28490/95
WyrokETPCz2003-06-19ECLI:CE:ECHR:2003:0619JUD002849095
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
1. Czy skarżący był poddany nieludzkiemu lub poniżającemu traktowaniu podczas zatrzymania, naruszającemu art. 3 Konwencji? 2. Czy postępowanie karne przed Sądem Bezpieczeństwa Państwa (DGM) naruszyło prawo skarżącego do niezawisłego i bezstronnego sądu oraz do rzetelnego procesu, w szczególności prawo do przesłuchania świadków oskarżenia, zgodnie z art. 6 ust. 1 i 3 lit. d) Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że obrażenia skarżącego, potwierdzone w raportach medycznych, powstały w wyniku złego traktowania podczas zatrzymania, zwłaszcza w kontekście pozbawienia go dostępu do adwokata. Rząd nie przedstawił przekonujących wyjaśnień dotyczących pochodzenia obrażeń, a krajowe dochodzenie w tej sprawie było nieskuteczne. Trybunał stwierdził, że traktowanie to było nieludzkie i poniżające. W odniesieniu do art. 6, Trybunał, powołując się na swoje wcześniejsze orzecznictwo (Incal, Çıraklar), potwierdził, że tureckie Sądy Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w których skład wchodzili sędziowie wojskowi podlegający dyscyplinie wojskowej i wpływom władz administracyjnych, nie spełniały wymogu niezawisłości i bezstronności. Dodatkowo, Trybunał uznał, że skazanie skarżącego opierało się w decydującym stopniu na zeznaniach świadków oskarżenia, których skarżący nie miał możliwości przesłuchać ani w trakcie śledztwa, ani w trakcie procesu, co naruszyło jego prawo do rzetelnego procesu i obrony.Stan faktyczny
Skarżący, Hulki Güneş, został aresztowany 19 czerwca 1992 roku w związku z podejrzeniem udziału w zbrojnym ataku. Podczas zatrzymania i przesłuchania w Komendzie Żandarmerii Prowincji Muş, skarżący doznał obrażeń ciała, co zostało odnotowane w kilku raportach medycznych. Skarżący twierdził, że był bity i poddawany innym formom złego traktowania. Został oskarżony i skazany na dożywotnie więzienie przez Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w Diyarbakırze, w skład którego wchodził sędzia wojskowy. Skazanie oparto na zeznaniach żandarmów, których skarżący nie miał możliwości przesłuchać.Rozstrzygnięcie
Trybunał, jednogłośnie:
1. Stwierdza naruszenie art. 3 Konwencji.
2. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji z powodu braku niezawisłości i bezstronności Sądu Bezpieczeństwa Państwa w Diyarbakırze.
3. Stwierdza naruszenie art. 6 ust. 1 i 3 lit. d) Konwencji z powodu braku możliwości przesłuchania świadków oskarżenia przez skarżącego.
4. Zasądza na rzecz skarżącego 25 000 EUR tytułem szkody niemajątkowej oraz 3 500 EUR tytułem kosztów i wydatków.
5. Oddala pozostałe roszczenia skarżącego dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
Hulki GüneĢ-TÜRKĠYE DAVASI
(Başvuru no: 28490/95)
NĠHAĠ KARARIN ÇEVĠRĠSĠ
Davanın nedeni, 1964 doğumlu Türk vatandaşı olan Hulki Güneş’in, (başvuran), 29 Mayıs tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin (AİHS)
25. maddesi uyarınca, AİHS’nin 3. ve 6§§ 1 ve 3 d) maddelerinin ihlal edildiği gerekçesiyle
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) yaptığı
başvurudur (Başvuru no: 28490/95). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde,
Diyarbakır Barosu avukatlarından Sezgin Tanrikulu tarafından temsil edilmektedir.
OLAYLAR
A. BaĢvuranın yakalanması ve gözaltına alınmasını müteakiben düzenlenen sağlık
raporları Haziran 1992 tarihinde, başvuran, 14 Haziran 1992 tarihinde gerçekleşen ve iki askerin
yaralanması ve bir askerin ölmesine neden olan silahlı saldırıya iştirak ettiği şüphesiyle
güvenlik güçleri tarafından (Muş) Varto ilçesine bağlı Çayçati köyünde yakalanmıştır. Aynı
gün, başvuranı muayene eden Dr M.C. Kas tarafından düzenlenen sağlık raporunda (1 nolu
rapor) sanığın sağ yanağında 1x1 cm çapında, göğsünde 2cm, bel kısmında 2x5 cm çapında
sıyrıkların bulunduğunu belirtmiş ve bir gün iş göremezlik raporu vermiştir. Haziran 1992 tarihinde hazırlanan tutanağa göre, 14 Haziran 1992 tarihinde meydana gelen
silahlı bir çatışmaya katılan jandarmalar başvuran ile yüzleştirilmiş ve üç jandarma başvuranı
teşhis etmiştir. Ancak başvuran söz konusu tutanağı imzalamamıştır. Belirtilmeyen bir tarihte,
başvuran, Muş İl Jandarma Komutanlılığına sorgulanmak amacıyla sevk edilmiştir. Temmuz 1992 tarihinde, Muş İl Jandarma Komutanlığının talebi üzerine başvuran Dr. L.
Ertan tarafından muayene edilerek vücudunun bazı bölgelerinde sıyrıklar tespit edilmiştir;
ancak anılan doktor başvurana iş göremezlik raporu verilmesine gerek görmemiştir ( 2 nolu
rapor).
Aynı gün, başvuran Varto İlçe Jandarma Komutanlığına sevk edilerek ilçe hastanesinde
muayene edilmiştir.
Hastane doktoru sanığın vücudunda bazı sıyrıkların bulunduğunu
Aynı gün başvuran DGM’ye çıkarılmış ve
raporunda (3 nolu rapor) belirtmiştir.
tutuklanmıştır. Başvuran, hâkim karşısında, aleyhindeki tüm iddiaları reddederek Muş İl
Jandarma Komutanlığında gözaltında bulunduğu sırada kötü muamelelere maruz kaldığını
ileri sürmüştür. Temmuz 1992 tarihinde, başvuranın tekrar muayene edilmesi sonucunda tespit edilen
bulgular 3 ve 4 nolu raporların teyidini sağlamıştır.
B. Kötü muamelelere iliĢkin iddialar hakkında yürütülen cezai soruĢturma
1. Varto Cumhuriyet Savcılığı tarafından yürütülen soruşturma
Nisan 1997 tarihinde, savunmacı Hükümet’in mevcut başvurudan haberdar olması
üzerine Varto Cumhuriyet Savcılığı başvuranın iddiaları hakkında bir soruşturma başlatmıştır. Şubat 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, Varto İlçe Jandarma Komutanlığına başvuranın
sorgulanmak amacıyla Muş Jandarma Komutanlığına götürülüp götürülmediğini sormuştur.
Mart 1998 tarihli yazıda, Varto İlçe Jandarma Komutanlığı, Cumhuriyet Savcılığının yazısı
üzerine başvuranın sorgulanmak için Muş İl Jandarma Komutanlığına sevk edildiğini teyit
etmiş ancak gözaltı süresini belirtmemiştir. Mart 1998 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı Muş İl Jandarma Komutanlığından sorgulamaya
katılan jandarmaların isimlerini istemiştir. Mayıs 1998, 29 Mayıs 1998 ve 23 Haziran 1998 tarihlerinde, yakalama operasyonuna
iştirak eden T.Y., M.G. ve S.T. adlı jandarmaların istinabe makamı tarafından ifadeleri
alınmıştır. Ekim 1998 tarihinde, Varto Cumhuriyet Savcılığı görevsizlik kararı vermiştir. Başvuran
söz konusu karara karşı itiraz etmiş ise de 18 Kasım 1998 tarihinde Bitlis Ağır Ceza
Mahkemesi bunu reddetmiştir.
2. Muş Cumhuriyet Savcılığı ve Varto Kaymakamlığı tarafından yürütülen cezai
soruşturmalar
Başvuranın Muş İl Jandarma Komutanlığında meydana gelen olaylara ilişkin şikayeti
hakkında Muş Cumhuriyet Savcılığı, soruşturma çerçevesinde, 2 Nolu sağlık raporunu
düzenleyen Dr. L. Ertan’ın ifadesine başvurmuştur. Ekim 1998 tarihinde, Muş Cumhuriyet Savcılığı, adıgeçen doktorun ifadelerine istinaden,
şiddet fiilinin jandarma görevlileri tarafından ifa edildiği gerekçesiyle, mezkûr soruşturmanın
ilgili il idare kurulunun tarafından yürütülmesi gerektiğine kanaat vararak görevsizlik kararı
vermiştir. Ekim 1998 tarihinde, Muş Valiliği dava dosyasını Varto Kaymakamlığına sevk etmiştir.
Başvuranın şikâyetini incelemekle görevli olan Varto İlçe İdare Kurulu, 25 Ağustos 1999
tarihinde, yakalama operasyonuna katılan S.T. ve M.G. adlı jandarmalarla ve başvuranın
ifadelerine dayanarak, jandarmalar hakkında men-i muhakeme kararı vermiştir. Kurul,
gerekçesinde, Varto İlçe Jandarma Komutanlığında görevli jandarmaların başvuranın ilçe
jandarma komutanlığından şikâyetçi olmadığını, il jandarma komutanlığından şikayetçi
olduğunu kaydetmiştir. Söz konusu karar, 24 Ocak 2000 tarihinde Van Bölge İdari
Mahkemesi tarafından onanmıştır.
C. BaĢvuran hakkında yürütülen cezai soruĢturmalar Temmuz 1992 tarihli iddianameyle Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın 12 Ekim ve 14 Haziran 1992 tarihli silahlı çatışmalara katıldığı gerekçesiyle, TCK’nin 125.
maddesi uyarınca başvuran hakkında kamu davası açmıştır. Ağustos 1992 tarihli duruşmada, DGM, soruşturma sırasında başvuranı teşhis eden Z.K.,
Z.Ko. ve T.E. adli jandarmaların ifadelerinin alınmasına karar vermiştir. Ekim 1992 tarihli duruşmada ise başvuranın avukatı 19 Haziran 1992 tarihli yüzleştirme
tutanağına itiraz ederek jandarmaların ifadelerinin asılsız olduğunu iddia etmiştir. Ekim 1992 tarihli duruşmada, DGM, karayolunda can güvenliğinin bulunmadığı
gerekçesiyle üç jandarmanın ifadelerinin istinabe makamı tarafından alınması yönünde karar
vermiştir.
Tanıkların ifadeleri dava dosyasına eklendikten sonra, 11 Mart 1994 tarihli karar ile DGM
jandarmaların ifadelerine, soruşturmanın tutanaklarına ve başvuranın gözaltı sırasındaki
ifadelerine dayanarak, TCK’nın 125. maddesi uyarınca başvuranı suçlu bularak müebbet ağır
hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mart 1994 tarihinde, başvuran, Yargıtay’a başvurarak duruşma düzenlenmesini talep
etmiştir. Kasım 1994 tarihli duruşma neticesinde, söz konusu karar Yargıtay tarafından onamış ve Kasım 1994 tarihinde tebliği edilmiştir 8 Aralık 1994 tarihinde, Yargıtay’ın kararı dava
dosyasına eklenmiştir.
HUKUKA DAĠR
1. AĠHS’NĠN 3 MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN ĠDDĠALAR
HAKKINDA
A. Tarafların iddiaları
Başvuran, Muş İl Jandarma ve Varto İlçe Jandarma Komutanlıklarında gözaltında bulunduğu
sırada kötü muameleye maruz kaldığını iddia ederek AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğini
ileri sürmektedir. Ayrıca, başvuran, işkence iddialarına ilişkin soruşturmanın geç
başlatıldığını, Muş İl Jandarma Komutanlığındaki “Filistin askısı”, sopa, elektrik şoku, gibi
her türlü işkence uygulayan grubun kimliklerinin tespit edilemediğini vurgulamış ve
sözkonusu iddialarını desteklemek için sağlık raporlarına göndermede bulunmuştur.
Hükümet, Varto Cumhuriyet Savcılığı ve Muş İl İdare Kurulu tarafından yürütülen
soruşturmalara göre başvuranın yara izlerinin kendisi tarafından yapıldığını savunmaktadır.
Hükümet, başvuranın yakalama anında yatağının altına gizlendiğini ve kendisine o sırada
zarar verdiğini belirtmekte ve bu konuda 19 Haziran 1992 tarihli rapora atıfta bulunmaktadır.
Ayrıca, Hükümet, 15 Ekim 1998 tarihli men-i muhakeme kararına göre güvenlik güçlerinin
olay sırasında başvuranın karşı koyması ile güç kullandıklarını ve Varto Cumhuriyet
Savcılığını yürüttüğü soruşturma çerçevesinde köylülerin ifadelerinin de bu yönde olduğunu
bildirmektedir.
B. Mahkeme’ nin değerlendirmesi
İçtihatlar ışığında, AİHM, olayları daha evvel incelediği gibi ele alacaktır ( Bkz, 28 Ekim tarihli Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı § 93, Selmouni-Fransa kararı, § 95, 22
Eylül 1993 tarihli Klaas-Almanya kararı, § 30, Labita-İtalya Kararı, § 120 ve 22 Ekim 2002
tarihli Algür-Türkiye Kararı, § 38).
Mahkeme, başvuranın 19 Haziran 1992 tarihinde yakalandığını, bilinmeyen bir tarihte Muş İl
Jandarma Komutalığına sorgulanmak için götürüldüğünü ve 4 Temmuz 1992 tarihinde ise
tutuklandığını belirtmektedir. Haziran 1992 tarihli sağlık raporunda tespit edilen yaralar konusunda ilk önce Mahkeme,
Hükümet’e göre başvuranın kendini yaraladığını, ancak olay sırasında ve daha sonra
düzenlenen tutanaklara göre başvuranın güvenlik güçlerine karşılık vermediği veya
yaralanmadığının anlaşıldığını belirtmektedir. Bu koşullarda, Mahkeme, soruşturmayı
yürütmekle görevli makamların yakalama sırasında jandarma tarafından kullanın gücün
gerekli ve orantılı olup olmadığını araştırmaları gerektiğini düşünmektedir (Bkz, 22 Mayıs tarihli Altay-Türkiye kararı, § 54).
Sonuç ne olursa olsun, 19 Haziran 1992 tarihli sağlık raporunda tespit edilen yaralar
yakalama sırasında gerekli bir güç kullanımından kaynaklamış olsa dahi Hükümet’in
AİHS’nin 3. maddesindeki sorumluluklarından muaf tutulması için yeterli bir neden değildir.
Mahkeme, ilk önce, tespit edilen yaraların 19 Haziran 1992 tarihli raporundakilerinden
farklılık gösterdiğini, özellikle yaraların kabuk bağlamayışının 3, 4 ve 7 Temmuz 1992 tarihli
raporlarından bir müddet önce meydana geldiğine işaret ettiği kanısındadır. Ayrıca, 3
Temmuz 1992 tarihinde sağlık raporunun düzenleyen doktorun yara izlerinin darbeler
neticesinde meydana gelmiş olabileceğine dair görüş bildirdiğini ve buna ek olarak
başvuranın Muş İl Jandarma Komutanlığında sorgulama sırasında dövüldüğüne ilişin
başvuranın iddialarının 14 Kasım 1994 tarihli Ankara Hastanesinin bulguları ile benzerlik
gösterdiğini belirtmektedir.
Yukarıda anılanlara istinaden, Mahkeme,
Hükümet’in yara izlerine ilişkin görüşlerinin
Başvuranın belindeki izlere dair
kısmen makul sayılmayacağı sonucuna varmıştır.
açıklamaların yetersizliği ve bu konuda yürütülen soruşturmanın etkisiz kaldığı göz önüne
alındığında, Mahkeme, gözaltı sırasında yasal savunucudan mahrum bırakılan başvuranın
söz konusu raporlarda da teyit edilen yara izlerinin kötü muamele sonucunda meydana geldiği
kanısındadır.
Mahkeme, başvuranın elektrik şokuna ve “Filistin askısına” maruz kaldığına ilişkin iddiaları
hakkında başvuranın bu iddiasını destekleyecek delilleri sunmadığını veya somut
açıklamalarda bulunmadığını kaydetmiştir.
İddiaların ciddiyeti konusunda, Mahkeme, söz edilen eylemlerin Güneş’in hem fiziksel hem
de zihinsel ıstırap ve acılar çekmesine neden olduğunu ve şahsın 15 gün gözaltında bulunduğu
göz önüne alındığında, başvuranın fiziksel ve zihinsel direncinin kırıldığını ve korkuya,
kaygıya ve aşağılık duygusuna kapıldığını belirtmektedir. Bu tür unsurlara istinaden
Mahkeme, başvuranın kişiliğinin maruz kaldığı muamelelerin aşağılayıcı ve insanlık dışı
nitelikte olduğu kanısındadır (Bkz, 11 Temmuz 2000 tarihli Dikme-Türkiye kararı, §§ 91-92
ve 21 Aralık 2000 tarihli Büyükdağ-Türkiye kararı, § 55)
Sonuçta, AİHS’nin 3. maddesi ihlali söz konusudur.
II. AĠHS’NĠN 6 MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠNE ĠLĠġKĠN ĠDDĠALAR
HAKKINDA
A. DGM’nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına iliĢkin
Başvuran, kendisini yargılayan ve mahkûm eden DGM'nin bünyesindeki hâkimlerden birinin
asker kökenli olmasından dolayı bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından yargılanmadığı
iddia etmektedir. Bu konuda AİHS’nin 6§1. maddesine atıfta bulunmaktadır.
Hükümet başvuranın iddialarını reddetmiştir.
AİHM, İncal-Türkiye (9 Haziran 1998 tarihli karar) ve Çıraklar-Türkiye (28 Ekim 1998 tarihli
karar) kararlarında olduğu gibi, mevcut başvuruda ileri sürülmüş benzer şikâyetlerin birçok
kez incelediğini hatırlatmaktadır. AİHM, diğer taraftan, söz konusu hakimler üstlerinden
emir alan ordu mensupları olduklarını, askeri disipline ve bu amaçla haklarında derlenen sicil
raporlarına tabi olduklarını, atanmalarına ilişkin kararların birçoğunun, idari makamlar ve
ordu tarafından alındığını vurgulamaktadır.
Bu andan itibaren, AİHM’nin başvuranı mahkûm eden Diyarbakır DGM’nin bağımsız ve
tarafız olmadığından kuşkulanmasının meşru bir amacının bulunup bulunmadığının
incelemesi gerekmektedir (Yukarıdan anılan Incal Kararı, §70 ve Çıraklar kararı, §38).
Bunun dışında AİHM, mevcut davanın Incal ve Çıraklar kararlarından ayrı değerlendirilmesi
için hiçbir neden bulunmadığını, başvuranın aralarında askeri hâkimlerin de yer aldığı DGM
heyeti karşısında yasadışı silahlı bir örgütü destekleme ve bu örgüte yardımda bulunma ve
Devletin bölünmez bütünlüğüne kast etme suçları ile itham edilerek mahkûm edilmesinin
anlaşılabilir olduğunu, ancak üyeleri arasında askeri kökenli hâkimin hazır bulunmasının
başvuranın bu mahkemenin yetki alanları dışındaki konulardan etkilenebileceği endişesini
taşımasına yol açacağını kaydetmektedir. Buna istinaden başvuranın şikayetine ilişkin
kaygısının meşru olduğu anlaşılmaktadır. (sözü edilen Incal kararı, s. 1573, § 72 in fine).
Sonuç olarak AİHM, Diyarbakır DGM başvuranı yargıladığı sırada AİHS’nin 6§1 maddesi
uyarınca bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığına karar vermiştir.
B. DGM’nin yargılamasının adilliği hakkında
AİHS’nin 6 §§ 1 ve 3d) maddesine atıfta bulunan başvuran, iddia tanıklarına soru sorma ya
da sordurma olanağı verilmeden 14 Haziran 1992 tarihli çatışmaya katılan M.M., Z.K., T.E
ve Z.Ko. adlı jandarmaların ifadelerine göre mahkum edildiğini ileri sürmüştür.
Hükümet, karayolunun güvensizliğinden dolayı sanıkların can güvenliğini sağlayamama
durumuna karşı ifadelerinin istinabe makamları tarafından alındığını belirtmektedir.
Hükümet, sanıkların buna benzer bir duruşmaya katılmalarının iç hukukta öngörüldüğünü ve
başvuranın duruşmaya katılması için ilgili makama dilekçe vermesinin yeterli olduğunu
savunmaktadır.
Başvuran, Z.K., T.E. ve Z. Ko adlı üç jandarmanın ifadelerine göre mahkumiyet kararının
gerekçelendiğini, savunma makamının ne soruşturma sırasında ne yargılama sırasında
sanıklarla karşı karşıya geldiğini belirtmektedir. Ayrıca, başvuran, 29 Haziran 1992 tarihli
yüzleştirme tutanaklarını imzalamadığı gibi iddia tanıklarını sorguya çekmeden veya
çektirmeden yargılamanın sona erdiğini iddia etmektedir.
AİHM, daha evvel başka davalarda da bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu tespit edilmiş
bir mahkemenin, hiç bir varsayımda, o mahkemede yargılanan şahıslara adil yargılama
güvencesi sunamayacağına ve bundan dolayı, bu mahkemedeki yargı sürecinin adil
olmadığına ilişkin şikâyetleri incelemeye gerek olmadığına hükmetmiş olduğunu
hatırlatmaktadır (birçok karar arasında, Bkz. AİHM, Çıraklar k. Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli
karar. Derleme l998, s. 14 par. 44-45'de yayınlanacak).
AİHM, davanın özel koşullarını dikkate alarak başvuranın adil yargılanmadığına ilişkin
şikâyetlerini, DGM'lerin statüleri konusundan bağımsız olarak incelemeyi sürdürmeyi gerekli
görmektedir. Nitekim Mahkeme, başvuranın, adil yargılanmış olsaydı kendisine yöneltilen
silahlı çatışmaya katılma suçlamasının kanıtlanmasının mümkün olamayacağı yönündeki
başlıca iddialarının özünü öğrenmenin ancak bu şekilde mümkün olacağını belirtmektedir.
Mahkeme aynı zamanda, Sözleşmenin 6 maddesine istinaden şikâyetleri incelemesinin,
başvuranın mahkûm edilmesinin temel oluşturan olayların adil bir mahkeme tarafından tespit
edilip edilmediği sorusuna bağlı olduğunu gözden kaçırmamaktır (Bkz, Sadak- Türkiye kararı
(no: 1), başvuru no: 29900/96, 29901/96 ve 29903/96, § 42).
AİHM, kanıtların kabul edilebilirliğinin her şeyden önce iç hukuk kurallarına bağlı olduğunu
ve esas olarak, topladıkları delilleri değerlendirme yetkisinin ulusal mahkemelerde olduğunu
hatırlatmaktadır. Sözleşme çerçevesinde Mahkeme'ye verilen görev, tanıkların ifadelerinin
kanıt olarak kabul edilmesinin doğru olup olmadığına dair görüş bildirmek değil, kanıtların
sunulması da dâhil olmak üzere, sürecin bütün olarak adil bir nitelik taşıyıp taşımadığını
araştırmaktır. (Bkz, 6 Aralık 1992 tarihli Edwards-ingiltere kararı, § 34). Esas olarak, kanıt
oluşturan öğelerin tartışılabilmeleri için, sanık huzurunda, açık oturumda ortaya konmaları
gereklidir. Bu prensibin istisnası yok değildir ancak bu istisna savunmanın haklarının
korunması koşuluyla kabul edilebilir. Genel kural olarak madde 6'nın l ve 3-d paragrafları
uyarınca, sanığa, aleyhindeki bir tanıklığa karşı, tanık ifadesini verdiği sırada ya da daha
sonra itiraz edebilmesi için uygun ve yeterli koşullar sağlanmalı ve tanığa soru sorabilme
fırsatı tanınmalıdır. (Bkz, 19 Şubat 1991 tarihli İsgro-İtalya kararı, §34 ve 27 Şubat 2001
tarihli Luca-İtalya kararı, §§ 40-43). Ancak bir mahkumiyet kararı sadece ya da belirleyici
ölçüde, sanığın ne ifadesi alınırken ne de daha sonra soru soramadığı ya da sorduramadığı bir
kişinin ifadelerine dayanıyorsa, savunmanın hakları 6. maddenin güvencesine aykırı olarak
kısıtlanmış olmaktadır (Bkz, Sadak ve diğerleri kararına, § 65).
AİHM, ilk önce DGM başvuranı teşhis eden jandarmaları yüzleştirmek niyetine olduğunu
ancak karayolunun can güvenliği açısından risk teşkil ettiği gerekçesiyle bu uygulamanın
istinabe makamı tarafından yapılmasını uygun gördüğünü belirtmektedir.
Hükümet’in, başvuranın veya yasal temsilcisinin, yerel mahkeme veya istinabe makamı
huzurunda açık bir oturumda aleyhte tanıklara soru sorma taleplerini açıkça ifade
etmediklerine dair tespitine gelince, Mahkeme, Sözleşme tarafından güvence altına alınan bir
hakkın kullanılmasından vazgeçilmiş olduğunun -yasal olduğu kadarıyla- açıkça tespit edilmiş
olması gerektiğini hatırlatır (bkz. özellikle yukarıda anılan Colozza karan. Seri A no.89, s. 14,
par.28). Oysa Mahkeme başvuranın, yargılamanın her aşamasında kanıtların yönetimine
katılamadığından şikâyet etmiştir. Ayrıca, sadece savcının huzurunda alınmış olan aleyhte
ifadelerin güvenilirliğine de itiraz etmiştir. Ne olursa olsun, 6. maddenin 1. ve 3. paragrafları,
Sözleşmeyi imzalamış olan Devletlerin olumlu önlemler almasını zorunlu kılmaktadır. Bu
önlemler sanığa aleyhinde ifade veren tanıklara soru sorma ya da sordurma hakkını sağlamayı
da kapsamaktadır (Barbera, Messegue ve Jabardo k. İspanya, 6 Aralık 1988 tarihli karar, seri
A no. 146, s.33 par. 78).
Özet olarak, ilgili başvuranın savunma hakkı, adil yargılanabilmesini engelleyecek şekilde
ihlal edilmiştir. 6. Maddenin 3 d) paragrafı ile birlikte l. paragrafının, esas olarak ihlali söz
konusudur.
Bu nedenden dolayı, Mahkeme, oybirliğiyle;
1. AİHS’nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;
2. Diyarbakır DGM’nin bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olmadığı gerekçesiyle 6§1
maddesinin ihlal edildiğine;
3. Başvuranın iddia tanıklarını sorguya çekme veya çektirme imkânına sahip
olmadığından dolayı AİHS’nin 6§§1 ve 3d) maddelerinin ihlal edildiğine;
4.a) Savunmacı Hükümetin başvurana AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın
kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’
sına çevrilmek üzere aşağıda yer alan miktarların ödeme tarihinde KDV, pul, harç ve her
türlü vergiden muaf tutularak;
i.
Her türlü zarar için 25.000 (yirmi beş bin ) Euro tazminat olarak;
ii.
masraf ve harcamalar için 3.500 (üç bin beş yüz) Euro ödenmesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödeme tarihine kadar geçecek süre için, yukarıda
belirtilen meblağlar, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
basit faize tabi tutulacak ve %3 'luk bir artış uygulanılacaktır.
5. Başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddine;
karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 19 Haziran 2003 tarihinde, İçtüzüğün 77.maddesinin
2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak bildirilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 12.07.2026. · Źródło