28497/95
WyrokETPCz2004-07-15ECLI:CE:ECHR:2004:0715JUD002849795
Analiza orzeczenia
Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.
Zagadnienie prawne
Czy państwo ponosi odpowiedzialność za śmierć syna skarżącej, a jeśli nie, to czy przeprowadzone śledztwo w sprawie jego śmierci było skuteczne w rozumieniu art. 2 Konwencji?Ratio decidendi
Trybunał uznał, że zarzuty dotyczące zabójstwa syna skarżącej przez siły bezpieczeństwa nie zostały udowodnione ponad wszelką wątpliwość, opierając się na niespójnych zeznaniach świadków i braku innych dowodów. Trybunał podkreślił, że raport Susurluk, choć ważny dla kontekstu, nie może być podstawą do przypisania odpowiedzialności państwu w konkretnej sprawie bez dodatkowych dowodów. Jednakże, Trybunał stwierdził naruszenie proceduralnego aspektu art. 2 Konwencji, ponieważ władze krajowe nie przeprowadziły skutecznego śledztwa. Wskazano na brak koordynacji między prokuratorami, opóźnienia w identyfikacji zwłok (mimo dostępności odcisków palców i informacji prasowych) oraz brak publikacji zdjęć zmarłego, co uniemożliwiło szybkie i kompleksowe wyjaśnienie okoliczności śmierci.Stan faktyczny
Syn skarżącej, H.O., zaginął 21 marca 1995 r., a jego ciało znaleziono 26 marca 1995 r. z obrażeniami wskazującymi na uduszenie. Skarżąca twierdziła, że jej syn był przetrzymywany i zabity przez siły bezpieczeństwa. Władze krajowe wszczęły śledztwo, ale skarżąca zarzucała jego nieskuteczność, wskazując na opóźnienia w identyfikacji zwłok, brak koordynacji między prokuratorami oraz ignorowanie zeznań świadków, którzy twierdzili, że widzieli H.O. w areszcie policyjnym. Autopsja potwierdziła uduszenie, ale identyfikacja zwłok nastąpiła dopiero po interwencji rodziny.Rozstrzygnięcie
Trybunał, jednomyślnie:
- Stwierdza brak naruszenia art. 2 Konwencji w zakresie zarzutu, że syn skarżącej został zabity przez siły bezpieczeństwa lub osoby z nimi powiązane.
- Stwierdza naruszenie art. 2 Konwencji w zakresie nieskuteczności śledztwa prowadzonego przez władze krajowe w sprawie okoliczności śmierci syna skarżącej.
- Stwierdza brak naruszenia art. 3 Konwencji.
- Stwierdza brak naruszenia art. 5 Konwencji.
- Stwierdza brak naruszenia art. 14 Konwencji.
- Zasądza na rzecz skarżącej 25 000 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową.
- Odrzuca roszczenie o zwrot kosztów i wydatków.
- Zasądza odsetki za zwłokę.Pełny tekst orzeczenia
AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
E.O.- TÜRKİYE DA VASI
(Başvuru no: 2 8497/9 5)
NİHAİ KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ İŞLEMLER
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (no :2 8497/95) başvuru no'lu
davanın nedeni Türkiye Cumhuriyeti uyruklu E.O. ("Başvuran"), 26 Temmuz tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesinin
"AİHS" ("Sözleşme") 25. maddesi gereğince Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi'ne "AİHM" yaptığı başvurudur.
Başvuran avukat yardımından yararlanarak İstanbul'da avukat olan Sn.
M.Kozan, G.Yoleri ve F.Ertekin tarafından temsil edilmiştir.
OLAYLAR
I. DAVA KOŞULLARI doğumlu başvuran İstanbul'da ikamet etmektedir. Başvuran Mart
1995'de ölen H.O.'nun annesidir.
Başvurana göre oğlu 21 Mart 1995 tarihinde kaybolmuştur. Merhumun
kız kardeşlerinden biri olan A.O. 25 Mart 1995 tarihinde kardeşinin nerede
olduğunu ve göz altına alınıp alınmadığını öğrenmek amacıyla İstanbul Devlet
Güvenlik Mahkemesi "DGM" Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda
bulunmuştur. Aynı gün savcı A.O.'ya göz alında bulunan kişilerin listesinde
kardeşinin ismine rastlanılmadığı konusunda bilgi vermiştir.
Başvuran oğlunun nerede olduğunu öğrenmek amacıyla bir çok defa
İstanbul Polisi Antiterör Şubesine gitmiştir. İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Antiterör Şubesinde göz altında bulunan iki kişi 23 ve 28 Mart 1995 tarihleri
arasında başvuranın oğlunu gördüklerini doğrulamışlardır. Diğer iki kişi,
H.O.'nun adının parmak izi alınan kişilerin listesinde bulunduğunu öne
sürmüşlerdir. Başvuran, 28 Mart 1995 tarihinde Küçükçekmece savcılığına
oğlunun göz altına alınmasından sorumlu kişiler hakkında şikayette
bulunmuştur.
Küçükçekmece savcılığı 18 Mayıs 1995 tarihinde yetkisiz olduğunu
belirterek şikayeti Beykoz savcılığına göndermiştir.
Başvuran ve diğer aile üyeleri 2 Nisan 1995 tarihinde H.O.'nun göz
altından sorumlu kişiler olan Emniyet Müdürlüğü, Antiterör Şubesi ve Antiterör
Şubesi "TIM-3" polisleri hakkında İstanbul savcılığında yeniden şikayette
bulunmuştur.
İstanbul İnsan Hakları Demeği temsilcisi 3 Nisan 1995 tarihinde DGM
Cumhuriyet Başsavcısına başvuruda bulunmuştur. Temsilci, H.O.'nun
Emniyet Müdürlüğü Antiterör Şubesinde göz altında olduğu hususunda
tanıklık yapacak kişilerin isimlerini vermiştir.
DGM Cumhuriyet Başsavcısı 4 Nisan 1995 tarihinde yetkisizlik kararı
vererek dosyayı İstanbul Cumhuriyet Başsavcısına göndermiştir.
Başvuran oğlunun akıbetini ve nerede olduğunu öğrenmek için İstanbul
Valiliği, İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı ve Adalet Bakanlığına
başvuruda bulunmuştur.
Başvuranın oğlu 15 Mayıs 1995 tarihinde İstanbul Adli Tıp Kurumu
tarafından çekilen fotoğraflardan kardeşini teşhis etmiştir.
H.O.'nun cesedinin 26 Mart 1995 tarihinde Beykoz'da (İstanbul)
bulunduğu hakkında başvurana bilgi verilmiştir. Tespit tutanağında jandarma
tarafından yapılan araştırmalarda kanıt unsuruna rastlanılmadığı yer almıştır.
Aynı gün Beykoz Cumhuriyet Başsavcısı adli tabiple beraber olay mahalline
gelmiş ve cesette morlukların bulunduğu ancak kimliğinin tespit edilmesinin
mümkün olmadığı belirtilmiştir. Ayrıca dört adli tabip ceset üzerinde otopsi
yapmış ve yüzde morlukların bulunduğunu onaylayarak H.O.'nun boğulduğu
sonucuna varmışlardır. Doktorlar raporlarını 20 Nisan 1995 tarihinde
düzenlemişlerdir.
Başvuranın temsilcisi ve diğer aile fertleri 17 Mayıs 1995 tarihinde Fatih
savcılığına başvuruda bulunarak H.O.'nun Emniyet Müdürlüğünde göz altına
alındığını onaylayan kişilerin dinlenilmesini talep etmişlerdir.
Başvuran ve diğer aile fertleri 18 ve 22 Mayıs 1995 tarihinde Fatih
savcılığına H.O.'nun ölümünden sorumlu kişiler hakkında şikayette
bulunmuşlardır.
Başvuran 24 Temmuz 1995 tarihinde Beykoz Cumhuriyet Başsavcısına
Beykoz Jandarması hakkında şikayette bulunmuştur. Başvuran, oğlunun
vücudunun 26 Mart 1995 tarihinde bulunmasına rağmen yetkililerin 17 Mayıs tarihine kadar kimliğinin tespiti için parmak izini almadığını belirtmiştir.
Başvuran oğlunun parmak izinin daha önceki göz altı sırasında alındığını
bunun için Emniyet Müdürlüğü arşivlerinde parmak izinin bulunduğunu
belirtmiştir.
Jandarma tarafından düzenlenen bir fişte kimliği belirlenemeyen bir
cesede ait parmak izinin 26 Mart 1995 tarihinde alındığı yer almıştır.
Cumhuriyet Başsavcısı 12 Eylül 1995 tarihinde başvuranın 24 Temmuz tarihinde yaptığı cezai şikayet hakkında muhakemenin men-i karan
almıştır.
Başvuran 10 Ekini 1995 tarihinde Kadıköy Ağır Ceza Mahkemesi
Başkanı önünde muhakemenin men-i kararına itiraz etmiş ancak başvurusu 8
Kasım 1995 tarihinde reddedilmiştir.
Bu arada başvuran 26 Temmuz 1995 tarihinde Fatih Cumhuriyet
Başsavcısına Emniyet Müdürlüğü parmak izi araştırma ve kimlik tespiti
şubesinde bulunan sorumlu kişiler hakkında şikayette bulunarak 24 Temmuz tarihli başvurusunda yer alan iddialarını yinelemiştir. Fatih Cumhuriyet
Başsavcısı 1 Kasım 1995 tarihinde muhakemenin men-i kararı vermiştir.
Başvuran Adalet Bakanlığına başvuruda bulunarak Fatih ve Beykoz
Cumhuriyet Başsavcıları hakkında şikayetçi olmuştur. Adalet Bakanlığı Ceza
İşleri Müdürlüğü 11 Aralık 1995 tarihinde bu talepleri reddetmiştir.
Başvuran oğlunun ölümüne ilişkin gazete kupürlerini mahkemeye
sunmuştur.
AİHM Önündeki Delil Unsurları
Hükümet, başvuranın ve diğer aile fertlerinin şikayeti üzerine İçişleri
Bakanlığının yürüttüğü idari soruşturmaya ilişkin belgelerin fotokopilerini ve
Cumhuriyet Başsavcısının başlattığı tahkikat dosyasında bulunan belgeleri
sunmuştur.
Soruşturma yapan kişi aralarında merhumun babası B.O.'nün, kız
kardeşlerinden biri olan A.O.'nün, erkek kardeşi H.O.'nun, İstanbul İnsan
Hakları Derneği temsilcileri Suna Yaşar, Asiye Bas, Bilgi Camekan, Baki
Düzgün ve Veysel Ceylan'ın, merhumun bir diğer kız kardeşi M.O.'nün
tutuklama tutanağım düzenleyen polislerin ve Asiye Bas'ın bulunduğu on
dokuz tanığı dinlemiştir. Bu kişiler aleyhlerine yapılan suçlamaları reddederek
H.O. ile hiç bir zaman karşılaşmadıklarını belirtmişlerdir.
Soruşturmayı yürüten müfettiş 28 Nisan 1995 tarihinde sunduğu
soruşturma raporunda tetkikleri çerçevesinde Emniyet Müdürlüğündeki
Sorgulama Bölümü gibi yerlere gittiği ve kayıtlan incelediği yönünde beyanda
bulunmuştur. Tanıkların verdiği ifadelerin birbirini tutmadığını ve toplanan
belgelere göre H.O.'nun 21 Mart 1995 tarihinde polis tarafından göz altına
alınmadığını gözlemlemiştir.
Fatih Cumhuriyet Başsavcısı, H.O.'nun yakınları ve İstanbul İnsan
Hakları Derneği temsilcisi tarafından 3 Nisan 1995 tarihinde sunulan
başvuruda isimleri yer alan kişileri dinlemiştir.
Üç Avrupa İnsan Hakları Komisyonu temsilcisi 12-16 Nisan 1999 tarihleri
arasında ve 2 Haziran 1999 tarihinde Ankara'da, başvuran E.O., H.O.'nun
babası B. O., kız kardeşleri M.O. ve A.O., erkek kardeşi H.O, Bilgi Camekan,
Asiye Bas, Hasan Polat, Suna Yaşar, Hüseyin Erkan, Mehmet Koçum, Zekai
Özbek, Sedat Çakar, Ali Demir, Özcan Özel, Hasan Pelit, Reşat Altay,
Bayram Kartal, Algan Hacaloğlu ve Hasan Çankaya'nın sözlü ifadelerini
almıştır.
II. TARAFLARIN SUNDUĞU BELGELER
A. Yerel soruşturmaya ilişkin belgeler
Hükümet, jandarmanın, idari müfettişlerin ve yetkili savcılıkların
oluşturduğu soruşturma dosyasında bulunan belgeleri sunmuştur.
B. Susurluk Raporu
Başvuran "Susurluk raporuna" atıfta bulunmuştur. Raporun önsözünde
söz konusu bu belgenin, ön soruşturmanın ürünü veya soruşturma raporu
olmadığı belirtilmiştir. Rapor bilgi amaçlı olup siyasiler, hükümete bağlı
kurumlar ve yeraltı örgütleri arasındaki üçlü yasadışı çıkar ilişkilerinin varlığını
doğrulayıcı ve Türkiye'nin güney-doğusunda yoğunlaşan bazı olayları ortaya
koymaktadır.
Rapor, ölüm emirleri, tanınmış veya kurt yanlısı kişilerin öldürülmesi
veya devlet adına çalıştığı ileri sürülen grupların söz konusu bölgedeki
terörizmle mücadele ve bundan doğan özellikle uyuşturucu kaçakçılığı
alanındaki gizli ilişkiler arasındaki bağı ortaya koyma amacı olan önceden
tasarlanmış eylemler gibi gelişen olaylar zincirinin analizini yapmaktadır.
HUKUK AÇISINDAN
I. AİHM'nin Delilleri Değerlendirmesi
AİHM, başvuranın iddialarını AİHS'nin özel hükümleri çerçevesinde
incelemeden unsurlarının değerlendirilmesinin uygun olacağına karar
vermiştir.
AİHM, başvuranın şikayetlerine ilişkin yerel mahkemelerce olay
değerlendirmesinin yapılmayışı nedeniyle vermiş olduğu kararları, Komisyon
heyetleri önünde verilen sözlü ifadelere ve yargılama süresince yazılı olarak
sunulan unsurlara dayandırmıştır. AİHM bu bağlamda söz konusu unsurları
değerlendirmek için "kuşku götürmeyen" delil ilkesini benimsemiş ancak bu
türden bir kanıtın bir çok ipucu veya yeterince önemli, kesin ve birbiriyle
çelişmeyen çürütülmemiş karinelerin sonucu olarak ortaya çıkabileceğini
eklemiştir; ayrıca bu durumda kanıtların araştırılmasında tarafların tutumu
önem taşımaktadır (Bkz. İrfan Bilgin-Türkiye, no:25659/94, §122, 2001-VIII).
Kanıtların değerlendirilmesinde AİHM'nin ikincil bir rolü vardır ve verilen
davanın özel koşullan gerektirmediği sürece AİHM, olayları değerlendirmesi
gereken mahkemenin rolünü hiç bir şekilde kendisi üstlenemez.
H.O.'nün iddia edilen tutulu durumu hakkında
AİHM, başvuranın iddialarının genel inandırıcılığını inceleyerek
iddiaların, sadece göz altında bulundukları sırada Emniyet Müdürlüğünde
H.O.'yu gördüklerim belirten kişilerin beyanlarına dayandırıldığı sonucuna
varmıştır. Ancak bu beyanlar başka hiç bir delil unsuru tarafından açık bir
şekilde desteklenmemiştir. Ayrıca bu beyanlar birbirine uymamakta hatta bazı
noktalarda çelişmektedir.
AİHM, H.O.'nun aile fertlerinin verdiği beyanlara ilişkin olarak bu
beyanların karinelere dayandığını ve başvuranın iddialarına ilişkin olarak hiç
bir ayrıntı vermediklerini kaydetmiştir.
AİHM, ayrıca davada İnsan Haklarından sorumlu devlet bakanının
olayların geçtiği dönemde verdiği beyanın güvenlik güçlerinin sorumluluklarını
direkt olarak etkilemediğini ortaya koymuştur.
Buradan yola çıkarak, dosyada bulunan unsurlar, AİHM'nin hiç şüphe
götürmeksizin H.O.'nun olaylar sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü
Antiterör Şubesinde tutulu olduğu sonucuna varmasını sağlamamaktadır.
II. AİHS'nin 2. maddesinin iddia edilen ihlali hakkında
Başvuran, oğlunun ölümünden devletin sorumlu olduğunu iddia ederek
AİHS'nin 2. maddesini öne sürmüştür.
A. Tarafların İddiaları
1. Başvuran
Başvuran, oğlunun güvenlik güçleri veya anlaşmalı olduğu kişiler
tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir. Başvurana göre dava konusu
saldırılardan sorumlu kişilerin kimlikleri ortaya çıkmasa bile raporun içinde
önemli itiraflar bulunmakta ve herhangi bir grubun üstlenmediği ve "kimliği
belirsiz" adı altında yer alan saldırıların güvenlik güçleri tarafından açıkça emir
verilerek yapıldığı, bunun da işbu davada açıkça görüldüğü kabul
edilmektedir. Başvuran, savcıların güvenlik güçleri hakkında yapılan
şikayetleri etkili bir şekilde araştırmaktan uzak olduklarım ortaya koymak
amacıyla AİHS organları tarafından belirlenen yasadışı cinayetler üzerine
yürütülen soruşturmalardaki boşlukları öne sürmüştür. Bütünüyle ele
alındığında, bu unsurlar güvenlik güçlerinin ve kontrolleri altında veya
onaylarıyla hareket edenlerin cezalandırılmadığını ortaya çıkarmakta ve
başvurana göre bu da adaletin üstünlüğü ilkesiyle bağdaşmamaktadır.
Başvuran, Komisyon heyetinin tanıkları dinleyerek hiç şüphesiz güvenlik
güçlerinin oğlunun Öldürülmesine karıştığım ortaya koyan yeterli unsurları
temin ettiğini savunmuştur.
2.
Hükümet
Hükümet, başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ve
dosyada hangi sebeple güvenlik güçlerinin oğlunun öldürülmesine
karışabileceğim kanıtlayacak hiç bir unsurun bulunmadığım savunmuştur.
B. AİHM'nin değerlendirmesi
1. Başvuranın oğlunun ölümü hakkında
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin sözleşmenin önemli maddeleri arasında
yer aldığım ve 3. maddeyle beraber Avrupa Konseyini oluşturan demokratik
toplumlarının temel değerlerinden birine yer verdiğim hatırlatmıştır (Bkz.
Çakıcı-Türkiye, no: 23657/94, §86, 1999-IV). Aynca AİHM, 2. maddede yer
alan korumanın önemini kabul ederek yaşam hakkına ilişkin şikayetleri
hassasiyetle inceledikten sonra bir görüş bildirmesi gerekmektedir.
AİHM, H.O.'nun olaylar sırasında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Antiterör
Şubesinde tutulu bulunduğu kanaatinin olmadığını hatırlatmıştır.
AİHM, başvuranın iddialarının somut ve kanıtlanabilir olaylara
dayanmadığım ve hiç bir tanık ifadesi veya diğer kanıt unsurları tarafından
desteklenmediğini ortaya koymuştur.
Aynca AİHM, Yaşa-Türkiye davasında (2 Eylül 1988 tarihli karar, 1998-
VI, s. 2437-2438, §95-96) elde bulunan kanıt seviyesiyle, özel bir olaya devlet
görevlilerin
karıştığını
ortaya
koymak
için
Susurluk
raporuna
dayanılamayacağına karar verdiğini hatırlatmıştır. AİHM, başbakanın emriyle
düzenlenen ve kamuoyuna duyurulan bu raporun, terörle mücadele hakkında
bilgi vermek ve bu konuya bağlı sorunların genel analizini önermekle birlikte
önleyici ve araştırma tedbirlerini ortaya koymak için ciddi bir girişim olarak
değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmiştir. İşbu dava hakkında AİHM,
söz konusu raporun, başvuranın oğlunun ölümüne sebep olan kişi veya
kişilerin teşhis edilmesini sağlayan unsurlara yer vermediğini kaydetmiştir.
AİHM, bu koşullarda başvuranın oğlunun cinayetinin devlet görevlileri
veya suç ortaklan tarafından işlendiği yönünde varılan sonucun hipotez ve
spekülasyon olmaktan çıkarak güvenilir bulgu olarak değerlendirilebileceği
kanaatine varmıştır. AİHM, elinde bulunan unsurların böyle bir sonuca
ulaşmak için yeterli olmadığı kanaatindedir.
AİHM, dosyada bulunan unsurların H.O.'nun güvenlik güçleri veya
anlaşmalı olduğu kişiler tarafından öldürüldüğü sonucuna varmasını
sağlamadığı kanaatindedir.
Buradan AİHS'nin 2. maddesinin önemli ölçüde hiç bir ihlalinin
bulunmadığı söylenebilir.
2. Yürütülen araştırmaların özelliği
AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin zorunlu kıldığı yaşam hakkının korunması
zorunluluğunun 1. madde gereğince devletin üzerine düşen genel göreviyle
beraber güce başvurmanın bir insanın ölümüne neden olduğu durumda, etkili
soruşturmanın yürütülmesini gerektirdiğini hatırlatmıştır (Bkz. mutatis
mutandis, McCann ve diğerleri, 27 Eylül 1995 tarihli karar, seri A no:324, s.
49, §161 ve Kaya-Türkiye, 19 Şubat 1998 tarihli karar, 1998-1, s.329, §105).
AİHM, bu zorunluluğun sadece devlet görevlisinin ölüme yol açtığının
ortaya konulduğu durumlar için geçerli olmadığını kaydetmiştir. Sadece
yetkililerin ölüm hakkında bilgisinin olması, 2. maddeden doğan bu olayın
meydana geldiği koşullar hakkında etkili soruşturma yürütme zorunluluğu ipso
facto ortaya çıkarmaktadır (Bkz. mutatis mutandis, Ergi-Türkiye, 28 Temmuz tarihli karar, 1998-IV, s.1778, §82, Yaşa, s.2438, §100, Hugh Jordan-
İngiltere, no:24746/94, §107-109, 2001-III ve Sabuktekin-Türkiye,
no:27243/95, §98, 2002-11).
AİHM ayrıca, soruşturmanın minimum etkililiği özelliğine cevap veren
incelemenin niteliği ve derecesinin davanın koşullarına bağlı olduğu kanaatine
varmıştır ve süregelen olayların tümü temel alınarak ve soruşturma işleminin
uygulanmasındaki gerçeklikler göz önünde bulundurularak değerlendirilir.
Meydana gelebilecek durumların çeşitliliğini basit bir soruşturma eylemi
listesine veya basitleştirilmiş diğer kriterlere indirgemek mümkün değildir (Bkz.
mutatis mutandis, Velikova-Bulgaristan, no:41488/98, §80, 2000-VI).
AİHM, başvuranın oğlunun iddia edilen göz altına alınması hakkında,
dosyada bulunan unsurlardan hukuki ve idari mercilerin başvuranın şikayeti
hakkında bilgisi olur olmaz konu hakkında soruşturma başlattıklarını ortaya
koymuştur. Müfettiş, yaptığı sorgulamalar çerçevesinde Emniyet Müdürlüğüne
giderek kayıtları incelemiş ve on dokuz tanığı dinlemiştir. Ayrıca, H.O.'nün
yakınları ve başvuranın başvurusunda sözünü ettiği kişiler Cumhuriyet
Başsavcısı tarafından dinlenmiştir.
Başvuranın ölümüne ilişkin soruşturma hakkında dosyada bulunan
unsurlardan cesedin bulunmasından sonra 26 Mart 1995 tarihinde
jandarmalar olay yeri araştırması yaptığı ancak hiç bir kanıt bulamadıkları
anlaşılmaktadır.
Ancak AİHM, soruşturmayı başlatan Cumhuriyet Başsavcısı Mehmet
Koçum'un parmak izi karşılaştırılarak cesedin kimliğinin tespit edilmesi için
hızlı bir şekilde gerekli adımlan atmadığı ve nüfus kayıtlarına ilişkin hiç bir
ayrıntı belirtmediğini kaydetmiştir. Cumhuriyet Başsavcısı H.O.'nun
kayboluşuna ilişkin basında önemli kayıtların olduğunu ve haberlerin
gazetelerin baş sayfalarında yer aldığını belirtmiş ancak kimliği
belirlenemeyen cesedin bulunmasıyla bir ilişki kuramamıştır. Gerekli
araştırmaları savcının yapması gerekirken ancak ailenin girişimiyle H.O.'nun
cesedi teşhis edilebilmiştir.
AİHM, dava hakkında üç savcıya başvuruda bulunulduğunu ancak hiç
birinin soruşturmanın tümünün sorumluluğunu almadığının altını çizmiştir.
Dosyada bulunan unsurlarda soruşturmaya bakan merciler arasındaki
işbölümü ve işbirliğinin eksik olduğu, cesedin kimliğinin tespitini
kolaylaştıracak olan müteveffaya ait fotoğraflarının yayınlanmadığı ve parmak
izlerinin karşılaştırılmasının ancak H.O.'nun yakınlarının girişimleriyle
gerçekleştirildiği belirtilmektedir.
AİHM, davada varılan sonuçları göz önünde bulundurarak ve alınan
değişik önlemleri inceledikten sonra yetkililerin H.O.'nun ölümüne ilişkin
koşullar hakkında yeterli ve etkili soruşturma yapmadığı sonucuna varmıştır.
Dolayısıyla 2. madde gereğince yaşam hakkını koruma yükümlülüğü bulunan
devletin zorunlu olduğu yargılama sürecinde eksiklik bulunmaktadır.
III. AİHS'nin 3 ve 5. maddelerinin iddia edilen ihlalleri hakkında
AİHM, hiç kuşku yok ki bir devlet görevlisinin veya devlet makamları
adına hareket eden bir kişinin başvuranın oğlunun iddia edilen cinayeti veya
tutulu durumda bulundurulmasına karıştığının ortaya çıkarılmadığı sonucuna
vardığını hatırlatmış dolayısıyla AİHS'nin 3 ve 5. maddesinin ihlal edilmemiştir.
IV. AİHS'nin 14. maddesinin iddia edilen ihlali hakkında
Başvuran oğlunun siyasi görüşlerinden dolayı hukuk dışı bir faaliyetin
kurbanı olduğunu bildirerek AİHS'nin 14. maddesi bağlamında ayrımcılık
yapılmasından şikayetçi olmuştur:
AİHM, şikayetine ilişkin başvuranın sunduğu unsurların oğlunun siyasi
görüşlerinden dolayı cinayete kurban gittiği yönündeki iddiasını
desteklemediğini ortaya koymuş dolayısıyla bu açıdan AİHS ihlal edilmemiştir.
V. AİHS'nin 41. maddesinin uygulanması hakkında
Sözleşmenin 41. maddesi gereğince,
A. Tazminat
Başvuran maddi tazminat talebinde bulunmamış ve manevi tazminatı ise
AİHS'nin takdirine bırakmıştır.
AİHM, vardığı ihlal sonucunun AİHS'nin 2. maddesinde yer alan
yargılama zorunluluğuna rağmen yetkililerin başvuranın oğlunun ölümüne
ilişkin etkili soruşturma yapmadığı hakkındaki başvuruyla sınırlı olduğunu
hatırlatmıştır. Hakkaniyete uygun olarak AİHM başvurana 25 000 euros (EUR)
ödenmesine karar vermiştir.
B. Masraf ve Harcamalar
Başvuran masraf ve harcamalar için rakam belirtmemiştir.
AİHM, konu hakkında elinde bulunan unsurlar ve içtihatlar göz önünde
bulundurarak, bu bağlamda başvurana herhangi bir miktarın tahsis
edilmesinin gerekmediği kanaatine varmıştır.
C. Temerrüt faizi
Mahkeme, gecikme faizi oranının, %3'lük bir artış uygulanan Avrupa
Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına tabi
tutulması hükmüne varmıştır.
BU SEBEPLERDEN ÖTÜRÜ MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE
Başvuranın oğlunun güvenlik güçleri veya anlaşmalı olduğu kişiler
tarafından öldürüldüğüne ilişkin iddiası konusunda AİHS'nin 2. maddesinin
ihlal edilmediğine;
Başvuranın oğlunun öldürülme koşulları hakkında yerel mercilerin
yürüttüğü soruşturma konusunda AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine;
AİHS'nin 3 ve 5. maddesinin ihlal edilmediğine;
AİHS'nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;
a) Bu kararın, AİHS'nin 44§2 maddesine göre kesinleştiği tarihten
itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek KDV ve pul, harç ve masraflarla
birlikte, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden TL'sına çevrilmek üzere
manevi tazminat için Savunmacı Hükümetin 25 000 EUR'yu ( yirmi beş bin
euros) başvurana ödemesine;
b) Belirtilen süre bitiminden ödemenin yapıldığı tarihe kadar geçen süre
için, yukarıda belirtilen tutara, Avrupa Merkez Bankasının kredi faiz oranına
yüzde üç puan eklenmek suretiyle gecikme faizi uygulanmasına;
Karar vermiştir.
İşbu karar Fransızca olarak verilmiş ve 15 Temmuz 2004 tarihinde,
İçtüzüğün 77.maddesinin 2.ve 3. fıkraları uyarınca yazılı olarak tebliğ
edilmiştir.
© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło