28298/95

WyrokETPCz2004-04-20ECLI:CE:ECHR:2004:0420JUD002829895

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy władze tureckie naruszyły prawo do życia (art. 2 Konwencji) brata skarżącego poprzez jego domniemane zabójstwo przez agentów państwowych oraz poprzez brak skutecznego śledztwa w tej sprawie? Czy skarżący miał dostęp do skutecznego środka odwoławczego (art. 13 Konwencji) w związku z tymi zarzutami?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że nie ma wystarczających dowodów ponad wszelką wątpliwość, aby przypisać bezpośrednią odpowiedzialność państwu za zabójstwo brata skarżącego. Jednakże, stwierdził naruszenie art. 2 w aspekcie proceduralnym, ponieważ śledztwo krajowe było nieskuteczne, charakteryzowało się poważnymi zaniedbaniami, brakiem koordynacji między prokuraturami, opóźnieniami i zaniechaniem zbadania kluczowych dowodów, takich jak tożsamość właściciela pojazdu użytego w zdarzeniu. W konsekwencji, z uwagi na nieskuteczność śledztwa, Trybunał uznał również naruszenie art. 13, ponieważ skarżący nie miał dostępu do skutecznego środka odwoławczego w odniesieniu do jego zasadnego zarzutu naruszenia prawa do życia.
Stan faktyczny
Brat skarżącego, Savaş Buldan, został uprowadzony, torturowany i zabity. Skarżący twierdził, że za tymi czynami stali agenci państwowi lub osoby działające na ich zlecenie. Władze krajowe wszczęły śledztwo, ale skarżący zarzucił, że było ono nieskuteczne. Skarżący również twierdził, że sam otrzymywał groźby śmierci, co zmusiło go do ucieczki z Turcji do Niemiec, gdzie ubiegał się o azyl.
Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł: 1. Brak naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do zarzutu odpowiedzialności państwa za zabójstwo brata skarżącego. 2. Naruszenie art. 2 Konwencji z powodu braku skutecznego i wystarczającego śledztwa w sprawie śmierci brata skarżącego. 3. Brak naruszenia art. 2 Konwencji w odniesieniu do własnego życia skarżącego. 4. Brak naruszenia art. 3 Konwencji w odniesieniu do brata skarżącego. 5. Naruszenie art. 13 Konwencji. 6. Brak naruszenia art. 14 Konwencji. 7. Zasądzenie zadośćuczynienia pieniężnego. 8. Oddalenie pozostałych roszczeń skarżącego dotyczących słusznego zadośćuczynienia.

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYİ   AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ   İKİNCİ DAİRE   BULDAN - TÜRKİYE DAVASI   (Başvuru no. 28298/95}   KARAR   Özet Çeviri   STRAZBURG   Nisan 2004   Bu karar, Sözleşmenin 44 § 2 maddesi hükümleri uyarınca kesinlik kazanmaktadır. Bu   karar metni, Mahkemenin seçilmiş karar ve hükümleri resmi raporlarında nihai şekilde   yayınlanmasından önce Sekreterya revizyonuna tabidir.   HUKUK   1. Sözleşmenin 2. maddesinin ihlali iddiası   Başvuran, kardeşinin gizli Devlet ajanları tarafından ya da gizli talimatlarla Devlet   adına hareket eden kişilerce kaçırılmasından sonra işkenceye maruz bırakılarak   öldürüldüğünü iddia etmektedir. Başvuran ayrıca yetkililerin kardeşinin ölümüyle ilgili   yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediğim de öne sürmüştür. Son olarak başvuran   kimliği belirsiz kişilerden ölüm tehdidi aldığını ve sonuç olarak Türkiye'den ayrılarak   Almanya'ya göç etmek zorunda kaldığını iddia etmiştir. Başvurana göre Sözleşme'nin   2. maddesi ihlal edilmiştir.   Mahkemenin değerlendirmesi   1. Başvuranın kardeşinin ölümü   Mahkeme, yaşam hakkını koruyan ve yaşam hakkından mahrum bırakılmanın mazur   görülebileceği halleri düzenleyen 2. madde Sözleşme'nin en temel hükümlerinden   biridir ve hiçbir sınırlamaya (derogation) tabi tutulamaz. 3. maddeyle birlikte anılan   madde, Avrupa Konseyini oluşturan demokratik toplumların en temel değerlerinden   birini içermektedir. Dolayısıyla yaşam hakkından mahrum bırakılmanın mazur   görüleceği haller katı bir biçimde yorumlanmalıdır. Bireysel insan haklarını koruma   aracı olarak Sözleşmenin nesnesi ve amacı 2. maddenin, güvencelerin pratik ve etkili   olmasını sağlayacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını gerekli kılmaktadır.   2. maddenin sağladığı korumanın önemi ışığında Mahkeme yaşam hakkından   mahrum bırakılma olaylarını, sadece Devlet görevlilerinin eylemlerini değil, olayı   çevreleyen tüm koşullan dikkate alarak en titiz incelemeye tabi tutmalıdır.   Mahkeme, üstlendiği rolün ikincil niteliği hususunda duyarlıdır ve ilk derece   mahkemesinin görevini üstlenmekte ihtiyatlı olmak zorundadır, meğer ki böyle bir rolü   belli bir davanın özel koşulları kaçınılmaz kılsın. İç hukuk yargılaması devam ederken,   Mahkeme'nin görevi olgulara ilişkin kendi değerlendirmesini iç hukuk mahkemelerinin   değerlendirmesi yerine ikame etmek değildir, genel kural olarak önündeki kanıtlan   değerlendirme görevi iç hukuk mahkemelerinin uhdesindedir. Mahkeme iç hukuk   ______________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2004. Bu gayrıresmi özet çeviri Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan   Hakları Genel Müdür Yardımcılığı tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,   davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile   Dışişleri Bakanlığı Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Genel Müdür Yardımcılığı’na atıfta bulunmak   suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   mahkemelerinin bulgularıyla bağlı olmamakla birlikte normal koşullarda, bu   mahkemelerin ulaştığı sonuçlardan ayrılması için kendisini buna mecbur bırakan   zorlayıcı unsurlar olmalıdır. Bununla birlikte Sözleşmenin 2. ve 3. Maddesi uyarınca   yapılan şikayetlerde, iç hukuktaki soruşturma ve yargılama sürse bile Mahkeme   kapsamlı bir inceleme yapmalıdır.   Mahkeme başvuranın, kardeşinin Devlet görevlilerince kasten öldürüldüğünü iddia   ettiğine dikkat çeker. Bu bağlamda, başvuran Savaş Buldan'ın öldürülmesinden   bahseden Susurluk Raporuna dayanmaktadır. Bu raporda, Devlet tarafından, PKK'ya   destek veren zengin Kürtlerin öldürülmesi stratejisi izlendiği belirtilmektedir. Savaş   Buldan cinayetinde de bu faktörler etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Ayrıca, Mahkeme   Rapor'un yayınlanmasından sonra yürütülen soruşturmada İstanbul ve Diyarbakır   Emniyet İstihbarat eski müdürü Hanefi Avcı Savcı'ya Devlet görevlileri ve sivillerden   oluşan özel bir ekip kurulduğunu ve Savaş Buldan'ın kaçırılması ve öldürülmesinin de   bu ekibin icraatlarından biri olduğunu söylemiştir.   Yukarıda bahsedilenlerin ışığında, Mahkeme başvuranın kardeşinin Devlet   görevlilerince ya da en azından onların bilgisi dahilinde öldürüldüğü iddiasının baştan   savunulamaz olduğu gerekçesiyle reddedilemeyeceğini düşünmektedir. Fakat   Mahkeme Sözleşme'nin kanıt standardının "makul şüpheye yer bırakmayan"   kanıtlardan oluşması gerektiğini hatırlatır. Böyle bir kanıt, yeterince ciddi, açık, belirgin   ve tutarlı çıkarımlardan ya da çürütülmemiş karinelerden neş'et edebilir.   Mahkeme, dava dosyasında, başvuranın kardeşinin tehdit edildiğine veya ölümünden   önce hayatının tehlike altında olduğuna inanmak için bir neden olmadığım   gözlemlemektedir. Mahkeme, Savaş Buldan'ın öldürüldüğünü gören bir tanığın   olmadığım anımsatır.   Ayrıca, başvuranın Susurluk Raporu'na dayanması açısından Mahkeme, Susurluk   Raporunun, devlet görevlilerinin iddia konusu olaylara karıştıklarının tespit edilmesi   konusunda, yeterli bir dayanak olmayabileceğini anımsatır. Başbakanlığın talimatıyla   hazırlanan ve kamuoyuna duyurulan Susurluk Raporu, ancak, terörizmle mücadelede   ortaya çıkarılan bilgileri ve sorunları genel perspektif açısından tahlil etmeye ve   önleyici ve soruşturmaya dönük tedbirler almayı önermeye yönelik ciddi bir girişim   olarak görülebilir.   Yukarıda sözü edilenlerin ışığında Mahkeme, başvuranın isminin Susurluk Raporunda   geçmesine karşın, maktulün öldürülmesiyle ilgili koşulların varsayımlara ve   spekülasyonlara dayandığı kanısındadır. Dolayısıyla, başvuranın kardeşinin, makul   şüphenin ötesinde, devlet görevlilerince veya onların göz yummasıyla öldürüldüğü   sonucuna varmak için yeterli delil bulunamamıştır. Buna bağlı olarak, bu açıdan,   Sözleşmenin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.   2. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası   Mahkeme, "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşmenin 1. bölümünde   açıklanan hak ve özgürlükleri tanırlar" şeklindeki Sözleşmenin 1. maddesiyle ortaya   konan Devletin genel görevinin ve bu madde ile birlikte okunan 2. maddenin "yaşama   hakkını güvence altına alma sorumluluğu", ölümle sonuçlanan Devlet görevlilerinin   kuvvet kullandığı hallerde etkili resmi bir soruşturmanın yapılmasını gerekli kıldığını   hatırlatmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, yukarıda bahsedilen sorumluluğun, Devlet   görevlilerinin ölüme sebebiyet verdiğinin saptandığı durumlarla sınırlı olmadığını   vurgulamıştır. Merhumun aile bireylerinin veya diğerlerinin ölüm olayı hakkında yetkili   soruşturma otoritelerine başvurup başvurmadığı belirleyici değildir. Bu davada,   yetkililerin başvuranın kardeşinin öldürülmesinden haberdar olması gerçeği,   Sözleşmenin 2. maddesinin gerektirdiği şekilde ölümün meydana geldiği şartlar   hakkında etkili bir soruşturma yapılmasını kendiliğinden (ipso facto) gerekli kılar. Bir   soruşturmanın etkinliğinin derecesi ve eşiği her dava için farklıdır. Bu derece, tüm ilgili   olgular temelinde ve soruşturma işinin pratik gerçekleri açısından değerlendirilmelidir.   Bu bağlamda soruşturmada hız ve makul bir gizlilik de gereklilikler arasındadır. Bir   soruşturmanın ilerlemesini önleyen çeşitli engellerin ortaya çıkması da kabul edilebilir   bir durumdur. Fakat, ölümle sonuçlanan bir kuvvet kullanımının yetkililer tarafından   derhal soruşturulması, kamu güvenliğinin ve hukukun üstünlüğünün sağlanmasında ve   yasadışı fiillere müsamaha gösterildiğine ilişkin bir kanının oluşmasının önlenmesinde   önemli bir etken olarak görülmelidir.   Bu dava koşullarında ise Mahkeme, başvuranın kardeşinin kaçırılması ve   öldürülmesine yönelik bir soruşturma başlatılmıştır. Fakat, soruşturmanın   yürütülmesinde ciddi ihmaller söz konusudur.   Bu bağlamda Mahkeme, başvuranın, gizli devlet ajanlarının, kardeşinin öldürülmesi   olayına karıştıkları yönündeki endişesini ulusal makamlara ilettiğini gözlemlemektedir.   Mahkemeye göre, başvuranın endişeleri yetkili makamların soruşturmayı   genişletmesine yol açmalıydı. Buna karşın, dava dosyasından anlaşıldığı üzere, yetkili   makamlar devlet ajanlarının cinayete karışması olasılığını araştırılması yönünde   soruşturmayı genişletmek için hiçbir ciddi girişimde bulunmamıştır. Mahkeme, Savaş   Buldan cinayetiyle Susurluk Raporunda sözü edilen özel tim arasında bir bağlantı   aslında Düzce Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24 Kasım 1998 tarihli kararıyla kurulmuştur.   Düzce Ağır Ceza Mahkemesi, bu karara varırken, Savaş Buldan ve arkadaşlarının   kişisel çıkarlar için öldürüldüğüne ilişkin herhangi bir delil olmadığını ifade etmiştir.   Buna mukabil, Düzce Ağır Ceza Mahkemesi konu hakkında yetkisi olmadığı   gerekçesiyle, dava dosyasını Devlet Güvenlik Mahkemesine havale etmiştir. Dava   olgularından anlaşılacağı üzere, Yaşar Öz'ü, Savaş Buldan cinayetiyle ilgili olarak   hangi mahkemenin yargılama yetkisi olduğu uzun süre netlik kazanmamıştır. Sonuç   olarak Yargıtay 5. Ceza Dairesi, Yaşar Öz aleyhindeki iddiaların organize suç   kapsamına girmediği gerekçesiyle dosyayı Düzce Ağır Ceza Mahkemesi'ne geri   göndermiştir. Düzce Ağır Ceza Mahkemesi ise Yaşar Öz'ü delil yetersizliğinden suçsuz   bulmuştur. Bu süreçte, Savaş Buldan cinayetiyle özel tim faaliyetleri arasındaki   bağlantı göz ardı edilmiştir. Mahkeme, Hanefi Avcı'nın 7 Şubat 1997 tarihli ifadesinde   belirttiği belgelerin gerçekten var olup olmadığının araştırılmamış olmasını da çok   şaşırtıcı bulmaktadır. Bu bağlamda Mahkeme, Avcı'nın, bazı kaynaklara yönelik   soruşturma yürütülmesi durumunda, Savaş Buldan ve arkadaşlarının yasadışı bir grup   tarafından öldürüldüğünü doğrulayacak belgelere ulaşılabileceğini ifade etmesini   dikkat çekici bulmuştur.   Mahkeme, ayrıca, Adalet Bakanlığı'nın 3 Haziran 1996 tarihli yazısına değinmektedir.   Düzce savcılığına yazılan bu yazıda, bakanlık hızlı ve etkili bir soruşturulma   yürütülmesini isterken bir yandan da soruşturmaların hiçbir sonuca ulaşmayabileceğim   belirtmiştir. Bakanlığın etkin bir soruşturma yürütülmesine yönelik çabalarına karşın   Mahkeme, iç hukuk makamlarının, bir görgü tanığına göre 3 Haziran 1994 günü   kullanılan araçlardan birisi olan 34 CK 420 plakalı aracın kime ait olduğuyla ilgili bir   bilgi vermediğini gözlemlemektedir. Olaydan bir gün sonra, 4 Haziran 1994 tarihinde,   görgü tanığının birisinin aracın plaka numarasını açıkça vermesine karşın, Bakırköy   savcılığının aracı izlemek için bir adım atmaması üzücüdür. Adalet Bakanlığının   yazısına dek aracı izleme yönünde bir adım atılmamıştır. Bu durumda bile iç hukuk   makamlarının yanıtı çok belirsizdir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün 15 Kasım 1996   tarihli yazısında, 34 CK 420 plakanın 1984 model gri renkli Toyota marka bir aracın   üzerinde olduğu ve 16 Ağustos 1995 tarihinden itibaren H. J. adlı şahsa ait olduğu   belirtilmiştir. Mahkeme, Haziran 1994'te bu aracın sahibinin kimliği hakkında bir bilgi   verilmemesini çok şaşırtıcı bulmaktadır.   Bu önemli unsurun hükümet tarafından netleştirilmemiş olması ve makamların araçları   izlemekte gecikmesi göz önüne alındığında, iç hukuk makamlarınca yürütülen   soruşturmanın yetersiz olduğu görülüyor.   Bir soruşturmanın etkili olabilmesinin, hızlı ve makul derecede gizli olmasına da bağlı   olduğu hatırda tutulmalıdır. Bu açıdan Mahkeme, davayla ilgili farklı savcılıklar   arasında gerçek bir eşgüdüm olmadığını gözlemlemektedir. Bu bağlamda Mahkeme,   Bakırköy savcılığının, dava dosyasını neredeyse dokuz ay sonra, 17 Mart 1995   tarihinde, Yığılca savcılığına gönderdiğine değinmektedir. Bununla birlikte, bu dava   dosyasında, başvuranın kardeşinin kaçırıldığını gören görgü tanıklarının ifadeleri gibi   önemli bilgiler vardır. Bu bilgi, soruşturmanın ilk aşamalarında, Yığılca savcılığının çok   işine yarayabilirdi.   Yukarıda verilenlerin ışığında Mahkeme, iç hukuk makamlarının, başvuranın   kardeşinin ölümüne yönelik etkili ve yeterli bir soruşturma yürütmediğini   düşünmektedir.   Bu nedenle Mahkeme Sözleşmenin 2. maddesi ile ilgili olarak prosedür açısından   ihlalin sözkonusu olduğuna karar vermiştir.   3. Başvuranın Yaşama Hakkı İle İlgili Şikayetler   Sözleşmenin 2. maddesi ile ilgili olarak başvuran ayrıca kardeşine yapılan kötü   muamele bağlamında Türk Hükümeti'ni protesto ettiği için yaşama hakkının tehlikeye   girdiğini ileri sürmüştür. Bu konu ile ilgili olarak Almanya'dan sığınma talebinde   bulunmuştur ve bu bağlamda tehdit edildiğini de öne sürmüştür.   Hükümet, başvuranın PKK ile yaptığı görüşmelerden sonra Almanya'ya kaçtığını ileri   sürmüştür.   Mahkeme başvuranın kendisi ile ilgili olarak öne sürdüğü iddialar konusunda ikna   olmamıştır. Sonuç olarak Mahkeme, Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediği   sonucuna varmıştır.   II. SÖZLEŞMENİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran ayrıca, kardeşi ile ilgili olarak 3. maddenin ihlal edildiğini öne sürmüştür.   Hükümet başvuranın iddiasının temelden yoksun olduğunu ileri sürmüştür. Mahkeme,   herhangi bir devlet görevlisinin doğrudan veya dolaylı olarak başvuranın kardeşinin   öldürülmesi olayına karıştığı tespit edilmediği şeklindeki tespitini hatırlatmıştır. Bu   nedenle başvuranın iddia ettiği biçimde sözkonusu maddenin ihlal edildiğine karar   vermek mümkün değildir.   Bu nedenle Sözleşmenin 3. maddesinin ihlali söz konusu değildir.   III. SÖZLEŞMENİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran, Sözleşmenin 13. maddesine dayanarak etkili bir iç hukuk yolu olmadığından   şikayetçi olmuştur.   Başvuran etkili bir soruşturma yapılmadığı için, kardeşinin öldürülmesi ile ilgili şikayeti   hakkında etkili bir iç hukuk yolundan faydalanamadığım ileri sürmüştür.   Hükümet, yetkililer tarafından yürütülen soruşturmada eksiklik olmadığını ileri   sürmüştür.   Mahkeme, Sözleşmenin 13. maddesinin Sözleşme hak ve özgürlüklerinin ulusal   düzeyde korunması için bir iç hukuk yoluna başvurabilmeyi gerekli kıldığını   hatırlatmıştır. Sözleşmenin 13. maddesi, Sözleşmeci Devletlerin sorumluluklarını ne   şekilde yerine getirecekleri hususunda takdir yetkisine sahip olmasına rağmen,   Sözleşme bağlamında bir şikayetin incelenebilmesi için bir iç hukuk yolu hükmünün   varlığını ve sözkonusu hükmün çözüm sağlamasını gerektirir. 13. madde bağlamındaki   sorumluluğun alanı başvuranın şikayetinin niteliğine göre değişir. Yine de 13.   maddenin gerektirdiği iç hukuk yolu hem uygulamada hem de hukuki olarak etkili   olmalı ve ilgili hükmün yürürlüğe konması sorumlu devletin fiilleri veya ihmalleri ile   engellenmemelidir.   Yaşama hakkının korunmasının önemi gözönüne alındığında Sözleşmenin 13.   maddesi uygun olan durumlarda tazminat ödenmesine ek olarak etkili ve detaylı bir   soruşturma yapılmasını ve soruşturma sonucunda sorumluların kimliğinin tespit edilip   cezalandırılmalarını ve ayrıca şikayetçinin soruşturma prosedürüne etkin katılımını   gerektirir.   Bu dava hakkında toplanan kanıtlar temelinde Mahkeme, devlet görevlilerinin   başvuranın kardeşinin ölümünü gerçekleştirdiğini veya karıştığının, şüpheleri   giderecek şekilde kanıtlanmadığını tespit etmiştir. Daha önceki davalarda karar verdiği   şekilde Sözleşmenin 2. maddesi bağlamındaki şikayetin 13. maddenin amacı   doğrultusunda "tartışılabilir" olmasını engellemez. Bu bağlamda, Mahkeme başvuranın   kardeşinin yasadışı cinayete kurban gittiğinin tartışmasız olduğunu ve bu nedenle "   tartışılabilir bir iddiası" olduğu kabul etmiştir.   Makamların böylece, başvuranın kardeşinin öldürülmesi hakkında etkili bir soruşturma   yapma sorumluluğu vardır. Yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, 2. madde ile gerekli   kılman soruşturma gerekliliğinden daha geniş olan 13. madde uyarınca etkili bir cezai   soruşturma yapıldığı düşünülemez. Mahkeme bu nedenle başvuranın kardeşinin   ölümü ile ilgili etkili bir iç hukuk yolundan faydalanamadığını ve tazminat talebi dahil   taleplerini sunabileceği etkili hukuk yollarının bulunmadığını tespit etmiştir.   Sonuç olarak Sözleşmenin 13. maddesi ihlal edilmiştir.   IV. SÖZLEŞMENİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI   Başvuran kardeşinin Kürt kökenli olması nedeniyle öldürüldüğünü ileri sürmüş ve bu   nedenle 14. maddenin ihlal edildiğini iddia etmiştir.   Hükümet şikayeti reddetmenin ötesine geçmemiştir.   Mahkeme, kendisine sunulan bilgilerin ışığında başvuranın iddialarını incelemiş ve   temelden yoksun olduğuna karar vermiştir. Bu başlık altında bu yüzden ihlal   sözkonusu değildir.   MAHKEME OYBİRLİĞİYLE AŞAĞIDAKİ KARARLARI ALMIŞTIR:   1. Başvuranın kardeşinin Devlet görevlilerinin sorumluluğu altında öldürüldüğü iddiası   bağlamında Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edilmediğine,   2. Sorumlu Devlet yetkililerinin başvuranın kardeşinin ölümü hakkında etkili ve yeterli   bir soruşturma yapmaması nedeniyle Sözleşmenin 2. maddesinin ihlal edildiğine,   3. Başvuranın kendisi ile ilgili olarak 2. maddenin ihlal edilmediğine,   4. Başvuranın kardeşi ile ilgili olarak 3. maddenin ihlal edilmediğine,   5. 13. maddenin ihlal edildiğine,   6. 14. maddenin ihlal edilmediğine,   7. a) Sorumlu Devletin Sözleşmenin 44/2 maddesi uyarınca aşağıda belirtilen   meblağları uygulanabilecek her türlü vergiden muaf olmak suretiyle kararın kesinleştiği   tarihten itibaren üç ay içinde başvurana ödemesine,   i) Manevi tazminat başlığı altında Savaş Buldan'ın dul eşi ve iki çocuğu için 10,000   Euro'nun ödeme günündeki kur üzerinden Türk Lirasına çevrilerek Savaş Buldan'ın eşi   ve iki çocuğu adına açılacak hesaba yatırılmasına,   ii) Manevi tazminat başlığı altında başvuran için 6,000 Euro'nun başvuranın   Almanya'daki banka hesabına yatırılmasına,   iii) Masraf ve harcamalarla ilgili olarak 10,000 Euro'nun İngiliz Sterlinine çevrilerek   başvuran tarafından belirlenecek İngiltere'deki bir banka hesabına yatırılmasına,   b) Yukarıda değinilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre   için Avrupa Merkez Bankasının uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde   edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına,   8. Başvuranın adil tazmin taleplerinin geri kalanının reddedilmesine   KARAR VERİLMİŞTİR.   Karar İngilizce olarak hazırlanmış olup Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77/2 ve 3. maddeleri   uyarınca 20 Nisan 2004 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło