29590/96

WyrokETPCz2002-06-04ECLI:CE:ECHR:2002:0604JUD002959096

Analiza orzeczenia

Sekcja wygenerowana przez AI na podstawie treści orzeczenia — nie stanowi cytatu.

Zagadnienie prawne
Czy skazanie skarżącego za propagandę separatystyczną na podstawie jego przemówienia naruszyło jego prawo do wolności wyrażania opinii z art. 10 Konwencji? Czy obecność sędziego wojskowego w Sądzie Bezpieczeństwa Państwa naruszyła prawo skarżącego do rzetelnego procesu z art. 6 ust. 1 Konwencji?
Ratio decidendi
Trybunał uznał, że skazanie skarżącego stanowiło ingerencję w jego wolność wyrażania opinii. Chociaż ingerencja ta miała uzasadniony cel ochrony bezpieczeństwa narodowego i integralności terytorialnej, Trybunał stwierdził, że nie była ona „konieczna w społeczeństwie demokratycznym”. Przemówienie skarżącego, choć polityczne i zawierające wrażliwe sformułowania, nie miało na celu podżegania do przemocy, nienawiści czy zemsty, a władze krajowe nie przedstawiły konkretnych dowodów na inny cel. W odniesieniu do art. 6 ust. 1, Trybunał powtórzył swoje wcześniejsze ustalenia dotyczące Sądów Bezpieczeństwa Państwa (DGM) w Turcji, stwierdzając, że obecność sędziego wojskowego w składzie orzekającym podważała obiektywną bezstronność i niezawisłość sądu, co naruszyło prawo skarżącego do rzetelnego procesu.
Stan faktyczny
Skarżący, urodzony w 1945 roku niewidomy prawnik, pisarz i doktor filozofii, został skazany w Turcji w 1985 roku za próbę zmiany porządku konstytucyjnego. Po warunkowym zwolnieniu w 1991 roku, wygłosił przemówienie na wiecu praw człowieka, co doprowadziło do oskarżenia go o propagandę separatystyczną na podstawie ustawy antyterrorystycznej. Sąd Bezpieczeństwa Państwa (DGM), w którego skład wchodził sędzia wojskowy, skazał go na karę pozbawienia wolności i grzywnę. Wyrok ten został podtrzymany przez Sąd Kasacyjny. Skarżący został ostatecznie zwolniony w 2001 roku po zawieszeniu wykonania kary na mocy nowej ustawy.
Rozstrzygnięcie
Trybunał stwierdził naruszenie art. 10 Konwencji (sześcioma głosami do jednego) oraz naruszenie art. 6 ust. 1 Konwencji (jednogłośnie). Zasądził na rzecz skarżącego 7 500 EUR tytułem zadośćuczynienia za szkodę niemajątkową oraz 4 000 EUR tytułem zwrotu kosztów i wydatków (sześcioma głosami do jednego). Oddalił pozostałe roszczenia o słuszne zadośćuczynienie (jednogłośnie).

Pełny tekst orzeczenia

CONSEIL DE   L'EUROPE   AVRUPA   KONSEYĠ   AVRUPA ĠNSAN HAKLARI MAHKEMESĠ   YAĞMURDERELĠ -TÜRKĠYE DAVASI   (Başvuru no: 29590/96)   KARARIN ÖZET ÇEVĠRĠSĠ   STRAZBURG   HAZĠRAN 2002   ____________________________________________________________________________________________   © T.C. Dışişleri Bakanlığı, 2002. Bu gayriresmi çeviri, Dışişleri Bakanlığı, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları   Genel Müdür Yardımcılığı (AKGY) tarafından yapılmış olup, Mahkeme’yi bağlamamaktadır. Bu çeviri, davanın   adının tam olarak belirtilmiş olması ve yukarıdaki telif hakkı bilgisiyle beraber olması koşulu ile Dışişleri   Bakanlığı, AKGY’na atıfta bulunmak suretiyle ticari olmayan amaçlarla alıntılanabilir.   OLAYLAR   Başvuran 1945 doğumlu, T.C. vatandaşı, hukukçu, yazar, felsefe doktorudur, gözleri   görmemektedir.   Mart 1985’te başvuran Anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs etme suçundan mahkum   edilmiş, 1 Ağustos 1991’de şartlı olarak tahliye edilmiştir.   Eylül 1991’de İnsan Hakları Derneği İstanbul’da Adide-i Hürriyet Meydanında «Temel Hak   ve Özgürlükler» konulu bir miting düzenlenmiş, mitinge katılan bir çok katılımcı İnsan   Hakları konusunda çeşitli demeçler vermiş, 3713 sayılı terörle mücadele kanununa   göndermede bulunmuşlardır. Başvuran da bir konuşma yapmıştır.   Mezkur konuşmayı müteakip, İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı 3713 sayılı kanunun 8.   maddesi uyarınca ulusal birliğe ve devletin toprak bütünlüğüne değin bölücü propaganda   yapmak suçuyla başvuran aleyhinde dava açmıştır.   Haziran 1994’te biri askeri olmak üzere toplam üç hakimden oluşan Devlet Güvenlik   Mahkemesi, konuşmasında bölücülük propagandası yapmak eyleminden suçlu bulmuş ve   başvuranı bir yıl sekiz ay hapis ve 41 666 666 T.L. para cezasına çarptırmıştır.   Başvuran 23 Haziran 1994’te Yargıtay’a giderek karşı dava açmıştır.   Şubat 1995’te Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kurulu söz konusu kararı bozmuş, DGM’nin   sayılı kanunun 8. maddesine dayanarak yaptığı niteleme sonucunda verilen cezanın   geçerli olamayacağının altını çizmiş, yapılan konuşmada TCK’nın 312 § 2 maddesince etnik   köken ayrımı gözeterek halkı kin ve düşmanlığa tahkir ve tekzip eden unsurların yer aldığını   belirtmiştir.   Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 2 Şubat 1995 tarihli Yargıtay Ceza Daireleri Kurulunun   kararına karşı olarak temyize başvurmuştur.   Nisan 1995’te Yargıtay Ceza Daireleri Kurulu, Başsavcının talebini reddetmiş, ilk derece   mahkemesinin mezkur suçla ilgili olarak yapmış olduğu nitelemelerde bir yanlışlığın   olmadığını belirmiş, DGM’nin 23 Haziran 1994’te vermiş olduğu kararı onamıştır.   sayılı yasada değişiklikler öngören yasa 27 Ekim 1995 tarihli ve 4126 sayılı kararla   resmen neşretmiş, DGM başvuranın davasını yeniden incelemiştir.   DGM, 15 Aralık 1995 tarihli kararında «Kürdistan» ulusal toprak bütünlüğüyle ilgili bir   bölüm ile PKK’nın «demokrasi ve özgürlük adına yaptığı eylemlerin» yer aldığı nitelemelerle   ilgili ithamlara dayanarak 23 Haziran 1994’te aldığı kararla aynı yönde karar vermiş, ve   başvuranı on ay hapis ve 83 333 333 T.L. para cezasına çarptırmıştır.   Mayıs 1997’de Yargıtay bu kararı onamıştır.   Temmuz 1997’de Samsun Ağır Ceza Mahkemesi başvuran hakkında verilen şartlı   salıverme kararını bozarak yeniden mahkum etmiştir.   Eylül 1999 tarihli ve 4454 sayılı yasa 12 Temmuz 1997’den önce sözlü veya basın yoluyla   yazılı olarak işlenen suçlara dönük cezai uygulamalarının ertelenmesini öngörmektedir.   Ocak 2001 tarihli ve 4454 ve 4616 sayılı yasaları göz önünde bulundurarak DGM,   başvuranın üç yıllık ceza süresinin uygulanmasının ertelendiğini bildirmektedir.   Ocak 2001’de başvuran serbest bırakılmıştır.   HUKUK AÇISINDAN   I. AĠHS’NĠN 10. MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI   Başvuran 3713 sayılı yasanın 8. maddesince mahkum edilmesinin AİHS’nin 10. maddesinin   ihlali anlamına geldiği görüşünü savunmaktadır.   AİHM, başvuranın 3713 sayılı yasanın 8. maddesi gereğince mahkum edilmesinin açıkça   ifade özgürlüğüne müdahale edildiği anlamına geldiğini ve Hükümetin bunu kabul etmediğini   dile getirmektedir.   Benzer müdahale, “kanunlar tarafından öngörüldüğü üzere”, 10. Maddenin 2. Fıkrasında   belirtilen haklı sebeplerden bir veya birkaçına dayandığı ve anılan hedef ve hedeflerin elde   edilmesi için “demokratik bir toplumda gerekli” olanların haricinde, 10. Maddenin ihlalini   teşkil etmektedir. Mahkeme bu ölçütleri sırasıyla inceleyecektir   A.«Yasayla öngörme»   sayılı yasanın 8. maddesince verilen mahkumiyet kararı karşısında AİHM, AİHS’nin   10§2 maddesince «yasayla öngörme» hali olmadığına kanaat getirmektedir.   B. Meşru amaç   Başvuran AİHS’nin 10. maddesinin ikinci paragrafında yer alan meşru amaca yapılan   müdahale ile ilgili bölümü yadsımamaktadır.   Hükümet başvuranın meşru amaçlar dahilinde yapmış olduğu söylemi nedeniyle mahkum   edilmesinde, kamu düzeninin korunması, ulusal güvenliğin sağlanması, Devletin toprak   bütünlüğünün ve bölünmezliğinin sağlanmasının gözetildiği görüşünü savunmaktadır.   AİHM, Türkiye’nin Güneydoğusundaki güvenlik durumunun hassasiyetini (bkz. 25 Kasım   tarihli Zana - Türkiye kararı, 1997-VII Raporları, s. 2539, 10. Madde) ve yetkililerin   gereksiz şiddeti destekleyecek hareketlere karşı tetikte olma gereğini de dikkate alarak,   başvuran aleyhinde alınan önlemlerin, başta ulusal güvenliğin ve ülke bütünlüğünün   korunması ve asayişsizlik ve suçun önlenmesi olmak üzere, Hükümet tarafından belirlenen   belli amaçların uzantısı olduğu kanaatine varmıştır. Bu durum özellikle bölücü faaliyetlerin   şiddet kullanımına dayalı yöntemlere bağlı olduğu, dava konusu olayların cereyan ettiği   tarihlerdeki Güneydoğu Türkiye’deki durum için geçerlidir.   C. «Demokratik bir toplum için gereklilik»   AİHM son olarak başvurana yönelik alınan önlemlerin «demokratik bir toplum için gerekli»   olup olmadığını incelemeyi kararlaştırmıştır.   Mahkeme bu anlamda temel prensiplerle ilgili içtihatları hatırlatmaktadır (Bkz. 23 Nisan 1992   tarihli Castells-İspanya kararları, seri:A no:236, § 46; sözü edilen Zana kararı,s.2547-2548, §   51; Fressoz ve Roire-Fransa kararı no:29183/95, § 45, AİHM 1999-I;Ceylan-Türkiye   no:23556/94, § 32, AİHM 1999-IV; Öztürk-Türkiye no:22479/93, § 64, AİHM 1999-VI; son   olarak, İbrahim Aksoy, §§ 51-53).   a) Tarafların görüşleri   AİHM’nin içtihatlarını referans gösteren Hükümet, toprak bütünlüğünü tehdit eden terörizmle   karşı karşıya kalan devletin, sözkonusu davadaki gibi yalnızca bireysel değil, geniş çapta   önlem alma zorunluluğu bulunduğunu ifade etmiş, PKK’nın terörizm geçmişini dikkate   alarak, Hükümet başvuranın 3713 sayılı yasanın 8. maddesi kapsamında mahkum edilmesinin   haklı olduğunu ve başvurana karşı alınan önlemlerin, bu alandaki otoritelerin inisiyatif   marjına girdiğini ifade etmiştir. Böylece, müdahalenin AİHM’nin 10§2 maddesi kapsamında   meşru kılındığını belirtmiştir.   Hükümete göre, İnsan Hakları Derneğinin İstanbul’da düzenlemiş olduğu miting sırasında   yapılan konuşma siyasi sorumluluktan uzaktır. Davaya neden olan başvuranın konuşmasının   içeriği yapıcı olmaktan uzak olup Türkiye’de meydana gelen olayları nitelerken kullanmış   olduğu «savaş» sözcüğü kine ve şiddete tahrik etmektedir. Diğer yandan mezkur konuşma ne   bir düşüncenin dile getirilişidir ne de edebi bir yön içerir, yalnızca sosyal sınıflar arasında   isteyerek şiddet unsuru yaratma amacını içerir. Bu durumda bu yaklaşım AİHM’nin dile   getirmiş olduğu demokratik değerler ve demokrasi ile bağdaşmamaktadır. Sonuç olarak   yapılan yasal müdahale bu bağlamda başvuran tarafından dile getirilen «zaruri sosyal bir   ihtiyaç» unsuruna yanıt vermekte ve meşru amaçları taşımaktadır.   Başvuran hükümetin savına karşı çıkmaktadır. Başvurana göre “Kürdistan” sözcüğü coğrafi   ve tarihi boyutuyla ele alınmıştır, konuşma metninde geçen «demokrasi ve özgürlük için   mücadele vermek» ve «dağlarda sayımız çok» sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Sol   içerikli yan anlamda kullanılan kelimler edebi ve bilimsel bir çizgide olup bir süre önce   yürürlüğe giren antiterör yasasını eleştirmeye yöneliktir.   b) AĠHM’nin değerlendirilmesi   AİHM, dava unsurları ışığında yetkililer tarafından yapılan «yasal müdahale»’nin kapsam   olarak «meşru amaca yönelik» ve «yerinde ve yeterli» olup olmadığının incelenmesi   gerektiğini belirtmektedir (Bkz. sözü edilen Fressoz ve Roire kararı). Bunun dışında davanın   türü ve verilen cezanın ağırlığı yapılan müdahalenin orantılılığı ölçmek açısından dikkate   alınması gereken unsurlardır.   AİHM, dava konusu olan konuşmanın içerik açısından olduğu kadar kullanılan kelimeler   açısından da siyasi bir konuşma niteliğinde olduğunu hatırlatmakta, başvuranın konuşmasını   sayılı terörle mücadele kanununun yürürlüğe girdiği 1991 tarihinden yaklaşık beş ay   önce yaptığını belirtmektedir.   Bu açıdan başvuranın savının siyasi / ve sosyal hakların elde edilmesine yönelik verilecek   mücadeleye bir çağrı niteliği olduğu gözükmektedir.   DGM, 23 Haziran 1994 ve 15 Aralık 1995 tarihli kararlarında yapılan konuşmaların yerini ve   temel amaçlarını bütünüyle değerlendirmiş ve suç unsuru teşkil ettiği kanaatine varmıştır.   Bu unsurların yeterli olup olmadığı sorusuna gelince AİHM, davanın temelinin terörle   mücadele kanunu hususunda kamuoyunda geniş bir tartışma konusu yarattığını   gözlemlemektedir. AİHM, Sözleşmenin 10. maddesinin 2. fıkrasında kamu çıkarlarına ilişkin   siyasi konuşmalar veya sorunlara ilişkin tartışmaların sınırlanmasına dair çok dar bir kapsam   olduğuna işaret etmektedir. (Bkz. bahse konu Wingrove ve Sürek-Türkiye kararları   (no:26682/95), § 61, AİHM 1999-IV). Son olarak, anılan sözler bir birey veya bir kamu   görevlisi veya bir nüfusun bir kesimine karşı bir şiddeti teşvik ettiği durumlarda Devlet   otoriteleri, ifade özgürlüğüne ilişkin müdahale gereğinin incelenmesinde daha geniş bir marja   sahiptir.   AİHM sözkonusu konuşma metnindeki bazı bölümlerin altını çizmektedir. Mahkeme bu   satırların «nötr» olarak değerlendirilemeyeceği tespitinde bulunarak başvuranın yasadışı   güçlere karşı mücadele eden ve dağlarda yaşayan insan sayısının arttığına dikkat çektiğini   belirtmiştir. Bu tespitin üstü kapalı olarak bazı gruplara siyasi haklar arama yönünde bir çağrı   niteliği taşıyabileceği dile getirilmektedir. Her ne kadar «dağlar» sözcüğüne yapılan   gönderme açıkça olmasa bile yine de bu söylemlerin konuşma metni bağlamında şiddet   kullanımına yönelik bir çağrı niteliği ve halk arasında husumet yaratma etkisi taşıyabileceği   söylenebilir. AİHM, yapılan bu çağrıların kan dökmeye dönük bir intikam, şiddete ve kine   tahrik etme amacının olmadığını belirtmektedir. (Bkz. a contrario, Sürek davası (no:1) §§ 62-   65).   Kukusuz, kamuya duyurulan buna benzer söylemlerin farklı amaçlar ve niyetler taşıdığı   sonucu çıkarılamaz ; AİHM, yetkililerin terörle mücadeledeki hassasiyetini ve endişelerini ve   yerel makamların başvuranın konuşmasının meşru amaçlar doğrultusunda gerçekleşip   gerçekleşmediğinin incelemesini doğal karşılamaktadır. (Bkz. mutatis mutandis, anılan   Öztürk kararı, §§ 68-69). Bununla birlikte yapılan konuşmanın farklı bir amaca hizmet   ettiğine dair somut bir kanıtın olmaması nedeniyle AİHM, bu yönde bir şüpheyi gerekli   görmemektedir.   AİHM, başvuranın konuşmasını terörle mücadele kanununun kabul edilmesine müteakip,   İstanbul’da art niyetten uzak barışçıl amaçlarla bir araya gelen topluluğa «ulusal güvenlik» ve   «toprak bütünlüğünü» gözeten sınırlar dahilinde yaptığını gözlemlemektedir.   Bunu göz önünde bulundurarak, yapılan yasal müdahalenin «demokratik bir toplum için   zaruriyet» olarak nitelendirilemeyeceğine emsal gösteren AİHM, AİHS’nin 10. maddesinin   ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   II. AĠHS’NĠN 6 § 1 MADDESĠNĠN ĠHLAL EDĠLDĠĞĠ ĠDDĠASI   Başvuran AİHS’nin 6§1 maddesine atıfta bulunarak mahkumiyet kararını veren İstanbul   DGM’nin bünyesinde bulundurduğu askeri hakim nedeniyle eşit yargılanma hakkından   yararlanmadığından şikayetçi olmaktadır.   Hükümet DGM’lerin istisnai mahkemeler olmadığını, devletin bütünlüğüne karşı işlenmiş   suçlara karşı oluşturulduğunu, mahkeme üyeleri arasında bir askeri hakimin bulunduğu özel   mahkemeler olduğunu, bu hakimlerin Anayasa Mahkemesinin sivil yargı erkine tanımış   olduğu aynı tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerine sahip oldukları görüşünü savunmaktadır.   Üstelik Hükümet Devlet Güvenlik Mahkemelerince alınan kararlarda yalnızca hukuki değil   aynı zamanda esasa ilişkin olarak Yargıtay’da temyize gidilebileceğini görüşünü   savunmaktadır.Yargıtay’ın 24 Şubat 1996 tarihli kararıyla başvuranın mahkumiyetini   onamasından dolayı başvuran tarafından yapılan itiraz yalnızca temelden yoksun değil aynı   zamanda geçersiz bulunmaktadır.   Hükümet başvuranın devletin bölünmez bütünlüğüne karşı bölücü propaganda yapma   suçundan DGM tarafından mahkum edildiğini, AİHS’nin 10 § 2 maddesinde yer alan   hükümleri aştığını ileri sürmektedir. Bunun dışında Yargıtay aynı davayı üç kez ele almış ve   incelemiştir. Sonuç olarak başvuranın Yargıtay nezdinde yapmış olduğu değerlendirmeler   objektiflikten uzaktır.   Başvuran Hükümetin savlarına karşı çıkmış, Incal davasına bir kez daha atıfta bulunmuş,   mahkemelerin tarafsız ve yansız olmadıklarına ilişkin şikayetlerini yinelemiştir.   AİHM, ilk olarak Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yapısındaki değişiklikleri hatırlatmış (27.   madde), bu bağlamda başvuran aleyhinde açılan davada hazır bulunan askeri hakime dikkat   çekmiştir.   AİHM, sözü edilen 28 Ekim 1998 tarihli (bşv. 1998-VII) Incal, Çıraklar-Türkiye davalarını   hatırlatarak Hükümetin benzer bu iki davada mahkemeye sunmuş olduğu delilleri incelemiş,   (Bk. son olarak Altay-Türkiye kararı, no: 22279/93, §§ 72-75, 22 Mayıs 2001) Mahkeme bu   kararlarda DGM bünyesinde hazır bulunan askeri hakimlerin kimi tarafsızlık ve bağımsızlık   ilkelerini sağladıklarını (Bkz. anılan Incal kararı s.1571, § 65) buna karşın, askeri hakimlerin   bir yandan yürütmüş oldukları askerlik görevi nedeniyle tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin   teminatı yasalar gereği kimi güvenceleri beraberinde getirmektedir (ibidem, § 68).   AİHM, Hükümet tarafından sunulan kanıtlar ışığında in abstracto olarak DGM’lerin nasıl   oluşturulması gerektiğine dair bir görev üstlenmemekte, fakat eşit yargılanma hakkı   gözetilerek bu mahkemenin nasıl işlediğini, başvuranın İstanbul DGM’deki yargılanmasında   tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin yerine getirilip, getirilmediğini incelemektedir. (anılan   Incal kararı, s. 1572, § 70).   Bu anlamda AİHM, Incal ve Çıraklar davalarının sonuçlarından ayrı tutulacak bir yan   bulamamaktadır. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranı ulusal bütünlüğe karşı   bölücülük propagandası yapmak suçlamasıyla yargılamış, mezkur yargılamada sebepsiz yere   yabancı mütalaalara başvurmuştur. Bir başka deyişle, başvuranın yapmış olduğu itirazlar   tarafsızlık ve bağımsızlık ilkelerinin eksikliği nedeniyle objektif olarak değerlendirilebilir.   Bu nedenle AİHM, AİHS’nin 6§1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.   III.AĠHS’NĠN 41. MADDDESĠNĠN UYGULANMASI ÜZERĠNE   Sözleşmenin 41. maddesinde yer alan unsurlar.   Tazminat   1. Maddi tazminat   Başvuran uğramış olduğu gelir kaybına karşılık 335.000 Amerikan doları (USD), 7 Kasım, 15   Aralık 1995 ve 19 Eylül, 9 Kasım 1997, 1 Haziran 1998 ve 18 Ocak 2001 tarihlerindeki   mahkumiyete karşılık olarak 42.500 Amerikan doları (USD) tutarında tazminat ödenmesi   talebinde bulunmaktadır.   Hükümete göre bu miktar aşırı ve spekülatiftir.   Başvuranın mesleki gelir kaybına uğradığı iddialarına ilişkin olarak AİHM, sözü edilen bu   durum ile AİHS’nin 10. maddesinde yer alan hüküm arasında yeterli bir illiyet bağı   kuramamıştır. (Bkz. aynı anlamda Ceylan kararı, § 47). Bununla birlikte, başvuranın maddi   tazminat adı altında talep ettikleri yeterince açık değildir. Mahkeme sonuç olarak bu talebi   reddetmektedir.   2. Manevi tazminat   Başvuran tanınmışlığını gerekçe göstererek, manevi tazminat olarak 500.000 Amerikan doları   (USD) ödenmesi talebinde bulunmaktadır.   Hükümet, hakkaniyete uygun olarak sembolik bir miktarın oluşturulması için AİHM’ye   çağrıda bulunmaktadır.   AİHM, başvuranın mezkur olayların gelişimiyle uğramış olduğu mağduriyetinin   giderilebileceğine itibar ederek AİHS’nin 41. maddesince başvurana manevi tazminat olarak   Euro (EUR) ödenmesini kararlaştırmıştır.   B. Masraf ve harcamalar   Başvuran, mahkeme masrafları ve harcamaları için vergi de dahil aşağıda belirtilen   miktarlarda ödeme yapılması talebinde bulunmaktadır.   - Avukatlar: Ercan Kanar ve Kemal Keleşoğlu’nun Türkiye’de gerçekleşen süreç   içindeki avukatlık ücretleri de dahil olmak üzere toplam 60.000 Amerikan doları   (USD) ;   - - Amerikan doları (USD) çeviri masrafları;   12.500 Amerikan doları (USD) Avukat yolluğu;   Hükümet bu miktarları aşırı olarak nitelendirmektedir.   AİHM, AİHS’nin 41. maddesini hatırlatarak yapılan harcamalara ilişkin belirtilen miktarın   makul ve gerekli olduğu görüşüne varmaktadır (Bkz. Nikolova-Bulgaristan kararı no:   31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Üstelik 60 § 2 sayılı düzenlemede AİHS’nin 41. maddesinde   öngördüğü üzere mahkeme gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören   tarafın tatminine hükmeder veya reddeder (Bkz. Zubani-İtalya [adil tatmin], no:14025/88, §   23, 16 Haziran 1999).   Bu bağlamda AİHM başvurana yalnızca Sözleşme organları nezdindeki harcama ve   masrafların değil ulusal bazdaki yargılamada Mahkemenin öngördüğü veya ihlalin giderilmesi   için de tazminat ödenmesini kararlaştırmıştır.   Bu unsurlar ışığında AİHM, eşit ve hakkaniyete uygun tüm masraflar dahil maddi tazminat   olarak 4.000 Euro ödenmesini kararlaştırmıştır.   C. Temmerrüt faizi   AİHM, Fransa’da yasal olarak belirlenen ve nihai kararın alındığı tarihten itibaren uygulanan   yıllık temmerrüt faiz oranının % 4,26 olduğunu belirtmektedir.   BU SEBEPLERDEN DOLAYI MAHKEME,   1. Bire karşı altı oyla AİHS’nin 10. maddesinin ihlal edildiğine ;   2. Oybirliğiyle AİHS’nin 6 §1 maddesinin ihlal edildiğine ;   3. Bire karşı altı oyla,   a) AİHS’nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın verildiği tarihten itibaren 3 ay   içinde, miktara yansıtılabilecek KDV, pul, harç ve masraflarla birlikte, ödeme   tarihindeki döviz kuru üzerinden TL’sına çevrilmek üzere aşağıdaki   miktarların, davalı Devlet tarafından ödenmesine,   i) Manevi tazminat için 7.500 (yedi bin beş yüz ) Euro,   ii) Doğrudan veya dolaylı her türlü vergiden muaf olmak üzere, masraf ve   harcamalar için 4.000 (dört bin) Euro,   b) Yukarıda belirtilen üç aylık süreden sonra ödeme tarihine kadar geçecek süre   için % 4,6 faiz ödenmesine;   karar vermiştir.   4. Oybirliğiyle, adil tatmin talebini reddetmiştir.   İşbu karar, 4 Haziran 2002 tarihinde, İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkralarına uygun bir   biçimde Fransızca verilmiş ve yazılı olarak tebliğ edilmiştir.   8

© Rada Europy / Europejski Trybunał Praw Człowieka, źródło: HUDOC (hudoc.echr.coe.int), pozyskano 13.07.2026. · Źródło