28290/95

WyrokETPCz2005-03-22ECLI:CE:ECHR:2005:0322JUD002829095

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy nieskuteczne śledztwo w sprawie zabójstwa, w tym zaniedbania w zabezpieczaniu dowodów i brak skutecznego przesłuchiwania świadków (w tym posłów), naruszyło proceduralny aspekt prawa do życia (art. 2 Konwencji) oraz prawo do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji)?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że państwo ma proceduralny obowiązek przeprowadzenia skutecznego śledztwa w przypadku utraty życia, które musi być niezależne, szybkie i zdolne do zidentyfikowania i ukarania sprawców. W niniejszej sprawie śledztwo krajowe było nieskuteczne, ponieważ nie zabezpieczono kluczowych dowodów, nie zbadano poważnie wszystkich hipotez dotyczących sprawców i motywów, a także nie zebrano wszystkich niezbędnych zeznań świadków, w tym posłów, pomimo braku przeszkód prawnych w ich przesłuchaniu. Trybunał podkreślił, że immunitet parlamentarny nie powinien utrudniać śledztwa w sprawach niezwiązanych z działalnością parlamentarną. Nieskuteczność śledztwa uniemożliwiła skarżącemu skorzystanie z innych krajowych środków odwoławczych w celu uzyskania odszkodowania, co doprowadziło do naruszenia art. 13 w związku z art. 2.
Stan faktyczny
Skarżący, Erol Güngör, jest ojcem Mustafy Güngöra, 22-letniego studenta, który został zamordowany 24 czerwca 1991 roku w mieszkaniu w kompleksie mieszkalnym dla posłów w Ankarze. Rodzice byli wówczas poza domem. Ciało syna znaleźli jego znajomi. Policja wszczęła śledztwo, ale nie odnaleziono łusek ani odcisków palców, a niektóre przedmioty z miejsca zbrodni zaginęły lub zostały błędnie zidentyfikowane. W toku śledztwa pojawiły się różne teorie dotyczące sprawców, w tym dotyczące osób związanych z posłami mieszkającymi w tym samym kompleksie. Pomimo inicjatyw parlamentarnych i wezwań do przesłuchania posłów, śledztwo krajowe pozostało bezskuteczne, a sprawców nie zidentyfikowano. Ustawa o amnestii z 2000 roku uniemożliwiła śledztwo w sprawie ewentualnych zaniedbań urzędników.
Rozstrzygnięcie
Trybunał, jednomyślnie: 1. Oddalił wstępne zarzuty Rządu. 2. Stwierdził brak naruszenia art. 2 Konwencji w aspekcie materialnym (dotyczącym ochrony życia Mustafy Güngöra). 3. Stwierdził naruszenie art. 2 Konwencji w aspekcie proceduralnym (dotyczącym braku skutecznego śledztwa). 4. Stwierdził naruszenie art. 13 Konwencji. 5. Stwierdził brak naruszenia art. 3 Konwencji. 6. Uznał, że stwierdzenie naruszenia stanowi wystarczające słuszne zadośćuczynienie za doznaną szkodę niemajątkową. 7. Zasądził od Rządu pozwanego na rzecz skarżącego kwotę 2000 EUR tytułem kosztów i wydatków, płatną w lirach tureckich po kursie z dnia płatności, powiększoną o odsetki ustawowe. 8. Oddalił pozostałe żądania dotyczące słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   GÜNGÖR - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no:28290/95)   KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ   STRAZBURG   MART 2005   Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 28290/95 başvuru no’lu davanın nedeni,   Türk vatandaşı Erol Güngör’ün (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’na, 14 Temmuz   tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi’nin (AİHS) eski 25.   maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, İzmir Barosu avukatlarından G. Dinç   tarafından temsil edilmektedir.   OLAYLAR   DAVA KOŞULLARI   A. Başvuranın oğlunun öldürülmesi   Haziran 1991 tarihinde, başvuran ve eşi Ankara’da ikamet ettikleri Milletvekili   lojmanlarından ayrılarak İzmir’e giderler ve geride 22 yaşındaki üniversite öğrencisi oğulları   Mustafa Güngör’ü bırakırlar.   Haziran 1991 tarihinde, M. Güngör, üniversiteden arkadaşı Ç.T. adlı bir kız ile   karşılaşır ve iki gün sonrası için Güngör ailesinin lojmanında buluşmak üzere sözleşirler.   Haziran 1991 tarihinde, 12.00 ve 13.00 saatleri arasında başvuranın oğlu, Ç.T. ve   erkek kardeşi tarafından yatağında ölü bulunur. Bu iki kişi önce babalarına haber vermişler,   babaları da saat 17.00 sularında polisi haberdar etmiştir. 1991/52269 dosya numarası ile sor-   uşturma açılmış, polis Ç.T. ve erkek kardeşini gözaltına almış ve bu kişiler, sorguları yapıldık-   tan sonra serbest bırakılmışlardır.   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2005. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   B. Yürütülen cezai ve meclis soruşturmaları   Aynı gün polisler, maktulün odasını video kaydına almıştır. Bu kayda göre etajer üzer-   inde bir çeşit kutu veya çanta ve parfüm şişeleri gibi çeşitli nesneler, yan odada da masa üzer-   ine bırakılmış bir şövalye yüzüğü bulunuyordu. Ayrıca polisler, kınalı saç tellerine rastlamış   ve cesedin banyodan yatağa taşındığını tespit etmişlerdir.   Haziran 1991 tarihinde, soruşturma yapan polisler, başvurana, oğlunun göğüs, boyun ve   burundan bıçakla yaralandığını söyleyerek, şüphelendiği bir kişinin veya oğlunun düşmanının   bulunup bulunmadığını sormuşlardır.   Aynı tarihte, saat 21.00 sularında otopsiye başlanmış ve otopsi saat 00.30 sularında   tamamlanmıştır. Otopsi raporunun sonucuna göre, 22 kalibrelik bir tabancadan ateş edilen   kurşun burun kısmından girip kafa arkasından çıkmış, fakat olay yerinde hiçbir mermiye ve   kovana rastlanmamıştır. Adli tıp tabipleri ayrıca biri sağ boyun hizasında diğeri öldürücü   olduğu anlaşılan göğüs hizasında yer alan iki bıçak yarası tespit etmişlerdir.   Bu tarihten itibaren, cinayet olayı basında geniş bir şekilde yer almış ve çeşitli cinayet   senaryoları dile getirilmiştir.   Temmuz 1991 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı, Mustafa   Güngör’ün ölümü hakkında meclis soruşturmasının açılmasını emretmiş ve durum hakkında   bilgi almak için Ankara Emniyet Müdürü’nü davet etmiştir.   Temmuz 1991 tarihinde, Ankara Adli Tıp Kurumu Svcılığın talep ettiği toksikolojik   inceleme raporunu tamamlayarak Savcılığa iletmiştir. Bu rapora göre M. Güngör’ün kanındaki   alkol oranı % 8 olarak belirlenmiştir.   Ağustos 1991 tarihinde, başvuran bütün Milletvekilleri’ne mektup göndererek,   oğlunu öldürenlerin tespit edilmesi için polise yardımcı olmalarını rica etmiştir.   Başvuran, TBMM’nin 27 Ağustos 1991 tarihli oturumunda, oğlunun öldürülmesi olayı   ile ilgili söz almış, basında ve milletvekilleri arasında dolaşan söylentileri hatırlatarak, söylentilerin,   oğlunun aynı sitede oturan ve eşini kıskanan, milletvekillerinden birinin “adamları” tarafından   ya da yine aynı sitede oturan Milletvekili çocuklarından oluşan genç bir grup tarafından   öldürülmesi olduğunu dile getirmiştir. Başvuran, yine duyumlarına dayanarak, bu olayda adı   geçen bütün Milletvekillerinin doğu ve güneydoğu kökenli olduklarını belirtmiştir ve İçişleri   Bakanlığı’ndan soruşturmanın hangi aşamada olduğunu açıklamasını talep etmiştir.   Bunun üzerine İçişleri Bakanı söz alarak, polisin soruşturma çerçevesinde aralarında   maktulün on yedi arkadaşı, iki komiser ve Milletvekili lojmanlarının güvenliğinden sorumlu   on iki kişinin yer aldığı çok sayıda kişi ve görgü tanığını dinlediğini ifade etmiştir. Ayrıca   bütün Milletvekillerine olayla ilgili ifade vermeleri yönünde çağrıda bulunulmuş; fakat Mil-   letvekillerinden hiçbiri, kendi isteğiyle ifade vermeye gelmemiştir.   Eylül 1991 tarihinde başvuran, Savcılık’tan cinayet günü nöbetçi olan polislerin   kimliklerinin tespit edilmesini talep etmiştir.   Kasım – 26 Aralık 1991 tarihleri arasında, ekim ayından itibaren artık Milletvekili   olmayan başvuran, Cumhurbaşkanı’na, Başbakan’a, Başbakan Yardımcısı’na, İçişleri ve   Adalet Bakanları’na ve diğer ilgili siyasi ve idari kişilere başvurarak yürütülen soruşturmanın   iyi işlemesi yönünde katkıda bulunmaları için başvurularda bulunmuştur.   Bir yıl sonuçsuz kalan bir soruşturma sürecinin ardından başvuran yeniden Meclis   karar mercilerine, İçişleri Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkililerine, 6 Ocak - 21 Nisan 1992   tarihleri arasında gönderilen yazılarla başvuruda bulunur.   Bu sırada, başvuranın talebi üzerine 21 Ocak 1992 tarihinde cinayet mahallinde   yapılan inceleme neticesinde etajer üzerindeki nesneler ve video kaydına alınan yüzüğün   kaybolduğu tespit edilmiştir. 10 Şubat 1992 tarihinde, polisler yeniden olay yerine gitmiş,   video kaydında yüzük olarak görünen nesnenin siyasi bir parti olan SHP’nin rozeti veya   mobilya montajında kullanılan haki renkli bir cıvata olduğunu gözlemlemişlerdir. Bu tespitler,   sözkonusu nesnelere ilişkin 28 Şubat 1992 tarihinde, hazırlanan arama tutanağınca da   doğrulanmıştır.   Nisan 1992 tarihinde, başvuran olay yerinde kaydedilen video kayıtlarının yeniden   incelenmesini talep etmiştir. 29 Mayıs 1992 tarihinde, Emniyet Müdürlüğü, bilirkişilere göre,   masa üzerinde görünen nesneyi kesin bir şekilde tanımlamanın imkansız olduğu, buna karşın   etajer üzerindeki nesnelerin birinin alet çantası olduğu yönünde başvurana bilgi vermiştir.   Şubat 1993 tarihinde, TBMM, Anayasa’nın 98. maddesi gereğince, «faili meçhul   siyasi cinayetler» konusunda bir tetkik komisyonunun incelemeler yapıp rapor hazırlamasını   kararlaştırmıştır.   Aralık 1994 tarihinde, Ankara Cumhuriyet Savcısı, Mustafa Güngör’ün   öldürülmesi ile ilgili olarak ilgili bütün Milletvekillerine görgü tanıklığı yapmaları için   çağrıda bulunmuştur. Oysa dosyadan, sadece beş Milletvekilinin bu konuda açıklama yaptığı   ortaya çıkmaktadır.   Nisan 1995’te sözüedilen TBMM İnceleme Komisyonu, 10/90 numaralı raporu   sunmuştur.   Nisan 1998 tarihinde başvuran, oğlunun ölümüyle ve yürütülen soruşturmalardaki   eksiklerle ilgili hazırlamış olduğu 57 sayfalık raporu Başbakan’a iletmiş, raporda resmi   evraklara ve beyanlara göndermede bulunarak adalet mekanizmasının işleyişi önünde engel   teşkil eden kimi noktalara da dikkat çekmiştir.   Nisan 1999 tarihinden önce, işlenen bazı suçlara ilişkin 4616 sayılı Af Yasası   Resmi Gazete’de, 22 Aralık 2000 tarihinde yayımlanmıştır. Bu kanun uyarınca, başvuranın   açmış olduğu davada soruşturmayı yürüten yetkililerin olası bütün ihmal ve kusurlarının   soruşturulması artık mümkün olmamaktadır.   Türkiye’de 7 Kasım 2003 tarihinde, basında yer alan bazı makalelere göre, o dönemki   İçişleri Bakanı, davayla ilgilenmiş olan Cumhuriyet Savcısı ile yapılacak işbirliği ile Ankara   Emniyet Müdürlüğü’nü, Mustafa Güngör’ün ölüm olayıyla ilgili cezai soruşturmanın yeniden   açılması amacıyla bünyesinde özel bir birim oluşturmakla görevlendirmiştir. Bu amaçla ilk   olarak, olayların meydana geldiği dönemde dinlenemeyen Milletvekili ve aile yakınlarının   isim listesinin oluşturulması öngörülmüştür.   Şubat 2005 tarihinde, TBMM, Mustafa Güngör’ün ölüm olayı hakkında soruşturma   komisyonunun oluşturulmasına karar vermiştir.   HUKUK AÇISINDAN   I. HÜKÜMET’İN ÖN İTİRAZLARI HAKKINDA   Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediğini ileri sürmektedir, zira başvurunun   yapıldığı tarihte ulusal düzeyde, henüz hiçbir nihai kararın bulunmadığını öne sürmüştür.   Hükümet ayrıca, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmekle yükümlü olmadığı   varsayıldığı durumunda, altı aylık sürenin, Mustafa Güngör’ün öldüğü 23 Haziran 1991   tarihinden itibaren hesaplanacağından dolayı, gecikmeli olduğu için başvurunun ret edilmesi   gerektiğini savunmaktadır.   Başvuran, bu olayda yetkililerin, AİHS’nin 2. maddesine göre re’sen soruşturma   başlatmakla yükümlü olduklarını ve soruşturma mekanizmasını hareketlendirmek için,   kendisinin bizzat birçok müracaatta bulunduğunu ileri sürerek, bu savlara itiraz etmektedir.   AİHM, daha önce işbu başvurunun kabuledilebilirliğine ilişkin kararında, Hükümetin   yaptığı ön itirazların, davada ulusal aşamada yürütülen ceza soruşturmasının etkinliğinin   incelenmesi, yani AİHS’nin 2. maddesinin incelenmesi ile bağlantılı olduğunu belirtmiştir.   Dolayısıyla AİHM, bu şikayetlerin esasına ilişkin vardığı sonuç ışığında, bu noktadaki   incelemeyi tekrar ele alacaktır.   II. AİHS’NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, güvenlik güçlerinin çok iyi korunan bir sitede meydana gelen oğlunun ölüm   olayını engelleyemediğinden dolayı, bu hükmün maddi yönden açıkça ihlal edildiğini iddia   etmektedir. Başvuran ayrıca, 2. maddenin ölüm olayının ardından yürütülen soruşturmadaki   eksiklik nedeniyle usul bakımından ihlal edildiğini savunmaktadır.   A. Yaşam hakkının korunmasında Devletin pozitif yükümlülüğü hakkında   1. Tarafların savları   a) Başvuran   Başvuran, etkili şekilde uygulanmasının Meclis Başkanı’nın görevi alanına giren,   Milletvekili lojmanlarının bulunduğu site hakkındaki güvenlik yönetmeliği tarafından   öngörülen yönergelere güvenlik güçlerinin riayet etmediklerini ileri sürmektedir. Başvuran,   Osman-İngiltere kararına ( 28 Ekim 1998 tarihli karar, 1998-VIII, s. 3124) atıfta bulunarak,   yetkililerin oğlunun yaşamını koruma görevini yerine getiremediklerine kanaat getirmektedir.   b) Hükümet   Hükümet, başvuranın oğlunun yaşamı için gerçek ve doğrudan hiçbir riskin   bulunmadığını ve dolayısıyla güvenlik güçlerinin kurbanı korumak amacıyla özel tedbirler   almaları için bir nedeninin bulunmadığını savunmaktadır.   2. AİHM’nin takdiri   a) Genel ilkeler   2§1 maddesinin ilk cümlesi, devlete, hem kasıtlı ve usulsüz şekilde ölüme sebebiyet   vermekten sakınmayı hem de yargısına tabi kimselerin yaşam hakkını korumak için gerekli   tedbirleri almayı zorunlu kılmaktadır (9 Haziran 1998 tarihli L.C.B.-İngiltere kararı, 1998-III,   s. 1403, § 36). Bu da devlet için, kişi haklarının ihlal edilmesinde caydırıcı olan ve bu ihlalleri   öngörmek, önlemek ve cezalandırmak için tasarlanmış bir uygulama mekanizmasına dayanan   somut bir ceza hukuku oluşturarak yaşam hakkının tanınması temel görevi anlamına   gelmektedir. Sonuç itibariyle, AİHS’nin 2. maddesi, yetkililere, çok iyi tanımlanmış bazı   koşullarda, başkasının işlediği suç fiilleriyle yaşamı tehdit edilen kişiyi korumak amacıyla,   önleyici tedbir olarak pratik önlemler alma pozitif yükümlülüğünü getirebilir (sözüedilen   Osman, s. 3159, § 115).   Günümüz toplumlarında, ne polisin görevini yerine getirmekte karşılaştığı zorlukları,   ne insan tutumlarının öngörülemez olmasını, ne de öncelik ve olanaklar açısından yapılan   harekat tercihlerini gözardı etmeksizin, bu yükümlülüğü, yetkililer için katlanılamayacak veya   aşırı bir yük yüklemediği şeklinde yorumlamak gerekir. Dolayısıyla, yaşam hakkındaki her   tehdit, AİHS uyarınca, yetkililerin bunun gerçekleşmesini engelleyecek somut tedbirler   almalarını gerektirmemektedir. Pozitif yükümlülüğün varlığından söz etmek için, yetkililerin,   belirli bir kimsenin yaşamında gerçekten ve dolaylı olarak başkasının cinayet fiillerinden   dolayı tehdit altında olduğunu bildikleri veya o anda bilmelerinin gerektiği ortaya   konulmalıdır. Buna ek olarak, yetkililerin, bunu bilmelerine karşın, yetkileri çerçevesinde   makul olarak bu riski ortadan kaldırabilecek nitelikte olan tedbirleri almadıkları açığa   çıkarılmalıdır (sözüedilen Osman, s.3159-3160, § 116, Paul ve Audrey Edwards-İngiltere, no:   46477/99, 2002-II, § 55).   b) Davadaki uygulama   Mustafa Güngör’ün yaşamı için gerçek ve dolaylı riskin bulunması konusunda,   dosyadaki ne belgelerden ne de tarafların görüşlerinden Ankara’da yaşayan diğer herhangi bir   vatandaşa göre bu kişiye özgü bir tehdidin bulunmadığı görülmektedir. Üstelik devlet   lojmanlarına olan sınırlı ve kontrollü girişler gözönünde bulundurulursa, cinayetin işlendiği   yer yüksek risk taşıyan bir yer de değildi. AİHM önünde, kurbanın devlet görevlileri   tarafından öldürüldüğü veya devlet lojmanlarında oturanların ve ziyaretçilerinin yaşamı için   tehlike oluşturdukları iddia edilmemiştir.   Dolayısıyla, Mustafa Güngör’ün yaşamında gerçek ve dolaylı bir riskin olduğunu   savunmak makul olmayacaktır. Öyleyse yetkililerin benzeri bir riski ortadan kaldırmak   amacıyla özel tedbirler almalarının gerekip gerekmediğini araştırmaya lüzum yoktur.   Suç bölgesine sınırlı ve kontrollü yapılan girişin, cinayet faillerinin tespit edilip   yakalanmasını kolaylaştırması gerektiği yönündeki başvuranın iddiası, bu davada daha çok,   yürütülen ceza soruşturmasının etkinliği ile ilintilidir.   Dolayısıyla yaşamın korunmasına ilişkin pozitif yükümlülük konusunda AİHS’nin 2.   maddesinin ihlali bulunmamaktadır.   B. Etkin soruşturmaların yürütülmesine yönelik usul yükümlülüğü hakkında   1. Tarafların iddiaları   a) Başvuran   Başvuran, adli yetkililerin, bazı Milletvekillerinin veya yakınlarının olaya   karışmalarından korktuklarından dolayı, gerekli tanık ifadelerini toplamakta ve varolan izleri   takip etmekte yetersiz kaldıklarını savunmaktadır. Yetkililer, maddi kanıt unsurlarının   dosyadan kaybolmalarını engelleyememişlerdir. Ayrıca, ilgili, ceza soruşturmasına etkin bir   şekilde katılamamıştır.   Başvurana göre, unsurlar bazı Milletvekili veya aile fertlerinin sorumluluğunun   belirtisi olarak görünse de, TBMM Başkanlığı, etkin bir meclis soruşturmasının   yürütülmesine özen göstermemiştir.   b) Hükümet   Hükümet, sözkonusu cinayet olayının koşulları hakkında ceza soruşturmasının   Savcılık tarafından polislerle işbirliği halinde yürütüldüğünü savunmaktadır. Polisler, olası   bütün tanık ifadelerini toplamak için çaba sarf etmişlerdir. Yetkililer, kanıt unsurlarını   muhafaza etmek için gerekli tedbirleri almış ve ölüm nedenlerini ortaya koyan otopsiyi   yapmışlardır.   Bu davada, polisler cinayet silahlarını ele geçirmiş olmasalar, kovan bulamasalar veya   parmak izine rastlamasalar dahi, yetkililer olabilecek her türlü iddiaları gözönünde   bulundurmuşlardır. Milletvekili dokunulmazlığı, yetkililerin milletvekillerini tanık olarak   dinlemeleri için engel teşkil etmemektedir. Bu davada, dedektifler başvuranın oturduğu   sokağa yakın sokaklarda oturan Milletvekili ve aile fertlerini dinlemişlerdir. Hiçbir   Milletvekili tanık ifadesini vermemek için dokunulmazlığını ileri sürmemiştir. Ceza   soruşturması hala devam etmekte olup, 2. maddenin zorunlu kıldığı pozitif yükümlülüğüne   riayet edilmiştir.   2. AİHM’nin takdiri   a) Genel ilkeler   AİHS’nin 1. maddesinin devlet için zorunlu kıldığı “yargısına tabi her kişiye AİHS’de   tanımlanan hak ve özgürlükleri tanımak” olan genel görev ile beraber, AİHS’nin 2.   maddesinin yer verdiği yaşam hakkını koruma yükümlülüğü, sonuç itibariyle, bir kişi kuvvete   başvurmanın ardından yaşamını kaybettiğinde, etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını   gerektirir. Benzeri bir soruşturmanın başlıca amacı, yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların   etkin bir şekilde uygulamaya konmasını sağlamaktadır. Bu amaçların gerçekleşmesini   sağlayacak nitelikte olacak ne tür bir soruşturma uygulanabilir konusuna gelince, bu konu   koşullara göre değişebilir. Ancak, ne şekilde yapılırsa yapılsın, yetkililer soruna dikkatleri   çekildiği andan itibaren re’sen harekete geçmelidirler. Yetkililer, şikayetin açıkça yapılması   veya soruşturma işlemini başlatma sorumluluğunu kurbanın yakınlarına bırakmamalıdırlar   (sözüedilen Paul ve Audrey Edwards, § 69).   Bir cinayet hakkında yürütülen soruşturmanın etkin olabilmesi için, genel olarak,   soruşturma yapmakla yükümlü kişilerin ve sorgulamaları yapanların olaylara karışanlardan   bağımsız olmaları gerektiği düşünülebilir (Bkz. örneğin, 27 Temmuz 1998 tarihli Güleç-   Türkiye kararı, 1998-IV, s. 1733, §§ 81-82 ve Oğur-Türkiye kararı, no: 21954/93, §§ 91-92,   1999-III). Bu da, hiyerarşi olarak veya kurumsal her türlü bağın bulunmamasıyla beraber,   uygulamada da bağımsızlık gerektirmektedir (Bkz. örneğin, 28 Temmuz 1998 tarihli Ergi-   Türkiye kararı, 1998-IV, s. 1778-1779, §§ 83-84 ve yakın zamandaki Kuzey İrlanda davaları,   örneğin Hugh Jordan-İngiltere, no: 24746/94, § 120, 4 Mayıs 2001 ve Kelly ve diğerleri-   İngiltere, no: 30054/96, § 114, 4 Mayıs 2001).   Yürütülen soruşturma, sorumluların tespit edilmesi ve cezalandırılmasını   sağlayabilmesi için etkin olmak durumundadır (sözü edilen Oğur, § 88). Davanın   sonuçlanmasından daha önemlisi bir sonuca ulaşmak için tüm yolları kullanmak hükümlülüğü   bulunmaktadır. Yetkililerin, olaya ilişkin kanıtların toplanabilmesi amacıyla, makul olarak   kendileri için ulaşılabilir olan tedbirleri almaları gerekir. Bu kanıtlar, özellikle görgü   tanıklarının verdiği beyanlar, teknik ve bilimsel alanda çalışma yapan polisin aldığı notlar ve   gerektiğinde, kurbanın maruz kaldığı yaralanmaların tam ve kesin tanımını yapan bir otopsi   ile beraber özellikle ölüm nedenine ilişkin klinik saptamalar üzerinde objektif olarak yapılan   analiz olabilir (Bkz. örneğin Salman-Türkiye, no: 21986/93, § 106, 2000-VII, Tanrıkulu-   Türkiye, no: 23763/94, § 109, 1999-IV ve Gül-Türkiye, no: 22676/93, § 89, 14 Aralık 2000).   Kurbanın ölüm nedenini oluşturma yetisine veya sorumlu kişi veya kişilerin tespit edilmesine   zarar verecek yöndeki her türlü soruşturma hatası, bu soruşturmanın etkisiz olmasıyla   sonuçlanabilir (adli soruşturmayı yürüten memur için, ölüme sebebiyet vermiş kuvvete   başvurma olayına doğrudan karışan güvenlik güçleri mensuplarının tanık olarak karşısına   çıkmalarına zorlamanın imkansızlığı hakkında, bkz. yakın zamandaki Kuzey İrlanda davaları,   örneğin sözüedilen Hugh Jordan, § 127).   Makul olan ivedilik ve özen gerekliliği sözkonusudur (Bkz. örneğin, Mahmut Kaya-   Türkiye, no. 22535/93, § 106-107, 2000-III). Bazen özel bir durumda soruşturmanın   ilerlemesini engelleyen engel veya zorluklar bulunsa da, ölüme sebebiyet veren kuvvet   kullanımı sözkonusu olduğunda yetkililer tarafından ani soruşturma açılması, genel olarak   kamu güvenini ve hukuk devletine olan inancını sağlamak ve de yasadışı eylemlere veya bu   eylemlerin yapılmasına yönelik gizli ittifaklara göz yumulduğu görüntüsünün önüne geçmek   için işin en önemli noktası olarak değerlendirilebilir (Bkz. sözüedilen Hugh Jordan, § 108,   136-140).   Aynı nedenlerden dolayı, sorumluların teoride olduğu kadar pratikte de hesap   vermelerini garanti etmek amacıyla, soruşturmanın veya sonuçlarının devlet tarafından   kontrolü için yeterli bir unsur bulunmalıdır. Yapılan devlet kontrolünün derecesi davadan   davaya değişmektedir. Her halükarda, mağdurun yakınlarının, mağdurun yasal çıkarlarının   korunması için gerektiği ölçüde usul işlemlerine katılmalıdır (Bkz. örneğin, McKerr-İngiltere,   no: 28883/95, § 148, 2001-III).   AİHM, Milletvekili dokunulmazlığı konusunda, Meclis oturumları sırasında yapılan   beyanları kapsayan ve meclis üyelerinin bireysel çıkarlarının tersine, genel anlamda Meclis   çıkarlarının korunması amacını güden bir dokunulmazlığın, AİHS ile bağdaştığı kanısında   olduğunu hatırlatmaktadır (A.-İngiltere, no: 35373/97, §§ 84-85, 2002-X). Buna karşın,   Devletin, dokunulmazlığın Meclis faaliyetleriyle önemli bir tutarlılık göstermeyen tedbirlere   kadar genişletilebileceği gerekçesiyle, 2 ve 13. maddeler uyarınca, pozitif yükümlülüklerini   üzerinden atması kabul edilemez bir durumdur (Bkz. mutatis mutandis, Cordova-İtalya (no:1),   no: 40877/98, §§ 60-65, 2003-I).   b) Davadaki uygulama   AİHM, Mustafa Güngör’ün, babasına ve ailesine ayrılan devlet lojmanı olan evinde   bulunduğu sırada cinayete kurban gittiğini hatırlatmaktadır. Bu cinayetin failleri, hala tespit   edilememiştir. Türk yetkilileri ölüm koşulları hakkında adli soruşturma açmıştır. Taraflar, bu   davada yürütülen soruşturmanın yukarıda belirtilen gerekliliklerini yerine getirmek için yeterli   olup olmadığı sorusu üzerinde anlaşmazlığa düşmüşlerdir.   i. Soruşturmayı gölgeleyen eksiklikler   Cinayetten on gün sonra, lojmanlarla ilgilenen işçiler, suçun işlendiği yeri   temizlemişler ve kurbanın cesedinin bulunduğu yatağı başka bir yatakla değiştirmişlerdir.   Başvuran, yapılan bu işlemlerden haberdar edilmemiştir.   Hükümet, yatak hakkında yapılan incelemenin tamamlandığını ve de bu temizliğin   güvenlik güçlerinin, olası kanıt unsurlarını korumak amacıyla gerekli tedbirleri almalarından   sonra yapıldığını savunmuştur.   AİHM, bu unsurlardan bazılarının, örneğin cinayetin hemen ardından yapılan video   kaydında açıkça görünen etajerin üzerindeki cisimler ve “şövalye yüzüğü” bulunamamış ve   soruşturma dosyasına konulamamıştır. Hiç kuşkusuz, bu cisimler cinayet günü başvuranın   evinde bulunan cinayet faili kişi veya kişileri tespit etmek için gerekli parçalar olabilirdi.   Daha sonra, polislerin ve Savcı tarafından atanan uzmanların, bu cisimlerin niteliği   üzerinde vardığı sonuçlar arasında farklılıklar olmuştur. Soruşturmayı yapan yetkililerin, bu   konuyu açıklığa kavuşturmak için hiçbir şey yapmadıkları ortadadır, ki bu da, kırk iki   Milletvekilinin toplu dilekçesinin de gösterdiği gibi, ceza soruşturmasının zayıflığını   oluşturmaktadır.   AİHM için, bu olaylar kendi başına, güvenlik güçlerinin aldığı tedbirlerin kanıt   unsurlarını korumakta yeterli olmadığını göstermektedir.   AİHM, birçok yetkilinin soruşturmacıların sözkonusu cinayeti açıklayabilecek değişik   varsayımları incelediklerini bildirdiklerini gözlemlemektedir. Eski Ankara Valisi’ne göre,   basında adı geçmektedir, cinayet faili güvenlik güçleri tarafından tanınmaktaydı fakat bu   kişiyi tutuklamak zorluk yaratmaktaydı. Ayrıca, Meclis önünde, başvuran, Milletvekili olarak   söz almış ve polisin izlemesi gereken yolları sunmuştur: Mustafa Güngör ya aynı sitede   oturan ve eşini kıskanan bir Milletvekili’nin “adamları” tarafından ya da yine aynı sitede   oturan Milletvekili çocuklarından oluşan bir grup genç tarafından öldürülmüştür. Bu   varsayımlar, TBMM Başkanı’na verilen kırk iki Milletvekili’nin toplu dilekçesinde resmi   olarak yinelenmiştir.   AİHM, hiçbir dosya unsurunun, soruşturmayı yapanların, değişik resmi veya gayri   resmi yollardan yetkililere bildirilmesine rağmen, faillerin kimlikleri ve cinayet koşulları   hakkındaki varsayımların doğruluğunu saptamak amacıyla ciddi tedbirler aldıklarını   göstermediğini ortaya koymaktadır.   ii. Tanıkları ifade vermeye zorlayacak kuvvet yoksunluğu   Soruşturmacılar, cinayet tarihinde Meclis lojmanlarında oturan milletvekillerinin tanık   ifadelerine başvurmanın gerekli olduğuna kanaat getirmişlerdir. Bu gereklilik, Ankara   Cumhuriyet Başsavcısı’nın 1992 yılı Mart ayında, TBMM Başkanı’na sunduğu bir mektupta   açıkça onaylanmaktadır.   AİHM, Milletvekili dokunulmazlığının, cezai soruşturma çerçevesinde tanıklık   etmeleri için yapılan bir davet durumunda uygulanmadığı yönündeki Hükümet’in   açıklamasını kaydetmiştir.   Oysa dosyanın incelenmesinden, soruşturmayı yapan yetkililerin, Ankara Valisi’nin   TBMM Başkanı’na açıkladığı gibi, tanık olarak Milletvekili veya yakınlarının çağrılıp   mahkemeye çıkarılması konusunda, en azından uygulamada, tereddüt içinde oldukları ve   kararsızlık gösterdikleri ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, 27 Ağustos 1991 tarihinde, İçişleri   Bakanı, TBMM’de milletvekillerinin yararlandığı dokunulmazlığın, Emniyet Müdürlüğü   tarafından çağrılmasını engellediğini ve bu tarihte, hiçbir Milletvekili’nin bu olay hakkında   tanıklık etmek için kendi isteğiyle gelmediğini belirtmiştir.   Savcılık, TBMM Başkanı’ndan, dinlenmeleri için, tekrar seçilmemiş olan eski   Milletvekillerinin adres ve telefonlarını vermesini rica etmiştir. Ancak Savcılığa, bunun   imkansız olduğu zira eski Milletvekilleri’nin yeni adreslerini bağlı oldukları partilere   bildirmedikleri yönünde cevap verilmiştir.   Savcılık tarafından tanıklık etmeye çağrılan tekrar seçilmemiş olan iki eski   Milletvekilinden; S.S. yaklaşık iki yıl sonra ifade vermiş, C.E. ise çağrıya yanıt vermemiştir.   Aynı şekilde, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı’nın cinayet hakkında tanıklık etmeleri için   gelmelerini rica etmesinin ardından sadece beş Milletvekili yapılan çağrıya uymuştur.   Kırk iki Milletvekili, TBMM Başkanı’na verdikleri toplu dilekçede, halihazırda görev   yapan milletvekillerinin dokunulmazlığının ve yeniden seçilemeyen Milletvekillerinin   adreslerinin bilinmesinin imkansız olmasının, ceza soruşturmasının en iyi şekilde devam   etmesinin önündeki en önemli engelleri oluşturduklarını bildirmişlerdir. Dosyaya göre,   TBMM Başkanı’nın milletvekillerini bu davada tanıklık etmeye davet eden –hatta zorlayan-   tedbirleri aldığı söylenemez.   Yukarıda belirtilenler tespitler ışığında, AİHM, hukuki hiçbir engel olmamasına   rağmen dava koşullarını aydınlatacak gerekli tüm tanık ifadelerinin soruşturmacılar tarafından   toplanmadığı sonucuna varmaktadır. AİHM, soruşturmacıların milletvekilleri ve yakınlarının   –sınırlı sayıdaki Milletvekili dışında- tanık olarak çağrılmasında gösterdikleri kararsızlık ve   tereddütler üzerinde durmayacaktır. İşbu davanın gereklilikleri nedeniyle, adli makamların   gerçeği ararken, olası tanık veya sanıklar karşısında ellerinde bulunan zorlayıcı tedbirleri   kullanmakta ihmalkarlık gösterdiğini saptamak AİHM için yeterlidir.   Zaten soruşturma Meclis faaliyetleriyle hiçbir bağı olmayan olaylar hakkında   yapıldığından dolayı, Milletvekili dokunulmazlığı, soruşturmacıların tanıkların çağrılması   hususunda bütün yetkilerini kullanmalarını engellememeliydi.   AİHM, daha sonra, 1994 yılı sonunda, yeniden seçilemeyen Milletvekillerinin tanık   olarak verdikleri ifadeleri incelemektedir. Bu metinlerden, değişik yollardan soruşturmacıların   bilgisine sunulan cinayet faillerinin kimlikleri ve nedenleri hakkındaki farklı varsayımlar   tanıklarla ispatlanamadığı ortaya çıkmaktadır. Dava hakkında hiçbir bilgi olmadığıyla sınırlı,   birbirine benzeyen ve yüzeysel olan ifadelerin, hiçbir şekilde gerçeğin araştırılmasına katkıda   bulunduğu söylenemez.   AİHM’ye göre, davayı aydınlatmak için gerekli tüm tanık ifadelerini etkili bir şekilde   toplamaktaki adli makamların gösterdiği eksiklik ve bazı Milletvekillerinden alınan ifadelerin   yüzeyselliği ve derin olmayışı temel dava koşullarının oluşturulmasını engellemiştir. 8 Şubat   tarihinde, TBMM tarafından Mustafa Güngör’ün öldürülmesi olayı hakkında soruşturma   komisyonunun oluşturulması, bu sonucu değiştirmemektedir.   iii. Etkin soruşturma yürütme usul yükümlülüğü hakkında varılan sonuç   AİHM, kanıt unsurlarının muhafaza edilmesindeki yetersizliği, cinayet failleri ve   nedenleri hakkında ileri sürülen başlıca varsayımların dikkatle incelenmesi amacıyla elle   tutulur araştırmaların yoksunluğu, gerekli tüm tanık ifadelerinin toplanmasındaki eksiklik ve   tanıkların derinlemesine dinlenmediğini, AİHS’nin 2. maddesinin gerekliliklerinin   tanınmayışı olarak yorumlamaktadır. AİHS’nin 2. maddesi gereğince Mustafa Güngör’ün   ölümü hakkında etkin bir soruşturma yürütülmeliydi.   Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, AİHM, bu noktalarda AİHS’nin 2. maddesinin   getirdiği soruşturma zorunluluğunu ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   Ayrıca AİHM, aynı gerekçelerden dolayı, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin   Hükümet’in ön itirazını reddetmektedir.   Başvurunun gecikmeli yapıldığına dair itiraz da reddedilmelidir, zira başvuran 1995   yılının başlangıcından itibaren, suç teşkil eden ceza soruşturmasının etkin olmadığını bilemez   çünkü, ceza soruşturmasıyla ilgili temel faaliyetler 1995 yılının sonuna kadar devam etmiştir.   III. 2. MADDEYLE BERABER 13. MADDENİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, oğlunun ölümüne ilişkin yapılan soruşturmadaki eksikliklere dayanarak,   AİHS’nin 2. maddesiyle beraber 13. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.   A. Tarafların savları   Başvuran, iç hukukta, cürümler hakkında etkili soruşturma yapma görevlerinde   ihmalkarlık gösteren devlet görevlilerinin kovuşturulmasını sağlayan hiçbir başvuru yolunun   bulunmadığını savunmaktadır. Başvuran ayrıca, ceza soruşturmasında bir sonuca   ulaşılamadığında, Türk hukukunda zararının tazmin edilmesi için hiçbir olanağının   bulunmadığına dikkati çekmiştir.   Hükümet, 2. maddenin usul açısından oluşturduğu görüşlerine atıfta bulunmakta ve   savcı ve müfettişlerin ulaşabildikleri bütün kanıt unsurlarını topladıklarını savunmaktadır.   Davada yürütülen ceza soruşturması cinayet faillerinin tespit edilmesini sağlamamış olsa da,   etkisiz olduğu söylenemez (Tanrıbilir-Türkiye, no: 21422/93, § 83-85, 16 Kasım 2000).   B. AİHM’nin takdiri   1. Uygulanabilir temel kurallar   AİHS’nin 13. maddesi, iç düzenin, ulusal mahkemenin AİHS’ye dayalı   “savunulabilir” şikayetin içeriğini incelemeye yetkili kılan etkin başvuru yolunu sunmasını   gerektirmektedir (Z. ve diğerleri-İngiltere, no: 29392/95, § 108, 2001-V). Bu hükmün konusu,   yargıya tabi kişilerin, AİHS’nin güvence altına aldığı hakların ihlallerinin, AİHM önünde   uluslararası şikayet mekanizmasını ortaya koymadan önce, ulusal düzeyde düzeltilmesini   sağlayabilecekleri bir olanak sunmaktır (Kudla-Polonya, no: 31210/96, § 152, 2000-XI).   Ancak, 13. maddenin sunduğu koruma, özel bir başvuru şeklini zorunlu kılmaya kadar   ileri gitmemektedir. Zira Sözleşmeci Devletler, bu hükmün getirdiği zorunluluklara riayet   etmek için takdir payından yararlanmaktadır (Bkz. örneğin, 19 Şubat 1998 tarihli Kaya-   Türkiye kararı, 1998-I, s. 329-330, § 106).   Tartışma konusu hakkın niteliğinin, 13. madde uyarınca devletin sunması gereken   başvuru şekli üzerinde etkileri bulunmaktadır. 2. maddenin yer verdiği hakların ihlallerine   ilişkin iddialar konusunda ise, zararların tazmininin mümkün olması gerektiği gibi bu   bakımdan ortaya konulacak tazminat usulünün bir parçası olmalıdır (sözüedilen Paul ve   Audrey Edwards, § 97, Z. ve diğerleri, § 109 ve T.P. ve K.M.-İngiltere, no: 28945/95, § 107,   2001-V).   2. madde uyarınca yapılan şikayetlere ilişkin davalar konusunda, AİHM, başvuranların   etkin başvurudan mahrum bırakıldıkları sonucuna varabilir. Zira başvuranlar, cezai   yargılamada müdahil taraf olsa dahi, hukuk veya idari mahkemelere başvursalar da, açıklanan   olaylar hakkındaki sorumluların belirlendiğini görme ve sonuç olarak, uygun tazmini isteme   olanağına sahip olamamışlardır. Diğer bir deyişle, ceza soruşturması ile bu başvuranların   hukuk düzeninin tümünde ellerinde bulundurdukları başvurular arasında somut ve yakın bir   ilişki bulunmaktadır (Öneryıldız-Türkiye, no: 48939/99, § 148, 30 Kasım 2004).   Yukarıda belirtilenleri gözönünde bulundurarak AİHM, 2. maddenin yetkililere   getirdiği usul yükümlüğünü yerine getirme şeklinin, başvuranın etkin bir başvuru yapmasında   engel teşkil edip etmediğini 13. madde alanında araştırmak zorundadır (sözüedilen   Öneryıldız-Türkiye, § 149).   2. Davadaki uygulama   AİHM, davada yürütülen ceza soruşturmasının, usul işlemlerindeki eksiklikler   nedeniyle, AİHS’nin 2. maddesinden doğan usul yükümlülüğünü yerine getirmeyi   sağlamadığına kanaat getirmiştir. Üstelik AİHM, uygulanan mevzuatın, Milletvekili   dokunulmazlığının, uygulamada suçun kovuşturulmasını engellediği sürece, yeteri derecede   açık ve net olmadığını ortaya koymaktadır.   Böylece, ceza soruşturması, cinayet koşullarının ortaya konulmasını ve faillerinin   tespit edilmesini sağlamadığından dolayı, AİHM, başvuranın tazminat elde etmek için Türk   hukukunda mevcut olan başvuru yollarını kullanma durumunda olmadığını not etmektedir.   Ayrıca, Hükümet, mağdurların, ceza soruşturmasının etkisizliği veya bu soruşturmanın bir   sonuca ulaşmaması nedeniyle, üçüncü bir şahsın işlediği cezai suçun tazminini elde etmesini   sağlayacak başka da hiçbir usul işleminden bahsetmemiştir.   Bu koşullarda, AİHM, davada başvuranın, yetkililerin oğlunun ölüm olayı hakkında 2.   maddenin gerekliliklerini yerine getirecek bir soruşturma yapamadıklarına dair iddiaları   hakkında bir karar elde etmek için uygun bir yolunun bulunmadığına kanaat getirmektedir.   Dolayısıyla AİHS’nin 13. maddesi 2. madde ile bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.   IV. AİHS’NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, aynı olaylara dayanarak kendi adına AİHS’nin 3. maddesinin ihlal   edilmesinden şikayet etmektedir.   A. Tarafların iddiaları   Başvuran, davada, soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesi ve sonuç itibariyle   soruşturmayı yapmakla görevli kişilerin cinayeti “ duygusal ilişkiden doğan kıskançlık   nedeniyle işlenen bir cinayet” olarak tanımlamaları Mustafa Güngör’ün ailesinin çektiği   acıları daha da artırdığını açıklamaktadır.   Hükümet, ilgilinin adli organlardan çok, meclis makamlarının yardımını istediğinden   ve bütün varsayımları kendisinin kamuya duyurduğundan dolayı eleştirmektedir. Bu   koşullarda başvuranın, 3. madde açısından soruşturmanın gizliliğinin ihlal edilmesinden   şikayetçi olması mantık dışıdır.   B. AİHM’nin takdiri   Kötü muamelenin 3. madde alanına girmesi için, değerlendirilme davaya ilişkin   verilerin tümüne ve özellikle muamelenin süresine ve fiziksel veya zihinsel etkileriyle beraber,   bazen mağdurun cinsiyetine, yaşına ve sağlık durumuna vs. bağlı olan asgari bir ciddiyete   ulaşmalıdır (Bkz. örneğin, 18 Ocak 1978 tarihli İrlanda-İngiltere kararı, seri A no:25, s. 65, §   162). Mağdurların “kayıp” davalarında, AİHM’nin daha önce, böyle bir durumda bir   ebeveynin mağdur olup olmadığının öğrenilmesinin bir takım faktörlere bağlı olduğuna   kanaat getirmiştir. Bunlar, başvurana, insan haklarının ciddi şekilde ihlal edilmesinden dolayı   mağdur olan bir kimsenin yakın akrabaları için kaçınılmaz olduğu varsayılan, duyulan   üzüntüden farklı karakterde ve ölçüdeki bir acıya neden olan özel faktörlerdir. Benzeri bir   ihlalden doğan mağduriyet, kendilerine bildirilen duruma karşı yetkililerin gösterdiği tutum ve   tepkilerde olduğundan daha fazla olarak, aile bireylerinden birinin “kaybolması” olayında   bulunmamaktadır (Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, § 98, 1999-IV).   Ancak, işbu dava, akrabaların çektiği acı bakımından “kaybolma” davasıyla bir   tutulamaz. İlk olarak AİHM, daha önce, Mustafa Güngör’ün yaşamını gerektiği gibi   korumadığından dolayı, Devlet’in 2. madde bağlamında sorumlu tutulamayacağını ortaya   koymuştur. Ayrıca, davada yürütülen ceza soruşturmasının yetersizlikleri, başvuranın kendi   adına, AİHS’nin 3. maddesinin, ek bir ihlal sonucunu kanıtlayacak hiçbir özellik   taşımamaktadır. Bu noktada ilgili, haklı olarak, cinayet nedeni (aşk) hakkındaki   varsayımlardan birinin bazı yetkililer tarafından dile getirilmesi olayına dayanamaz. Zira   ilgilinin kendisi, birçok farklı mahkemeyi, net bir şekilde mevcut olan bu olasılık da dahil   olmak üzere, dosyanın bütün unsurlarını incelemeye davet etmekteydi.   Dolayısıyla 3. madde ihlal edilmemiştir.   V. AİHS’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI   AİHS’nin 41. maddesinde yer alan unsurlar.   A. Tazminat   Başvuran maddi zarar için hiçbir talepte bulunmamıştır.   Manevi zarar başlığı altında hiçbir tazminat talebinde bulunmamıştır. Başvuran buna   karşın görevli memurların davanın takibinde üzerlerine düşen yükümlülükleri yerine   getiremediklerini belirtmekte ve mevcut davada olduğu gibi adi suçlarda Milletvekili   dokunulmazlığına ilişkin yasanın değiştirilmesi ile oğlunun katil zanlılarının adalet karşısına   çıkarılmasını dilemektedir.   Hükümet bu talepler üzerine görüş bildirmemiştir.   AİHM, yukarıda da belirtildiği üzere yetkili mercilerin, AİHS’nin 2. maddesinde yer   alan zorunluluklar dahilinde Mustafa Güngör’ün ölümüne ilişkin yürüttükleri soruşturmada   yetersiz kaldıklarını hatırlatmaktadır.   AİHM, işbu davaya uygun olarak gerekli zamanda gerekli önlemleri alma inisyatifinin   Hükümetin yükümlülüğünde olduğunun ve bu yükümlülük çerçevesinde yasanın açık ve   belirgin olmasını sağlayarak bir adi suça Milletvekilleri ve yakınlarının tanık ya da taraf   olduğunda bu suçların soruşturulmasında Milletvekili dokunulmazlığını engel olmaması   gerektiğini hatırlatmıştır.   AİHM ayrıca, mevcut davanın koşullarında, ihlal tespitinin – ileride doğabilecek   sonuçları ile birlikte – adil tazmin olarak kabul edilmesi bakımından yeterli olacağına itibar   etmektedir.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran, temsilcisinin yapmış olduğu masraf ve harcamalar için 10.000 Euro talep   etmektedir.   Hükümet, başvuranın mezkur talebini kanıtlayıcı belgeleri sunmadığını   gözlemlemektedir.   AİHM öncelikli olarak başvuranın avukatının çalışma saatlerine ilişkin detayları   belirtmediği ve masraf ve harcamalarla ilgili hiçbir notu sunmadığı tespitinde bulunmaktadır.   Mahkeme İçtüzüğü’nün 60 § 2 maddesine uygun olarak bu talebi kabul etmemektedir.   Bununla birlikte başvuranın temsil edilmesinde kimi karışıklıkları içeren harcamalar da kabul   görmemektedir.   Hakkaniyete uygun olarak AİHM, her türlü vergiden ve mali yükümlülükten muaf,   ödeme tarihinde T.L.’ye çevrilmek üzere başvurana 2.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   C. Gecikme faizi   AİHM, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı % 3’lük   bir faiz oranının uygulanacağını belirtmektedir.   BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,   1. Hükümet’in ön itirazlarının reddine;   2. Mustafa Güngör’ün ölümüne dair olaylar nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal   edilmediğine ;   3. Etkili bir soruşturmanın yokluğu nedeniyle AİHS’nin 2. maddesinin ihlal edildiğine ;   4. AİHS’nin 13. maddesinin ihlal edildiğine ;   5. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine ;   6. Başvuranın maruz kaldığı manevi zararla ilgili olarak ihlal tespitinin adil tazmin için yeterli   olduğuna ;   7. a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,   miktara yansıtılabilecek vergilerle birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden T.L.’ye   çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet’in başvurana masraf ve harcamalar için 2.000 (iki bin)   Euro ödemesine ;   b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümet’in,   Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit   faizi uygulamasına;   8. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine ;   KARAR VERMİŞTİR.   İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM’nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddelerine   uygun olarak 22 Mart 2005 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 14.07.2026. · Źródło