makul ya da inanılır bir iddianın mevcut olduğu durumlarda, cinayet failinin teşhisine,   yargılamasına ve cezalandırılmasına ilişkin yeni delil ya da bilgilerin ortaya çıkarılmasının,   yetkili makamların soruşturma hususunda yeni tedbirler almasını gerekli kıldığı kanaatine   varmıştır. Atılması makul olacak adımlar, dava olaylarına göre değişim gösterecektir.   Zamanaşımı, tanıkların yerlerinin belirlenmesi ve olayları güvenilir şekilde hatırlamaları   hususlarında kaçınılmaz olarak engel teşkil edecektir. Bu tür bir soruşturma, bir takım   davalarda, makul olarak, bilgi kaynağının ya da bildirilen yeni delilin güvenirliğinin   doğrulanması ile sınırlandırılabilmektedir.   Bu nedenle AĐHM, mevcut davada Devlet’in ve iki itirafçının yakınlarının öldürülmesine   dahil olduklarını ileri süren başvuranların, 11 Temmuz 2002’de ulusal makamlara sundukları   bilgilerin, önceki paragrafta anılan yeni delil türlerine işaret edip etmediğini inceleyecektir.   AĐHM bu bağlamda adam öldürme hususunda yeni yollar ve bilgiler keşfeden yetkili   makamların iddialara ilişkin yeni bir soruşturma başlatmış olduğunu gözlemler. Müteakiben,   iki itirafçının Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına başlanmıştır. Başvuranlar,   yargılamaya müdahil olarak katılmış ve iki şüpheliyi beraat ettiren karara itiraz etmiştir.   Ayrıca, mahkeme önünde yapılan yargılamada, başvuranların yalnızca Mart 1994 ve Temmuz   arasında yürütülen soruşturmanın değil, aynı zamanda Temmuz 2002’den sonra   yürütülen soruşturmanın ve yapılan yargılamanın etkinliğine de itiraz ettikleri   kaydedilmelidir.   Karşıt olarak, yukarıda kaydedilen Bayram ve Yıldırım ve Bulut ve Yavuz davalarında   faillerin aranmasına, yetkili makamlar ya da başvuranlar tarafından etkili bir girişimde   bulunulmaksızın ya da yetkili makamların dikkatine herhangi bir delil sunulmaksızın uzun   süre devam edilmiştir.   AĐHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, Temmuz 2002’de başvuranlar tarafından yetkili   makamlara sunulan bilgilerin, önemli yeni gelişmelere yol açtığı ve buna bağlı olarak,   başvuranların yakınlarının öldürülmesine ilişkin soruşturma yapma hususundaki usuli   yükümlülüğün, bu tarihten sonra doğduğu kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Hüsna Kara   ve Diğerleri - Türkiye (karar), no. 37446/97, 3 Aralık 2002; Kavak - Türkiye, no. 53489/99,   paragraflar 84-90, 6 Temmuz 2006).   AĐHM, bu noktada, özellikle savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar bağlamında, faillerin   yargılanması ve mahkum edilmesi sağlanırken kamu yararının gözetilmesi nedeniyle   cinayetlerin soruşturulması yönünde, olayların gerçekleşmesinden yıllar sonra ortaya çıkan   yükümlülük olasılığı hususunda aşırı derecede kuralcı olmak için gerekçe bulunmadığını   yineler.   Sonuç olarak, Hükümet’in soruşturmanın etkinliği ve Temmuz 2002’den sonra yapılan   yargılama hususlarında AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında yapılan şikayete itirazı   reddedilmelidir.   2. Mağdur statüsü   Đçyer - Türkiye (no. 18888/02, 12 Ocak 2006) ve Uca - Türkiye (no. 3743/06, 29 Nisan   2008) davalarındaki kabuledilemezlik kararlarına atıfta bulunan Hükümet, yakınlarının   ölümleri hususunda başvuruda bulunmuş ve tazminat almış olmaları nedeniyle başvuranların   bundan böyle AĐHS’nin 34. maddesi bağlamında mağdur statüsünde olduklarını iddia   edemeyeceklerini ileri sürmüştür.   AĐHM öncelikle yetkili makamlar açıkça ya da esas itibariyle AĐHS’nin ihlal edildiğini   kabul ve telafi edene kadar, başvuranın lehinde verilen bir kararın ya da alınan bir tedbirin,   ilke olarak, başvuranın “mağdur” statüsünü ortadan kaldırmaya yeterli olmadığını yineler   (bkz. Nikolova ve Velichkova/Bulgaristan, no. 7888/03, 49. paragraf, 20 Aralık 2007 ve orada   kaydedilen olaylar).   Ayrıca, yaşama hakkından mahrum bırakmaya ilişkin davalarda, Sözleşmeci Devletler,   AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve   cezalandırılmasını sağlayacak etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğü altındadır. AĐHM,   AĐHS’nin 2. maddesi kapsamına giren şikayetler hususunda, bir başvuranın mağdur   statüsünün yalnızca tazminat ödenmesine karar verilerek telafi edildiği durumlarda sözkonusu   yükümlülüğün aldatıcı olacağı kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Yaşa - Türkiye, 2 Eylül   tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1998-VI, 74. paragraf; bkz., aynı zamanda,   Nikolova ve Velichkova, 55. paragraf). Yetkili makamların yaşama hakkından mahrum   bırakma vakalarında yalnızca tazminat ödenmesine karar vermesi aynı zamanda bir takım   davalarda Devlet görevlilerinin, dokunulmazlık sahibi olarak kontrollerindeki kişilerin   haklarını ihlal etmelerine olanak verecek ve her ne kadar birincil derecede önemi haiz olsa da   adam öldürmeye ilişkin hukuki yasaklar, uygulamadaki etkinliklerini yitirecektir (Leonidis -   Yunanistan, no. 43326/05, 46. paragraf, 8 Ocak 2009).   AĐHS’nin 2. maddesi bağlamındaki yaşama hakkından mahrum bırakma vakalarına   ilişkin etkili soruşturmalar yürütme gereği hususunda AĐHM, bu konuda Türkiye aleyhinde   açılan birçok davada, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını   sağlayamaması nedeniyle başvuranların kendi davalarına ilişkin olmayan bir idari iç hukuk   yolunu tüketmek durumunda olmadıklarına karar vermiştir. Bu nedenle, sözkonusu iç hukuk   yolu AĐHS’nin 35/1 maddesi bağlamında etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul edilemez (bkz.,   mutatis mutandis, Tanrıkulu - Türkiye [BD], no. 23763/94, 79. paragraf, AĐHM 1999- IV).   Mevcut davada Şırnak Valiliği, yakınları “PKK mensuplarınca” öldürülen dört   başvurandan üçüne tazminat ödenmesine karar vermiştir. AĐHM’ye, sözkonusu üç başvurana   tazminat ödenmesine karar verilmeden önce Valilik – ya da Valilik adına görevli herhangi bir   makam tarafından – cinayet faillerinin kimliklerinin tespit edilmesi amacıyla soruşturma   yapıldığını gösteren herhangi bir bilgi ya da belge sunulmamıştır. Hükümet, sözkonusu   tazminat prosedürünün, 2. madde bağlamındaki etkili soruşturma yürütme ve dolayısıyla da   yine sözkonusu madde bağlamındaki etkili iç hukuk yollarının mevcudiyeti gereğini   karşıladığını gösteren herhangi bir bilgi ya da belge sunmamıştır.   Yukarıda kaydedilenler ışığında anılan yerleşik içtihadını göz önüne alan AĐHM, dört   başvurandan üçünün kullanmış olduğu tazminat prosedürünün, kendilerine yeterli tatmin   sağlamaması nedeniyle AĐHS’nin 2. maddesi çerçevesinde etkili bir iç hukuk yolu olarak   kabul edilemeyeceği kanaatindedir. Sonuç olarak, Hükümet’in başvuranların mağdur   statüsüne itirazı reddedilmelidir.   AĐHS’nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvuranların soruşturmanın   etkinliğine ve Temmuz 2002’den sonra yapılan yargılamanın etkinliğine ilişkin şikayetlerinin   dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AĐHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da   kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, kabuledilebilir niteliktedir.   B. Esas   Başvuranlar ulusal makamların, yakınlarının öldürülmesine ilişkin yeterli ve etkili bir   soruşturma yürütmediklerini belirtmiştir. Ayrıca, jandarma ve güvenlik güçleri sözkonusu   adam öldürmeye dahil olmamış olsaydı, yetkili makamların öldürmeleri soruşturacaklarını   iddia etmişlerdir.   Hükümet, soruşturmanın etkili olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Şırnak Ağır Ceza   Mahkemesi’nin başvuranların yakınlarının kaçırıldıkları gün arama noktasında görevli   personelin yerini tespit etmemesi ve onları sorgulamamasının, başvuranların olayı yetkili   makamlara zamanında haber vermemelerinden kaynaklandığı kanısındadır. Şırnak Ağır Ceza   Mahkemesi’nin olayın gerçekleştiği sırada nerede olduğu hususunda Abdulhakim Güven’in   verdiği çelişkili bilgileri sorgulamamasına ilişkin olarak Hükümet, Abdulhakim Güven’in   birçok defa güvenlik güçlerine yardım etmek üzere cezaevinden salıverildiğini ve bu nedenle   de olaylardan sekiz yıl kadar sonra salıverilme tarihlerini kesin olarak hatırlayamamasının   normal olduğunu kaydetmiştir. Her halükarda, cezaevinden salıverildiğinde dahi, serbestçe   hareket etmesine müsaade edilmemiş ve güvenlik güçlerinin kontrolünde tutulmuştur.   AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesi kapsamındaki yaşama hakkının korunması   yükümlülüğünün, Devlet’in AĐHS’nin 1. maddesi kapsamındaki “yetkili alanına dahil olan   herkese AĐHS’de tanımlanan hak ve özgürlükleri sağlama” yükümlülüğü ile birlikte, dolaylı   olarak, şahısların güç kullanımı sonucu öldürülmesi hallerinde etkili bir resmi soruşturma   yapılmasını gerekli kıldığını yineler (bkz., mutatis mutandis, McCann - Đngiltere, no.   19009/04, 161. paragraf, 13 Mayıs 2008; Kaya - Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar,   Raporlar, 1998-I, 105. paragraf). AĐHM bu bağlamda sözkonusu yükümlülüğün, öldürmeye   bir devlet yetkilisinin neden olmadığının açık olduğu durumlarla sınırlı olmadığını kaydeder   (bkz. Salman - Türkiye [BD], no. 21986/93, 105. paragraf, AĐHM 2000-VII).   Soruşturma, sorumluların kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını   sağlayacak kadar etkili olmalıdır (bkz. Oğur - Türkiye [BD], no. 21954/93, 88. paragraf,   AĐHM 1999-III). Bu, sonuca değil, yönteme dayalı bir yükümlülüktür. Yetkili makamlar,   inter alia, görgü şahitlerinin ifadelerini de kapsayan delilleri güvence altına almak için   mevcut tüm makul adımları atmalıydı (bkz. Tanrıkulu, 109. paragraf). Soruşturmada, sorumlu   kişinin kimliğinin tespit edilmesini zorlaştıracak herhangi bir eksiklik, sözkonusu standardın   çiğnenmesi riskine yol açacaktır.   AĐHM, mevcut dava olayları hususunda, ilk olarak, başvuranların ve görgü şahitlerinin   jandarmaların, yakınlarının kaçırılması ve öldürülmesine dahil olduklarına ilişkin   yineledikleri ifadelerine rağmen, dava dosyasında arama noktasında veya yakınlardaki   Bozalan Köyü Jandarma Karakolu’nda görevli personelin kimliklerini tespit etme ve onları   sorgulama girişiminde bulunulduğunu gösteren bilgiler mevcut değildir. Ulusal makamların,   güvenlik güçlerinin öldürmeye dahil oldukları ihtimaline ehemmiyet vermemeleri, ilk derece   mahkemesinin vardığı sonuçtan da anlaşılmaktadır. Hükümet’in de paylaştığı sözkonusu   sonuca göre, davalılardan birinin sözkonusu tarihte güvenlik güçlerinin düzenledikleri   operasyona yardımcı olması, sözkonusu adam öldürmelere dahil olduğunu göstermez.   AĐHM, adam öldürmekle suçlanan iki itirafçının, hiçbir zaman ilk derece mahkemesi   önüne çıkmadıklarını gözlemler. Türk yasalarına göre, aleyhlerinde yapılan cezai takibat   sırasında tutuklu yargılanmayan davalıların, ilk derece mahkemesi duruşmalarına katılmama   hakları bulunduğunu kaydeder. Mevcut davada olduğu gibi, ilk derece mahkemelerince   yayımlanan istinabe müzekkerelerine göre, bu tür davalıların ifadeleri, yaşadıkları yerlerde   bulunan cezai mahkemelerince alınmaktadır. Ancak AĐHM, mevcut dava koşullarında, ilk   derece mahkemesinin iki davalının katılımını sağlamamasının, etkili bir soruşturmanın   gereklerine uygun olmadığı kanaatindedir. Katılımın sağlanmaması, yalnız ilk derece   mahkemesini direk olarak davalıları başvuranların avukatları huzurunda sorgulamaktan   alıkoymaz, aynı zamanda görgü şahitlerinin davalıları teşhis etmesini de engeller. Bu   bağlamda AĐHM, olayın en önemli tanığının, Cumhuriyet Savcısına iki davalıyı, bir kimlik   kontrolü sırasında teşhis etmek istediğini bildirdiğini gözlemler. Başvuranlar, Yargıtay’ın   dikkatini ilk derece mahkemesinin bu tür bir prosedür sağlayamamasına çekmişlerdir. Ancak,   temyiz dilekçelerinde başvuranların belirtmiş oldukları gibi, Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi   davalılardan birinin fotoğrafını sözkonusu görgü şahidine göstermiştir. AĐHM, bu bağlamda,   sözkonusu fotoğrafları ele geçirmenin bile ilk derece mahkemesinin bir seneden fazla   zamanını aldığını ve birçok hatırlatma gerektirdiğini kaydeder.   AĐHM ayrıca davalılardan birinin bulunduğu yerle ilgili verdiği yanıltıcı bilginin dahi ilk   derece mahkemesini davalıyı bir istinabe müzekkeresi ile bir başka mahkemenin yardımını   alarak direk ya da dolaylı olarak sorgulamaya teşvik etmemiştir.   Yukarıda anılan soruşturmada tespit edilen eksiklikler ışığında AĐHM, ulusal   makamların, başvuranların yakınlarının öldürülmesi hususunda AĐHS’nin 2. maddesinin   gerektirdiği gibi etkili bir soruşturma yürütmediği sonucuna varmıştır.   Bu nedenle AĐHM, AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiği sonucuna   varmıştır.   II. AĐHS’NĐN 3. MADDESĐNĐN ĐHLAL EDĐLDĐĞĐ ĐDDĐASI   Başvuranlar, yetkili makamların iddialarına kayıtsız kalmasının, AĐHS’nin 3. maddesi   bağlamında insanlık dışı muamele anlamına geldiğinden şikayetçi olmuştur.   Hükümet, görüşlerinde bu şikayete cevap vermemiştir.   AĐHM, yetkili makamların etkili bir soruşturma yürütmemesinin, başvuranlar hususunda   AĐHS’nin 3. maddesine aykırı bir muamele teşkil edip etmediği konusunun, AĐHS’nin 2.   maddesine dayanılarak yapılan şikayetten farklı olduğu kanaatindedir. 2. madde kapsamındaki   şikayet, usuli gereklere ilişkin olup 3. madde çerçevesindeki kötü muamele ile ilgili değildir   (bkz. Tahsin Acar - Türkiye [BD], no. 26307/95, 237. paragraf, 8 Nisan 2004).   Başvuranlar, yakınlarının öldürülmesi hakkında yapılan soruşturmanın yetersizliği   nedeniyle açıkça manevi ve ruhsal sıkıntılar yaşamış oldukları halde AĐHM, başvuranlar   hususunda, 3. maddenin ayrıca ihlal edildiği sonucuna varılmasını haklı çıkaracak özel   unsurlar tespit edilmediği kanaatindedir (ibid, 239. paragraf ve burada anılan hususlar; bkz.   Dündar - Türkiye, no. 26972/95, 91. paragraf, 20 Eylül 2005; Çelikbilek - Türkiye, no.   27693/95, paragraflar 98-99, 31 Mayıs 2005 ve burada anılan hususlar).   Bu nedenle, sözkonusu şikayetin dayanaktan yoksun olduğu ve AĐHS’nin 35.   paragrafının 3. ve 4. maddeleri bağlamında reddedilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.   III. AĐHS’NĐN 41. MADDESĐNĐN UYGULANMASI   AĐHS’nin 41. maddesine göre:   “Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci   Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete   uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder.”   A. Tazminat   Birinci başvuran Sabri Gasyak, maddi tazminat olarak 100,000 Euro ve manevi tazminat   olarak 200,000 Euro talep etmiştir.   Diğer üç başvurandan her biri maddi tazminat olarak 92,000 Euro ve manevi tazminat   olarak 200,000 Euro talep etmiştir. Sözkonusu üç başvuran, maddi tazminat taleplerini ifade   ederken Valilik tarafından kendilerine ve yakınlarına ödenen tazminat meblağlarını göz önüne   almıştır.   Hükümet, başvuranların taleplerini destekleyen deliller sunmadıklarını ve talep ettikleri   meblağların, dava koşulları altında haklı sebeplere dayanmadığını ileri sürmüştür.   AĐHM, tespit edilen ihlal ve ileri sürülen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığı   kanısındadır; bu nedenle, sözkonusu talebi reddeder. Ancak, benzer davaları göz (bkz. Nesibe   Haran - Türkiye, no. 28299/95, 107. paragraf, 6 Ekim 2005; bkz. ayrıca Dündar, 109.   paragraf) önüne alarak ve hakkaniyet temelinde, başvuranların her birine manevi tazminat   olarak 10,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.   B. Yargılama masraf ve giderleri   Başvuranlar ayrıca ulusal mahkemeler ve AĐHM önünde yaptıkları masraf ve harcamalar   için 6,400 Euro talep etmiştir. Taleplerini desteklemek için avukatlarının dava üzerinde   harcadığı saatlerin bir listesini sunmuşlardır.   Hükümet, bu talebe itiraz etmiştir.   AĐHM içtihadına göre, bir başvuran ancak gerçekten gerekli olduklarını ve meblağın   makul olduğunu ispatladığı müddetçe yargılama masraf ve giderlerinin tazminine hak kazanır.   Mevcut davada, sunulan belgeleri ve yukarıda kaydedilen kriterleri göz önüne alan AĐHM,   başvuranlara, toplam olarak, tüm başlıklar altındaki yargılama masraf ve giderlerini kapsayan   4,000 Euro tazminat ödenmesini makul bulmuştur.   C. Gecikme faizi   AĐHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı   faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.   AĐHM YUKARIDAKĐ GEREKÇELERE DAYANARAK,   1. Oybirliğiyle adam öldürme hususunda Temmuz 2002’den sonra yürütülen soruşturmanın   etkinliğine ilişkin AĐHS’nin 2. maddesi bağlamında yapılan şikayetin kabuledilebilir, ve oy   çokluğuyla diğer şikayetlerin kabuledilemez olduğuna;   2. Oybirliğiyle Savunmacı Devlet makamlarının etkili bir soruşturma yürütmemesi hususunda   AĐHS’nin 2. maddesinin usul açısından ihlal edildiğine;   3. Oybirliğiyle;   (a) Savunmacı Devlet’in başvuranlara, AĐHS’nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın   kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme gününde geçerli olan kur üzerinden   Sorumlu Devlet’in ulusal para birimine çevrilerek:   (i) Başvuranların her birine 10,000 Euro (on bin Euro) manevi tazminat ve   uygulanabilecek her tür vergi,   (ii) Yargılama masraf ve giderleri için başvuranlara toplam olarak 4,000 Euro (dört bin   Euro) ve uygulanabilecek her tür verginin ödenmesine,   b. Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için   Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan   eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;   4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine,   KARAR VERMĐŞTĐR.   Đngilizce hazırlanmış, AĐHM Đç Tüzüğü’nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 13 Ekim   tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło