28496/95
WyrokETPCz2002-02-07ECLI:CE:ECHR:2002:0207JUD002849695
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącej za propagandę separatystyczną na podstawie tureckiej ustawy antyterrorystycznej naruszyło jej prawo do wolności słowa (art. 10), prawo do rzetelnego procesu przed niezawisłym i bezstronnym sądem (art. 6 ust. 1) oraz zasadę braku kary bez ustawy (art. 7)?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skazanie skarżącej jako wydawcy publikacji nieperiodycznej na podstawie przepisu dotyczącego redaktorów odpowiedzialnych publikacji periodycznych stanowiło nieprzewidywalne zastosowanie prawa karnego przez analogię, naruszając art. 7. W odniesieniu do art. 10, Trybunał stwierdził, że oba skazania były nieproporcjonalne do realizowanych celów, ponieważ opublikowane artykuły, mimo ostrego języka, nie nawoływały do przemocy ani nienawiści, a ingerencja w wolność słowa nie była "konieczna w społeczeństwie demokratycznym". Dodatkowo, drugie skazanie nie było "przewidziane prawem", gdyż podstawa prawna została unieważniona przez Sąd Konstytucyjny. Naruszenie art. 6 ust. 1 wynikało z obecności sędziego wojskowego w składzie sądu bezpieczeństwa państwa, co podważało jego niezawisłość i bezstronność w oczach cywilnej skarżącej.Stan faktyczny
Skarżąca, E.K., turecka prawniczka i właścicielka wydawnictwa, została dwukrotnie oskarżona i skazana w Turcji. Po pierwsze, za podpisanie artykułu "Dünyanın Kürt Halkına Borcu Var" w gazecie "Özgür Gündem" (czerwiec 1993), została skazana na 2 lata więzienia i grzywnę za propagandę separatystyczną. Po drugie, jej wydawnictwo opublikowało książkę zawierającą artykuł "Türk Hapishanelerindeki Durum" (październik 1992), za co została skazana na 6 miesięcy więzienia i grzywnę, również za propagandę separatystyczną. W drugim przypadku, początkowo uniewinniona, została skazana po uchyleniu wyroku przez Sąd Kasacyjny, a jej kara więzienia została później zamieniona na grzywnę i ostatecznie zawieszona na mocy nowej ustawy.Rozstrzygnięcie
Trybunał jednogłośnie orzekł:
1. Naruszenie art. 7 Konwencji w odniesieniu do drugiego skazania skarżącej jako wydawcy książki "Uluslararası Kürt Konferansı".
2. Naruszenie art. 10 Konwencji w odniesieniu do obu skazań skarżącej.
3. Naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji w odniesieniu do obu postępowań sądowych.
4. Zasądził od pozwanego państwa na rzecz skarżącej 10 700 euro tytułem szkody niemajątkowej oraz 3 000 euro tytułem kosztów i wydatków.
5. Oddalił pozostałe żądania skarżącej dotyczące słusznego zadośćuczynienia.Pełny tekst orzeczenia
AVR UPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
E.K.-TÜRKİYE DAVASI
(Başvuru no:28496/95)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
İşbu karar AİHS’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir.
Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
___________________________________________________________________________________
© T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2002. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları
Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme‟yi bağlamamaktadır. Bu çeviri,
davanın adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile
Dışişleri Bakanlığı, AKGY‟na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.
Davanın nedeni, Türk vatandaşı olan E.K.'nın ("başvuran"), 17 Temmuz 1995 tarihinde, İnsan
Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin ("Sözleşme") eski 25.maddesi uyarınca,
Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonuna ("Komisyon"), Avrupa İnsan Hakları
Sözleşme'nin ("AİHS") 6, 7, 9, ve 10. maddelerinin ihlal edildiği iddiasıyla yaptığı başvurudur
(Başvuru no:28496/95). Başvuran Mahkeme huzurunda, İstanbul Barosu avukatlarından Avukat Fatma
Karakaş tarafından temsil edilmektedir
OLAYLAR
A .Davanın Koşullan doğumlu olan başvuran, Türk uyrukludur ve İstanbul'da yaşamaktadır. Avukat olan
başvuran aynı zamanda Doz Basın Yayın Ltd. Şti. adlı yayınevinin sahibesidir.
Başvuran, 14 Haziran 1993 tarihinde İstanbul'da yayınlanan "Özgür Gündem" adlı gazetede yer
alan "Dünyanın Kürt Halkına Borcu Var" başlıklı makaleyi, İstanbul İnsan Hakları Derneği Sekreteri
sıfatı ile imzalamıştır. Bu makale başvuranın aldığı ilk ceza ile ilgili takibin konusu olmuştur.
Diğer taraftan, başvuranın yayıncısı olduğu Doz Yayınevi, Ekim 1992'de, "Uluslararası Paris
Kürt Konferansı: Kürtler, İnsan hakları ve Kültürel kimlik" adlı bir kitap yayınlamıştır. "Türk
Hapishanelerindeki Durum" adlı makale bu kitap içerisinde yayınlanmış ve kitap, başvuranın aldığı
ikinci ceza ile ilgili takibin konusu olmuştur.
1. "Dünyanın Kürt Halkına Borcu Var" adli makale konusundaki ceza ile ilgili süreç
"Özgür GündenY'adlı gazetede yer alan makalenin tüm metni çevirinin sonunda yer almaktadır. Ağustos 1993 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinde başvuran aleyhine bir
kamu davası açılmıştır. Başvuran, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasasımn 8§1 ve 8§2. maddeleri
uyarınca bir makale aracılığı ile bölücü propaganda yapmakla suçlanmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemesindeki yargılama sürecinde başvuran, suçsuz olduğunu ve ifade
özgürlüğünden yararlandığını belirtmiştir. 16 Eylül 1994 tarihinde, biri asker kökenli üç hakimden
oluşan Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranı, 3713 Sayılı Kanunu'nun 8§1. maddesine göre suçlu
bulmuş ve iki yıl hapis ile 250.000.000 Türk Lirası para cezasına çarptırmıştır.
Devlet Güvenlik Mahkemesine göre, suç oluşturan makalede başvuran, Türk makamlarının
aldıkları önlemleri "vahşi saldırılar" şeklinde nitelendirerek, terörist kuruluş olan PKK faaliyetlerine
destek vermiştir. Üstelik makalede Türk Devleti topraklarının bir bölümü "Kürdistan" olarak
nitelendirilmektedir. Sonuç olarak AİHM, makalenin ayrımcı propaganda oluşturup oluşturmadığı
yönünden inceleme yapmaya karar vermiştir. Şubat 1995 tarihinde, başvuranın temyiz talebi üzerine Yargıtay, DGM'nin kararını
onaylamıştır.
2. "Türk Hapishanelerindeki Durum " adlı makale konusundaki ceza ile ilgili süreç
Ekim 1992 tarihinde. Doz Yayınları, "Uluslararası Paris Kürt Konferansı: Kürtler, İnsan Hakları
ve Kültürel Kimlik" adlı bir kitap yayınlamıştır. Kitap, Paris Kürt Enstitüsü tarafından 14 ve 15 Ekim tarihlerinde düzenlenen ve konusu Kürtler, İnsan Hakları ve Kültürel Kimlik olan konferansla
yapılan konuşmaların bir denemesidir. Kitabın 148 ve 149. sayfalarında "Türk Hapishanelerindeki
Durum " adlı bir makale yer almaktadır.
(Makalenin Tümü Çevirinin Sonunda Yer Almaktadır.)
Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 19 Mart 1993 tarihli iddianamesiyle başvuran
aleyhine bir kamu davası açmıştır. Savcı mezkur makaleyi ileri sürerek başvuranı, adı geçen kitabın
yayıncısı olarak, ayrımcı propaganda yapmakla suçlamış ve 3713 Sayılı Kanunun 8§1 ve 8§2.
maddeleri uyarınca cezalandırılmasını istemiştir. Haziran 1993 tarihinde, Devlet Güvenlik Mahkemesi çoğunluğun oyu ile başvuranın suçsuz
olduğuna karar vermiştir. DGM, mezkur kitabın içeriğine dayanarak, kitabın Paris'te yapılan "Kürt
Problemi" konulu konferansta sunulanlardan oluşan bir derleme olduğunu belirtmiştir. Bu konferansa
otuz bir kişi katılmış ve kendi görüşlerini sunmuştur. DGM'ye göre, yayınlanan makalelerden birinde
Türk ulusunun topraklarının bir bölümünün "Kürdistan" olarak adlandırılmasına rağmen, kitabın
tamamında ayrımcı propaganda yapılmamaktadır.
Farklı görüşte olan askeri hakim, kitabın, konuşmacıların sunumlarının bir derlemesi olduğunu ve
her bir makalenin farklı bir incelemenin konusu olduğunu belirtmiştir. Adı geçen makalenin bir özetini
yaparak başvuranın yayın yolu ile ayrımcı propaganda yaptığını belirtmiştir.
Cumhuriyet Savcısı, 14 Haziran 1993 tarihli kararı temyiz etmiştir.
Yargıtay, 26 Kasım 1993 tarihinde DGM'nin kararını bozmuştur. Başvuranın DGM tarafından
aklanmasında belirtilen unsurların kabul edilemeyeceğini belirtmiştir. Yargıtay'a göre makalenin anılan
kısmı devletin bölünmezliğine karşı propaganda teşkil etmektedir.
Başvuran DGM'deki yargılaması sırasında, ifade özgürlüğünü kullandığını beyan etmiş, ayrıca
yayıncı sıfatıyla, yayından yazı işleri müdürü gibi sorumlu tutulamayacağını belirtmiştir.
Biri asker kökenli üç hakimden oluşan DGM, Yargıtay'ın kararına uygun olarak verdiği 9 Eylül tarihli kararıyla başvuranı 3713 Sayılı Kanunun 8§2. maddesi uyarınca suçlu bulmuş ve altı ay
hapis cezası ile 50.000.000. TL para cezasına çarptırmıştır. Ayrıca, söz konusu yayının toplatılmasına
karar verilmiştir.
DGM, adı geçen kitabın yayıncısı konumundaki başvuranın durumunu incelemiş ve 148-149.
sayfalarda yer alan makalenin ulusun birliğini ve toprak bütünlüğünü ihlal etmeye yönelik olduğunu
tespit etmiştir. Gerekçede, adı geçen makalede devletin topraklarının bir bölümünü "Kürdistan"
ayrılışına ait olduğunun belirtildiği, ulusal özgürlük mücadelesi veren PKK tarafından yapılan şiddet
hareketlerinin desteklendiği ve sonuç olarak bunun ayrımcı propaganda olarak ele alınması gerektiği
belirtilmiştir. Şubat 1995 tarihinde Yargıtay, DGM'nin kararını onamıştır. Ekim 1995 tarihinde, başvurana verilen hapis cezası infaza konmadan önce para cezası içeren Sayılı Kanun, özellikle 3713 Sayılı Kanunu'nun 8. maddesi yürürlüğe girmiştir. Makalenin eski
metninde yer alan kasıtlı unsur değiştirilmiştir. Diğer taraftan hapis cezaları hafifleştirilmiş, para
cezaları arttırılmıştır. 4126 Sayılı Kanunun geçici maddelerinden birinde, 3713 Sayılı Kanununun 8.
maddesi uyarınca hükmolunan önceki mahkumiyetlerin gözden geçirilmesi öngörülmektedir.
Biri asker kökenli üç hakimden oluşan DGM, bu yeni yasayı gözönünde bulundurarak 27 Mayıs tarihinde, başvuranın davasını esastan yeniden incelemiş ve 9 Eylül 1994 tarihinde yine aynı
doğrultuda karar vermiştir. Başvuranı, yeniden altı ay hapis ve 50.000.000 TL para cezasına
çarptırmıştır. Hapis cezası, 50.900.000 TL para cezasına çevrilmiştir. Ağustos 1997 tarihinde, kararın ertelenmesini ve 12 Temmuz 1997 tarihinden önce yazı işleri
müdürü sıfatı ile işlenen suçların cezalandırılması öngören 4304 sayılı kanun resmen ilan edilmiştir.
Kasım 1997 tarihinde, 4304 sayılı kanun gözönünde bulundurularak verilen karar bozulmuş ve
dosya bir alt mahkemeye gönderilmiştir.
Son olarak, 25 Aralık 1997 tarihli bir kararıyla, DGM, 4304 Sayılı Kanunun 1§3. maddesi
gereğince başvuran hakkındaki kararın ertelenmesi, erteleme tarihinden itibaren üç yıl içerisinde aynı
cinsten suç işlemesi halinde karar verileceği ve ilgilinin yayıncı sıfatı ile, kasıtlı suçtan mahkum
edildiği sonucuna varılmıştır. Eğer belirtilen üç yıl içerisinde ilgili aleyhine aynı ya da benzer bir suçtan
mahkumiyet kararı verilmezse kamu davası sona erecektir.
HUKUKA DAİR
I.
AİHS'NİN 7. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, "Uluslararası Kürt Konferansı" adlı kitabın yayıncısı sıfatı ile 3713 Sayılı Terörle
Mücadele Yasasının 8§2. maddesine göre mahkum edilmesinin, AİHS'nin 7. maddesine aykırı
olduğunu belirtmiştir.
Hükümet, Yargıtay 9. Dairesinin içtihadına göre, 3713 Sayılı Kanunu'nun 8§2. maddesinin
süresiz yayınların yayıncıları hakkında da uygulanabileceğini belirtmiştir.
Başvuran, Hükümet'in savunmasına karşı, bir ceza hükmünün analoji yoluyla uygulanmasının,
hukuki güvenliğe zarar vereceğini belirtmiştir. Başvuran, sorumlu yazı işleri müdürü ile yayıncının aynı
cezai sorumluluğa sahip olmadıklarını iddia etmekte ve bu nedenle mahkumiyetinin AİHS'nin 7.
maddesinin ihlaline neden olduğunu savunmaktadır.
AİHM, daha önceki kararlarına uygun olarak, 7. maddenin, suç ve cezanın ancak kanun
tarafından tanımlanabileceği (nullum erimen, nulla poena sine lege) ve ceza kanunun genişletici yorum
yoluyla (örneğin analoji) sanığın aleyhine yorumlanamayacağı ilkelerini içerdiğini hatırlatmaktadır. Suç
ve ceza kanunda açıkça belirtilmiş olmalıdır. Vatandaşlar, kanunun ilgili hükmünü okuyarak ya da
gerektiğinde mahkemelerin yorumu yardımıyla, hangi eylem ya da ihmallerinin cezai sorumluluklarına
yol açacağını öğrenebildiklerinde bu şart yerine getirilmiş sayılır.
7. madde "hukuk"tan bahsederken, bu terimin Sözleşmenin başka yerlerinde de kullanıldığı
anlamı ima etmektedir ki, buna göre "hukuk", kamu hukuku ile birlikte içtihat kararlarını da içerir ve
başta erişilebilirlik ve öngörülebilirlik gibi nitelikleri gerektirir (bakınız 15.11.1996 tarihli Cantoni -
Fransa kararı, 1998-V Raporları, No. 20, ss. Madde 29; 22 Kasım 1995 tarihli S.W. ve C.R. - Birleşik
Kraliyet karan, A Serisi, sırasıyla no. 335-B ve 335-C, ss. 41-42, 35. Madde, ve ss. 68-69, 33. Madde).
AİHM, sözkonusu davanın kanuni çerçevesinin kesin bir açıklıkla belirlenmesinin zor
olabileceğini ve bir yayımn Devletin bölünmez bütünlüğüne karşı bölücü propaganda olup olmadığının
ulusal mahkemelerce değerlendirilmesinde belli ölçüde esneklik gerekebileceğini kabul etmektedir.
Net olarak belirlenmiş bir yasa hükmünde bile, mahkemenin kaçınılmaz olarak yorumlayacağı bir
kısım vardır. Anlaşılmayan noktaların açıklığa kavuşturulması ve yazılı hükmün değişen şartlara
uyarlanması her zaman gereklidir.
Mahkemeye göre, 3713 Nolu yasanın 8. maddesi, DGM'lere suçun kapsamını belirlemek için
yapacakları yorumda aşırı bir takdir yetkisi bırakmamaktadır. Çünkü maddenin ilk fıkrasında suç
tanımlanmış, 2. fıkrasında ise ceza belirlenmiştir.
Mahkemeye göre DGM, başvuran hakkındaki ikinci mahkumiyet kararını verirken, ilgili kanun
maddesinin yorumunda davanın koşullarının gerektirdiğinin ötesinde bir takdir yetkisi kullanmamıştır.
Başvuranın 1991 tarihli kanunun 8. maddesine göre mahkum olması sözleşmenin 7. maddesinde
öngörülen "kanunsuz suç. olmaz" ilkesini ihlal etmemiştir.
Bununla birlikte başvuran 8. maddenin 2. fıkrasında münhasıran sorumlu yazı işleri müdüründen
söz edildiğini ve yayıncıların bu durumda yalmzca para cezasına mahkum edildiklerini belirterek,
kendisinin bu maddeye dayanarak hapis cezasına mahkum edilmesi nedeniyle şikayette bulunmaktadır.
Hükümet, 8. maddenin 2. fıkrasının yayıncılara uygulanması halinde 1. fıkradaki cezalardan daha hafif
ceza aldıklarını belirtmektedir. Demek ki, 8. maddenin 2. fıkrası bir "lex specialis" (özel hüküm) olarak
sorumlu yazı işleri müdürleri ve süreli yayınların yayıncıları için geçerlidir. Başvuranın süresiz bir
yayımn yayıncısıolarak ceza alması, analoji yoluyla genişletici yorum yapılmasına dayanmaktadır.
Çünkü öngörülen kural yazı işleri müdürlerine verilecek cezaları belirtmektedir (aynı konuda bkz.
Başkaya ve Okçuğlu-Türkiye, 23536/94 ve 24408/94)
Bu koşullar çerçevesinde Mahkeme, başvuranın hapis cezasına mahkum edilmesinin 7. maddede
öngörülen "kanunsuz ceza olmaz" ilkesine aykırı olduğuna ve bu nedenle 7. maddenin ihlal edildiğine
karar vermiştir.
II.
AİHS'NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın 8. maddesine göre iki kere mahkum olması
nedeniyle AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.
AİHM, başvuranın 3713 Sayılı Terörle Mücadele Yasası'nın 8. maddesi uyarınca suçlu bulunup
hüküm giymiş olmasından dolayı, ifade özgürlüğü hakkına bir müdahalenin yapılmış olduğunun açık
olduğunu ve bu konuda bir itirazın sunulmadığım kaydetmiştir.
Yukarıda anılan ve "kanunlar tarafından öngörülen" müdahaleler, 10. maddenin 2. fıkrasında
belirtilen "haklı sebepler"den bir veya daha fazlasına dayananların ve anılan hedef veya hedeflerin elde
edilmesi için "demokratik bir toplumda gerekli olanların" haricinde, 10. madde ihlallerini teşkil
etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla inceleyecektir.
A.
"Kanunlar Tarafından Öngörülme"
AİHM huzurunda hazır bulunan taraflardan hiç birisi, başvuranın ilk mahkumiyetinin dayanağı
olan 3713 sayılı kanunun 8. Maddesinin, 10. Maddenin 2. fıkrasında getirilen "kanunlar tarafından
öngörülme" şartına aykırı olduğunu ileri sürmemiştir. Bu nedenle Mahkeme bu konuda başka bir
sonuca varma gereği görmemektedir.
Başvuranın ikinci mahkumiyetine gelince Mahkeme bu olayda Sözleşmenin 7. ve 10/2. maddeleri
arasında büyük farklılık görmektedir. 7. maddeye göre bir kişi işlendiği sırada suç oluşturan bir eylemi
nedeniyle cezalandırılabilir. 10. maddenin 2. fıkrasına göre yasallığın incelenmesinde ise önemli olan,
müdahale teşkil eden önlemlerin uygulanma tarihidir.
Söz konusu davada, iddia edilen suç, kitabın yayınlanmasıyla Ekim 1992 tarihinde işlenmiştir.
Yukarıda AİHM, suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanunun, 7. madde bakımından meşruluk
şartını yeterince yerine getirmiş olduğu gerekçesi ile başvuranın bu suçtan mahkum edilmesinin 7.
maddeyi ihlal etmediği sonucuna varmıştır.
Ancak, başvuranın mahkumiyetinin dayandırıldığı 8§2. maddenin yayıncılara ilişkin hükmü 27
Temmuz 1993 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Dolayısıyla, suçun işleniş
tarihinde yürürlükte olan hüküm, başvuranın mahkum edildiği 9 Eylül 1994 tarihinde ve bu cezanın
Yargıtay tarafından onandığı tarihte yürürlükte bulunmamaktadır.
Dolayısıyla, yetkili mahkemelerin "failin lehinde olan kanun tatbik ve infaz olunur" hükmünü
içeren Ceza Kanunu'nun 2. Maddesinin 2. fıkrasına uygun davranmadığı tespit edilmiştir. Bu nedenle,
AİHM, başvuranın ne mahkumiyetinin ne de cezasının o sırada yürürlükte olan kanunlar tarafından
öngörülmesi nedeniyle Sözleşme'nin 10. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır.
Yukarıda varılan sonuç dikkate alındığında, ilke olarak, başvuranın ikinci mahkumiyetinin 10.
maddenin 2. paragrafıyla getirilen diğer şartlara uygunluğunun incelenmesi gerekmemektedir (bakınız, Nisan 1991 tarihli Huvig ve Kurslin - Fransa davası, A Serisi, No. 176-A ve sırasıyla s. 25, 37.
madde ve s. 57, 36. madde). Ancak, sözkonusu şartların mevcut olup olmadığı başvuranın şikayetinin
temel unsurunu teşkil ettiğinden, AİHM, bu hususları inceleyecektir.
2.
Meşru amaç
Başvuran, AİHS'nin 10. maddesine dayanarak sözkonusu müdahalenin amacının meşru
olmadığını iddia etmiştir.
Hükümet, terörist eylemler lehine propaganda yapmanın 3713 Sayılı Kanun kapsamında
yasaklandığını belirtmektedir. 1985'ten bu yana Türkiye'nin güneydoğusunda PKK militanları ile
güvenlik güçleri arasında ciddi çatışmaların olduğunu, ırkçı bir ideolojiye sahip PKK lehine yapılan
propagandaların, ulusal makamların, ulusal güvenliği ve kamu güvenliğini korumak için önlem
almalarında etkili olduğunu ileri sürmektedir. Buna göre Hükümet başvuran hakkında verilen
mahkumiyet hükümlerinin meşru olduğunu, bu önlemin toprak bütünlüğü, kamu güvenliği, kamu
düzeni ve suçların önlenmesi amaçlarını güttüğünü belirtmektedir.
AİHM, Güneydoğu Türkiye'deki güvenlik durumunun hassasiyetini (Bakınız 25 Kasım 1997
tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10. Madde) ve yetkililerin gereksiz şiddeti
destekleyecek hareketlere karşı tetikte olmaları gereğini de dikkate alarak, başvuran aleyhinde alınan
önlemlerin, başta ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi
olmak üzere Hükümet tarafından belirlenen belli amaçların uzantısı olduğu kanaatine varmıştır. Bu
durum özellikle, Türkiye'nin güneydoğusunun dava konusu olayların cereyan ettiği tarihlerde içinde
bulunduğu ve bölücü faaliyetlerin şiddet kullanımına dayalı olduğu şartlar için geçerlidir.
3.
"Demokratik bir toplumda gerekli olma "
Bu bağlamda AİHM, başvurana karşı alman önlemlerin demokratik bir toplumda gerekli olup
olmadığı sorusunu inceleyecektir.
Bu çerçevede, AİHM, konuyla ilgili içtihatlarının dayandığı temel ilkeleri
hatırlatmaktadır (23 Nisan 1992 tarihli Castells İspanya'ya Karşı Kararı Seri A no. 236,
S.22, paragraf 42, 21 Ocak 1999 tarihli Fressoz ve Roire - Fransa kararında, Öztürk-
Türkiye kararı..........).
/. Genel ilkeler
İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun zorunlu temellerinden birini ve toplumun ilerlemesi ve
her bireyin özgüveni için gerekli temel şartlardan birini teşkil etmektedir. 10. maddenin 2. paragrafı
uyarınca bu özgürlük, sadece kabul gören, zararsız olan veya kayıtsızlık içeren "bilgiler" veya "fikirler"
için değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanlar için de geçerlidir. Bunlar,
"demokratik bir toplumda" olmazsa olmaz çokseslilik, tolerans ve hoşgörünün gerekleridir. 10.
maddede belirtilen şekliyle bu özgürlük, ancak 2. fıkradaki ölçütlere uyması ve ikna edici bir şekilde
tespit edilmesi gereken bazı istisnalara tabidir.
AİHM ayrıca. Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasının, kamu çıkarlarına ilişkin siyasi
konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanması konusunda çok dar bir kapsamda
uygulandığına işaret etmektedir (bakınız 25 Kasım 1996 tarihli Wingrove - Birleşik Kraliyet davası, Raporları-V, s. 1957, 58. madde). Ayrıca, Hükümet ile ilgili konularda izin verilebilir eleştirinin
sınırları, vatandaşlar ve siyasetçiler için daha geniştir. Demokratik bir sistemde, hükümetin eylemleri
veya ihmalleri sadece yasamanın ve adli otoritelerin değil, aynı zamanda kamuoyunun da yakın
takibinde olmalıdır. Ayrıca, Hükümetin sahip olduğu egemen konum, özellikle kendisine yönelik haksız
saldırılara ve muhaliflerin eleştirilerine cevap verebileceği başka araçların bulunduğu durumlarda, cezai
işlemlere başvurulması konusunda bir sınırlamayı zorunlu kılmaktadır. Bununla birlikte, kamu
düzeninin garantörleri sıfatıyla Devlet otoriteleri, cezai önlemler dahil olmak üzere, anılan kriterler
dahilinde, doğru tepkiyi verecek önlemler alma yetkisine sahiptir (bakınız 9 Haziran 1998 tarihli Incal
-Türkiye kararı, 1998-IV Raporları, s. 1567, 54. Madde). Son olarak, anılan ifadelerin bir birey, bir
kamu görevlisi veya nüfusun belli bir kesimine karşı şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet otoriteleri,
ifade özgürlüğüne müdahale konusunda daha geniş bir marja sahiptir.
10. maddenin 2. fıkrasında "zaruri" sıfatı, "acil bir sosyal ihtiyaç" anlamındadır. Akit Devletler
anılan ihtiyacın mevcut olup olmadığının değerlendirilmesi konusunda belli bir marja sahiplerdir.
Ancak bu marj kullanılarak verilen kararlar, bağımsız bir mahkeme tarafından verilenler de dahil olmak
üzere, Avrupa denetimi ile iç içe olmalıdır. AİHM bu sebeple, bir "sınırlamanın" Sözleşme'nin 10.
maddesiyle güvence altına alınan ifade özgürlüğü ile bağdaşıp bağdaşmadığı konusunda nihai karan
verme yetkisini haizdir.
2. Dava konusunda ilkelerin uygulanması
a) Tarafların görüşleri
Hükümet, başvurana "Türk Cezaevlerindeki Koşullar" adlı makaleyi yayınladığı için yapılan
ikinci müdahalenin, demokratik bir toplumda gerekli olduğunu ve toprak bütünlüğünün ve kamu
düzeninin korunması çerçevesinde, meşru amaç doğrultusunda yapıldığını ileri sürmektedir. Ayrıca,
başvuranın bu makaleyle yasadışı örgüt olan PKK'nın propagandasını yaptığını yinelemektedir.
Başvuran, Hükümet'in görüşlerini reddederek, aldığı mahkumiyet ve cezalar nedeniyle,
Sözleşme'nin 10. maddesiyle güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğüne haklı bir sebep olmaksızın
müdahale edildiğini iddia etmiştir.
b) Mahkeme'nin kararı
Mahkeme uyuşmazlık konusu müdahaleyi incelerken, suçlanan ifadeler ve bunların ifade edildiği
ortam da dahil olmak üzere davayı bir bütün olarak ele almalıdır. İlk olarak müdahalenin "meşru
amaçlar ile orantılı" ve ulusal otoriteler tarafından anılan müdahalenin meşruluğu hakkında gösterilen
gerekçelerin "ilgili ve yeterli" olup olmadığı tespit edilmelidir (Bkz, Fressoz - Roire kararına). Ayrıca,
müdahalenin meşru amaçla orantısı söz konusu olduğunda verilen cezanın şiddetini ve niteliğini
gözönünde bulundurmalıdır.
Bahse konu kriterlerin ışığında, AİHM, başvuranın iki mahkumiyetini inceleyecektir i. Başvuranın
birinci mahkumiyeti hakkında
Başvuranın süreli bir yayın aracılığıyla bölücü propaganda yapmak suçundan mahkum edilmesi
konusunda, AİHM, incelenecek olan müdahalenin, demokratik bir toplumda basının rolü açısından ele
alınması gerektiğini belirtmiştir, (bkz. Lingens - Avusturya davası 8 Temmuz 1986 tarihli kararı, A
serisi, no. 103, sayfa 26, 41. fıkra; ve yukarıda belirtilen Fressoz - Roire kararı, sayfa..., 45. fıkra).
Basının şiddet tehdidine karşı Devletin, devlet güvenliği ya da toprak bütünlüğü gibi ana
çıkarlarını koruma ya da asayişi sağlama ya da suçun önlenmesi için belirlenen sınırlan aşmaması
gerekir. Basının, bölücü olanlar da dahil olmak üzere, siyasi konulara ilişkin bilgi ve görüşleri
bildirmesi, bu görüşler genel kamuoyu görüşüne aykırı olsa bile zorunludur. Sadece basın bu tür bilgi
ve fikirleri bildirme görevine sahip değildir; kamuoyunun da bunları öğrenme hakkı bulunmaktadır.
Basın özgürlüğü, kamuoyunun, siyasi liderlerin fikir ve yaklaşımlarına ilişin bir fikir oluşturması için
en iyi yollardan biridir (mutatis mutandis, yukarıda belirtilen Lingens kararı, sayfa 26, 41-42. fıkralar).
AİHM, söz konusu makaleyi bir bütün olarak ele aldığında, bu müdahalenin zaruri olarak kabul
edilmesi için yeterli olmadığını görüşündedir (Bkz, Sürek karan (1), no: 26682/95, §62, Sürek karan
(3), no: 24735/94, §40).
Mahkeme olayın koşullarını değerlendirirken terörizmle mücadelenin zorluğunu belirtmektedir.
Incal kararında. Mahkeme başvuranın makaleyi İHD sekreteri olarak imzaladığını, bu görevi nedeniyle
Türk siyasi hayatının bir aktörü olduğunu ve daha sonra Belçika Parlamentosu'na sunduğu görüşlerini
yayımladığını belirtmektedir. Mahkeme, bu makalenin bazı bölümlerinde Türk otoritelerinin
tutumundan şikayet edilse ve bu şikayet itici ifadelerle yapılmış olsa da, bu ifadelerin şiddete, silahlı
ayaklanmaya ve isyana teşvik niteliğinde olmadığı görüşündedir ve davayı buna göre
değerlendirecektir.
Mahkeme makaleyi bir bütün olarak değerlendirerek, ifadelerin sert olmasına rağmen bu
makalenin olarak şiddete ve nefrete davet edici nitelikte olmadığına karar vermiştir. Sürek
AİHM, başvuranın "Dünyanın Kürt Halkına Borcu Var" adlı makaleyi yayınladığı gerekçesiyle
mahkum olması nedeniyle verilen cezanın (iki yıl hapis ve 250.000.000 TL para cezası) amaçlanan
hedefler açısından orantısız olduğu ve bu bağlamda "demokratik bir toplumda gerekli" olmadığı
kararına varmıştır. Bu durumda AİHS'nin 10. maddesinin ihlali sözkonusudur.
İL Başvuranın ikinci mahkumiyeti hakkında
AİHM, başvuran hakkındaki ikinci mahkumiyetle sonuçlanan yargılamada başvuranın, sahibi
olduğu Doz Yayınevi tarafından yayınlanan bir kitap vasıtasıyla aynmcı propaganda yaptığı
gerekçesiyle mahkum olduğunu tespit etmiştir.
AİHM, özellikle yayının içeriğini, A.A. imzalı "Türk Cezaevlerindeki Koşullar" adlı makalede
kullanılan kavramlar ile makalenin yayınlandığı özel şartları dikkate alacaktır. Ayrıca Mahkeme bu
yönden terörizmle mücadelenin ne kadar güç olduğun da dikkate alacaktır. (İncal)
A.A. tarafından imzalanan bu makale, Paris Kürt Enstitütüsünün düzenlediği "Kürtler, İnsan
haklan ve Etnik Kimlik" konulu konferansta sunulmuştur. Uyuşmazlık konusu makalede yazar, Türk
topraklarının bir kısmını Kürdistan olarak nitelendirerek ulusal bağımsızlık için mücadele hakkındaki
görüşlerini belirtmektedir. Yazara göre bu mücadele kimliksel, topraksal ve ulusal haklarının tanınması
için 25 milyonluk bir halk tarafından yapılan mücadeledir. Yazar bu mücadelenin sadece Kürtlerin
kültürel kimliklerinin tanınmasıyla sınırlanmasını istememektedir. Yazar ayrıca Kürt halkının kendi
kaderini tayin hakkı için de mücadele etmektedir. Yazar, Türk Hükümetinin, Türkiye'nin
güneydoğusunda bulunan hapishanelerdeki politikasını da şiddetli bir şekilde eleştirmektedir. Mahkeme
sözkonusu makalede şiddete ve isyana çağrı ya da herhangi bir demokratik ilkenin reddine dair bir ifade
görmemiştir. Mahkemeye göre bu tür siyasi projelerin ifadesi Türk devletinin şu andaki düzen ve
ilkelerine ters düşse bile demokratik kurallara ters düşmemektedir.
AİHM, sözkonusu makalenin içeriğinde resmi politikaya karşı getirilen ağır eleştiriler
bulunmasının başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahaleyi haklı göstermeyeceğine dikkat çeker.
Makalede Türkiye'nin güneydoğusunda yaşanan rahatsızlıkların kaynağı ve sorumluluğuna ilişkin
olarak tek taraflı bir yaklaşım benimsenmektedir. Ayrıca makalede kesin bir mesaj verildiği ve
Hükümetle tek uzlaşma yolunun PKK ile uzlaşmaktan geçtiğinin ifade edildiği görülmektedir. Ancak
metin bir bütün olarak ele alındığında kin ve düşmanlığa tahrik ettiği söylenemez. Mahkeme, makalenin
bu şekilde yorumlanabilecek bölümleri üzerinde dikkatle durmuştur. Ancak Mahkemeye göre, "savaş",
"düşman" veya "silahlı müdahalelin yasadışılığı" gibi ifadeler, Türkiye'nin güneydoğusundaki resmi
politikaya karşı olanların psikolojisini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, makale, güneydoğudaki
ihtilafın taraflarının çıkarları değerlendirmesi için kamuoyunun yararlanabileceği bir bilgi kaynağıdır
(Bkz, Sürek ve Özdemir Kararı, 8,7,1999, §61).
AİHM, sözkonusu makalenin, uluslararası bir konferans sırasında yapılan sunuşların bir
derlemesi olan bir kitapta yayınlandığını belirtmektedir. Katılımcıların " Kürtler: Kültürel Kimlik ve
İnsan Hakları" konusunda değişik fikirleri olabilir. Makalenin sahibi de bu uluslar arası konferans
çerçevesinde kendi görüşünü belirtmektedir ve bu sunuş çok geniş bir kitleye ulaşmadığından "ulusal
güvenlik", "kamu düzeni" ya da "toprak bütünlüğü" üzerinde bir etkisinin olması ihtimali çok sınırlıdır.
Bu makalenin bazı bölümleri silahlı mücadeleyi övüyor olsa bile mahkemeye göre bu durum
isyana davetten ziyade mevcut politik ortamdaki çaresizliğin bir ifadesidir. Ayrıca kitabın yayıncısı
olan başvuran, uluslararası bir konferans sırasında yapılan sunuşları yayınlamıştır ve bu kitabın da,
ilgilinin serbest bırakılmasıyla sonuçlanan başvuranın DGM'deki ilk yargılamasında olduğu gibi, bir
bütün olarak değerlendirilmesi gerekir.
AİHM elbette ki, yaklaşık olarak 1985 yılından bu yana bölgenin büyük bir çoğunluğunda
olağanüstü hal ilan edilmesini gerektiren, çok ciddi can kayıplarına yol açan, güvenlik kuvvetleri ile
PKK elemanları arasında ciddi olayların meydana geldiği bölgedeki güvenlik durumunu etkileyecek
sözler ve eylemler konusunda otoritelerin endişesinin bilincindedir (bakınız yukarıda anılan Zana
kararı, s. 2539, 10-11. Maddeler). Ancak, sözkonusu davada yerel otoritelerin, ifade özgürlüğü ve her
ne kadar kendileri açısından kabul edilemez olsa da, Türkiye'nin güneydoğusundaki durumun farklı bir
bakış açısından bildirilmesiyle ilgili kamu haklarını yeterli ölçüde dikkate almadığı anlaşılmaktadır.
Yukarıdaki hususlar dikkate alınarak, AİHM, başvuranın mahkumiyetinin ve kendisine verilen
cezanın amaçlanan hedefler açısından orantısız olduğuna ve bu bağlamda "demokratik bir toplumda
gerekli" olmadığına karar vermiştir. Bu durumda AİHS'nin 10. maddesinin ihlali söz konusudur.
III. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI
Başvuran, kendisini iki kez mahkum eden İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin bünyesinde
asker kökenli bir hakim bulunduğu gerekçesiyle, davasının tarafsız ve bağımsız bir mahkeme tarafından
dinlenmediğinden şikayetçidir. Bu konuda AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur.
Hükümet, Türk Anayasasının ilgili maddelerine atıfta bulunarak, esas ve vekil üyeleri arasında
askerlerin de yer aldığı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin olağanüstü mahkemeler olmadığını, devlet
bütünlüğünü tehdit eden suçlarla ilgili yargılamanın yapıldığı mahkemeler olduğunu belirtmiştir. Dört
yıl süre ile görevlendirilen askeri hakimler, Anayasaya göre sivil hakimlerle aynı bağımsızlık ve
tarafsızlığa sahiptirler.
Üstelik, Hükümet'e göre, Devlet Güvenlik Mahkemeleri tarafından verilen kararlar, incelenen
davalarda yalnızca hukuk sorularının değil, aynı zamanda esas bakımından soruların da yer aldığı,
Yargıtay huzurunda temyiz konusu olabilir. Başvuran tarafından sunulan deliller, yalnız kötü
oluşturulmuş değil aynı zamanda konudan da yoksundur, çünkü başvuranın huzurunda yargılandığı ve
bağımsızlığını ve tarafsızlığım hiçbir zaman kabul etmediği birinci dereceli mahkemesi tarafından
verilen karar, 24 Şubat 1996 tarihinde Yargıtay tarafından onanmıştır.
Başvuran, Hükümet'in iddialarına itiraz etmiştir. 9 Haziran 1998 tarihli İncal kararma dayanarak,
bu mahkemelerin bağımsız ve tarafsız olmadığına dair şikayetini yinelemiştir. Diğer taraftan başvuran,
Yargıtay'ın yetkisinin "hukuk" konusuyla kısıtlı olduğunu ve I Iükümetin iddialarının temelden yoksun
olduğunu iddia etmiştir.
AİHM, DGM yapısına ilişkin hükümlerin değiştiğini, ancak dava ile ilgili koşulları
değerlendirmekle görevli olduğunu belirtmiştir.
AİHM, mevcut dava için Hükümet tarafından öne sürülen hususların benzerlerinin daha önce
yukarıda anılan Incal - Türkiye kararı ve 28 Ekim 1998 tarihli Çıraklar - Türkiye kararında ele alınmış
olduğunu vurgulamaktadır. Anılan kararlarda AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesinde bulunan askeri
hakimlerin durumunun bağımsızlık ve tarafsızlık açısından belli teminatları içerdiğini belirtmiştir
(bakınız yukarıda anılan Incal kararı, par. 65). Diğer yandan AİHM, bu hakimlerin statüsünün bazı
yönlerden bağımsızlık ve tarafsızlıklarını tartışma konusu yaptığı kararma varmıştır (aynı yerde, par.
68) : örneğin, ordu bünyesinde görevli olmaları nedeniyle amirlerinden emir aldıkları, askeri disipline
tabi oldukları, atamalarına ilişkin kararların büyük ölçüde idari yetkililer ve ordu tarafından alındığı
gerçekleri.
Incal kararında olduğu gibi, Mahkeme, görevinin Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kuruluşunun
gerekliliğini Hükümet tarafından öne sürülen haklı sebepler ışığında tespit etmek olmadığı
görüşündedir. Mahkemenin görevi, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesinin işleyiş şeklinin başvuranın
adil yargılanma hakkını ihlal edip etmediği, özellikle de tarafsız olarak incelendiğinde kendisini
yargılayan mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili haklı bir korkusunun olup olmadığını tespit
etmektir (bakınız yukarıda anılan Incal Kararı, s. par. 70).
Bu soruya ilişkin olarak, AİHM, mevcut davada, başvuran gibi sivil olan Sn. Incal ve
Sn.Çıraklar'ın davalarında vardığı sonuca varmamak için herhangi bir neden görmemektedir. Devletin
toprak bütünlüğüne ve ulusal birliğe zarar vermeye yönelik propaganda yapma suçundan bir Devlet
Güvenlik Mahkemesinde yargılanan başvuranın, Askeri Hukuk Dairesi üyesi ve ordudaki görevi
devamlı olan bir askeri görevlinin de dahil olduğu bir heyet tarafından yargılanması konusunda endişeli
olması anlaşılır bir durumdur. Bu itibarla, başvuranın, başvuru konusu yargılamaların ilkinde beraat
etmesi bir yana, hakkındaki ikinci yargılamayı da yapan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin,
davanın özü ile herhangi bir ilişkisi olmayan hususlardan gereksiz yere etkilenebileceğini düşünmesi
için yeterli sebep mevcuttur. Bir başka deyişle, başvuranın mahkemenin bağımsızlığına ve tarafsızlığına
ilişkin korkularının haklı bir sebebe dayandığı kabul edilebilir.
Yukarıda anılan nedenlerden dolayı Mahkeme, AİHS'nin 6. Maddesinin 1. fıkrasının ihlal edildiği
kararına varmıştır.
BU NEDENLERDEN DOLAYI, MAHKEME , OYBİRLİĞİYLE
1. Başvuranın, "Paris Uluslararası Kürt Konferansı" konulu kitabın yayıncısı olarak, ikinci
mahkumiyeti açısından AİHS'nin 7. maddesinin ihlal edildiğine;
2. AİHS'nin 10. maddesinin başvuranın her iki mahkumiyeti bakımından ihlal edildiğine;
3. AİHS'nin 6§1. maddesinin başvuranın her iki yargılama süreci bakımından ihlal edildiğine;
4.
(a) Sözleşme'nin 44 § 2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren 3 ay
içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilerek davalı Devlet tarafından
başvurana,
(i) Manevi tazminat tutarı olarak 10.700 (on bin yedi yüz) Euro'nun;
(ii)Masraflar için 3.000 (üç bin) Euro'nun
miktarlara yansıtılabilecek her türlü vergiyle birlikte, ödenmesine,
(b) üç aylık süre sonunda yapılan ödemeler için, ödeme tarihine kadar yıllık % 4,26 faiz
uygulanmasına
5. Oybirliğiyle başvuranın adil tazmine ilişkin diğer taleplerinin reddine KARAR VERMİŞTİR.
İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 7 Şubat 2002 tarihinde, İçtüzüğün 77.maddesinin 2.ve 3.
fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ edilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło